8728. Metin
{حم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِهِ
{حم} “Hâ-mîm.” Allah bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir.
8729. Metin
{تنزيل الكتاب} القرآن مبتدأ {من الله} خبره {الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{تنزيل الكتاب} “Bu Kitab'ın indirilişi” yani Kur'an mübtedadır. {من الله} “Allah katındandır.” onun haberidir. {الْعَزِيز} “Mutlak güç sahibidir” mülkünde, {الْحَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” sanatında.
8730. Metin
{ما خلقنا السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا إلَّا} خَلْقًا {بِالْحَقِّ} لِيَدُلّ عَلَى قُدْرَتنَا وَوَحْدَانِيّتنَا {وَأَجَل مُسَمَّى} إلَى فَنَائِهِمَا يَوْم الْقِيَامَة {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا} خُوِّفُوا به من العذاب {معرضون}
{ما خلقنا السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا إلَّا} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak” kudretimize ve birliğimize delalet etsin diye {بِالْحَقِّ} “hak ile” bir yaratılışla {وَأَجَل مُسَمَّى} “ve belirlenmiş bir süre için” kıyamet günü yok oluşlarına kadar [geçerli olmak üzere] yarattık. {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا} “İnkar edenler ise uyarıldıkları şeyden” kendisiyle korkutuldukları azaptan {معرضون} “yüz çevirmektedirler.”
8731. Metin
{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي {مَا تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ الْأَصْنَام مَفْعُول أَوَّل {أَرُونِي} أَخْبِرُونِي مَا تَأْكِيد {مَاذَا خَلَقُوا} مَفْعُول ثَانٍ {مِنْ الْأَرْض} بَيَان مَا {أَمْ لَهُمْ شِرْك} مُشَارَكَة {فِي} خَلْق {السَّمَاوَات} مَعَ اللَّه وَأَمْ بِمَعْنَى هَمْزَة الْإِنْكَار {ائْتُونِي بِكِتَابٍ} مُنَزَّل {مِنْ قَبْل هَذَا} الْقُرْآن {أَوْ أَثَارَة} بَقِيَّة {مِنْ عِلْم} يُؤْثَر عَنْ الْأَوَّلِينَ بِصِحَّةِ دَعْوَاكُمْ فِي عِبَادَة الْأَصْنَام أَنَّهَا تُقَرِّبكُمْ إلَى اللَّه {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي دَعْوَاكُمْ
{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} “De ki: Gördünüz mü” bana haber verin, {مَا تَدْعُونَ} “dua ettiklerinizi” ibadet ettiklerinizi {مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başka” yani putları -bu birinci mef‘ûldür-; {أَرُونِي} “bana gösterin” bana haber verin -“mâ” tekittir-, {مَاذَا خَلَقُوا} “neyi yaratmışlar” -ikinci mef‘ûldür-, {مِنْ الْأَرْض} “yerden” -“mâ”nın beyanıdır-. {أَمْ لَهُمْ شِرْك} “Yoksa onların bir ortaklığı mı var” bir iştirakleri mi var {فِي} “içinde” yaratılmasında {السَّمَاوَات} “göklerin” Allah ile birlikte? Burada “em” (أَمْ) inkar hemzesi anlamındadır. {ائْتُونِي بِكِتَابٍ} “Bana bir kitap getirin” indirilmiş olan {مِنْ قَبْل هَذَا} “bundan önce” yani bu Kur'an'dan önce, {أَوْ أَثَارَة} “yahut bir kalıntı” bir bakiye {مِنْ عِلْم} “bilgiden” putlara ibadet etmenizin sizi Allah'a yaklaştıracağına dair iddianızın doğruluğu hususunda öncekilerden nakledilen [bir bilgi kalıntısı getirin], {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenler iseniz” iddianızda.
8732. Metin
{وَمَنْ} اسْتِفْهَام بِمَعْنَى النَّفْي أَيْ لَا أَحَد {أضل ممن يدعوا} يَعْبُد {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {مَنْ لَا يَسْتَجِيب لَهُ إلَى يَوْم الْقِيَامَة} وَهُمْ الْأَصْنَام لَا يُجِيبُونَ عَابِدِيهِمْ إلَى شَيْء يَسْأَلُونَهُ أَبَدًا {وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ} عِبَادَتهمْ {غَافِلُونَ} لِأَنَّهُمْ جَمَاد لَا يَعْقِلُونَ
{وَمَنْ} “Kimdir?” -olumsuzluk anlamında bir istifhamdır, yani hiç kimse yoktur- {أضل ممن يدعوا} “dua edenden daha sapık” ibadet edenden, {مِنْ دُون اللَّه} “Allah'ı bırakıp” yani O'ndan başkasına, {مَنْ لَا يَسْتَجِيب لَهُ إلَى يَوْم الْقِيَامَة} “kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olan kimseye” ki onlar putlardır; kendilerine tapanların diledikleri hiçbir şeye asla cevap vermezler, {وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ} “ve onlar kendilerine yapılan duadan” ibadetlerinden {غَافِلُونَ} “habersizdirler.” Çünkü onlar akletmeyen cansız varlıklardır.
8733. Metin
{وَإِذَا حُشِرَ النَّاس كَانُوا} أَيْ الْأَصْنَام {لَهُمْ} لِعَابِدِيهِمْ {أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ} بِعِبَادَةِ عَابِدِيهِمْ {كَافِرِينَ} جاحدين
{وَإِذَا حُشِرَ النَّاس كَانُوا} “İnsanlar toplandığı zaman, onlar olurlar” yani putlar {لَهُمْ} “onlara” kendilerine tapanlara {أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ} “düşman kesilirler ve onların ibadetlerini” tapanların ibadetlerini {كَافِرِينَ} “inkar ederler.” büsbütün reddederler.
8734. Metin
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {آيَاتنَا} الْقُرْآن {بَيِّنَات} ظَاهِرَات حَال {قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْهُمْ {لِلْحَقِّ} أَيْ الْقُرْآن {لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْر مُبِين} بَيِّن ظَاهِر
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ} “Onlara okunduğu zaman” yani Mekke halkına, {آيَاتنَا} “ayetlerimiz” Kur'an {بَيِّنَات} “açık açık” apaçık olarak -hâl olarak mansubdur-, {قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkar edenler dedi” onlardan [olanlar], {لِلْحَقِّ} “o hak için” yani Kur'an hakkında, {لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْر مُبِين} “kendilerine geldiğinde: 'Bu, apaçık bir büyüdür'” besbelli, açık.
8735. Metin
{أَمْ} بِمَعْنَى بَلْ وَهَمْزَة الْإِنْكَار {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} أَيْ الْقُرْآن {قُلْ إِنِ افْتَرَيْته} فَرْضًا {فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّه} أَيْ مِنْ عَذَابه {شيئا} أي لا تقدرون على دفعه عَنِّي إذَا عَذَّبَنِي اللَّه {هُوَ أَعْلَم بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} يَقُولُونَ فِي الْقُرْآن {كَفَى بِهِ} تَعَالَى {شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنكُمْ وَهُوَ الْغَفُور} لِمَنْ تَابَ {الرَّحِيم} بِهِ فَلَمْ يُعَاجِلكُمْ بِالْعُقُوبَةِ
{أَمْ} “Yoksa” 'bilakis' (bel) ve inkar hemzesi anlamındadır, {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} “'Onu uydurdu' mu diyorlar?” yani Kur'an'ı? {قُلْ إِنِ افْتَرَيْته} “De ki: 'Eğer ben onu uydurmuşsam” farzımuhal olarak, {فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّه} “artık siz beni Allah'tan kurtarmaya malik olamazsınız” yani O'nun azabından {شيئا} “hiçbir şeye” yani Allah bana azap ederse bunu benden savmaya güç yetiremezsiniz. {هُوَ أَعْلَم بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} “O, sizin içine daldığınız şeyleri en iyi bilendir” Kur'an hakkında söylediklerinizi. {كَفَى بِهِ} “O yeter” Yüce [Allah], {شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنكُمْ وَهُوَ الْغَفُور} “benimle sizin aranızda şahit olarak. O çok bağışlayıcıdır” tövbe eden kimse için, {الرَّحِيم} “çok merhamet edicidir” ona; bu yüzden cezanızı hemen vermemiştir.
8736. Metin
{قُلْ مَا كُنْت بِدْعًا} بَدِيعًا {مِنَ الرُّسُل} أي أول مرسل قد سَبَقَ قَبْلِي كَثِيرُونَ مِنْهُمْ فَكَيْفَ تُكَذِّبُونِي {وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَل بِي وَلَا بِكُمْ} فِي الدُّنْيَا أَأَخْرُجُ مِنْ بَلَدِي أَمْ أُقْتَل كَمَا فُعِلَ بِالْأَنْبِيَاءِ قَبْلِي أَوْ تَرْمُونِي بِالْحِجَارَةِ أَمْ يُخْسَف بِكُمْ كَالْمُكَذِّبِينَ قَبْلكُمْ {إنْ} مَا {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ} أَيْ الْقُرْآن وَلَا أَبْتَدِع مِنْ عِنْدِي شَيْئًا {وَمَا أَنَا إلَّا نَذِير مُبِين} بَيِّن الْإِنْذَار
{قُلْ مَا كُنْت بِدْعًا} “De ki: 'Ben türedi biri değilim” görülmemiş, ilki [olan] {مِنَ الرُّسُل} “elçiler içinden'” yani gönderilen ilk elçi değilim; benden önce onların birçoğu gelip geçmiştir, o halde beni nasıl yalanlarsınız? {وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَل بِي وَلَا بِكُمْ} “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem” dünyada; memleketimden çıkarılacak mıyım, yoksa benden önceki peygamberlere yapıldığı gibi öldürülecek miyim; yahut beni taşa mı tutacaksınız, yoksa sizden önceki yalanlayıcılar gibi yerin dibine mi geçirileceksiniz? {إنْ} “Ben ancak” başka değil {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ} “bana vahyolunana uyuyorum” yani Kur'an'a ve kendiliğimden bir şey uydurmuyorum. {وَمَا أَنَا إلَّا نَذِير مُبِين} “Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” uyarısı açık olan.
8738. Metin
{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي مَاذَا حَالكُمْ {إنْ كَانَ} أَيْ الْقُرْآن {مِنْ عِنْد اللَّه وَكَفَرْتُمْ بِهِ} جُمْلَة حَالِيَّة {وَشَهِدَ شَاهِد مِنْ بَنِي إسْرَائِيل} هُوَ عَبْد اللَّه بْن سَلَام {عَلَى مِثْله} أَيْ عَلَيْهِ أَنَّهُ مِنْ عِنْد اللَّه {فَآمَنَ} الشَّاهِد {وَاسْتَكْبَرْتُمْ} تَكَبَّرْتُمْ عَنْ الْإِيمَان وَجَوَاب الشَّرْط بِمَا عُطِفَ عَلَيْهِ أَلَسْتُمْ ظَالِمِينَ دَلَّ عَلَيْهِ {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ}
{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} “De ki: Gördünüz mü” bana haber verin durumunuz nice olur, {إنْ كَانَ} “eğer o” yani Kur'an {مِنْ عِنْد اللَّه وَكَفَرْتُمْ بِهِ} “Allah katından olup da siz onu inkar etmişseniz” -hâl cümlesidir-, {وَشَهِدَ شَاهِد مِنْ بَنِي إسْرَائِيل} “İsrailoğullarından bir şahit de şahitlik etmişse” ki o Abdullah b. Selâm'dır, {عَلَى مِثْله} “benzeri üzerine” yani onun Allah katından olduğuna dair, {فَآمَنَ} “ve iman etmişse” o şahit, {وَاسْتَكْبَرْتُمْ} “siz de büyüklük taslamışsanız?” iman etmekten kibirlenmişseniz? Şartın cevabı, kendisine atfedilen şeyle birlikte 'zalimlerden olmadınız mı?' takdirindedir; nitekim şu ifade buna delalet eder: {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
8740. Metin
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا} أَيْ فِي حَقّهمْ {لَوْ كَانَ} الْإِيمَان {خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا} أَيْ الْقَائِلُونَ {بِهِ} أَيْ الْقُرْآن {فَسَيَقُولُونَ هَذَا} أَيْ الْقُرْآن {إفْك} كذب {قديم}
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا} “İnkar edenler, iman edenler hakkında dedi ki:” {لَوْ كَانَ} “Eğer o” iman {خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا} “bir hayır olsaydı, ona ulaşmakta bizi geçemezlerdi. Kendileri hidayet bulamayınca” yani o söyleyenler {بِهِ} “onunla” yani Kur'an'la, {فَسَيَقُولُونَ هَذَا} “şöyle diyecekler: 'Bu” yani Kur'an {إفْك} “bir yalandır” iftiradır, {قديم} “eski.'”
8742. Metin
{وَمِنْ قَبْله} أَيْ الْقُرْآن {كِتَاب مُوسَى} أَيْ التَّوْرَاة {إمَامًا وَرَحْمَة} لِلْمُؤْمِنِينَ بِهِ حَالَانِ {وَهَذَا} أَيْ الْقُرْآن {كِتَاب مُصَدِّق} لِلْكُتُبِ قَبْله {لِسَانًا عَرَبِيًّا} حَال مِنْ الضَّمِير فِي مُصَدِّق {لِيُنْذِر الذين ظلموا} مشركي مكة {و} هو {بشرى للمحسنين} المؤمنين
{وَمِنْ قَبْله} “Ondan önce de” yani Kur'an'dan önce {كِتَاب مُوسَى} “Musa'nın kitabı” yani Tevrat vardı {إمَامًا وَرَحْمَة} “bir rehber ve bir rahmet olarak” ona inananlar için -her ikisi de hâldir-. {وَهَذَا} “Bu ise” yani Kur'an {كِتَاب مُصَدِّق} “doğrulayıcı bir kitaptır” kendisinden önceki kitapları {لِسَانًا عَرَبِيًّا} “Arap diliyle” -“musaddik”taki zamirden hâldir-, {لِيُنْذِر الذين ظلموا} “zulmedenleri uyarmak” Mekke müşriklerini, {و} “ve” o {بشرى للمحسنين} “iyilik yapanlara bir müjde olmak üzere [indirilmiştir].” müminlere.
8744. Metin
{إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا} على الطاعة {فلا خوف عليهم ولا هم يحزنون
{إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا} “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğru olanlar” itaat üzere devam edenler var ya, {فلا خوف عليهم ولا هم يحزنون
8746. Metin
{أُولَئِكَ أَصْحَاب الْجَنَّة خَالِدِينَ فِيهَا} حَال {جَزَاء} مَنْصُوب عَلَى الْمَصْدَر بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر أَيْ يُجْزَوْنَ {بما كانوا يعملون}
“artık onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”} {أُولَئِكَ أَصْحَاب الْجَنَّة خَالِدِينَ فِيهَا} “İşte onlar cennetliklerdir; orada ebedi kalacaklardır” -hâldir-, {جَزَاء} “karşılık olarak” -takdir edilen fiiliyle mastar olarak mansubdur, yani cezalandırılırlar/mükafatlandırılırlar- {بما كانوا يعملون} “yapmakta olduklarına.”
8748. Metin
{ووصينا الإنسان بوالديه حسنا} وَفِي قِرَاءَة إحْسَانًا أَيْ أَمَرْنَاهُ أَنْ يُحْسِن إلَيْهِمَا فَنَصَبَ إحْسَانًا عَلَى الْمَصْدَر بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر وَمِثْله حَسَنًا {حَمَلَتْهُ أُمّه كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا} أَيْ عَلَى مَشَقَّة {وَحَمْله وَفِصَاله} مِنْ الرَّضَاع {ثَلَاثُونَ شَهْرًا} سِتَّة أَشْهُر أَقَلّ مُدَّة الْحَمْل وَالْبَاقِي أَكْثَر مُدَّة الرَّضَاع وَقِيلَ إنْ حَمَلَتْ بِهِ سِتَّة أَوْ تِسْعَة أَرْضَعَتْهُ الْبَاقِي {حَتَّى} غَايَة لِجُمْلَةٍ مُقَدَّرَة أَيْ وَعَاشَ حَتَّى {إذَا بَلَغَ أَشُدّهُ} هُوَ كَمَال قُوَّته وَعَقْله وَرَأْيه أَقَلّه ثَلَاث وَثَلَاثُونَ سَنَة أَوْ ثَلَاثُونَ {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَة} أَيْ تَمَامهَا وَهُوَ أَكْثَر الْأَشُدّ {قَالَ رَبّ} إلَخْ نَزَلَ فِي أَبِي بَكْر الصِّدِّيق لَمَّا بَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَة بَعْد سَنَتَيْنِ مِنْ مَبْعَث النَّبِيّ ﷺ آمَنَ بِهِ ثُمَّ آمَنَ أَبَوَاهُ ثُمَّ ابْنه عبد الرحمن وبن عَبْد الرَّحْمَن أَبُو عَتِيق {أَوْزِعْنِي} أَلْهِمْنِي {أَنْ أَشْكُر نِعْمَتك الَّتِي أَنْعَمْت} بِهَا {عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدِيَّ} وَهِيَ التَّوْحِيد {وَأَنْ أَعْمَل صَالِحًا تَرْضَاهُ} فَأَعْتَقَ تِسْعَة مِنْ الْمُؤْمِنِينَ يُعَذَّبُونَ فِي اللَّه وأصلح لي في ذريتي فكلهم مؤمنون {إني تبت إليك وإني من المسلمين}
{ووصينا الإنسان بوالديه حسنا} “Biz insana, anne babasına iyilik etmesini tavsiye ettik” bir kıraatte “ihsânen” (إحْسَانًا) şeklindedir; yani onlara iyilik yapmasını emrettik. “İhsânen” kelimesi takdir edilen fiilinin mastarı olarak mansubdur, aynı şekilde “husnen” de böyledir. {حَمَلَتْهُ أُمّه كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا} “Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu” yani güçlükle. {وَحَمْله وَفِصَاله} “Onun taşınması ve sütten kesilmesi” emzirilmesinden {ثَلَاثُونَ شَهْرًا} “otuz aydır.” Altı ay gebeliğin en az süresidir, geri kalanı ise emzirmenin en çok süresidir. Şayet ona altı veya dokuz ay hamile kalırsa, kalan sürede emzirir de denilmiştir. {حَتَّى} “Nihayet” takdir edilen bir cümlenin gayesidir; yani yaşadı ve nihayet {إذَا بَلَغَ أَشُدّهُ} “gücünün zirvesine ulaştığı” kuvvetinin, aklının ve fikrinin kemale ermesidir ki en azı otuz üç ya da otuz yaştır, {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَة} “ve kırk yaşına bastığı zaman” yani onu tamamladığında -ki bu gücün zirvesinin en üst derecesidir-, {قَالَ رَبّ} “dedi ki: 'Rabbim!...” -bu ayet Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk hakkında indi; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilişinden iki yıl sonra kırk yaşına ulaştığında ona iman etti, sonra anne-babası, ardından oğlu Abdurrahman ve Abdurrahman'ın oğlu Ebû Atîk iman etti- {أَوْزِعْنِي} “bana ilham et” bana ilham eyle {أَنْ أَشْكُر نِعْمَتك الَّتِي أَنْعَمْت} “bağışladığın nimetine şükretmemi” kendisiyle nimetlendirdiğin {عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدِيَّ} “bana ve anne babama” ki o tevhid nimetidir, {وَأَنْ أَعْمَل صَالِحًا تَرْضَاهُ} “ve razı olacağın salih bir amel işlememi.'” Bunun üzerine Allah yolunda eziyet çeken müminlerden dokuz kişiyi azat etti. “Zürriyetimi de benim için ıslah eyle”, böylece onların hepsi mümin oldu. {إني تبت إليك وإني من المسلمين} “'Şüphesiz ben Sana tövbe ettim ve ben gerçekten Müslümanlardanım.'”
8750. Metin
{أُولَئِكَ} أَيْ قَائِلُو هَذَا الْقَوْل أَبُو بَكْر وَغَيْره {الَّذِينَ نَتَقَبَّل عَنْهُمْ أَحْسَن} بِمَعْنَى حَسَن {مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَز عَنْ سَيِّئَاتهمْ فِي أَصْحَاب الْجَنَّة} حَال أَيْ كَائِنِينَ فِي جُمْلَتهمْ {وَعْد الصِّدْق الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} فِي قَوْله تَعَالَى {وَعَدَ اللَّه الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات جَنَّات}
{أُولَئِكَ} “İşte onlar” yani bu sözü söyleyen Ebû Bekir ve başkaları {الَّذِينَ نَتَقَبَّل عَنْهُمْ أَحْسَن} “kabul edeceğimiz kimselerdir en güzelini” yani güzel olanını {مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَز عَنْ سَيِّئَاتهمْ فِي أَصْحَاب الْجَنَّة} “yaptıklarının ve onların kötülüklerini bağışlayacağımız, cennet ehli arasında” -hâldir, yani onların topluluğu içinde bulunarak-. {وَعْد الصِّدْق الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} “Bu, kendilerine vadedilmekte olan doğru bir vaaddir” Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: {وَعَدَ اللَّه الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات جَنَّات} “Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara cennetler vadetti.”
8752. Metin
{وَاَلَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ} وَفِي قِرَاءَة بِالْإِدْغَامِ أُرِيدَ بِهِ الْجِنْس {أُفٍّ} بِكَسْرِ الْفَاءِ وَفَتْحهَا بِمَعْنَى مَصْدَر أَيْ نَتْنًا وَقُبْحًا {لَكُمَا} أَتَضَجَّر مِنْكُمَا {أَتَعِدَانِنِي} وَفِي قِرَاءَة بِالْإِدْغَامِ {أَنْ أُخْرَجَ} مِنْ الْقَبْر {وَقَدْ خَلَتْ الْقُرُون} الْأُمَم {مِنْ قَبْلِي} وَلَمْ تَخْرُج مِنْ الْقُبُور {وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّه} يسألانه الغوث برجوعه ويقولان إنْ لَمْ تَرْجِع {وَيْلك} أَيْ هَلَاكك بِمَعْنَى هَلَكْت {آمِن} بِالْبَعْثِ {إنَّ وَعْد اللَّه حَقّ فَيَقُول مَا هَذَا} أَيْ الْقَوْل بِالْبَعْثِ {إلَّا أَسَاطِير الْأَوَّلِينَ} أَكَاذِيبهمْ
{وَاَلَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ} “O kimse ise anne babasına dedi ki:” -bir kıraatte idgam iledir; bununla cins kastedilmiştir- {أُفٍّ} “Öf” fâ harfinin kesresi ve fethasıyla olup mastar anlamındadır; yani 'pislik ve çirkinlik {لَكُمَا} “size olsun!'” sizden bıkkınlık duyuyorum. {أَتَعِدَانِنِي} “Beni tehdit mi ediyorsunuz / vaad mi ediyorsunuz” -bir kıraatte idgam iledir- {أَنْ أُخْرَجَ} “çıkarılacağımla” kabirden {وَقَدْ خَلَتْ الْقُرُون} “halbuki nice nesiller gelip geçmiştir” ümmetler {مِنْ قَبْلِي} “benden önce” ve kabirlerden çıkmamışlardır! {وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّه} “Onlar ise Allah'tan yardım dilerler” onun dönmesi için Allah'tan medet isterler ve eğer dönmezsen derler: {وَيْلك} “'Yazıklar olsun sana!'” yani helak olasıca, helak oldun anlamında, {آمِن} “'İman et” dirilişe, {إنَّ وَعْد اللَّه حَقّ فَيَقُول مَا هَذَا} “şüphesiz Allah'ın vaadi haktır.' O ise der ki: 'Bu” yani diriliş iddiası {إلَّا أَسَاطِير الْأَوَّلِينَ} “eskilerin masallarından başkası değildir.'” onların yalanlarıdır.
8754. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ} وَجَبَ {عَلَيْهِمْ الْقَوْل} بِالْعَذَابِ {في أمم قد خلت من قبلهم من الجن والإنس إنهم كانوا خاسرين}
{أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ} “İşte onlar üzerlerine hak olmuş” vacip olmuş {عَلَيْهِمْ الْقَوْل} “söz” azap sözü {في أمم قد خلت من قبلهم من الجن والإنس إنهم كانوا خاسرين} “kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları içinde [azaba uğrayacak] kimselerdir. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlar olmuşlardır.”
8756. Metin
{وَلِكُلٍّ} مِنْ جِنْس الْمُؤْمِن وَالْكَافِر {دَرَجَات} فَدَرَجَات الْمُؤْمِنِينَ فِي الْجَنَّة عَالِيَة وَدَرَجَات الْكَافِرِينَ فِي النَّار سَافِلَة {مِمَّا عَمِلُوا} أَيْ الْمُؤْمِنُونَ مِنْ الطَّاعَات وَالْكَافِرُونَ مِنْ الْمَعَاصِي {وَلِيُوَفِّيَهُمْ} أَيْ اللَّه وَفِي قِرَاءَة بِالنُّونِ {أَعْمَالهمْ} أَيْ جَزَاءَهَا {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} شَيْئًا يُنْقَص لِلْمُؤْمِنِينَ وَيُزَاد لِلْكُفَّارِ
{وَلِكُلٍّ} “Herkes için” mümin ve kafir cinsinden her biri için {دَرَجَات} “dereceler vardır” müminlerin cennetteki dereceleri yüksek, kafirlerin cehennemdeki dereceleri ise aşağıdır {مِمَّا عَمِلُوا} “yaptıklarından ötürü;” yani müminlerin itaatlerinden, kafirlerin ise isyanlarından ötürüdür {وَلِيُوَفِّيَهُمْ} “ve onlara tastamam ödemek için” yani Allah -bir kıraatte nûn (ن) harfiyledir- {أَعْمَالهمْ} “amellerini” yani amellerinin karşılığını {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “onlara haksızlık da edilmez.” müminlerin [mükafatından] bir şey eksiltilmez ve kafirlerin [azabına] fazladan bir şey eklenmez.
8758. Metin
{وَيَوْم يُعْرَض الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّار} بِأَنْ تُكْشَف لَهُمْ يُقَال لَهُمْ {أَذْهَبْتُمْ} بِهَمْزَةٍ وَبِهَمْزَتَيْنِ وَبِهَمْزَةٍ وَمَدَّة وَبِهِمَا وَتَسْهِيل الثَّانِيَة {طَيِّبَاتكُمْ} بِاشْتِغَالِكُمْ بِلَذَّاتِكُمْ {فِي حَيَاتكُمْ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ} تَمَتَّعْتُمْ {بِهَا فاليوم تجزون عذاب الهون} أي الهوان {بما كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} تَتَكَبَّرُونَ {فِي الْأَرْض بِغَيْرِ الْحَقّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ} بِهِ وَتُعَذَّبُونَ بِهَا
{وَيَوْم يُعْرَض الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّار} “O gün inkar edenler ateşe sunulurlar” ateş onlara açığa çıkarılarak kendilerine denilir ki: {أَذْهَبْتُمْ} “Giderdiniz” -tek hemze, iki hemze, bir hemze ve bir med veya ikisiyle birlikte ikincisinin teshîli kıraatleriyle- {طَيِّبَاتكُمْ} “güzel şeylerinizi” lezzetlerinizle meşgul olmanız sebebiyle {فِي حَيَاتكُمْ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ} “dünya hayatınızda ve bunlardan faydalandınız” zevk aldınız {بِهَا فاليوم تجزون عذاب الهون} “onlarla. Artık bugün aşağılayıcı azapla cezalandırılacaksınız” yani zillet azabıyla {بما كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} “büyüklük taslamanız sebebiyle” kibirlenmeniz sebebiyle {فِي الْأَرْض بِغَيْرِ الْحَقّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ} “yeryüzünde haksız yere ve yoldan çıkmanız sebebiyle.” onunla ve bu sebeple azap edilirsiniz.
8760. Metin
{وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ} هُوَ هُود ﵇ {إذْ} إلَخْ بَدَل اشْتِمَال {أَنْذَرَ قَوْمه} خَوَّفَهُمْ {بِالْأَحْقَافِ} وَادٍ بِالْيَمَنِ بِهِ مَنَازِلهمْ {وَقَدْ خَلَتْ النُّذُر} مَضَتْ الرُّسُل {مِنْ بَيْن يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفه} أَيْ مِنْ قَبْل هُود وَمِنْ بَعْده إلَى أَقْوَامهمْ {أَنْ} أَيْ بِأَنْ قَالَ {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه} وَجُمْلَة وَقَدْ خَلَتْ مُعْتَرِضَة {إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} إنْ عَبَدْتُمْ غَيْر اللَّه {عذاب يوم عظيم}
{وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ} “Âd'ın kardeşini de an” o Hûd aleyhisselâm'dır. {إذْ} “Hani o” devamı bedel-i iştimaldir {أَنْذَرَ قَوْمه} “kavmini uyarmıştı” korkutmuştu {بِالْأَحْقَافِ} “Ahkāf'ta” yurtlarının bulunduğu Yemen'de bir vadidir. {وَقَدْ خَلَتْ النُّذُر} “Nitekim uyarıcılar da gelip geçmişti” elçiler gelip geçmişti {مِنْ بَيْن يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفه} “onun önünden ve ardından” yani Hûd'dan önce ve ondan sonra kendi kavimlerine; {أَنْ} “şöyle diyerek:” yani şöyle dedi: {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه} “'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin!'” “Ve kad haleti'n-nüzur” cümlesi ara cümledir (itiraziyyedir). {إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} “Şüphesiz ben sizin adınıza korkuyorum” Allah'tan başkasına kulluk ederseniz {عذاب يوم عظيم} “büyük bir günün azabından.”
8762. Metin
{قَالُوا أَجِئْتنَا لِتَأْفِكنَا عَنْ آلِهَتنَا} لِتَصْرِفنَا عَنْ عِبَادَتهَا {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} مِنْ الْعَذَاب عَلَى عِبَادَتهَا {إنْ كُنْت مِنَ الصَّادِقِينَ} فِي أَنَّهُ يأتينا
{قَالُوا أَجِئْتنَا لِتَأْفِكنَا عَنْ آلِهَتنَا} “Dediler ki: 'Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin?” onlara ibadet etmekten bizi döndürmek için mi? {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} “Bize vadettiğin şeyi getir bakalım” onlara tapmaktan ötürü [tehdit ettiğin] azaptan {إنْ كُنْت مِنَ الصَّادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenlerden isen!'” onun bize geleceği konusunda.
8764. Metin
{قَالَ} هُود {إنَّمَا الْعِلْم عِنْد اللَّه} هُوَ الَّذِي يَعْلَم مَتَى يَأْتِيكُمْ الْعَذَاب {وَأُبَلِّغكُمْ مَا أُرْسِلْت بِهِ} إلَيْكُمْ {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} باستعجالكم العذاب
{قَالَ} “Dedi ki:” Hûd, {إنَّمَا الْعِلْم عِنْد اللَّه} “'O bilgi ancak Allah katındadır” azabın size ne zaman geleceğini bilen O'dur. {وَأُبَلِّغكُمْ مَا أُرْسِلْت بِهِ} “Ben ise benimle gönderilen şeyi tebliğ ediyorum” size, {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} “fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.'” azabı çarçabuk istemeniz sebebiyle.
8766. Metin
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} أَيْ مَا هُوَ الْعَذَاب {عَارِضًا} سَحَابًا عَرَضَ فِي أُفُق السَّمَاء {مُسْتَقْبِل أَوْدِيَتهمْ قَالُوا هَذَا عَارِض مُمْطِرنَا} أَيْ مُمْطِر إيَّانَا قال تعالى {بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ} مِنْ الْعَذَاب {رِيح} بَدَل مِنْ مَا {فِيهَا عَذَاب أَلِيم} مؤلم
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} “Vaktaki onu gördüler” yani o azap olan şeyi {عَارِضًا} “bir bulut şeklinde” göğün ufkunda enlemesine beliren bir bulut olarak {مُسْتَقْبِل أَوْدِيَتهمْ قَالُوا هَذَا عَارِض مُمْطِرنَا} “vadilerine doğru yönelmiş vaziyette, dediler ki: 'Bu, bize yağmur getirecek bir buluttur!'” yani bize yağmur yağdıracak. Yüce Allah buyurdu: {بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ} “'Hayır, o aceleyle istediğiniz şeydir” azaptandır, {رِيح} “bir rüzgardır” -“mâ”dan bedeldir- {فِيهَا عَذَاب أَلِيم} “içinde can yakıcı bir azap bulunan.'” elem verici.
8768. Metin
{تُدَمِّر} تُهْلِك {كُلّ شَيْء} مَرَّتْ عَلَيْهِ {بِأَمْرِ رَبّهَا} بِإِرَادَتِهِ أَيْ كُلّ شَيْء أَرَادَ إهْلَاكه بِهَا فَأَهْلَكَتْ رِجَالهمْ وَنِسَاءَهُمْ وَصِغَارهمْ وَأَمْوَالهمْ بِأَنْ طَارَتْ بِذَلِكَ بَيْن السَّمَاء وَالْأَرْض وَمَزَّقَتْهُ وَبَقِيَ هُود وَمَنْ آمَنَ مَعَهُ {فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إلَّا مَسَاكِنهمْ كَذَلِكَ} كَمَا جَزَيْنَاهُمْ {نَجْزِي الْقَوْم المجرمين} غيرهم
{تُدَمِّر} “Yerle bir eder” helak eder {كُلّ شَيْء} “her şeyi” üzerinden geçtiği her şeyi {بِأَمْرِ رَبّهَا} “Rabbinin emriyle” O'nun iradesiyle; yani onunla helak etmeyi dilediği her şeyi. Böylece onların erkeklerini, kadınlarını, küçüklerini ve mallarını yer ile gök arasında uçurup paramparça ederek helak etti; geriye sadece Hûd ve onunla birlikte iman edenler kaldı. {فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إلَّا مَسَاكِنهمْ كَذَلِكَ} “Sonunda yurtlarından başka hiçbir şey görünmez oldu. İşte” onları cezalandırdığımız gibi {نَجْزِي الْقَوْم المجرمين} “günahkarlar topluluğunu böyle cezalandırırız.” onlardan başkalarını da.
8770. Metin
{وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا} فِي الَّذِي {إنْ} نَافِيَة أَوْ زَائِدَة {مَكَّنَّاكُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {فِيهِ} مِنْ الْقُوَّة وَالْمَال {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا} بِمَعْنَى أَسْمَاعًا {وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَة} قُلُوبًا {فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعهمْ وَلَا أَبْصَارهمْ وَلَا أَفْئِدَتهمْ مِنْ شَيْء} أَيْ شَيْئًا مِنْ الْإِغْنَاء وَمِنْ زَائِدَة {إذْ} مَعْمُولَة لأَغْنَى وَأُشْرِبَتْ مَعْنَى التَّعْلِيل {كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّه} بِحُجَجِهِ الْبَيِّنَة {وَحَاقَ} نَزَلَ {بِهِمْ ما كانوا به يستهزءون} أي العذاب
{وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا} “Andolsun ki Biz onlara öyle imkanlar vermiştik ki” o şeylerde {إنْ} nefiy veya zâidedir {مَكَّنَّاكُمْ} “size vermemiştik” ey Mekke halkı {فِيهِ} “onda” güç ve mal bakımından. {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا} “Onlara kulak” yani işitme duyuları {وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَة} “gözler ve kalpler vermiştik.” yürekler. {فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعهمْ وَلَا أَبْصَارهمْ وَلَا أَفْئِدَتهمْ مِنْ شَيْء} “Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı” yani fayda verme namına hiçbir şey; “min” zâidedir. {إذْ} “ağnâ” fiilinin mef‘ûlüdür ve ta‘lîl (gerekçe) manası taşır; {كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّه} “çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlardı” açık delillerini. {وَحَاقَ} “Ve kuşatıverdi” indi {بِهِمْ ما كانوا به يستهزءون} “alay edip durdukları şey.” yani azap.
8772. Metin
{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلكُمْ مِنَ الْقُرَى} أَيْ مِنْ أَهْلهَا كَثَمُودِ وَعَادٍ وَقَوْم لُوط {وَصَرَّفْنَا الآيات} كررنا الحجج البينات {لعلهم يرجعون
{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلكُمْ مِنَ الْقُرَى} “Andolsun ki Biz, çevrenizdeki nice memleketleri yok ettik” Semûd, Âd ve Lût kavmi gibi halklarını {وَصَرَّفْنَا الآيات} “ve ayetleri tekrar tekrar açıkladık” açık delilleri tekrar ettik {لعلهم يرجعون
8774. Metin
{فَلَوْلَا} هَلَّا {نَصَرَهُمْ} بِدَفْعِ الْعَذَاب عَنْهُمْ {الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {قُرْبَانًا} مُتَقَرَّبًا بِهِمْ إلَى اللَّه {آلِهَة} مَعَهُ وَهُمْ الْأَصْنَام وَمَفْعُول اتَّخَذَ الْأَوَّل ضَمِير مَحْذُوف يَعُود عَلَى الْمَوْصُول أَيْ هُمْ وَقُرْبَانًا الثَّانِي وَآلِهَة بَدَل مِنْهُ {بَلْ ضَلُّوا} غَابُوا {عَنْهُمْ} عِنْد نُزُول الْعَذَاب {وَذَلِكَ} أَيْ اتِّخَاذهمْ الْأَصْنَام آلِهَة قُرْبَانًا {إفْكهمْ} كَذِبهمْ {وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} يَكْذِبُونَ وَمَا مَصْدَرِيَّة أَوْ مَوْصُولَة وَالْعَائِد مَحْذُوف أَيْ فيه
“belki dönerler diye.”} {فَلَوْلَا} “O zaman yardım etselerdi ya” azabı onlardan savarak {نَصَرَهُمْ} “onlara yardım etselerdi ya” {الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başka edindikleri” yani O'nun dışında {قُرْبَانًا} “yakınlık sağlamak için” kendileriyle Allah'a yakınlık umulan {آلِهَة} “ilahlar!” O'nunla beraber; onlar da putlardır. İttihaz fiilinin birinci mef‘ûlü, sıla cümlesine dönen mahzûf bir zamirdir (yani onları), “kurbânen” ikinci mef‘ûlüdür, “âliheten” ise ondan bedeldir. {بَلْ ضَلُّوا} “Bilakis kayboldular” görünmez oldular {عَنْهُمْ} “onlardan” azap indiğinde. {وَذَلِكَ} “İşte bu” yani putları yakınlaştırıcı ilahlar edinmeleri {إفْكهمْ} “onların yalanı” uydurması {وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “ve iftira edip durdukları şeylerdir.” yalanlarıdır. “Mâ” masdariyyedir veya mevsûledir, عائد (dönen zamir) mahzûftur, yani onda [yalanladıkları şeylerdir].
8776. Metin
{و} اذكر {إِذْ صَرَفْنَا} أَمَلْنَا {إلَيْك نَفَرًا مِنْ الْجِنّ} جِنّ نَصِيبِينَ بِالْيَمَنِ أَوْ جِنّ نِينَوَى وَكَانُوا سَبْعَة أَوْ تِسْعَة وَكَانَ ﷺ بِبَطْنِ نَخْل يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ الْفَجْر رَوَاهُ الشَّيْخَانِ {يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآن فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا} أَيْ قَالَ بَعْضهمْ لِبَعْضٍ {أَنْصِتُوا} اصْغَوْا لِاسْتِمَاعِهِ {فَلَمَّا قُضِيَ} فُرِغَ مِنْ قِرَاءَته {وَلَّوْا} رَجَعُوا {إلَى قَوْمهمْ مُنْذِرِينَ} مُخَوِّفِينَ قَوْمهمْ الْعَذَاب إنْ لَمْ يُؤْمِنُوا وَكَانُوا يَهُودًا وَقَدْ أَسْلَمُوا
{و} “Ve” an {إِذْ صَرَفْنَا} “hani yöneltmiştik” sevk etmiştik {إلَيْك نَفَرًا مِنْ الْجِنّ} “sana cinlerden bir topluluğu” Yemen'deki Nusaybin cinleri yahut Ninova cinleri olup yedi veya dokuz kişiydiler; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Batn-ı Nahle'de ashabına sabah namazı kıldırmaktaydı -bunu Şeyhân (Buhârî ve Müslim) rivayet etmiştir-. {يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآن فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا} “Kur'an'ı dinliyorlardı. Vaktaki oraya geldiklerinde dediler ki:” yani birbirlerine dediler: {أَنْصِتُوا} “'Susun!'” dinlemek için kulak verin. {فَلَمَّا قُضِيَ} “Okuma bitirilince” tilavet sona erince {وَلَّوْا} “döndüler” geri gittiler {إلَى قَوْمهمْ مُنْذِرِينَ} “kavimlerine birer uyarıcı olarak” iman etmezlerse kavimlerini azapla korkutarak. Onlar Yahudi idiler ve Müslüman oldular.
8778. Metin
{قَالُوا يَا قَوْمنَا إنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا} هُوَ الْقُرْآن {أُنْزِلَ مِنْ بَعْد مُوسَى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} أَيْ تَقَدُّمه كَالتَّوْرَاةِ {يَهْدِي إلَى الْحَقّ} الْإِسْلَام {وَإِلَى طَرِيق مُسْتَقِيم} أَيْ طَرِيقه
{قَالُوا يَا قَوْمنَا إنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا} “Dediler ki: 'Ey kavmimiz! Doğrusu biz bir kitap dinledik'” o Kur'an'dır {أُنْزِلَ مِنْ بَعْد مُوسَى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} “Mûsâ'dan sonra indirilmiş, kendinden öncekini doğrulayan” yani Tevrat gibi kendinden öncekini {يَهْدِي إلَى الْحَقّ} “hakka ileten” İslâm'a {وَإِلَى طَرِيق مُسْتَقِيم} “ve dosdoğru bir yola.” yani onun yoluna.
8780. Metin
{يَا قَوْمنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّه} مُحَمَّدًا ﷺ إلَى الْإِيمَان {وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِر} اللَّه {لَكُمْ مِنْ ذُنُوبكُمْ} أَيْ بَعْضهَا لِأَنَّ مِنْهَا الْمَظَالِم وَلَا تُغْفَر إلَّا بِرِضَا أَصْحَابهَا {وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم
{يَا قَوْمنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّه} “Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in imana davetine {وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِر} “ve ona iman edin ki” Allah “bağışlasın” {لَكُمْ مِنْ ذُنُوبكُمْ} “sizin günahlarınızdan” yani bazısını; çünkü onların bir kısmı kul haklarıdır ve sahiplerinin rızası olmadıkça bağışlanmaz {وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَاب أَلِيم} “ve sizi elem verici bir azaptan korusun.” acı verici.
8782. Metin
{وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِي اللَّه فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْض} أَيْ لَا يُعْجِز اللَّه بِالْهَرَبِ منه فيفوته {وليس له} لمن لا يجيب {مِنْ دُونه} أَيْ اللَّه {أَوْلِيَاء} أَنْصَار يَدْفَعُونَ عَنْهُ الْعَذَاب {أُولَئِكَ} الَّذِينَ لَمْ يُجِيبُوا {فِي ضلال مبين}
{وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِي اللَّه فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْض} “Kim Allah'ın davetçisine uymazsa, artık yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değildir” yani O'ndan kaçıp kurtularak Allah'ı aciz bırakamaz {وليس له} “ve onun için yoktur” icabet etmeyen kimse için {مِنْ دُونه} “O'ndan başka” yani Allah'tan {أَوْلِيَاء} “dostlar” kendisinden azabı savacak yardımcılar. {أُولَئِكَ} “İşte onlar” icabet etmeyenler {فِي ضلال مبين} “apaçık bir sapıklık içindedirler.”
8783. Metin
بين ظاهر
Açık, aşikâr.
8785. Metin
{أو لم يَرَوْا} يَعْلَمُوا أَيْ مُنْكِرُو الْبَعْث {أَنَّ اللَّه الذي خلق السماوات وَالْأَرْض وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ} لَمْ يَعْجِز عَنْهُ {بِقَادِرٍ} خَبَر أَنَّ وَزِيدَتْ الْبَاء فِيهِ لِأَنَّ الْكَلَام فِي قُوَّة أَلَيْسَ اللَّه بِقَادِرٍ {عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى} هُوَ قَادِر عَلَى إحياء الموتى {إنه على كل شيء قدير
{أو لم يَرَوْا} “Görmediler mi?” bilmediler mi, yani öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler {أَنَّ اللَّه الذي خلق السماوات وَالْأَرْض وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ} “o gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın” bundan aciz kalmayan [Allah'ın] {بِقَادِرٍ} “güç yetirebileceğini” “enne”nin haberidir; başındaki bâ harf-i cerri fazladandır, zira kelam “Allah güç yetirici değil midir?” anlamındadır {عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى} “ölüleri diriltmeye? Evet!” O ölüleri diriltmeye kâdirdir {إنه على كل شيء قدير
8787. Metin
{وَيَوْم يُعْرَض الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّار} بِأَنْ يُعَذَّبُوا بِهَا يُقَال لَهُمْ {أَلَيْسَ هَذَا} التَّعْذِيب {بالحق قالوا بلى وربنا قال فذوقوا العذاب بما كنتم تكفرون}
{وَيَوْم يُعْرَض الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّار} “İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün” onunla azap edilecekleri [gün], kendilerine denir ki: {أَلَيْسَ هَذَا} “Bu değil midir?” bu azap {بالحق قالوا بلى وربنا قال فذوقوا العذاب بما كنتم تكفرون} “gerçek değil midir? 'Evet, Rabbimize andolsun ki [gerçektir]' derler. [Allah] der ki: 'Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!'”
8789. Metin
{فاصبر} على أذى قومك {كما صبر أولوا الْعَزْم} ذَوُو الثَّبَات وَالصَّبْر عَلَى الشَّدَائِد {مِنَ الرُّسُل} قَبْلك فَتَكُون ذَا عَزْم وَمِنْ لِلْبَيَانِ فَكُلّهمْ ذَوُو عَزْم وَقِيلَ لِلتَّبْعِيضِ فَلَيْسَ مِنْهُمْ آدَم لِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَلَمْ نَجِد لَهُ عَزْمًا} وَلَا يُونُس لِقَوْلِهِ تَعَالَى وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوت {وَلَا تَسْتَعْجِل لَهُمْ} لِقَوْمِك نُزُول الْعَذَاب بِهِمْ قِيلَ كَأَنَّهُ ضَجِرَ مِنْهُمْ فَأَحَبَّ نُزُول الْعَذَاب بِهِمْ فَأُمِرَ بِالصَّبْرِ وَتَرْك الِاسْتِعْجَال لِلْعَذَابِ فإنه نازل لا محالة {كأنهم يوم يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ} مِنْ الْعَذَاب فِي الْآخِرَة لِطُولِهِ {لَمْ يَلْبَثُوا} فِي الدُّنْيَا فِي ظَنّهمْ {إلا ساعة من نهار} هذا القرآن {بلاغ} تَبْلِيغ مِنْ اللَّه إلَيْكُمْ {فَهَلْ} أَيْ لَا {يُهْلَك} عِنْد رُؤْيَة الْعَذَاب {إلَّا الْقَوْم الْفَاسِقُونَ} أي الكافرون = ٤٧ سورة القتال أو محمد
{فاصبر} “O halde sabret” kavminin eziyetine {كما صبر أولوا الْعَزْم} “azm sahiplerinin sabrettiği gibi” güçlü bir kararlılık ve zorluklara karşı sebat gösterenlerin {مِنَ الرُّسُل} “peygamberlerden” senden önceki; böylece sen de azim sahibi olursun. “Min” beyan (açıklama) içindir, dolayısıyla hepsi azim sahibidir. Bir görüşe göre teb'îz (bazısını ifade) içindir; Yüce Allah'ın {وَلَمْ نَجِد لَهُ عَزْمًا} “onda bir azim (kararlılık) bulmadık” buyruğundan ötürü Âdem ve Yüce Allah'ın “Balık sahibi gibi olma” buyruğundan ötürü Yûnus onlardan değildir. {وَلَا تَسْتَعْجِل لَهُمْ} “ve onlar için acele etme” kavmin için başlarına azabın inmesinde. Denildi ki: Sanki onlardan usandı da başlarına azabın inmesini arzuladı; bunun üzerine sabretmesi ve azap için acele etmeyi bırakması emredildi; çünkü o şüphesiz inecektir. {كأنهم يوم يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ} “Onlar tehdit edildikleri şeyi görecekleri gün sanki” ahiretteki azabı, uzunluğundan dolayı {لَمْ يَلْبَثُوا} “kalmamış gibi olacaklar” zannlarınca dünyada {إلا ساعة من نهار} “gündüzün ancak bir saati kadar.” Bu Kur'an {بلاغ} “bir tebliğdir” Allah'tan size bir ulaştırmadır. {فَهَلْ} “hiç başkası” yani [başkası değil] {يُهْلَك} “helak edilir mi” azabın görülmesi anında {إلَّا الْقَوْم الْفَاسِقُونَ} “yoldan çıkmış topluluktan başkası?” yani kâfirlerden. = 47 Kıtâl veya Muhammed Suresi