8907. Metin
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا} مِنْ قَدَّمَ بِمَعْنَى تَقَدَّمَ أَيْ لَا تُقَدِّمُوا بِقَوْلٍ وَلَا فِعْل {بَيْن يَدَيِ اللَّه وَرَسُوله} الْمُبَلِّغ عَنْهُ أَيْ بِغَيْرِ إذْنهمَا {وَاتَّقُوا اللَّه إنَّ اللَّه سَمِيع} لِقَوْلِكُمْ {عَلِيم} بِفِعْلِكُمْ نَزَلَتْ فِي مُجَادَلَة أَبِي بَكْر وَعُمَر ﵄ عِنْد النَّبِيّ ﷺ فِي تَأْمِير الْأَقْرَع بْن حَابِس أَوْ الْقَعْقَاع بْن مَعْبَد وَنَزَلَ فِيمَنْ رَفَعَ صَوْته عِنْد النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا} “Ey iman edenler! Öne geçmeyin”; (تَقَدَّمَ) anlamında olan (قَدَّمَ)'den türemiştir, yani ne bir sözle ne de bir fiille öne geçmeyin {بَيْن يَدَيِ اللَّه وَرَسُوله} “Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda” [yani] O'ndan tebliğde bulunan [Resûlü'nün huzurunda], yani her ikisinin izni olmaksızın. {وَاتَّقُوا اللَّه إنَّ اللَّه سَمِيع} “Allah’tan korkun; şüphesiz Allah hakkıyla işitendir” sözünüzü, {عَلِيم} “hakkıyla bilendir” yaptıklarınızı. [Bu ayet], el-Akra' b. Hâbis veya el-Ka'kâ' b. Ma'bed'in emîr tayin edilmesi hususunda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda Ebû Bekir ve Ömer'in radıyallâhu anhümâ tartışması hakkında indi. [Ayrıca] Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda sesini yükselten kimseler hakkında indi.
8908. Metin
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتكُمْ} إذَا نَطَقْتُمْ {فَوْق صَوْت النَّبِيّ} إذَا نَطَقَ {وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ} إذَا نَاجَيْتُمُوهُ {كَجَهْرِ بعضكم لبعض} بل دون ذلك إجلالاله {أَنْ تَحْبَط أَعْمَالكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} أَيْ خَشْيَة ذَلِكَ بِالرَّفْعِ وَالْجَهْر الْمَذْكُورَيْنِ وَنَزَلَ فِيمَنْ كَانَ يَخْفِض صَوْته عِنْد النَّبِيّ ﷺ كَأَبِي بَكْر وَعُمَر وَغَيْرهمَا رَضِيَ الله عنهم
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتكُمْ} “Ey iman edenler! Seslerinizi yükseltmeyin” konuştuğunuzda {فَوْق صَوْت النَّبِيّ} “Peygamber’in sesinin üstüne” o konuştuğu vakit, {وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ} “ona karşı sesinizi yükselterek konuşmayın” onunla fısıldaştığınızda (özel konuştuğunuzda) {كَجَهْرِ بعضكم لبعض} “birbirinize sesinizi yükselterek bağırdığınız gibi”, aksine ona saygıdan dolayı bunun altında [bir ses tonuyla konuşun]; {أَنْ تَحْبَط أَعْمَالكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} “farkında olmadan amellerinizin boşa gitmesi [tehlikesi] vardır” yani anılan ses yükseltme ve yüksek sesle bağırma sebebiyle amellerinizin boşa gitmesi korkusuyla. Bu ayet, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda sesini alçaltan Ebû Bekir, Ömer ve diğerleri radıyallâhu anhüm hakkında indi.
8909. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتهمْ عِنْد رَسُول اللَّه أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ} اخْتَبَرَ {اللَّه قُلُوبهمْ لِلتَّقْوَى} أَيْ لِتَظْهَر مِنْهُمْ {لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر عَظِيم} الجنة ونزل في قوم جاؤوا وَقْت الظَّهِيرَة وَالنَّبِيّ ﷺ فِي مَنْزِله فَنَادَوْهُ
{إنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتهمْ عِنْد رَسُول اللَّه أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ} “Şüphesiz Resûlullah’ın huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onlar, imtihan ettiği” sınadığı {اللَّه قُلُوبهمْ لِلتَّقْوَى} “Allah’ın, kalplerini takva için [sınadığı kimselerdir]” yani kendilerinden takva ortaya çıksın diye. {لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر عَظِيم} “Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır” ki o da Cennettir. Bu ayet, öğle vaktinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem evindeyken gelip ona [dışarıdan] seslenen bir topluluk hakkında indi.
8910. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَك مِنْ وَرَاء الْحُجُرَات} حُجُرَات نِسَائِهِ ﷺ جَمْع حُجْرَة وَهِيَ مَا يُحْجَر عَلَيْهِ مِنْ الْأَرْض بِحَائِطٍ وَنَحْوه وَكَانَ كُلّ وَاحِد مِنْهُمْ نَادَى خَلْف حُجْرَة لِأَنَّهُمْ لَمْ يَعْلَمُوهُ فِي أَيّ حُجْرَة مُنَادَاة الْأَعْرَاب بِغِلْظَةٍ وَجَفَاء {أَكْثَرهمْ لَا يَعْقِلُونَ} فِيمَا فَعَلُوهُ مَحَلّك الرَّفِيع وَمَا يُنَاسِبهُ مِنْ التعظيم
{إنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَك مِنْ وَرَاء الْحُجُرَات} “Sana odaların arkasından seslenenler var ya”; [Hucurât], Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in hanımlarının odalarıdır, (حُجْرَة) kelimesinin çoğuludur; o da duvar ve benzeri şeylerle etrafı çevrilmiş yerdir. Onlardan her biri, onun hangi odada olduğunu bilmedikleri için, bedevilerin kabalık ve görgüsüzlüğüyle bir odanın arkasından seslenmişti. {أَكْثَرهمْ لَا يَعْقِلُونَ} “onların çoğu akıl erdirmezler” yaptıklarında senin yüce makamını ve ona uygun olan saygıyı [düşünmezler].
8911. Metin
{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا} أَنَّهُمْ فِي مَحَلّ رَفْع بِالِابْتِدَاءِ وَقِيلَ فَاعِل لِفِعْلٍ مُقَدَّر أَيْ ثَبَتَ {حَتَّى تَخْرُج إلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} لِمَنْ تَابَ مِنْهُمْ وَنَزَلَ فِي الْوَلِيد بْن عُقْبَة وَقَدْ بَعَثَهُ النَّبِيّ ﷺ إلَى بَنِي الْمُصْطَلِق مُصَدِّقًا فَخَافَهُمْ لِتِرَةٍ كَانَتْ بَيْنه وَبَيْنهمْ فِي الْجَاهِلِيَّة فَرَجَعَ وَقَالَ إنَّهُمْ مَنَعُوا الصَّدَقَة وَهَمُّوا بِقَتْلِهِ فَهَمَّ النَّبِيّ ﷺ بِغَزْوِهِمْ فجاؤوا مُنْكِرِينَ مَا قَالَهُ عَنْهُمْ
{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا} “Eğer onlar sabretselerdi”; (أَنَّهُمْ) mübteda (özne) olarak ref mahallindedir; takdir edilen bir fiilin faili (öznesi) olduğu da söylenmiştir, yani (ثَبَتَ) demektir; {حَتَّى تَخْرُج إلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} “sen yanlarına çıkıncaya kadar [sabretselerdi], kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” içlerinden tövbe edenler için. Bu ayet Velîd b. Ukbe hakkında indi; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu zekât toplayıcısı olarak Benî Mustalîk'e göndermişti. O da Cahiliye döneminde aralarında bulunan bir kan davasından dolayı onlardan korktu, geri döndü ve onların zekâtı vermediklerini ve kendisini öldürmeye yeltendiklerini söyledi. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onlarla savaşmaya niyetlendi; onlar da gelerek onun kendileri hakkında söylediklerini inkâr ettiler.
8912. Metin
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إنْ جَاءَكُمْ فَاسِق بِنَبَإٍ} خَبَر {فَتَبَيَّنُوا} صِدْقه مِنْ كَذِبه وَفِي قِرَاءَة فَتَثَبَّتُوا مِنْ الثَّبَات {أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا} مَفْعُول لَهُ أَيْ خَشْيَة ذَلِكَ {بِجَهَالَةٍ} حَال مِنْ الْفَاعِل أَيْ جَاهِلِينَ {فَتُصْبِحُوا} تَصِيرُوا {عَلَى مَا فَعَلْتُمْ} مِنْ الْخَطَأ بِالْقَوْمِ {نَادِمِينَ} وَأَرْسَلَ ﷺ إلَيْهِمْ بَعْد عَوْدهمْ إلَى بِلَادهمْ خَالِدًا فَلَمْ يَرَ فِيهِمْ إلَّا الطَّاعَة وَالْخَيْر فَأَخْبَرَ النَّبِيّ بذلك
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إنْ جَاءَكُمْ فَاسِق بِنَبَإٍ} “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse” {فَتَبَيَّنُوا} “iyice araştırın” doğruluğunu yalanından ayırt edin. Bir kıraatte sebattan türeyen (فَتَثَبَّتُوا) şeklindedir. {أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا} “Bir kavme fenalık etmenizden [sakınarak]”; mef'ûlün leh'tir, yani bundan korkarak; {بِجَهَالَةٍ} “bilmeyerek”; failden hâldir, yani cahil olduğunuz hâlde; {فَتُصْبِحُوا} “sonra olursunuz” dönüşürsünüz {عَلَى مَا فَعَلْتُمْ} “yaptığınıza” kavme yaptığınız hatadan ötürü {نَادِمِينَ} “pişman [olursunuz]”. [sallallâhu aleyhi ve sellem], onlar memleketlerine döndükten sonra arkalarından Hâlid'i gönderdi. O, onlarda itaat ve hayırdan başka bir şey görmedi ve Nebî'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] bunu haber verdi.
8913. Metin
{وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُول اللَّه} فَلَا تَقُولُوا الْبَاطِل فَإِنَّ اللَّه يُخْبِرهُ بِالْحَالِ {لَوْ يُطِيعكُمْ فِي كَثِير مِنَ الْأَمْر} الَّذِي تُخْبِرُونَ بِهِ عَلَى خِلَاف الْوَاقِع فَيُرَتَّب عَلَى ذَلِكَ مُقْتَضَاهُ {لَعَنِتُّمْ} لَأَثِمْتُمْ دُونه إثْم التَّسَبُّب إلَى الْمُرَتَّب {وَلَكِنَّ اللَّه حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَان وَزَيَّنَهُ} حَسَّنَهُ {فِي قُلُوبكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْر وَالْفُسُوق وَالْعِصْيَان} اسْتِدْرَاك مِنْ حَيْثُ الْمَعْنَى دُون اللَّفْظ لِأَنَّ مَنْ حُبِّبَ إلَيْهِ الْإِيمَان إلَخْ غَايَرَتْ صِفَته صِفَة مَنْ تَقَدَّمَ ذِكْره {أُولَئِكَ هُمْ} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب {الرَّاشِدُونَ} الثَّابِتُونَ عَلَى دِينهمْ
{وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُول اللَّه} “Bilin ki aranızda Allah’ın Resûlü vardır”; batıl söz söylemeyin, zira Allah ona durumu bildirir. {لَوْ يُطِيعكُمْ فِي كَثِير مِنَ الْأَمْر} “Eğer o, işlerin birçoğunda size uysaydı” gerçeğe aykırı olarak haber verdiğiniz ve buna bağlı olarak gereğinin uygulanacağı konularda, {لَعَنِتُّمْ} “kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz” ona değil, bu sonuca sebep olma günahı size ait olmak üzere günaha girerdiniz. {وَلَكِنَّ اللَّه حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَان وَزَيَّنَهُ} “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu süsledi” güzelleştirdi {فِي قُلُوبكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْر وَالْفُسُوق وَالْعِصْيَان} “kalplerinizde; inkârı, fasıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi”; bu, lafız olarak değil mana bakımından istidraktır (düzeltmedir); çünkü kendisine iman sevdirilen kimsenin niteliği, daha önce zikredilen kimsenin niteliğinden farklıdır. {أُولَئِكَ هُمْ} “İşte onlar”; bunda muhatap kipinden gaip kipine iltifat (dönüş) vardır; {الرَّاشِدُونَ} “doğru yolda olanların ta kendileridir” dinleri üzere sebat edenlerdir.
8914. Metin
{فَضْلًا مِنَ اللَّه} مَصْدَر مَنْصُوب بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر أَيْ أَفْضَل {وَنِعْمَة} مِنْهُ {وَاَللَّه عَلِيم} بِهِمْ {حَكِيم} فِي إنْعَامه عَلَيْهِمْ
{فَضْلًا مِنَ اللَّه} “Allah’tan bir lütuf olarak”; takdir edilen fiiliyle mansub masdardır, yani [Allah] lütufta bulundu [demektir]; {وَنِعْمَة} “ve bir nimet olarak” O'ndan [bir nimet]; {وَاَللَّه عَلِيم} “Allah hakkıyla bilendir” onları, {حَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlara olan nimetinde.
8915. Metin
{وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} الْآيَة نَزَلَتْ فِي قَضِيَّة هِيَ أَنَّ النَّبِيّ ﷺ ركب حمارا ومر على بن أبي فبال الحمار فسد بن أبي أنفه فقال بن رَوَاحَة وَاَللَّه لَبَوْل حِمَاره أَطْيَب رِيحًا مِنْ مِسْكك فَكَانَ بَيْن قَوْمَيْهِمَا ضَرْب بِالْأَيْدِي وَالنِّعَال وَالسَّعَف {اقْتَتَلُوا} جُمِعَ نَظَرًا إلَى الْمَعْنَى لِأَنَّ كُلّ طَائِفَة جَمَاعَة وَقُرِئَ اقْتَتَلَتَا {فَأَصْلِحُوا بَيْنهمَا} ثُنِّيَ نَظَرًا إلَى اللَّفْظ {فَإِنْ بَغَتْ} تَعَدَّتْ {إحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيء} تَرْجِع {إلَى أَمْر اللَّه} الْحَقّ {فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنهمَا بِالْعَدْلِ} بِالْإِنْصَافِ {وَأَقْسِطُوا} اعْدِلُوا {إن الله يحب المقسطين}
{وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Eğer müminlerden iki topluluk...”; ayet şu olay hakkında indi: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bir eşeğe binmişti ve İbn Übeyy'in yanından geçti. Eşek idrarını yapınca İbn Übeyy burnunu tıkadı. İbn Revâha da: “Allah'a yemin olsun ki onun eşeğinin idrarı senin misk kokundan daha güzeldir!” dedi. Bunun üzerine iki kavim arasında ellerle, pabuçlarla ve hurma dallarıyla vuruşma oldu. {اقْتَتَلُوا} “birbiriyle savaşırlarsa”; mana gözetilerek çoğul getirilmiştir, çünkü her bir taife bir topluluktur; (اقْتَتَلَتَا) şeklinde de okunmuştur; {فَأَصْلِحُوا بَيْنهمَا} “aralarını düzeltin”; lafız gözetilerek tesniye (ikil) getirilmiştir; {فَإِنْ بَغَتْ} “eğer saldırırsa” haksızlık ederse {إحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيء} “biri diğerine, saldıran tarafla savaşın, tâ dönünceye kadar” dönünceye {إلَى أَمْر اللَّه} “Allah’ın emrine” hakka; {فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنهمَا بِالْعَدْلِ} “eğer dönerse, aralarını adaletle” insafla [düzeltin] {وَأَقْسِطُوا} “ve adil davranın” adaletli olun; {إن الله يحب المقسطين} “Şüphesiz Allah, adil davrananları sever”.
8917. Metin
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إخْوَة} فِي الدِّين {فَأَصْلِحُوا بَيْن أخويكم} إذا تنازعا وقرئ إخوتكم بالفوقانية {واتقوا الله لعلكم ترحمون
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إخْوَة} “Müminler ancak kardeştirler” dinde; {فَأَصْلِحُوا بَيْن أخويكم} “öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin” çekiştikleri zaman; (tâ) harfiyle (إخْوَتِكُمْ) şeklinde de okunmuştur; {واتقوا الله لعلكم ترحمون} “ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin”.
8919. Metin
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَر} الْآيَة نَزَلَتْ فِي وَفْد تَمِيم حِين سَخِرُوا مِنْ فُقَرَاء الْمُسْلِمِينَ كَعَمَّارٍ وَصُهَيْبٍ وَالسُّخْرِيَّة الِازْدِرَاء وَالِاحْتِقَار {قَوْم} أَيْ رِجَال مِنْكُمْ {مِنْ قَوْم عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ} عِنْد اللَّه {وَلَا نِسَاء} مِنْكُمْ {مِنْ نِسَاء عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسكُمْ} لَا تَعِيبُوا فَتُعَابُوا أَيْ لَا يَعِبْ بَعْضكُمْ بَعْضًا {وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ} لَا يَدْعُو بَعْضكُمْ بَعْضًا بِلَقَبٍ يَكْرَههُ وَمِنْهُ يَا فَاسِق يَا كَافِر {بِئْسَ الِاسْم} أَيْ الْمَذْكُور مِنْ السُّخْرِيَّة وَاللَّمْز وَالتَّنَابُز {الْفُسُوق بَعْد الْإِيمَان} بَدَل مِنْ الِاسْم أَنَّهُ فِسْق لِتَكَرُّرِهِ عَادَة {وَمَنْ لَمْ يَتُبْ} مِنْ ذلك {فأولئك هم الظالمون}
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَر} “Ey iman edenler! Alay etmesin”; bu ayet, Ammâr ve Suheyb gibi fakir Müslümanlarla alay ettikleri vakit Temîm heyeti hakkında indi. Sühriye (السُّخْرِيَّة), hakir görmek ve küçümsemektir. {قَوْم} “bir topluluk” yani sizden olan erkekler {مِنْ قَوْم عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ} “başka bir toplulukla; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar” Allah katında; {وَلَا نِسَاء} “ne de kadınlar” sizden olan kadınlar {مِنْ نِسَاء عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسكُمْ} “başka kadınlarla [alay etsinler]; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendinizi ayıplamayın” ayıplamayın ki ayıplanmayasınız, yani birbirinizi ayıplamayın; {وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ} “ve birbirinizi lakaplarla çağırmayın” biriniz diğerini hoşlanmadığı bir lakapla çağırmasın; 'Ey fasık!', 'Ey kâfir!' sözleri de bundandır; {بِئْسَ الِاسْم} “ne kötü bir addır” yani alay etmek, ayıplamak ve lakap takmaktan ibaret olan anılan şey, {الْفُسُوق بَعْد الْإِيمَان} “imandan sonra fasıklık [damgası yemek]”; (الِاسْم)'den bedeldir; çünkü bu âdet olarak tekrarlandığı için fısktır; {وَمَنْ لَمْ يَتُبْ} “Kim tövbe etmezse” bundan {فأولئك هم الظالمون} “işte onlar zalimlerin ta kendileridir”.
8921. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنّ إنَّ بَعْض الظَّنّ إثْم} أَيْ مُؤْثِم وَهُوَ كَثِير كَظَنِّ السَّوْء بِأَهْلِ الْخَيْر مِنْ الْمُؤْمِنِينَ وَهُمْ كَثِير بِخِلَافِهِ بِالْفُسَّاقِ مِنْهُمْ فَلَا إثْم فِيهِ فِي نَحْو مَا يَظْهَر مِنْهُمْ {وَلَا تَجَسَّسُوا} حذف منه إحدى التاءين ولا تَتَّبِعُوا عَوْرَات الْمُسْلِمِينَ وَمَعَايِبهمْ بِالْبَحْثِ عَنْهَا {وَلَا يَغْتَبْ بَعْضكُمْ بَعْضًا} لَا يَذْكُرهُ بِشَيْءٍ يَكْرَههُ وَإِنْ كَانَ فِيهِ {أَيُحِبُّ أَحَدكُمْ أَنْ يَأْكُل لَحْم أَخِيهِ مَيْتًا}
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنّ إنَّ بَعْض الظَّنّ إثْم} “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; şüphesiz zannın bir kısmı günahtır” yani günah kazandırıcıdır. Bu da müminlerden hayır ehli kimseler hakkında -ki onlar pek çoktur- kötü zanda bulunmak gibi pek çoktur; onların fasık olanları hakkındaki zannın aksine, zira onların zahir olan durumları gibi şeylerde günah yoktur. {وَلَا تَجَسَّسُوا} “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın”; iki (tâ) harfinden biri hazfedilmiştir; Müslümanların gizli hallerini ve ayıplarını arkalarından araştırarak peşine düşmeyin. {وَلَا يَغْتَبْ بَعْضكُمْ بَعْضًا} “Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin (gıybetini yapmasın)”; kendisinde bulunsa bile hoşlanmayacağı bir şeyle onu anmasın. {أَيُحِبُّ أَحَدكُمْ أَنْ يَأْكُل لَحْم أَخِيهِ مَيْتًا} “Sizden biri ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?”
8922. Metin
بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد أَيْ لَا يَحْسُن بِهِ {فَكَرِهْتُمُوهُ} أَيْ فَاغْتِيَابه فِي حَيَاته كَأَكْلِ لَحْمه بَعْد مَمَاته وَقَدْ عُرِضَ عَلَيْكُمْ الثَّانِي فَكَرِهْتُمُوهُ فَاكْرَهُوا الْأَوَّل {وَاتَّقُوا اللَّه} أَيْ عِقَابه فِي الِاغْتِيَاب بِأَنْ تَتُوبُوا مِنْهُ {إنَّ اللَّه تَوَّاب} قَابِل تَوْبَة التَّائِبِينَ {رَحِيم} بِهِمْ
[Kelime] şeddesiz (meyten) ve şeddeli (meyyiten) [okunmuştur]; yani bu ona yakışmaz; {فَكَرِهْتُمُوهُ} “Bundan tiksindiniz değil mi?” yani onun hayattayken gıybetini yapmak, ölümünden sonra etini yemek gibidir; ikincisi size sunuldu ve siz ondan tiksindiniz, öyleyse birincisinden de tiksinin; {وَاتَّقُوا اللَّه} “Allah’tan korkun” yani gıybetten tövbe ederek onun cezasından [korkun]; {إنَّ اللَّه تَوَّاب} “Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir” tövbe edenlerin tövbesini kabul edendir, {رَحِيم} “çok merhamet edendir” onlara.
8924. Metin
{يأيها النَّاس إنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَر وَأُنْثَى} آدَم وَحَوَّاء {وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا} جَمْع شَعْب بِفَتْحِ الشِّين هُوَ أَعْلَى طَبَقَات النَّسَب {وَقَبَائِل} هِيَ دُون الشُّعُوب وَبَعْدهَا الْعَمَائِر ثُمَّ الْبُطُون ثُمَّ الْأَفْخَاذ ثُمَّ الْفَصَائِل آخِرهَا مِثَاله خُزَيْمَة شَعْب كِنَانَة قَبِيلَة قُرَيْش عِمَارَة بِكَسْرِ الْعَيْن قُصَيّ بَطْن هَاشِم فَخْذ الْعَبَّاس فَصِيلَة {لِتَعَارَفُوا} حُذِفَ مِنْهُ إحْدَى التَّاءَيْنِ لِيَعْرِف بَعْضكُمْ بَعْضًا لَا لِتُفَاخِرُوا بِعُلُوِّ النَّسَب وَإِنَّمَا الْفَخْر بِالتَّقْوَى {إنَّ أَكْرَمكُمْ عِنْد اللَّه أَتْقَاكُمْ إنَّ اللَّه عَلِيم} بِكُمْ {خبير} ببواطنكم
{يأيها النَّاس إنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَر وَأُنْثَى} “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık” Âdem ile Havva'dan; {وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا} “ve sizi milletler yaptık”; şîn harfinin fethasıyla (şab) kelimesinin çoğuludur, nesep tabakalarının en üst basamağıdır; {وَقَبَائِل} “ve kabileler [yaptık]”; bunlar şubelerin altındadır, ondan sonra imareler, sonra batınlar, sonra fahizler, sonra da en sonuncusu olan fasileler gelir. Örneği: Huzeyme bir şab, Kinâne bir kabile, Kureyş ayn harfinin kesresiyle bir imare, Kusay bir batın, Hâşim bir fahiz, Abbâs ise bir fasiledir; {لِتَعَارَفُوا} “tanışasınız diye”; iki (tâ) harfinden biri hazfedilmiştir; birbirinizi tanıyasınız diye, soy üstünlüğüyle övünesiniz diye değil; övünç ancak takva iledir; {إنَّ أَكْرَمكُمْ عِنْد اللَّه أَتْقَاكُمْ إنَّ اللَّه عَلِيم} “Şüphesiz Allah katında en değerliniz, en çok takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” sizi, {خبير} “hakkıyla haberdardır” iç hallerinizden.
8926. Metin
{قَالَتِ الْأَعْرَاب} نَفَر مِنْ بَنِي أَسَد {آمَنَّا} صَدَّقْنَا بِقُلُوبِنَا {قُلْ} لَهُمْ {لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا} انْقَدْنَا ظَاهِرًا {وَلَمَّا} أَيْ لَمْ {يَدْخُل الْإِيمَان فِي قُلُوبكُمْ} إلَى الْآن لَكِنَّهُ يَتَوَقَّع مِنْكُمْ {وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله} بِالْإِيمَانِ وغيره {لا يالتكم} بِالْهَمْزِ وَتَرْكه وَبِإِبْدَالِهِ أَلِفًا لَا يُنْقِصكُمْ {مِنْ أَعْمَالكُمْ} أَيْ مِنْ ثَوَابهَا {شَيْئًا إنَّ اللَّه غَفُور} لِلْمُؤْمِنِينَ {رَحِيم} بِهِمْ
{قَالَتِ الْأَعْرَاب} “Bedeviler dediler ki”; [bunlar] Benî Esed'den bir gruptur; {آمَنَّا} “İman ettik” kalplerimizle tasdik ettik [dediler]. {قُلْ} “De ki” onlara: {لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا} “İman etmediniz; fakat 'Teslim olduk (İslam'a girdik)' deyin” zahiren boyun eğdik [deyin]; {وَلَمَّا} “henüz... -medi” yani [henüz girmedi] {يَدْخُل الْإِيمَان فِي قُلُوبكُمْ} “iman kalplerinize girmemiştir” şu ana kadar; ancak sizden [bunun gerçekleşmesi] beklenmektedir. {وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله} “Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz” imanla ve diğer amellerle; {لا يالتكم} “[amellerinizden hiçbir şeyi] sizden eksiltmez”; hemzeyle, hemzesiz ve hemzenin elife tebdiliyle [okunmuştur]; sizden eksiltmez {مِنْ أَعْمَالكُمْ} “amellerinizden” yani onların sevabından {شَيْئًا إنَّ اللَّه غَفُور} “hiçbir şeyi. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” müminleri, {رَحِيم} “çok merhamet edendir” onlara.
8928. Metin
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} أَيْ الصَّادِقُونَ فِي إيمَانهمْ كَمَا صَرَّحَ بِهِ بَعْد {الَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله ثم لَمْ يَرْتَابُوا} لَمْ يَشُكُّوا فِي الْإِيمَان {وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فِي سَبِيل اللَّه} فَجِهَادهمْ يَظْهَر بِصِدْقِ إيمَانهمْ {أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ} فِي إيمَانهمْ لَا مَنْ قَالُوا آمَنَّا وَلَمْ يُوجَد مِنْهُمْ غير الإسلام
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler ancak” yani imanlarında sadık olanlar, nitekim bundan sonra açıkça belirtilmiştir; {الَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله ثم لَمْ يَرْتَابُوا} “Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen” imanda şüphe etmeyen, {وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فِي سَبِيل اللَّه} “mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad eden kimselerdir”; onların cihadı imanlarının doğruluğunu ortaya koyar; {أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ} “İşte onlar sadıkların ta kendileridir” imanlarında; 'İman ettik' deyip de kendilerinden teslimiyetten (İslam'dan) başka bir şey sadır olmayan kimseler değil.
8930. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {أَتُعَلِّمُونَ اللَّه بِدِينِكُمْ} مُضَعَّف عَلِمَ بِمَعْنَى شَعَرَ أَيْ أَتُشْعِرُونَهُ بِمَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ في قولكم آمنا {والله يَعْلَم مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض والله بكل شيء عليم}
{قُلْ} “De ki” onlara: {أَتُعَلِّمُونَ اللَّه بِدِينِكُمْ} “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?”; (شَعَرَ) anlamında olan (عَلِمَ)'nin tef'îl babından şeddeli hâlidir; yani 'İman ettik' sözünüzle üzerinde bulunduğunuz durumu O'na mı bildiriyorsunuz? {والله يَعْلَم مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض والله بكل شيء عليم} “Oysa Allah, göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir”.
8932. Metin
{يَمُنُّونَ عَلَيْك أَنْ أَسْلَمُوا} مِنْ غَيْر قِتَال بِخِلَافِ غَيْرهمْ مِمَّنْ أَسْلَمَ بَعْد قِتَاله مِنْهُمْ {قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إسْلَامكُمْ} مَنْصُوب بِنَزْعِ الْخَافِض الْبَاء وَيُقَدَّر قَبْل أَنْ فِي الْمَوْضِعَيْنِ {بَلِ اللَّه يَمُنّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي قَوْلكُمْ آمَنَّا
{يَمُنُّونَ عَلَيْك أَنْ أَسْلَمُوا} “Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar” savaştan sonra Müslüman olan diğer kimselerin aksine, savaşsız Müslüman oldukları için; {قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إسْلَامكُمْ} “De ki: Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin”; (bâ) cer harfinin düşmesiyle mansubdur ve her iki yerde de (أَنْ)'den önce takdir edilir; {بَلِ اللَّه يَمُنّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Bilakis, eğer [iddianızda] doğru kimseler iseniz, sizi imana hidayet ettiği için Allah size minnet eder” 'İman ettik' sözünüzde.
8934. Metin
{إنَّ اللَّه يَعْلَم غَيْب السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ مَا غَابَ فِيهِمَا {وَاَللَّه بَصِير بِمَا يَعْمَلُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْء مِنْهُ = ٥٠ سورة ق
{إنَّ اللَّه يَعْلَم غَيْب السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir” yani o ikisinde gizli olanları; {وَاَللَّه بَصِير بِمَا يَعْمَلُونَ} “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir”; (yâ) ve (tâ) ile [okunmuştur], ondan hiçbir şey O'na gizli kalmaz. = 50 Kâf Suresi