8554. Metin
{حم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِهِ
{حم} “Hâ, Mîm.” Allah, bununla ne kastettiğini en iyi bilendir.
8555. Metin
{وَالْكِتَاب} الْقُرْآن {الْمُبِين} الْمُظْهِر الْحَلَال مِنْ الْحَرَام
{وَالْكِتَاب} “Andolsun o Kitap’a,” yani Kur'an'a, {الْمُبِين} “apaçık [olan],” helali haramdan ayırt edip açıklayana!
8556. Metin
{إنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَة مُبَارَكَة} هِيَ لَيْلَة الْقَدْر أَوْ لَيْلَة النِّصْف مِنْ شَعْبَان نَزَلَ فِيهَا مِنْ أُمّ الْكِتَاب مِنْ السَّمَاء السَّابِعَة إلَى سَمَاء الدُّنْيَا {إنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} مُخَوِّفِينَ به
{إنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَة مُبَارَكَة} “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.” O [gece], Kadir gecesi veya Şaban ayının yarı gecesidir (Berat gecesidir). O gecede Ümmü'l-Kitap'tan, yedinci kat semadan dünya semasına indirildi. {إنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Şüphesiz biz uyarıcılar idik.” onunla korkutuculardık.
8557. Metin
{فِيهَا} أَيْ فِي لَيْلَة الْقَدْر أَوْ لَيْلَة النِّصْف مِنْ شَعْبَان {يُفْرَق} يُفْصَل {كُلّ أَمْر حَكِيم} مُحَكَّم مِنْ الْأَرْزَاق وَالْآجَال وَغَيْرهمَا الَّتِي تَكُون فِي السَّنَة إلَى مِثْل تِلْكَ اللَّيْلَة
{فِيهَا} “Onda,” yani Kadir gecesinde veya Şaban ayının yarı gecesinde, {يُفْرَق} “ayırt edilir” belirlenir {كُلّ أَمْر حَكِيم} “her hikmetli iş;” rızıklar, eceller ve bir sonraki yılın aynı gecesine kadar o yıl içinde gerçekleşecek olan diğer tüm kesinleşmiş [hükümler].
8558. Metin
{أَمْرًا} فَرْقًا {مِنْ عِنْدنَا إنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} الرُّسُل مُحَمَّدًا وَمَنْ قَبْله
{أَمْرًا} “Bir emir olarak,” [hükümleri] ayırt edip belirleyerek {مِنْ عِنْدنَا إنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “katımızdan; şüphesiz biz elçiler gönderenleriz,” elçileri; Muhammed'i ve ondan öncekileri.
8559. Metin
{رَحْمَة} رَأْفَة بِالْمُرْسَلِ إلَيْهِمْ {مِنْ رَبّك إنَّهُ هو السميع} لأقوالهم {العليم} بأفعالهم
{رَحْمَة} “Bir rahmet olarak,” kendilerine elçi gönderilen kimselere bir şefkat olarak, {مِنْ رَبّك إنَّهُ هو السميع} “Rabbinden. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir,” onların sözlerini, {العليم} “hakkıyla bilendir,” onların yaptıklarını.
8560. Metin
{رب السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا} بِرَفْعِ رَبّ خَبَر ثَالِث وَبِجَرِّهِ بَدَل مِنْ رَبّك {إنْ كُنْتُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {مُوقِنِينَ} بِأَنَّهُ تَعَالَى رَبّ السَّمَاوَات والأرض فأيقنوا بأن محمدا رسوله
{رب السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” “Rab” kelimesinin merfû (ötreli) okunuşunda üçüncü haber, mecrûr (esreli) okunuşunda ise {رَبّك} lafzından bedeldir. {إنْ كُنْتُمْ} “Eğer siz,” ey Mekke halkı, {مُوقِنِينَ} “kesin bilgi sahibi [kimseler] iseniz” Yüce [Allah]’ın göklerin ve yerin Rabbi olduğuna; o halde Muhammed’in de O’nun elçisi olduğuna kesinlikle inanın!
8561. Metin
{لا إله إلا هو يحيي ويميت ربكم ورب آبائكم الأولين}
{لا إله إلا هو يحيي ويميت ربكم ورب آبائكم الأولين} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. [O], sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.”
8562. Metin
{بَلْ هُمْ فِي شَكّ} مِنْ الْبَعْث {يَلْعَبُونَ} اسْتِهْزَاء بِك يَا مُحَمَّد فَقَالَ اللَّهُمَّ أَعِنِّي عليهم بسبع كسبع يوسف
{بَلْ هُمْ فِي شَكّ} “Hayır, onlar bir şüphe içindedirler,” diriliş hususunda, {يَلْعَبُونَ} “oynayıp eğlenmektedirler,” seninle alay ederek ey Muhammed! Bunun üzerine [Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: “Allah'ım! Yusuf'un yedi [kıtlık yılı] gibi yedi [yıl] ile onlara karşı bana yardım et!” buyurdu.
8564. Metin
قال تعالى {فَارْتَقِبْ يَوْم تَأْتِي السَّمَاء بِدُخَانٍ مُبِين} فَأَجْدَبَتْ الْأَرْض وَاشْتَدَّ بِهِمْ الْجُوع إلَى أَنْ رَأَوْا مِنْ شِدَّته كَهَيْئَةِ الدُّخَان بَيْن السَّمَاء وَالْأَرْض
Yüce [Allah] şöyle buyurdu: {فَارْتَقِبْ يَوْم تَأْتِي السَّمَاء بِدُخَانٍ مُبِين} “Artık sen, göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle!” Bunun üzerine yer kuraklaştı ve açlık onlara öyle şiddetli geldi ki, şiddetinden dolayı gökle yer arasında duman gibi bir şey görmeye başladılar.
8566. Metin
{يَغْشَى النَّاس} فَقَالُوا {هَذَا عَذَاب أَلِيم}
{يَغْشَى النَّاس} “[O duman] insanları sarıp kuşatır.” Bunun üzerine dediler ki: {هَذَا عَذَاب أَلِيم} “Bu, elem verici bir azaptır!”
8568. Metin
{رَبّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَاب إنَّا مُؤْمِنُونَ} مُصَدِّقُونَ نَبِيّك
{رَبّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَاب إنَّا مُؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, şüphesiz biz inananlarız.” peygamberini tasdik edenleriz.
8570. Metin
قال تعالى {أَنَّى لَهُمْ الذِّكْرَى} أَيْ لَا يَنْفَعهُمْ الْإِيمَان عِنْد نُزُول الْعَذَاب {وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُول مُبِين} بين الرسالة
Yüce [Allah] şöyle buyurdu: {أَنَّى لَهُمْ الذِّكْرَى} “Nerede onlarda öğüt alıp düşünmek?” yani azap indiğinde iman onlara fayda vermez. {وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُول مُبِين} “Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti,” elçiliği apaçık olan [bir peygamber].
8572. Metin
{ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّم} أَيْ يُعَلِّمهُ القرآن بشر {مجنون}
{ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّم} “Sonra ondan yüz çevirdiler ve: ‘Ona öğretilmiştir,’ dediler,” yani ona Kur'an'ı bir insan öğretiyor, {مجنون} “‘o bir delidir.’”
8574. Metin
{إنَّا كَاشِفُوا الْعَذَاب} أَيْ الْجُوع عَنْكُمْ زَمَنًا {قَلِيلًا} فَكَشَفَ عَنْهُمْ {إنَّكُمْ عَائِدُونَ} إلَى كُفْركُمْ فعادوا إليه
{إنَّا كَاشِفُوا الْعَذَاب} “Şüphesiz biz azabı kaldıracağız,” yani açlığı sizden [kaldıracağız] bir süre {قَلِيلًا} “az bir miktar.” Bunun üzerine [azap] onlardan kaldırıldı. {إنَّكُمْ عَائِدُونَ} “Şüphesiz siz dönecek olanlarsınız,” küfrünüze; nitekim ona geri döndüler.
8576. Metin
اُذْكُرْ {يَوْم نَبْطِش الْبَطْشَة الْكُبْرَى} هُوَ يَوْم بدر {إنا منتقمون} منهم والبطش الأخذ بقوة
Hatırla o {يَوْم نَبْطِش الْبَطْشَة الْكُبْرَى} “en büyük yakalayışla yakalayacağımız günü;” o, Bedir günüdür. {إنا منتقمون} “Şüphesiz biz intikam alıcılarız,” onlardan. el-Batş (الْبَطْش) ise güçle ve şiddetle yakalamak demektir.
8578. Metin
{وَلَقَدْ فَتَنَّا} بَلَوْنَا {قَبْلهمْ قَوْم فِرْعَوْن} مَعَهُ {وَجَاءَهُمْ رَسُول} هُوَ مُوسَى ﵇ {كَرِيم} عَلَى اللَّه تَعَالَى
{وَلَقَدْ فَتَنَّا} “Andolsun ki biz sınadık,” imtihan ettik {قَبْلهمْ قَوْم فِرْعَوْن} “kendilerinden önce Firavun kavmini de” onunla beraber, {وَجَاءَهُمْ رَسُول} “ve onlara bir elçi geldi,” o, Musa aleyhisselâm'dır, {كَرِيم} “şerefli [bir elçi],” Yüce Allah katında değerli.
8580. Metin
{أَنْ} أَيْ بِأَنْ {أَدُّوا إلَيَّ} مَا أَدْعُوكُمْ إلَيْهِ مِنْ الْإِيمَان أَيْ أَظْهِرُوا إيمَانكُمْ لِي يَا {عِبَاد اللَّه إنِّي لَكُمْ رَسُول أَمِين} عَلَى مَا أُرْسِلْت بِهِ
{أَنْ} “[Şöyle diyerek]:” yani şöyle diyerek: {أَدُّوا إلَيَّ} “Bana teslim edin / ifa edin,” sizi davet ettiğim imanı; yani bana iman ettiğinizi gösterin ey {عِبَاد اللَّه إنِّي لَكُمْ رَسُول أَمِين} “Allah'ın kulları! Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir elçiyim,” kendisiyle gönderildiğim şeye karşı.
8582. Metin
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا} تَتَجَبَّرُوا {عَلَى اللَّه} بِتَرْكِ طَاعَته {إنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ} بُرْهَان {مُبِين} بَيِّن على رسالتي فتوعدوه بالرجم
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا} “Ve kibirlenip başkaldırmayın” zorbalık yapmayın {عَلَى اللَّه} “Allah'a karşı!” O'na itaati terk ederek. {إنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ} “Şüphesiz ben size bir delille” apaçık bir kanıtla {مُبِين} “apaçık [bir delille] geliyorum,” elçiliğime dair açık. Bunun üzerine onu taşlayarak öldürmekle tehdit ettiler.
8584. Metin
فقال {وإني عذت بربي وربكم أن ترجمون} بالحجارة
[Musa] şöyle dedi: {وإني عذت بربي وربكم أن ترجمون} “Ve şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden Rabbime ve Rabbinize sığındım.” taşlarla [beni öldürmenizden].
8586. Metin
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي} تُصَدِّقُونِي {فَاعْتَزِلُونِ} فَاتْرُكُوا أَذَايَ فَلَمْ يَتْرُكُوهُ
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي} “Ve eğer bana inanmıyorsanız,” beni tasdik etmiyorsanız {فَاعْتَزِلُونِ} “o halde benden uzak durun!” bana eziyet etmeyi bırakın! Fakat onu [kendi haline] bırakmadılar.
8588. Metin
{فَدَعَا رَبّه أَنَّ} أَيْ بِأَنَّ {هَؤُلَاءِ قَوْم مجرمون} مشركون
{فَدَعَا رَبّه أَنَّ} “Bunun üzerine Rabbine şöyle dua etti:” yani şöyle diyerek: {هَؤُلَاءِ قَوْم مجرمون} “‘Şüphesiz bunlar suçlu / günahkâr bir topluluktur!’” müşriklerdir.
8590. Metin
فقال تعالى {فَأَسْرِ} بِقَطْعِ الْهَمْزَة وَوَصْلهَا {بِعِبَادِي} بَنِي إسْرَائِيل {لَيْلًا إنَّكُمْ مُتَّبِعُونَ} يَتَّبِعكُمْ فِرْعَوْن وَقَوْمه
Bunun üzerine Yüce [Allah] buyurdu: {فَأَسْرِ} “O halde yürüt” hemze-i katı‘ ve hemze-i vasıl ile [okunmuştur], {بِعِبَادِي} “kullarımı” İsrailoğulları'nı {لَيْلًا إنَّكُمْ مُتَّبِعُونَ} “geceleyin; şüphesiz siz takip edileceksiniz.” Firavun ve kavmi sizi takip edecektir.
8592. Metin
{وَاتْرُكِ الْبَحْر} إذَا قَطَعْته أَنْتَ وَأَصْحَابك {رَهْوًا} سَاكِنًا مُنْفَرِجًا حَتَّى يَدْخُلهُ الْقِبْط {إنَّهُمْ جُنْد مُغْرَقُونَ} فَاطْمَأَنَّ بِذَلِكَ فَأُغْرِقُوا
{وَاتْرُكِ الْبَحْر} “Ve denizi bırak,” sen ve arkadaşların onu geçtiğinizde {رَهْوًا} “olduğu gibi açık / durgun;” Kıptîler içine girinceye kadar durgun ve yarılmış halde! {إنَّهُمْ جُنْد مُغْرَقُونَ} “Şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.” Bunun üzerine [Musa] buna güvendi ve [Kıptîler] boğuldular.
8594. Metin
{كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّات} بَسَاتِين {وَعُيُون} تَجْرِي
{كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّات} “Nice bahçeler bıraktılar,” bostanlar {وَعُيُون} “ve pınarlar,” akan!
8596. Metin
{وَزُرُوع وَمَقَام كَرِيم} مَجْلِس حَسَن
{وَزُرُوع وَمَقَام كَرِيم} “Ve ekinler ve güzel konaklar / makamlar,” güzel meclisler!
8598. Metin
{وَنِعْمَة} مُتْعَة {كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} نَاعِمِينَ
{وَنِعْمَة} “Ve nimet[ler],” bolluk ve refah {كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} “içinde zevk sürdükleri!” nimetler içinde yaşadıkları.
8600. Metin
{كَذَلِكَ} خَبَر مُبْتَدَأ أَيْ الْأَمْر {وَأَوْرَثْنَاهَا} أَيْ أَمْوَالهمْ {قَوْمًا آخَرِينَ} أَيْ بَنِي إسْرَائِيل
{كَذَلِكَ} “İşte böyle;” mübtedanın haberidir; yani durum böyledir. {وَأَوْرَثْنَاهَا} “Ve biz onları miras bıraktık,” yani onların mallarını {قَوْمًا آخَرِينَ} “başka bir kavme,” yani İsrailoğulları'na.
8602. Metin
{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْض} بِخِلَافِ الْمُؤْمِنِينَ يَبْكِي عَلَيْهِمْ بِمَوْتِهِمْ مُصَلَّاهُمْ مِنْ الْأَرْض وَمُصْعَد عَمَلهمْ مِنْ السَّمَاء {وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} مُؤَخِّرِينَ للتوبة
{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْض} “Onlara ne gök ağladı ne de yer!” Müminlerin aksine; zira müminler öldüğünde, yeryüzündeki namaz kıldıkları yer ve gökteki amellerinin yükseldiği yer onların ardından ağlar. {وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} “Ve kendilerine mühlet de verilmedi,” tövbe etmeleri için ertelenmediler.
8604. Metin
{وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إسْرَائِيل مِنَ الْعَذَاب الْمُهِين} قَتْل الْأَبْنَاء وَاسْتِخْدَام النِّسَاء
{وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إسْرَائِيل مِنَ الْعَذَاب الْمُهِين} “Andolsun biz, İsrailoğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık;” oğulların öldürülmesi ve kadınların hizmetçi yapılması [azabından].
8606. Metin
{مِنْ فِرْعَوْن} قِيلَ بَدَل مِنْ الْعَذَاب بِتَقْدِيرِ مُضَاف أَيْ عَذَاب وَقِيلَ حَال مِنْ الْعَذَاب {إنه كان عاليا من المسرفين}
{مِنْ فِرْعَوْن} “Firavun'dan.” Takdir edilen bir muzaf ile ‘el-azâb’ kelimesinden bedel olduğu söylenmiştir, yani [Firavun'un] azabından; ‘el-azâb’ kelimesinden hâl olduğu da söylenmiştir. {إنه كان عاليا من المسرفين} “Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi.”
8608. Metin
{وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ} أَيْ بَنِي إسْرَائِيل {عَلَى عِلْم} مِنَّا بِحَالِهِمْ {عَلَى الْعَالَمِينَ} أَيْ عَالِمِي زَمَانهمْ أي العقلاء
{وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ} “Andolsun biz onları seçtik,” yani İsrailoğulları'nı {عَلَى عِلْم} “bir bilgiye dayanarak,” durumlarını bilmemize binaen {عَلَى الْعَالَمِينَ} “âlemlere [üstün kıldık];” yani kendi dönemlerinin âlemlerine (akıl sahiplerine).
8610. Metin
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَات مَا فِيهِ بَلَاء مُبِين} نِعْمَة ظَاهِرَة مِنْ فَلْق الْبَحْر وَالْمَنّ وَالسَّلْوَى وغيرها
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَات مَا فِيهِ بَلَاء مُبِين} “Onlara, içinde apaçık bir imtihan / nimet bulunan ayetler (mucizeler) verdik;” denizin yarılması, kudret helvası, bıldırcın eti ve benzeri apaçık bir nimet!
8612. Metin
{إن هؤلاء} أي كفار مكة {ليقولون}
{إن هؤلاء} “Şüphesiz bunlar” yani Mekke kâfirleri {ليقولون} “mutlaka şöyle derler:”
8614. Metin
{إنْ هِيَ} مَا الْمَوْتَة الَّتِي بَعْدهَا الْحَيَاة {إلَّا مَوْتَتنَا الْأُولَى} أَيْ وَهُمْ نُطَف {وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} بِمَبْعُوثِينَ أَحْيَاء بَعْد الثَّانِيَة
{إنْ هِيَ} “Bu,” ardından hayat gelecek olan ölüm {إلَّا مَوْتَتنَا الْأُولَى} “ancak bizim ilk ölümümüzdür;” yani nutfe halindeyken ölü olmalarıdır {وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “ve biz yeniden diriltilecek de değiliz.” ikinci [ölümden] sonra diriler olarak ba‘s olunacak değiliz.
8616. Metin
{فَأْتُوا بِآبَائِنَا} أَحْيَاء {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} أَنَّا نبعث بعد موتنا أي نحيا
{فَأْتُوا بِآبَائِنَا} “O halde babalarımızı getirin” diri olarak {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru sözlüler iseniz!” ölümümüzden sonra diriltileceğimiz, yani hayata kavuşacağımız iddiasında.
8618. Metin
قال تعالى {أهم خَيْر أَمْ قَوْم تُبَّع} هُوَ نَبِيّ أَوْ رَجُل صَالِح {وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ الْأُمَم {أَهْلَكْنَاهُمْ} بِكُفْرِهِمْ وَالْمَعْنَى لَيْسُوا أَقْوَى مِنْهُمْ وَأُهْلِكُوا {إنهم كانوا مجرمين}
Yüce [Allah] buyurdu: {أهم خَيْر أَمْ قَوْم تُبَّع} “Onlar mı daha hayırlı yoksa Tübba‘ kavmi mi” o, bir peygamber veya salih bir adamdır {وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} “ve onlardan öncekiler mi?” [önceki] ümmetlerden; {أَهْلَكْنَاهُمْ} “Biz onları helak ettik;” inkârları sebebiyle. Mana şudur: Onlar bunlardan daha güçlü değildiler ve helak edildiler. {إنهم كانوا مجرمين} “Çünkü onlar suçlu / günahkâr kimselerdi.”
8620. Metin
{وما خلقنا السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا لَاعِبِينَ} بِخَلْقِ ذَلِكَ حَال
{وما خلقنا السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا لَاعِبِينَ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” bunları yaratırken [oyun olsun diye yaratmadık; la‘ibîn] hâldir.
8622. Metin
{مَا خَلَقْنَاهُمَا} وَمَا بَيْنهمَا {إلَّا بِالْحَقِّ} أَيْ مُحِقِّينَ فِي ذَلِكَ لِيُسْتَدَلّ بِهِ عَلَى قُدْرَتنَا وَوَحْدَانِيّتنَا وَغَيْر ذَلِكَ {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} أَيْ كُفَّار مكة {لا يعلمون}
{مَا خَلَقْنَاهُمَا} “Biz ikisini” ve aralarındakileri {إلَّا بِالْحَقِّ} “ancak hak ile yarattık;” yani gücümüze, birliğimize ve benzeri şeylere delil getirilsin diye bunda haklı / gayeli olarak [yarattık]. {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} “Fakat onların çoğu” yani Mekke kâfirleri {لا يعلمون} “bilmezler.”
8624. Metin
{إنَّ يَوْم الْفَصْل} يَوْم الْقِيَامَة يَفْصِل اللَّه فِيهِ بَيْن الْعِبَاد {مِيقَاتهمْ أَجْمَعِينَ} لِلْعَذَابِ الدَّائِم
{إنَّ يَوْم الْفَصْل} “Şüphesiz o hüküm / ayrım günü,” kıyamet günüdür; Allah o günde kulların arasını ayırır, {مِيقَاتهمْ أَجْمَعِينَ} “hepsinin belirlenmiş vaktidir;” sürekli azap için.
8626. Metin
{يَوْم لَا يُغْنِي مَوْلَى عَنْ مَوْلَى} بِقَرَابَةٍ أو صداقة أي لا يدفع عنه {شَيْئًا} مِنْ الْعَذَاب {وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} يُمْنَعُونَ منه ويوم بدل من يوم الفصل
{يَوْم لَا يُغْنِي مَوْلَى عَنْ مَوْلَى} “O gün hiçbir dostun dosta” akrabalık veya dostluk sebebiyle, yani savamaz {شَيْئًا} “hiçbir faydası olmaz” azaptan hiçbir şeyi; {وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “ve kendilerine yardım da edilmez,” ondan engellenip korunmazlar. “Yevm” [kelimesi], “Yevmü'l-Fasl”dan bedeldir.
8628. Metin
{إلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّه} وَهُمْ الْمُؤْمِنُونَ فَإِنَّهُ يَشْفَع بَعْضهمْ لِبَعْضٍ بِإِذْنِ اللَّه {إنَّهُ هُوَ الْعَزِيز} الْغَالِب فِي انْتِقَامه مِنْ الْكُفَّار {الرَّحِيم} بالمؤمنين
{إلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّه} “Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesnadır;” onlar müminlerdir; zira Allah'ın izniyle birbirlerine şefaat ederler. {إنَّهُ هُوَ الْعَزِيز} “Şüphesiz O mutlak güç sahibidir,” kâfirlerden intikamında galiptir, {الرَّحِيم} “çok merhamet edendir;” müminlere karşı.
8630. Metin
{إنَّ شَجَرَة الزَّقُّوم} هِيَ مِنْ أَخْبَث الشَّجَر الْمُرّ بِتُهَامَة يُنْبِتهَا اللَّه تَعَالَى فِي الْجَحِيم
{إنَّ شَجَرَة الزَّقُّوم} “Şüphesiz zakkum ağacı,” Tihâme'deki en kötü, acı ağaçlardandır; Yüce Allah onu cehennemde bitirir.
8632. Metin
{طَعَام الْأَثِيم} أَبِي جَهْل وَأَصْحَابه ذَوِي الْإِثْم الكبير
{طَعَام الْأَثِيم} “Günahkârın yemeğidir;” Ebu Cehil ve büyük günah sahibi arkadaşlarının!
8634. Metin
{كَالْمُهْلِ} أَيْ كَدُرْدِيِّ الزَّيْت الْأَسْوَد خَبَر ثَانٍ {تغلي فِي الْبُطُون} بالْفَوْقانية خَبَر ثَالِث وبالتَّحْتَانِيّة حَال من المهل
{كَالْمُهْلِ} “Erimiş maden / katran tortusu gibidir;” yani kara zeytinyağı tortusu gibi, ikinci haberdir; {تغلي فِي الْبُطُون} “karınlarda kaynar;” te harfi ile (تَغْلِي) üçüncü haberdir, ye harfi ile (يَغْلِي) ise “el-Muhl” kelimesinden hâldir.
8636. Metin
{كَغَلْيِ الْحَمِيم} الْمَاء الشَّدِيد الْحَرَارَة
{كَغَلْيِ الْحَمِيم} “Kaynar suyun kaynaması gibi!” son derece sıcak suyun.
8638. Metin
{خُذُوهُ} يُقَال لِلزَّبَانِيَةِ خُذُوا الْأَثِيم {فَاعْتِلُوهُ} بِكَسْرِ التَّاء وَضَمّهَا جُرُّوهُ بِغِلْظَةٍ وَشِدَّة {إلَى سَوَاء الْجَحِيم} وَسَط النَّار
{خُذُوهُ} “Tutun onu!” Zebânîlere “günahkârı tutun” denir. {فَاعْتِلُوهُ} “ve onu sürükleyin,” te'nin kesresi (اعْتِلُوهُ) ve zammesi (اعْتُلُوهُ) ile; kabalık ve şiddetle sürükleyin {إلَى سَوَاء الْجَحِيم} “çılgın alevli cehennemin ortasına!” ateşin tam ortasına!
8640. Metin
{ثُمَّ صُبُّوا فَوْق رَأْسه مِنْ عَذَاب الْحَمِيم} أَيْ مِنْ الْحَمِيم الَّذِي لَا يُفَارِقهُ الْعَذَاب فَهُوَ أَبْلَغ مِمَّا فِي آيَة {يُصَبّ مِنْ فوق رؤوسهم الحميم}
{ثُمَّ صُبُّوا فَوْق رَأْسه مِنْ عَذَاب الْحَمِيم} “Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün!” yani azabın kendisinden ayrılmadığı kaynar sudan; bu, {يُصَبّ مِنْ فوق رؤوسهم الحميم} “başlarının üstünden kaynar su dökülür” ayetindekinden daha beliğdir.
8642. Metin
وَيُقَال لَهُ {ذُقْ} أَيْ الْعَذَاب {إنَّك أَنْتَ الْعَزِيز الْكَرِيم} بِزَعْمِك وَقَوْلك مَا بَيْن جَبَلَيْهَا أعز وأكرم مني
Ona şöyle denilir: {ذُقْ} “Tad bakalım!” yani azabı; {إنَّك أَنْتَ الْعَزِيز الْكَرِيم} “şüphesiz sen pek güçlü, pek cömerttin!” iddiana ve ‘bu iki dağ arasında benden daha güçlü ve daha şereflisi yoktur’ sözüne göre!
8644. Metin
ويقال لهم {إنَّ هَذَا} الَّذِي تَرَوْنَ مِنْ الْعَذَاب {مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ} فِيهِ تَشُكُّونَ
Onlara şöyle denilir: {إنَّ هَذَا} “Şüphesiz bu,” azaptan gördüğünüz şu şey {مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ} “şüphe edip durduğunuz şeydir!” içinde şüphe ettiğiniz [şeydir]!
8646. Metin
{إنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَام} مَجْلِس {أَمِين} يُؤْمَن فيه الخوف
{إنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَام} “Şüphesiz takva sahipleri bir makamdadırlar;” mecliste {أَمِين} “güvenli,” korkudan emin olunan.
8648. Metin
{في جنات} بساتين {وعيون}
{في جنات} “Bahçelerde” bostanlarda {وعيون} “ve pınarlarda.”
8650. Metin
{يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُس وَإِسْتَبْرَق} أَيْ مَا رَقَّ مِنْ الدِّيبَاج وَمَا غَلُظَ مِنْهُ {مُتَقَابِلِينَ} حَال أَيْ لَا يَنْظُر بَعْضهمْ إلَى قَفَا بَعْض لِدَوَرَانِ الْأَسِرَّة بِهِمْ
{يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُس وَإِسْتَبْرَق} “İnce ipekten ve parlak atlastan giyerler;” yani ipeğin incesinden ve kalınından {مُتَقَابِلِينَ} “karşı karşıya oturarak.” hâldir; yani tahtların onlarla birlikte dönmesi sebebiyle hiçbiri diğerinin ensesine bakmaz.
8652. Metin
{كَذَلِكَ} يُقَدَّر قَبْله الْأَمْر {وَزَوَّجْنَاهُمْ} مِنْ التَّزْوِيج أَوْ قَرَنَّاهُمْ {بِحُورٍ عِين} بِنِسَاءٍ بِيض وَاسِعَات الأعين حسانها
{كَذَلِكَ} “İşte böyle;” öncesinde “durum [böyledir]” takdir edilir; {وَزَوَّجْنَاهُمْ} “ve onları eşleştirdik / evlendirdik” tezvicden veya onları eşleştirdik {بِحُورٍ عِين} “iri gözlü hurilerle;” beyaz tenli, iri ve güzel gözlü kadınlarla.
8654. Metin
{يَدْعُونَ} يَطْلُبُونَ الْخَدَم {فِيهَا} أَيْ الْجَنَّة أَنْ يَأْتُوا {بِكُلِّ فَاكِهَة} مِنْهَا {آمِنِينَ} مِنْ انْقِطَاعهَا وَمَضَرَّتهَا وَمِنْ كُلّ مَخُوف حَال
{يَدْعُونَ} “İsterler” hizmetçilerden getirmelerini isterler {فِيهَا} “orada” yani cennette {بِكُلِّ فَاكِهَة} “her türlü meyveden” oradaki; {آمِنِينَ} “güven içinde olarak.” kesilmesinden, zarar vermesinden ve korkulan her şeyden; hâldir.
8656. Metin
{لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْت إلَّا الْمَوْتَة الْأُولَى} أَيْ الَّتِي فِي الدُّنْيَا بَعْد حَيَاتهمْ فِيهَا قال بعضهم إلا بمعنى بعد {ووقاهم عذاب الجحيم}
{لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْت إلَّا الْمَوْتَة الْأُولَى} “Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar;” yani dünyadaki hayatlarından sonraki [ölüm]; bazısı “illâ (إلَّا) sonrasına (بَعْد) anlamındadır” demiştir. {ووقاهم عذاب الجحيم} “ve [Rabbin] onları çılgın alevli cehennem azabından korumuştur.”
8658. Metin
{فَضْلًا} مَصْدَر بِمَعْنَى تَفَضُّلًا مَنْصُوب بِتَفَضُّلٍ مُقَدَّرًا {من ربك ذلك هو الفوز العظيم}
{فَضْلًا} “Bir lütuf olarak” tefaddulen (ihsan ederek) manasında bir mastardır; takdir edilen bir tefaddul fiiliyle mansubdur {من ربك ذلك هو الفوز العظيم} “Rabbinden; işte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir.”
8660. Metin
{فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ} سَهَّلْنَا الْقُرْآن {بِلِسَانِك} بِلُغَتِك لِتَفْهَمهُ الْعَرَب مِنْك {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ فَيُؤْمِنُونَ لَكِنَّهُمْ لا يؤمنون
{فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ} “Şüphesiz biz onu kolaylaştırdık” Kur'an'ı kolaylaştırdık {بِلِسَانِك} “senin dilinle,” Arapların onu senden anlamaları için senin dilinle [indirdik] {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “umulur ki öğüt alırlar.” ibret alıp iman ederler; fakat onlar iman etmezler.
8662. Metin
{فَارْتَقِبْ} انْتَظِرْ هَلَاكهمْ {إنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ} هَلَاكك وَهَذَا قبل نزول الأمر بجهادهم = ٤٥ سورة الجاثية
{فَارْتَقِبْ} “Artık gözetle,” onların helakini bekle; {إنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ} “şüphesiz onlar da gözetlemektedirler.” senin helakini. Bu, onlarla cihad etme emri inmeden önceydi. = ٤٥ Câsiye Suresi