8857. Metin
{إنَّا فَتَحْنَا لَك} قَضَيْنَا بِفَتْحِ مَكَّة وَغَيْرهَا فِي الْمُسْتَقْبَل عِنْوَة بِجِهَادِك {فَتْحًا مُبِينًا} بَيِّنًا ظاهرا
{إنَّا فَتَحْنَا لَك} “Şüphesiz biz sana açtık (fetih verdik)”; senin cihadın sayesinde gelecekte Mekke'nin ve başka yerlerin zorla fethedilmesine hükmettik {فَتْحًا مُبِينًا} “apaçık bir fetihle” apaçık, besbelli [bir fetihle].
8858. Metin
{لِيَغْفِر لَك اللَّه} بِجِهَادِك {مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبك وَمَا تَأَخَّرَ} مِنْهُ لِتُرَغِّب أُمَّتك فِي الْجِهَاد وَهُوَ مُؤَوَّل لِعِصْمَةِ الْأَنْبِيَاء عَلَيْهِمْ الصَّلَاة وَالسَّلَام بِالدَّلِيلِ الْعَقْلِيّ الْقَاطِع مِنْ الذُّنُوب وَاللَّام للعلة الغائبة فَمَدْخُولهَا مُسَبَّب لَا سَبَب {وَيُتِمّ} بِالْفَتْحِ الْمَذْكُور {نِعْمَته} إنْعَامه {عَلَيْك وَيَهْدِيَك} بِهِ {صِرَاطًا} طَرِيقًا {مُسْتَقِيمًا} يُثَبِّتك عَلَيْهِ وَهُوَ دِين الْإِسْلَام
{لِيَغْفِر لَك اللَّه} “Allah senin için bağışlasın diye” cihadın sebebiyle {مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبك وَمَا تَأَخَّرَ} “geçmiş ve gelecek günahlarını” ümmetini cihada teşvik etmen için [böyle buyrulmuştur]. Peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- günahlardan kesin aklî delil ile masum olmaları sebebiyle bu ifade tevil edilmiştir. Buradaki lâm (لِ) gayr-i vâkı' illet (ulaşılmak istenen nihai gaye) içindir, dolayısıyla başına geldiği fiil sebep değil, müsebbebdir (sonuçtur). {وَيُتِمّ} “ve tamamlasın” sözü edilen fetih ile {نِعْمَته} “nimetini” ihsanını {عَلَيْك وَيَهْدِيَك} “senin üzerine ve seni iletsin” onunla {صِرَاطًا} “bir yola” {مُستَقِيمًا} “dosdoğru [bir yola]” seni onun üzerinde sabit kılsın; o da İslam dinidir.
8859. Metin
{وَيَنْصُرك اللَّه} بِهِ {نَصْرًا عَزِيزًا} ذَا عِزّ لَا ذُلّ لَهُ
{وَيَنْصُرك اللَّه} “Ve Allah sana yardım etsin” onunla {نَصْرًا عَزِيزًا} “üstün ve şerefli bir zaferle” içinde zillet olmayan, izzet sahibi [bir zaferle].
8860. Metin
{هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَة} الطُّمَأْنِينَة {فِي قُلُوب الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إيمَانًا مَعَ إيمَانهمْ} بِشَرَائِع الدِّين كُلَّمَا نَزَلَ وَاحِدَة مِنْهَا آمَنُوا بِهَا وَمِنْهَا الْجِهَاد {وَلِلَّهِ جُنُود السَّمَاوَات وَالْأَرْض} فَلَوْ أَرَادَ نَصْر دِينه بِغَيْرِكُمْ لَفَعَلَ {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ {حَكِيمًا} فِي صُنْعه أَيْ لَمْ يَزَلْ متصفا بذلك
{هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَة} “O, sekîneti indirendir” huzur ve dinginliği {فِي قُلُوب الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إيمَانًا مَعَ إيمَانهمْ} “müminlerin kalplerine, imanlarına iman katsınlar diye” dinin hükümleriyle; bunlardan her biri indikçe ona iman ettiler, cihad da bunlardandır. {وَلِلَّهِ جُنُود السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır”; şayet dinine sizden başkasıyla yardım etmek isteseydi elbette yapardı. {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} “Ve Allah her şeyi bilendir” yarattıklarını [bilendir], {حَكِيمًا} “hikmet sahibidir” fiilinde ve sanatında [hikmet sahibidir]; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8861. Metin
{ليدخل} متعلق بمحذوف أي أمر بالجهاد {الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا ويكفر عنهم سيئاتهم وكان ذلك عند الله فوزا عظيما}
{ليدخل} “Girdirmesi için” mahzuf bir ifadeye mütealliktir, yani: cihadı emretti {الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا ويكفر عنهم سيئاتهم وكان ذلك عند الله فوزا عظيما} “mümin erkekleri ve mümin kadınları, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere girdirmesi, onların kötülüklerini örtmesi için. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.”
8862. Metin
{وَيُعَذِّب الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَات وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَات الظَّانِّينَ بِاَللَّهِ ظَنّ السَّوْء} بِفَتْحِ السِّين وَضَمّهَا فِي الْمَوَاضِع الثَّلَاثَة ظَنُّوا أَنَّهُ لَا يَنْصُر مُحَمَّدًا ﷺ وَالْمُؤْمِنِينَ {عَلَيْهِمْ دَائِرَة السَّوْء} بِالذُّلِّ وَالْعَذَاب {وَغَضِبَ اللَّه عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ} أَبْعَدَهُمْ {وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّم وَسَاءَتْ مَصِيرًا} مَرْجِعًا
{وَيُعَذِّب الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَات وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَات الظَّانِّينَ بِاَللَّهِ ظَنّ السَّوْء} “Ve Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkekleri, münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaplandırsın diye”; üç yerde de sîn harfinin fethası ve dammesiyle (sev'/sû') [okunur]. Onlar, Allah'ın Muhammed'e -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve müminlere yardım etmeyeceğini zannettiler. {عَلَيْهِمْ دَائِرَة السَّوْء} “Kötülük çemberi onların boynuna olsun” zillet ve azapla [onların üzerine olsun]. {وَغَضِبَ اللَّه عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ} “Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş” onları rahmetinden uzaklaştırmış {وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّم وَسَاءَتْ مَصِيرًا} “ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir varış yeridir!” dönüş yeridir.
8863. Metin
{وَلِلَّهِ جُنُود السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَكَانَ اللَّه عَزِيزًا} فِي مُلْكه {حَكِيمًا} فِي صُنْعه أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ
{وَلِلَّهِ جُنُود السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَكَانَ اللَّه عَزِيزًا} “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Ve Allah mutlak güç sahibidir” mülkünde [güç sahibidir], {حَكِيمًا} “hikmet sahibidir” fiilinde ve sanatında [hikmet sahibidir]; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8864. Metin
{إنَّا أَرْسَلْنَاك شَاهِدًا} عَلَى أُمَّتك فِي الْقِيَامَة {وَمُبَشِّرًا} لَهُمْ فِي الدُّنْيَا {وَنَذِيرًا} مُنْذِرًا مُخَوِّفًا فِيهَا مَنْ عَمِلَ سُوءًا بِالنَّارِ
{إنَّا أَرْسَلْنَاك شَاهِدًا} “Şüphesiz biz seni bir şahit olarak gönderdik” kıyamet günü ümmetin üzerine [şahit], {وَمُبَشِّرًا} “ve bir müjdeleyici” dünyada onlara [müjdeleyici], {وَنَذِيرًا} “ve bir uyarıcı olarak” dünyada kötülük işleyenleri cehennem ateşiyle korkutucu, uyarıcı olarak [gönderdik].
8865. Metin
{لِيُؤْمِنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله} بِالْيَاءِ وَالتَّاء فِيهِ وَفِي الثَّلَاثَة بَعْده {وَيُعَزِّرُوهُ} يَنْصُرُوهُ وَقُرِئَ بِزَايَيْنِ مَعَ الفوقانية {ويوقروه} يعظموا وضميرها لله أو لرسوله {ويسبحوه} أي لله {بُكْرَة وَأَصِيلًا} بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيّ
{لِيُؤْمِنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله} “Allah'a ve Resulüne iman etsinler diye”; bunda ve sonraki üç kelimede yâ ve tâ harfiyle (li-yu'minû / li-tu'minû) [okunmuştur]. {وَيُعَزِّرُوهُ} “ve ona yardım etsinler”; ona yardım etsinler, üstteki iki noktalı tâ ile birlikte iki zâ harfiyle (ve tu'azzizûhu) de okunmuştur. {ويوقروه} “ve ona saygı göstersinler” onu yüceltsinler; zamir Allah'a veya Resulüne aittir. {ويسبحوه} “ve O'nu tesbih etsinler” yani Allah'ı [tesbih etsinler] {بُكْرَة وَأَصِيلًا} “sabah akşam” sabah ve ikindiden sonraki vakitte.
8867. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَك} بَيْعَة الرِّضْوَان بِالْحُدَيْبِيَةِ {إنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّه} هُوَ نَحْو {مَنْ يُطِعِ الرَّسُول فَقَدْ أَطَاعَ اللَّه} {يَد اللَّه فَوْق أَيْدِيهمْ} الَّتِي بَايَعُوا بِهَا النَّبِيّ أَيْ هُوَ تَعَالَى مُطَلِّع عَلَى مُبَايَعَتهمْ فَيُجَازِيهِمْ عَلَيْهَا {فَمَنْ نَكَثَ} نَقَضَ الْبَيْعَة {فَإِنَّمَا يَنْكُث} يَرْجِع وَبَال نَقْضه {عَلَى نَفْسه وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهِ الله فسيؤتيه} بالياء والنون {أجرا عظيما}
{إنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَك} “Sana biat edenler var ya” Hudeybiye'de Rıdvan biatı ile [biat edenler], {إنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّه} “onlar ancak Allah'a biat etmektedirler”; bu, {مَنْ يُطِعِ الرَّسُول فَقَدْ أَطَاعَ اللَّه} “Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur” ayeti gibidir. {يَد اللَّه فَوْق أَيْدِيهمْ} “Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir” Peygamber'e biat ettikleri ellerinin [üzerindedir]; yani O Teâlâ onların biatına muttalidir ve bunun karşılığını onlara verecektir. {فَمَنْ نَكَثَ} “Artık kim cayarsa” biati bozarsa, {فَإِنَّمَا يَنْكُث} “ancak caymış olur” bozmasının vebali döner {عَلَى نَفْسه وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهِ الله فسيؤتيه} “kendi aleyhine. Kim de Allah'a verdiği sözü yerine getirirse, O ona verecektir”; yâ ve nûn harfiyle (fese-yu'tîhi / fese-nu'tîhi) [okunmuştur] {أجرا عظيما} “büyük bir mükafat”.
8869. Metin
{سَيَقُولُ لَك الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَاب} حَوْل الْمَدِينَة أَيْ الَّذِينَ خَلَّفَهُمْ اللَّه عَنْ صُحْبَتك لَمَّا طَلَبْتهمْ لِيَخْرُجُوا مَعَك إلَى مَكَّة خَوْفًا مِنْ تَعَرُّض قُرَيْش لَك عَام الْحُدَيْبِيَة إذَا رَجَعْت مِنْهَا {شَغَلَتْنَا أَمْوَالنَا وَأَهْلُونَا} عَنْ الْخُرُوج مَعَك {فَاسْتَغْفِرْ لَنَا} اللَّه مِنْ تَرْك الْخُرُوج مَعَك قَالَ تَعَالَى مُكَذِّبًا لَهُمْ {يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ} أَيْ مِنْ طَلَب الِاسْتِغْفَار وَمَا قَبْله {مَا لَيْسَ فِي قُلُوبهمْ} فَهُمْ كَاذِبُونَ فِي اعْتِذَارهمْ {قُلْ فَمَنْ} اسْتِفْهَام بِمَعْنَى النَّفْي أَيْ لَا أَحَد {يَمْلِك لَكُمْ مِنَ اللَّه شَيْئًا إنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا} بِفَتْحِ الضَّاد وَضَمّهَا {أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ
{سَيَقُولُ لَك الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَاب} “Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki”; Medine çevresindeki, yani Hudeybiye yılında Kureyş'in sana saldırmasından korkarak seninle beraber Mekke'ye çıkmaları için onları çağırdığında Allah'ın seninle beraber bulunmaktan geri bıraktığı kimseler, oradan döndüğünde [şöyle diyecekler]: {شَغَلَتْنَا أَمْوَالنَا وَأَهْلُونَا} “Mallarımız ve çoluk çocuğumuz bizi meşgul etti” seninle birlikte çıkmaktan [alıkoydu], {فَاسْتَغْفِرْ لَنَا} “bizim için mağfiret dile” seninle birlikte çıkmayı terk ettiğimiz için Allah'tan. Allah Teâlâ onları yalanlayarak şöyle buyurdu: {يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ} “Dilleriyle söylüyorlar” yani mağfiret talebini ve öncesini [söylüyorlar], {مَا لَيْسَ فِي قُلُوبهمْ} “kalplerinde olmayanı”; dolayısıyla onlar mazeretlerinde yalancıdırlar. {قُلْ فَمَنْ} “De ki: Kim”; nefiy (olumsuzluk) anlamında bir istifhamdır, yani hiç kimse {يَمْلِك لَكُمْ مِنَ اللَّه شَيْئًا إنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا} “Allah sizin için bir zarar murat ederse, sizin adınıza Allah'tan gelen herhangi bir şeye engel olabilir”; dâd harfinin fethası ve dammesiyle (darran/durran) [okunur], {أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} “yahut sizin için bir fayda murat ederse? Hayır, Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8871. Metin
{بَلْ} فِي الْمَوْضِعَيْنِ لِلِانْتِقَالِ مِنْ غَرَض إلَى آخَر {ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِب الرَّسُول وَالْمُؤْمِنُونَ إلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبكُمْ} أَيْ أَنَّهُمْ يُسْتَأْصَلُونَ بِالْقَتْلِ فَلَا يَرْجِعُونَ {وَظَنَنْتُمْ ظَنّ السَّوْء} هَذَا وَغَيْره {وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا} جَمْع بَائِر أَيْ هَالِكِينَ عِنْد اللَّه بِهَذَا الظن
{بَلْ} “Aksine”; her iki yerdeki de bir maksattan diğerine intikal (geçiş) içindir {ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِب الرَّسُول وَالْمُؤْمِنُونَ إلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبكُمْ} “siz Peygamberin ve müminlerin ailelerine asla dönmeyeceklerini zannettiniz ve bu kalplerinizde süslendi”; yani onların öldürülerek köklerinin kazınacağını, geri dönemeyeceklerini [zannettiniz]. {وَظَنَنْتُمْ ظَنّ السَّوْء} “Ve kötü bir zanda bulundunuz” bu ve benzeri [kötü zanlarda], {وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا} “ve helake mahkum bir kavim oldunuz”; 'bâir' kelimesinin çoğuludur, yani bu zan sebebiyle Allah katında helak olmuş kimseler [oldunuz].
8873. Metin
{وَمَنْ لَمْ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَرَسُوله فَإِنَّا أَعْتَدْنَا للكافرين سعيرا} نارا شديدة
{وَمَنْ لَمْ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَرَسُوله فَإِنَّا أَعْتَدْنَا للكافرين سعيرا} “Kim Allah'a ve Resulüne inanmazsa bilsin ki, biz kafirler için çılgın bir alev hazırlamışızdır” şiddetli bir ateş [hazırlamışızdır].
8875. Metin
{ولله ملك السماوات وَالْأَرْض يَغْفِر لِمَنْ يَشَاء وَيُعَذِّب مَنْ يَشَاء وَكَانَ اللَّه غَفُورًا رَحِيمًا} أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِمَا ذُكِرَ
{ولله ملك السماوات وَالْأَرْض يَغْفِر لِمَنْ يَشَاء وَيُعَذِّب مَنْ يَشَاء وَكَانَ اللَّه غَفُورًا رَحِيمًا} “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; yani O, anılan niteliklerle ezelden beri muttasıftır.
8877. Metin
{سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ} الْمَذْكُورُونَ {إذَا انْطَلَقْتُمْ إلَى مَغَانِم} هِيَ مَغَانِم خَيْبَر {لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا} اُتْرُكُونَا {نَتَّبِعكُمْ} لِنَأْخُذ مِنْهَا {يُرِيدُونَ} بِذَلِكَ {أَنْ يُبَدِّلُوا كَلَام اللَّه} وَفِي قِرَاءَة كَلِم اللَّه بِكَسْرِ اللَّام أَيْ مَوَاعِيده بِغَنَائِم خَيْبَر أَهْل الْحُدَيْبِيَة خَاصَّة {قل لن تتبعونا كذالكم قَالَ اللَّه مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل عَوْدنَا {فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَا} أَنْ نُصِيب مَعَكُمْ مِنْ الْغَنَائِم فَقُلْتُمْ ذَلِكَ {بَلْ كَانُوا لَا يَفْقُهُونَ} مِنْ الدِّين {إلَّا قَلِيلًا} مِنْهُمْ
{سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ} “O geri bırakılanlar diyeceklerdir” sözü edilen kimseler, {إذَا انْطَلَقْتُمْ إلَى مَغَانِم} “ganimetlere doğru gittiğiniz zaman” o da Hayber ganimetleridir, {لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا} “onları almak için: 'Bizi bırakın” terk edin {نَتَّبِعكُمْ} “size uyalım (peşinizden gelelim)'” ondan almak için. {يُرِيدُونَ} “İstiyorlar” bununla {أَنْ يُبَدِّلُوا كَلَام اللَّه} “Allah'ın kelamını değiştirmeyi”; bir kıraatte lâm harfinin kesresiyle 'kelimellâh' [şeklinde okunur]; yani Allah'ın Hayber ganimetlerini yalnızca Hudeybiye ehline vadetmiş olmasını [değiştirmek istiyorlar]. {قل لن تتبعونا كذالكم قَالَ اللَّه مِنْ قَبْل} “De ki: 'Bize asla uymayacaksınız. Allah daha önce böyle buyurmuştur'” yani dönmemizden önce. {فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَا} “Bunun üzerine diyecekler ki: 'Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz'” sizinle beraber ganimetlerden pay almamızı [kıskandığınız için] böyle söylediniz [diyecekler]. {بَلْ كَانُوا لَا يَفْقُهُونَ} “Aksine onlar anlamıyorlardı” dinden {إلَّا قَلِيلًا} “pek azı müstesna” onlardan [pek azı anlıyordu].
8879. Metin
{قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرَاب} الْمَذْكُورِينَ اخْتِبَارًا {سَتُدْعَوْنَ إلَى قَوْم أُولِي} أَصْحَاب {بَأْس شَدِيد} قِيلَ هُمْ بَنُو حَنِيفَة أَصْحَاب الْيَمَامَة وَقِيلَ فَارِس وَالرُّوم {تُقَاتِلُونَهُمْ} حَال مُقَدَّرَة هِيَ الْمَدْعُوّ إلَيْهَا فِي الْمَعْنَى {أَوْ} هُمْ {يُسْلِمُونَ} فَلَا تُقَاتِلُونَ {فَإِنْ تُطِيعُوا} إلَى قِتَالهمْ {يُؤْتِكُمْ اللَّه أَجْرًا حَسَنًا وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْل يُعَذِّبكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} مُؤْلِمًا
{قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرَاب} “Bedevilerden o geri bırakılanlara de ki” imtihan maksadıyla sözü edilen kimselere [de ki]: {سَتُدْعَوْنَ إلَى قَوْم أُولِي} “Siz... kavme çağrılacaksınız” sahipleri olan {بَأْس شَدِيد} “güçlü ve çetin [bir savaşa]”; bunların Yemâme ehli olan Benî Hanîfe olduğu söylenmiştir, Farslar ve Rumlar olduğu da söylenmiştir. {تُقَاتِلُونَهُمْ} “Onlarla savaşırsınız” mukadder bir hâldir ki anlamca kendisine çağrılan durumdur {أَوْ} “yahut” onlar {يُسْلِمُونَ} “müslüman olurlar” böylece savaşmazsınız. {فَإِنْ تُطِيعُوا} “Eğer itaat ederseniz” onlarla savaşmaya {يُؤْتِكُمْ اللَّه أَجْرًا حَسَنًا وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْل يُعَذِّبكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} “Allah size güzel bir mükafat verir. Yok eğer daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yüz çevirirseniz, sizi elem verici bir azapla cezalandırır” can yakıcı [bir azapla].
8881. Metin
{لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَج وَلَا عَلَى الْأَعْرَج حَرَج وَلَا عَلَى الْمَرِيض حَرَج} فِي تَرْك الْجِهَاد {وَمَنْ يُطِعِ اللَّه وَرَسُوله يُدْخِلهُ} بِالْيَاءِ وَالنُّون {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار وَمَنْ يتول يعذبه} بالياء والنون {عذابا أليما}
{لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَج وَلَا عَلَى الْأَعْرَج حَرَج وَلَا عَلَى الْمَرِيض حَرَج} “Köre bir vebal yoktur, topala bir vebal yoktur, hastaya da bir vebal yoktur” cihada çıkmamakta. {وَمَنْ يُطِعِ اللَّه وَرَسُوله يُدْخِلهُ} “Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse [Allah] onu girdirir”; yâ ve nûn harfiyle (yudhilhu / nudhilhu) [okunmuştur] {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار وَمَنْ يتول يعذبه} “altlarından ırmaklar akan cennetlere. Kim de yüz çevirirse onu azaplandırır”; yâ ve nûn harfiyle (yu'azzibhu / nu'azzibhu) [okunmuştur] {عذابا أليما} “elem verici bir azapla”.
8883. Metin
{لَقَدْ رَضِيَ اللَّه عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إذْ يُبَايِعُونَك} بِالْحُدَيْبِيَةِ {تَحْت الشَّجَرَة} هِيَ سَمُرَة وَهُمْ أَلْف وثلاثمائة أَوْ أَكْثَر ثُمَّ بَايَعَهُمْ عَلَى أَنْ يُنَاجِزُوا قُرَيْشًا وَأَنْ لَا يَفِرُّوا مِنْ الْمَوْت {فَعَلِمَ} اللَّه {مَا فِي قُلُوبهمْ} مِنْ الصِّدْق وَالْوَفَاء {فَأَنْزَلَ السَّكِينَة عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا} هُوَ فَتْح خَيْبَر بَعْد انْصِرَافهمْ مِنْ الْحُدَيْبِيَة
{لَقَدْ رَضِيَ اللَّه عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إذْ يُبَايِعُونَك} “Andolsun ki müminler sana biat ederlerken Allah onlardan razı olmuştur” Hudeybiye'de {تَحْت الشَّجَرَة} “ağacın altında”; o bir semura (sakız) ağacı idi, onlar bin üç yüz veya daha fazla kişiydiler. Sonra onlarla Kureyş'le savaşmak ve ölümden kaçmamak üzere biatleşti. {فَعَلِمَ} “Bildi” Allah {مَا فِي قُلُوبهمْ} “kalplerindekini” sadakat ve vefayı, {فَأَنْزَلَ السَّكِينَة عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا} “onların üzerine sekîneti indirdi ve onları yakın bir fetihle mükafatlandırdı”; o, Hudeybiye'den dönüşlerinin ardından gerçekleşen Hayber fethidir.
8885. Metin
{وَمَغَانِم كَثِيرَة يَأْخُذُونَهَا} مِنْ خَيْبَر {وَكَانَ اللَّه عَزِيزًا حَكِيمًا} أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ
{وَمَغَانِم كَثِيرَة يَأْخُذُونَهَا} “Ve alacakları birçok ganimetlerle [de mükafatlandırdı]” Hayber'den; {وَكَانَ اللَّه عَزِيزًا حَكِيمًا} “Ve Allah mutlak güç sahibidir, hikmet sahibidir”; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8887. Metin
{وَعَدَكُمْ اللَّه مَغَانِم كَثِيرَة تَأْخُذُونَهَا} مِنْ الْفُتُوحَات {فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ} غَنِيمَة خَيْبَر {وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاس عَنْكُمْ} فِي عِيَالكُمْ لَمَّا خَرَجْتُمْ وَهَمَّتْ بِهِمْ الْيَهُود فَقَذَفَ اللَّه فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْب {وَلِتَكُونَ} أَيْ الْمُعَجَّلَة عَطْف عَلَى مُقَدَّر أَيْ لِتَشْكُرُوهُ {آيَة لِلْمُؤْمِنِينَ} فِي نَصْرهمْ {وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} أَيْ طَرِيق التَّوَكُّل عَلَيْهِ وَتَفْوِيض الْأَمْر إليه تعالى
{وَعَدَكُمْ اللَّه مَغَانِم كَثِيرَة تَأْخُذُونَهَا} “Allah size alacağınız birçok ganimet vadetti” fetihlerden, {فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ} “bunu ise size peşin verdi” Hayber ganimetini, {وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاس عَنْكُمْ} “ve insanların ellerini sizden çekti” siz [sefere] çıktığınızda Yahudiler ailelerinize saldırmaya yeltendiklerinde ailelerinizden [onları menetti]; Allah onların kalplerine korku saldı. {وَلِتَكُونَ} “ve olması için” yani peşin verilen bu fetih; takdir edilen bir ifadeye atıftır, yani: O'na şükretmeniz için [böyle yaptı], {آيَة لِلْمُؤْمِنِينَ} “müminlere bir işaret” onlara yardım konusunda [bir işaret], {وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} “ve sizi dosdoğru bir yola iletmesi için” yani O'na tevekkül etme ve işi O Teâlâ'ya havale etme yoluna [iletmesi için].
8889. Metin
{وَأُخْرَى} صِفَة مَغَانِم مُقَدَّرًا مُبْتَدَأ {لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا} هِيَ مِنْ فَارِس وَالرُّوم {قَدْ أَحَاطَ اللَّه بِهَا} عَلِمَ أَنَّهَا سَتَكُونُ لَكُمْ {وَكَانَ اللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِيرًا} أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ
{وَأُخْرَى} “Ve diğerlerini de”; takdir edilen mübtedanın sıfatıdır [ve anlamı]: 'diğer ganimetleri de' demektir, {لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا} “henüz elde etmeye gücünüzün yetmediği”; bunlar Fars ve Rum ganimetleridir, {قَدْ أَحَاطَ اللَّه بِهَا} “Allah onları kuşatmıştır” bunların sizin olacağını bilmiştir. {وَكَانَ اللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِيرًا} “Ve Allah her şeye kadirdir”; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8891. Metin
{وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا} بِالْحُدَيْبِيَةِ {لَوَلَّوُا الْأَدْبَار ثم لا يجدون وليا} يحرسهم {ولا نصيرا}
{وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Eğer kafir olanlar sizinle savaşsalardı” Hudeybiye'de {لَوَلَّوُا الْأَدْبَار ثم لا يجدون وليا} “arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost bulamazlardı” kendilerini koruyacak [bir dost] {ولا نصيرا} “ne de bir yardımcı”.
8893. Metin
{سُنَّة اللَّه} مَصْدَر مُؤَكَّد لِمَضْمُونِ الْجُمْلَة قَبْله مِنْ هَزِيمَة الْكَافِرِينَ وَنَصْر الْمُؤْمِنِينَ أَيْ سَنَّ اللَّه ذَلِكَ سُنَّة {الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْل وَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَبْدِيلًا} مِنْهُ
{سُنَّة اللَّه} “Allah'ın sünneti (kanunu) olarak”; önceki cümlenin içerdiği 'kafirlerin hezimete uğraması ve müminlerin zaferi' manasını pekiştiren bir mastardır, yani: Allah bunu bir sünnet (kanun) kılmıştır, {الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْل وَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَبْدِيلًا} “öteden beri süregelen. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın” O'ndan [gelen sünnette].
8895. Metin
{وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيهمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّة} بِالْحُدَيْبِيَةِ {مِنْ بَعْد أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ} فَإِنَّ ثَمَانِينَ مِنْهُمْ طَافُوا بِعَسْكَرِكُمْ لِيُصِيبُوا مِنْكُمْ فَأَخَذُوا وَأُتِيَ بِهِمْ إلَى رَسُول اللَّه ﷺ فَعَفَا عَنْهُمْ وَخَلَّى سَبِيلهمْ فَكَانَ ذَلِكَ سَبَب الصُّلْح {وَكَانَ اللَّه بما يعملون بَصِيرًا} بِالْيَاءِ وَالتَّاء أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بذلك
{وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيهمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّة} “O, Mekke'nin bağrında onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir” Hudeybiye'de, {مِنْ بَعْد أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ} “onlara karşı size zafer verdikten sonra”; çünkü onlardan seksen kişi ordunuza zarar vermek amacıyla etrafınızda dolaşmış, derken yakalanıp Resûlullah'a -sallallâhu aleyhi ve sellem- getirilmişlerdi. O da onları affedip salıvermişti; işte bu barışın sebebi olmuştu. {وَكَانَ اللَّه بما يعملون بَصِيرًا} “Ve Allah yaptıklarınızı/yaptıklarını hakkıyla görendir”; yâ ve tâ harfiyle (ya'melûne / ta'melûne) [okunmuştur]; yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır.
8897. Metin
{هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِد الْحَرَام} أَيْ عَنْ الْوُصُول إلَيْهِ {وَالْهَدْي} مَعْطُوف عَلَى كم {مَعْكُوفًا} مَحْبُوسًا حَال {أَنْ يَبْلُغ مَحِلّه} أَيْ مَكَانه الَّذِي يُنْحَر فِيهِ عَادَة وَهُوَ الْحَرَم بَدَل اشْتِمَال {وَلَوْلَا رِجَال مُؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُؤْمِنَات} مَوْجُودُونَ بِمَكَّة مَعَ الْكُفَّار {لَمْ تَعْلَمُوهُمْ} بصفة الإيمان {أن تطؤوهم} أَيْ تَقْتُلُوهُمْ مَعَ الْكُفَّار لَوْ أُذِنَ لَكُمْ فِي الْفَتْح بَدَل اشْتِمَال مِنْ هُمْ {فَتُصِيبكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّة} أَيْ إثْم {بِغَيْرِ عِلْم} مِنْكُمْ بِهِ وَضَمَائِر الْغِيبَة لِلصِّنْفَيْنِ بِتَغْلِيبِ الذُّكُور وَجَوَاب لَوْلَا مَحْذُوف أَيْ لَأُذِنَ لَكُمْ فِي الْفَتْح لَكِنْ لَمْ يُؤْذَن فِيهِ حِينَئِذٍ {لِيُدْخِل اللَّه فِي رَحْمَته مَنْ يَشَاء} كَالْمُؤْمِنِينَ الْمَذْكُورِينَ {لَوْ تَزَيَّلُوا} تَمَيَّزُوا عَنْ الْكُفَّار {لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ} مِنْ أَهْل مَكَّة حِينَئِذٍ بِأَنْ نَأْذَن لَكُمْ فِي فَتْحهَا {عَذَابًا أَلِيمًا} مُؤْلِمًا
{هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِد الْحَرَام} “Onlar, inkar eden ve sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyanlardır” yani oraya ulaşmaktan [alıkoyanlardır], {وَالْهَدْي} “ve kurbanlıkları da”; 'küm' zamirine matuftur {مَعْكُوفًا} “alıkonulmuş olarak” hapsedilmiş hâlde {أَنْ يَبْلُغ مَحِلّه} “ulaşacağı yere varmaktan” yani âdeten kurban edildiği yere ki o da Harem bölgesidir; bedel-i iştimaldir. {وَلَوْلَا رِجَال مُؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُؤْمِنَات} “Eğer mümin erkekler ve mümin kadınlar bulunmasaydı” Mekke'de kafirlerin arasında var olan [müminler], {لَمْ تَعْلَمُوهُمْ} “kendilerini bilmediğiniz” iman vasfıyla [tanımadığınız], {أن تطؤوهم} “onları çiğnemeniz” yani fetih için size izin verilmiş olsaydı kafirlerle birlikte onları da öldürmeniz [durumu olmasaydı]; 'hüm' zamirinden bedel-i iştimaldir, {فَتُصِيبكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّة} “böylece onlardan dolayı size bir kusur/vebal isabet etmesi” yani günah [isabet etmesi], {بِغَيْرِ عِلْم} “bilmeksizin” sizin bunu bilmemeniz sebebiyle [ortaya çıkacak olmasaydı...]. Gaib zamirleri erkekler galip kılınarak her iki sınıfa aittir. 'Levlâ'nın cevabı mahzuftur, yani: size fetih izni verilirdi, fakat o vakitte izin verilmedi. {لِيُدْخِل اللَّه فِي رَحْمَته مَنْ يَشَاء} “Allah dilediğini rahmetine girdirsin diye” anılan müminler gibi. {لَوْ تَزَيَّلُوا} “Eğer onlar birbirinden ayrılsalardı” kafirlerden ayırt edilmiş olsalardı, {لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ} “onlardan inkar edenleri elbette cezalandırırdık” o vakit Mekke halkından [olanları], orayı fethetmenize izin vererek [cezalandırırdık], {عَذَابًا أَلِيمًا} “elem verici bir azapla” can yakıcı [bir azapla].
8899. Metin
{إذْ جَعَلَ} مُتَعَلِّق بِعَذَّبْنَا {الَّذِينَ كَفَرُوا} فَاعِل {فِي قُلُوبهمْ الْحَمِيَّة} الْأَنَفَة مِنْ الشَّيْء {حَمِيَّة الْجَاهِلِيَّة} بَدَل مِنْ الْحَمِيَّة وَهِيَ صَدّهمْ النَّبِيّ وَأَصْحَابه عَنْ الْمَسْجِد الْحَرَام {فَأَنْزَلَ اللَّه سَكِينَته عَلَى رَسُوله وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} فَصَالَحُوهُمْ عَلَى أَنْ يَعُودُوا مِنْ قَابِل وَلَمْ يَلْحَقهُمْ مِنْ الْحَمِيَّة مَا لَحِقَ الْكُفَّار حَتَّى يُقَاتِلُوهُمْ {وَأَلْزَمَهُمْ} أَيْ الْمُؤْمِنِينَ {كَلِمَة التَّقْوَى} لَا إلَه إلَّا اللَّه مُحَمَّد رَسُول اللَّه وَأُضِيفَتْ إلَى التَّقْوَى لِأَنَّهَا سَبَبهَا {وَكَانُوا أَحَقّ بِهَا} بِالْكَلِمَةِ مِنْ الْكُفَّار {وَأَهْلهَا} عَطْف تَفْسِيرِيّ {وَكَانَ اللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيمًا}
{إذْ جَعَلَ} “O zaman koymuştu”; 'azzebnâ' fiiline mütealliktir, {الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkar edenler” faildir, {فِي قُلُوبهمْ الْحَمِيَّة} “kalplerine o taassubu” bir şeye karşı kibir ve direnci, {حَمِيَّة الْجَاهِلِيَّة} “Cahiliye taassubunu”; 'el-hamiyye'den bedeldir; bu da Peygamber'i ve ashabını Mescid-i Haram'dan alıkoymalarıdır. {فَأَنْزَلَ اللَّه سَكِينَته عَلَى رَسُوله وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} “Bunun üzerine Allah, Resulünün ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi”; böylece gelecek yıl dönmek üzere onlarla barış yaptılar ve kafirlere isabet eden taassuptan onlarla savaşmalarına yol açacak bir şey [müminlere] isabet etmedi. {وَأَلْزَمَهُمْ} “ve onlara gerekli kıldı” yani müminlere {كَلِمَة التَّقْوَى} “takva kelimesini”; Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh'tır. Takvaya izafe edilmiştir, çünkü onun sebebidir. {وَكَانُوا أَحَقّ بِهَا} “Onlar buna daha layık idiler” kafirlere nispetle bu kelimeye [daha layık idiler], {وَأَهْلهَا} “ve onun ehli idiler” tefsîrî atıftır. {وَكَانَ اللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيمًا} “Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir”.
8900. Metin
أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ وَمِنْ مَعْلُومه تَعَالَى أَنَّهُمْ أَهْلهَا
Yani O, ezelden beri bu vasıfla muttasıftır ve onların onun ehli olduğu da Allah Teâlâ'nın malumundandır.
8902. Metin
{لَقَدْ صَدَقَ اللَّه رَسُوله الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ} رَأَى رَسُول اللَّه ﷺ فِي النَّوْم عَام الْحُدَيْبِيَة قَبْل خُرُوجه أَنَّهُ يَدْخُل مَكَّة هُوَ وَأَصْحَابه آمِنِينَ وَيَحْلِقُونَ وَيُقَصِّرُونَ فَأَخْبَرَ بِذَلِكَ أَصْحَابه فَفَرِحُوا فَلَمَّا خَرَجُوا مَعَهُ وَصَدَّهُمْ الْكُفَّار بِالْحُدَيْبِيَةِ وَرَجَعُوا وَشَقَّ عَلَيْهِمْ ذَلِكَ وَرَابَ بَعْض الْمُنَافِقِينَ نَزَلَتْ وَقَوْله بِالْحَقِّ مُتَعَلِّق بِصَدَقَ أو حال من الرؤيا وما بعدها تفسيرها {لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِد الْحَرَام إنْ شَاءَ اللَّه} لِلتَّبَرُّكِ {آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسكُمْ} أَيْ جَمِيع شُعُورهَا {وَمُقَصِّرِينَ} بَعْض شُعُورهَا وَهُمَا حَالَانِ مُقَدَّرَتَانِ {لَا تَخَافُونَ} أبدا {فعلم} في الصلح {ما لا تَعْلَمُوا} مِنْ الصَّلَاح {فَجَعَلَ مِنْ دُون ذَلِكَ} أَيْ الدُّخُول {فَتْحًا قَرِيبًا} هُوَ فَتْح خَيْبَر وَتَحَقَّقَتْ الرُّؤْيَا فِي الْعَام الْقَابِل
{لَقَدْ صَدَقَ اللَّه رَسُوله الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ} “Andolsun ki Allah, Resulünün rüyasını hak ile doğruladı”; Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Hudeybiye yılında sefere çıkmadan önce rüyasında kendisinin ve ashabının güven içinde Mekke'ye girdiklerini, saçlarını tıraş ettiklerini ve kısalttıklarını görmüştü. Bunu ashabına haber verince sevindiler. Onunla birlikte çıktıklarında kafirler onları Hudeybiye'de engelleyip de geri döndüklerinde bu onlara ağır geldi ve bazı münafıklar şüpheye düştü; bunun üzerine [bu ayet] indi. 'Bil-hakkı' ifadesi 'sadaka' fiiline mütealliktir veya 'er-ru'yâ'dan hâldir; ondan sonrası ise rüyanın tefsiridir: {لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِد الْحَرَام إنْ شَاءَ اللَّه} “Allah dilerse Mescid-i Haram'a mutlaka gireceksiniz” teberrük için [inşallah buyrulmuştur], {آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسكُمْ} “güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş olarak” yani saçlarının tamamını [tıraş etmiş], {وَمُقَصِّرِينَ} “ve kısaltmış olarak” saçlarının bir kısmını; bu ikisi mukadder iki hâldir, {لَا تَخَافُونَ} “korkmayacaksınız” asla. {فعلم} “Bildi” barışta {ما لا تَعْلَمُوا} “sizin bilmediğiniz şeyleri” maslahattan yana [olanları], {فَجَعَلَ مِنْ دُون ذَلِكَ} “bundan önce kıldı” yani girişten önce {فَتْحًا قَرِيبًا} “yakın bir fetih”; o da Hayber fethidir. Rüya ise ertesi yıl gerçekleşmiştir.
8904. Metin
{هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُوله بِالْهُدَى وَدِين الْحَقّ لِيُظْهِرهُ} أَيْ دِين الْحَقّ {عَلَى الدِّين كُلّه} عَلَى جَمِيع بَاقِي الْأَدْيَان {وَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا} أَنَّك مُرْسَل بِمَا ذُكِرَ كَمَا قَالَ اللَّه تعالى
{هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُوله بِالْهُدَى وَدِين الْحَقّ لِيُظْهِرهُ} “O, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderendir, onu üstün kılsın diye” yani hak dini {عَلَى الدِّين كُلّه} “bütün dinlerin üzerine” diğer bütün dinlerin üzerine; {وَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا} “şahit olarak Allah yeter” senin anılan şeyle gönderilmiş olduğuna; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
8906. Metin
{مُحَمَّد} مُبْتَدَأ {رَسُول اللَّه} خَبَره {وَاَلَّذِين مَعَهُ} أَيْ أَصْحَابه مِنْ الْمُؤْمِنِينَ مُبْتَدَأ خَبَره {أَشِدَّاء} غِلَاظ {عَلَى الْكُفَّار} لَا يَرْحَمُونَهُمْ {رُحَمَاء بَيْنهمْ} خَبَر ثَانٍ أَيْ مُتَعَاطِفُونَ مُتَوَادُّونَ كَالْوَالِدِ مَعَ الْوَلَد {تَرَاهُمْ} تُبْصِرهُمْ {رُكَّعًا سُجَّدًا} حَالَانِ {يَبْتَغُونَ} مُسْتَأْنَف يَطْلُبُونَ {فَضْلًا مِنْ اللَّه وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ} عَلَامَتهمْ مُبْتَدَأ {فِي وُجُوههمْ} خَبَره وَهُوَ نُور وَبَيَاض يُعْرَفُونَ بِهِ فِي الْآخِرَة أَنَّهُمْ سَجَدُوا فِي الدُّنْيَا {مِنْ أَثَر السُّجُود} مُتَعَلِّق بِمَا تَعَلَّقَ بِهِ الْخَبَر أَيْ كَائِنَة وَأُعْرِبَ حَالًا مِنْ ضَمِيره الْمُنْتَقِل إلَى الْخَبَر {ذَلِكَ} الْوَصْف الْمَذْكُور {مَثَلهمْ} صِفَتهمْ مُبْتَدَأ {فِي التَّوْرَاة} خَبَره {وَمَثَلهمْ فِي الْإِنْجِيل} مُبْتَدَأ خَبَره {كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ} بِسُكُونِ الطَّاء وَفَتْحهَا فِرَاخه {فَآزَرَهُ} بِالْمَدِّ وَالْقَصْر قَوَّاهُ وَأَعَانَهُ {فَاسْتَغْلَظَ} غَلُظَ {فَاسْتَوَى} قَوِيَ وَاسْتَقَامَ {عَلَى سُوقه} أُصُوله جَمْع سَاق {يُعْجِب الزُّرَّاع} أَيْ زُرَّاعه لِحُسْنِهِ مِثْل الصَّحَابَة ﵃ بذلك لأنهم بدأوا فِي قِلَّة وَضَعْف فَكَثُرُوا وَقَوُوا عَلَى أَحْسَن الْوُجُوه {لِيَغِيظَ بِهِمْ الْكُفَّار} مُتَعَلِّق بِمَحْذُوفٍ دَلَّ عَلَيْهِ مَا قَبْله أَيْ شُبِّهُوا بِذَلِكَ {وَعَدَ اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات مِنْهُمْ} الصَّحَابَة وَمِنْ لِبَيَانِ الْجِنْس لَا لِلتَّبْعِيضِ لِأَنَّهُمْ كُلّهمْ بِالصِّفَةِ الْمَذْكُورَة {مَغْفِرَة وَأَجْرًا عَظِيمًا} الْجَنَّة وَهُمَا لِمَنْ بَعْدهمْ أَيْضًا فِي آيَات = ٤٩ سُورَة الْحُجُرَات
{مُحَمَّد} “Muhammed” mübtedadır, {رَسُول اللَّه} “Allah'ın Resulüdür” haberidir. {وَاَلَّذِين مَعَهُ} “Ve onunla beraber olanlar ise” yani müminlerden olan ashabı; mübtedadır, haberi şudur: {أَشِدَّاء} “çok çetindirler” serttirler {عَلَى الْكُفَّار} “kafirlere karşı” onlara acımazlar, {رُحَمَاء بَيْنهمْ} “kendi aralarında ise merhametlidirler” ikinci haberdir; yani babanın evladına karşı olduğu gibi birbirlerine karşı şefkatli ve sevgi doludurlar. {تَرَاهُمْ} “Onları görürsün” müşahede edersin {رُكَّعًا سُجَّدًا} “rüku edenler, secde edenler olarak” iki hâldir. {يَبْتَغُونَ} “Ararlar” istinaf cümlesidir; talep ederler {فَضْلًا مِنْ اللَّه وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ} “Allah'tan bir lütuf ve rıza. Nişanları” alametleri; mübtedadır, {فِي وُجُوههمْ} “yüzlerindedir” haberidir; bu da dünyada secde ettiklerinin ahirette bilinmesini sağlayan bir nur ve beyazlıktır. {مِنْ أَثَر السُّجُود} “Secde izinden [ötürü]”; habere taalluk eden şeye mütealliktir, yani: var olandır; habere intikal eden zamirinden hâl yapılmıştır. {ذَلِكَ} “İşte bu” anılan vasıf {مَثَلهمْ} “onların misalidir” sıfatlarıdır; mübtedadır, {فِي التَّوْرَاة} “Tevrat'taki” haberidir. {وَمَثَلهمْ فِي الْإِنْجِيل} “İncil'deki misalleri ise” mübtedadır, haberi şudur: {كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ} “filizini çıkarmış bir ekin gibidir”; tâ harfinin sükûnu ve fethasıyla (şat'ehû/şata'ehû) filizlerini, yavrularını [çıkarmış], {فَآزَرَهُ} “onu güçlendirmiş”; med ile ve kasr ile (âzerehû/ezerehû) onu takviye edip desteklemiş, {فَاسْتَغْلَظَ} “kalınlaşmış” gürbüzleşmiş, {فَاسْتَوَى} “ve doğrulup durmuş” güçlenip dikilmiş {عَلَى سُوقه} “sapları üzerinde” gövdeleri [üzerinde], 'sâk'ın çoğuludur; {يُعْجِب الزُّرَّاع} “ekincilerin hoşuna gider” güzelliği sebebiyle ekicilerini hayran bırakır. Sahabe -radıyallâhu anhüm- bununla örneklendirilmiştir; zira onlar azlık ve zayıflıkla başladılar, sonra çoğalıp en güzel surette güçlendiler. {لِيَغِيظَ بِهِمْ الْكُفَّار} “Onlarla kafirleri öfkelendirmek için”; öncesinin delalet ettiği mahzuf bir ifadeye mütealliktir, yani: bunun için benzetildiler. {وَعَدَ اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات مِنْهُمْ} “Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere vadetmiştir”; sahabeye [vadetmiştir]; buradaki 'min' teb'îz (bazılık) için değil, cinsi beyan içindir, çünkü onların hepsi anılan vasıftadır. {مَغْفِرَة وَأَجْرًا عَظِيمًا} “Bir bağışlanma ve büyük bir mükafat”; cennettir. Bu ikisi onlardan sonrakiler için de geçerlidir. [Bunun devamı] ayetlerdedir = 49 Hucurât Suresi.