9127. Metin
{وَالطُّور} أَيْ الْجَبَل الَّذِي كَلَّمَ اللَّه عَلَيْهِ موسى
{وَالطُّور} “Tûr'a” yani Allah'ın üzerinde Mûsâ ile konuştuğu dağa,
9128. Metin
{وكتاب مسطور
{وكتاب مسطور
9129. Metin
{فِي رَقّ مَنْشُور} أَيْ التَّوْرَاة أَوْ الْقُرْآن
{فِي رَقّ مَنْشُور} “Yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba” yani Tevrat'a veya Kur'an'a,
9130. Metin
{وَالْبَيْت الْمَعْمُور} هُوَ فِي السَّمَاء الثَّالِثَة أَوْ السَّادِسَة أَوْ السَّابِعَة بِحِيَالِ الْكَعْبَة يَزُورهُ كُلّ يَوْم سَبْعُونَ أَلْف مَلَك بِالطَّوَافِ وَالصَّلَاة لَا يَعُودُونَ إلَيْهِ أَبَدًا
{وَالْبَيْت الْمَعْمُور} “Ve Beyt-i Ma'mûr'a [yemin olsun]”. O, üçüncü veya altıncı veya yedinci semadadır, Kâbe'nin tam hizasındadır; orayı her gün tavaf ve namaz ile yetmiş bin melek ziyaret eder, oraya asla bir daha dönmezler.
9131. Metin
{وَالسَّقْف الْمَرْفُوع} أَيْ السَّمَاء
{وَالسَّقْف الْمَرْفُوع} “Yükseltilmiş tavana” yani göğe,
9132. Metin
{وَالْبَحْر الْمَسْجُور} أَيْ الْمَمْلُوء
{وَالْبَحْر الْمَسْجُور} “Ve kaynayan denize [yemin olsun ki]” yani dopdolu olan [denize].
9133. Metin
{إنَّ عَذَاب رَبّك لَوَاقِع} لَنَازِل بِمُسْتَحِقِّهِ
{إنَّ عَذَاب رَبّك لَوَاقِع} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır” hak edenin başına kesinlikle inecektir.
9134. Metin
{مَا لَهُ مِنْ دَافِع} عَنْهُ
{مَا لَهُ مِنْ دَافِع} “Onu savacak hiçbir şey yoktur” onu geri çevirecek [bir güç yoktur].
9135. Metin
{يَوْم} مَعْمُول لَوَاقِع {تَمُور السَّمَاء مَوْرًا} تَتَحَرَّك وتدور
{يَوْم} [O gün], {لَوَاقِع} kelimesinin mamulüdür. {تَمُور السَّمَاء مَوْرًا} “Göğün çalkalandıkça çalkalanacağı...” hareket edip döneceği,
9137. Metin
{وَتَسِير الْجِبَال سَيْرًا} تَصِير هَبَاء مَنْثُورًا وَذَلِكَ فِي يَوْم الْقِيَامَة
{وَتَسِير الْجِبَال سَيْرًا} “Ve dağların yürüdükçe yürüyeceği gün” savrulan toz zerreleri haline geleceği [gündür]. Bu da kıyamet günündedir.
9139. Metin
{فويل} شدة عذاب {يومئذ للمكذبين} للرسل
{فويل} “Vay haline” şiddetli azap olsun {يومئذ للمكذبين} “o gün yalanlayanların!” Peygamberleri [yalanlayanların].
9141. Metin
{الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْض} بَاطِل {يَلْعَبُونَ} أَيْ يَتَشَاغَلُونَ بِكُفْرِهِمْ
{الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْض} bâtıl içinde {يَلْعَبُونَ} “Onlar ki daldıkları bâtıl içinde oynayıp dururlar” yani inkârlarıyla meşgul olurlar.
9143. Metin
{يَوْم يُدَعُّونَ إلَى نَار جَهَنَّم دَعًّا} يُدْفَعُونَ بِعُنْفٍ بَدَل مِنْ يَوْم تَمُور وَيُقَال لَهُمْ تَبْكِيتًا
{يَوْم يُدَعُّونَ إلَى نَار جَهَنَّم دَعًّا} “O gün cehennem ateşine itildikçe itilirler” şiddetle itilirler. [Bu cümle] {يَوْم تَمُور} ifadesinden bedeldir ve onları azarlamak amacıyla kendilerine şöyle denilir:
9145. Metin
{هذه النار التي كنتم بها تكذبون}
{هذه النار التي كنتم بها تكذبون} “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!”
9147. Metin
{أَفَسِحْر هَذَا} الْعَذَاب الَّذِي تَرَوْنَ كَمَا كُنْتُمْ تقولون في الوحي هذا سحر {أم أنتم لا تبصرون}
{أَفَسِحْر هَذَا} vahiy hakkında “Bu bir büyüdür” dediğiniz gibi, görmekte olduğunuz bu azap da bir büyü müdür {أم أنتم لا تبصرون} “Yoksa siz görmüyor musunuz?”
9149. Metin
{اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا} عَلَيْهَا {أَوْ لَا تَصْبِرُوا} صَبْركُمْ وَجَزَعكُمْ {سَوَاء عَلَيْكُمْ} لِأَنَّ صَبْركُمْ لَا يَنْفَعكُمْ {إنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أَيْ جَزَاءَهُ
{اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا} “Girin oraya! Artık ister sabredin” ona {أَوْ لَا تَصْبِرُوا} “ister sabretmeyin”, sabretmeniz de feryat etmeniz de {سَوَاء عَلَيْكُمْ} “sizin için birdir”. Çünkü sabretmeniz size fayda vermez. {إنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz” yani onun karşılığını [göreceksiniz].
9151. Metin
{إن المتقين في جنات ونعيم}
{إن المتقين في جنات ونعيم} “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimet içindedirler.”
9153. Metin
{فَاكِهِينَ} مُتَلَذِّذِينَ {بِمَا} مَصْدَرِيَّة {آتَاهُمْ} أَعْطَاهُمْ {رَبّهمْ وَوَقَاهُمْ رَبّهمْ عَذَاب الْجَحِيم} عَطْفًا عَلَى آتَاهُمْ أَيْ بِإِتْيَانِهِمْ وَوِقَايَتهمْ وَيُقَال لَهُمْ
{فَاكِهِينَ} lezzet alarak {بِمَا} [buradaki mâ] masdariyyedir {آتَاهُمْ} kendilerine verdiği şeylerle {رَبّهمْ وَوَقَاهُمْ رَبّهمْ عَذَاب الْجَحِيم} “Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur”. [Bu ifade] {آتَاهُمْ} üzerine matuftur; yani Rablerinin kendilerine vermesi ve kendilerini koruması sebebiyle [sefa sürerler]. Ve kendilerine şöyle denilir:
9155. Metin
{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} حَال أَيْ مُهَنَّئِينَ {بِمَا} الباء سببية {كنتم تعملون}
{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} “Afiyetle yiyin için”. [هَنِيئًا] haldir; yani afiyet içinde olarak, {بِمَا} [buradaki] bâ harf-i ceri sebebiyyedir {كنتم تعملون} “yaptıklarınıza karşılık olarak.”
9157. Metin
{مُتَّكِئِينَ} حَال مِنْ الضَّمِير الْمُسْتَكِن فِي قَوْله {في جنات} {عَلَى سُرَر مَصْفُوفَة} بَعْضهَا إلَى جَنْب بَعْض {وَزَوَّجْنَاهُمْ} عُطِفَ عَلَى جَنَّات أَيْ قَرَنَّاهُمْ {بِحُورٍ عِين} عِظَام الْأَعْيُن حِسَانهَا
{مُتَّكِئِينَ} “Yaslanmış olarak” kelimesi, {في جنات} sözündeki müstetir (gizli) zamirden haldir. {عَلَى سُرَر مَصْفُوفَة} “Dizi dizi tahtlar üzerine” birbiri yanına dizilmiş [tahtlar üzerine]. {وَزَوَّجْنَاهُمْ} “Ve onları evlendirdik” kelimesi {جَنَّات} üzerine matuftur; yani onları eşleştirdik {بِحُورٍ عِين} “iri ceylan gözlü hurilerle.” İri ve güzel gözlü [hurilerle].
9159. Metin
{والذين آمنوا} مبتدأ {وَأَتْبَعْنَاهُمْ} وَفِي قِرَاءَة وَاتَّبَعَتْهُمْ مَعْطُوف عَلَى آمَنُوا {ذرياتهم} وَفِي قِرَاءَة ذُرِّيَّتهمْ الصِّغَار وَالْكِبَار {بِإِيمَانٍ} مِنْ الكبار ومن أولادهم الصغار والخبر {ألحقنا بهم ذرياتهم} الْمَذْكُورِينَ فِي الْجَنَّة فَيَكُونُونَ فِي دَرَجَتهمْ وَإِنْ لَمْ يَعْمَلُوا تَكْرِمَة لِلْآبَاءِ بِاجْتِمَاعِ الْأَوْلَاد إلَيْهِمْ {وَمَا أَلَتْنَاهُمْ} بِفَتْحِ اللَّام وَكَسْرهَا نَقَصْنَاهُمْ {مِنْ عَمَلهمْ مِنْ} زَائِدَة {شَيْء} يُزَاد فِي عَمَل الْأَوْلَاد {كُلّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ} مِنْ عَمَلٍ خَيْر أَوْ شَرّ {رَهِين} مَرْهُون يُؤَاخَذ بِالشَّرِّ ويجازي بالخير
{والذين آمنوا} “İman edenler” mübtedadır. {وَأَتْبَعْنَاهُمْ} bir kıraatte {وَاتَّبَعَتْهُمْ} şeklindedir ve {آمَنُوا} üzerine matuftur. {ذرياتهم} bir kıraatte {ذُرِّيَّتهمْ} şeklindedir; küçük ve büyük [çocuklarıdır]. {بِإِيمَانٍ} büyüklerin ve küçük çocuklarının [kendilerine uymasıdır]. Haberi ise şudur: {ألحقنا بهم ذرياتهم} “zürriyetlerini de kendilerine kattık” adı geçen [zürriyetlerini] cennette [kendilerine kattık]. Çocukların babalarının yanına toplanmasıyla babalara bir ikram olsun diye, [zürriyetleri babaları kadar] amel işlememiş olsalar bile onların derecesinde olurlar. {وَمَا أَلَتْنَاهُمْ} lâm harfinin fethası ve kesresiyle; kendilerinden eksiltmedik, {مِنْ عَمَلهمْ مِنْ} [buradaki “min”] zaidedir {شَيْء} çocukların ameline eklenecek bir şeyi [eksiltmedik]. {كُلّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ} hayır veya şer işlediği ameller sebebiyle {رَهِين} “rehindir” rehin tutulmuştur; kötülükten ötürü cezalandırılır, iyilikten ötürü mükâfatlandırılır.
9161. Metin
{وَأَمْدَدْنَاهُمْ} زِدْنَاهُمْ فِي وَقْت بَعْد وَقْت {بِفَاكِهَةٍ وَلَحْم مِمَّا يَشْتَهُونَ} وَإِنْ لَمْ يُصَرِّحُوا بِطَلَبِهِ
{وَأَمْدَدْنَاهُمْ} kendilerine zaman zaman artırdık {بِفَاكِهَةٍ وَلَحْم مِمَّا يَشْتَهُونَ} “onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik” açıkça talep etmeseler bile.
9163. Metin
{يَتَنَازَعُونَ} يَتَعَاطَوْنَ بَيْنهمْ {فِيهَا} أَيْ الْجَنَّة {كَأْسًا} خَمْرًا {لَا لَغْو فِيهَا} أَيْ بِسَبَبِ شُرْبهَا يَقَع بَيْنهمْ {وَلَا تَأْثِيم} بِهِ يَلْحَقهُمْ بِخِلَافِ خمر الدنيا
{يَتَنَازَعُونَ} aralarında elden ele alırlar {فِيهَا} yani cennette {كَأْسًا} kadehi, şarabı, {لَا لَغْو فِيهَا} yani onun içilmesi sebebiyle aralarında hiçbir boş söz vuku bulmaz {وَلَا تَأْثِيم} “Orada, içinde ne bir boş söz ne de bir günaha sokma bulunan kadehleri birbirine uzatırlar” dünya şarabının aksine, onun sebebiyle kendilerine bir günah da erişmez.
9165. Metin
{وَيَطُوف عَلَيْهِمْ} لِلْخِدْمَةِ {غِلْمَان} أَرِقَّاء {لَهُمْ كَأَنَّهُمْ} حُسْنًا وَلَطَافَة {لُؤْلُؤ مَكْنُون} مَصُون فِي الصَّدَف لِأَنَّهُ فِيهَا أَحْسَن مِنْهُ فِي غَيْرهَا
{وَيَطُوف عَلَيْهِمْ} hizmet için etraflarında döner {غِلْمَان} köleler, {لَهُمْ كَأَنَّهُمْ} güzellik ve zarafette sanki onlar {لُؤْلُؤ مَكْنُون} “Kendilerine ait olan ve sanki saklı birer inci gibi olan hizmetçiler etraflarında dolaşır” sedefinde saklanmış [incidir]; çünkü o, sedefin içindeyken dışındakinden daha güzeldir.
9167. Metin
{وَأَقْبَلَ بَعْضهمْ عَلَى بَعْض يَتَسَاءَلُونَ} يَسْأَل بَعْضهمْ بَعْضًا عَمَّا كَانُوا عَلَيْهِ وَمَا وَصَلُوا إلَيْهِ تَلَذُّذًا وَاعْتِرَافًا بِالنِّعْمَةِ
{وَأَقْبَلَ بَعْضهمْ عَلَى بَعْض يَتَسَاءَلُونَ} “Birbirlerine dönüp sorarlar” lezzet almak ve nimeti itiraf etmek gayesiyle, vaktiyle bulundukları hâli ve eriştikleri bu makamı birbirlerine sorarlar.
9169. Metin
{قَالُوا} إيمَاء إلَى عِلَّة الْوُصُول {إنَّا كُنَّا قَبْل فِي أَهْلنَا} فِي الدُّنْيَا {مُشْفِقِينَ} خَائِفِينَ مِنْ عَذَاب اللَّه
{قَالُوا} bu mertebeye ulaşmanın illetine (sebebine) işaret ederek şöyle derler: {إنَّا كُنَّا قَبْل فِي أَهْلنَا} dünyada iken, {مُشْفِقِينَ} “Gerçekten biz daha önce, ailemizin yanında iken korkardık” Allah'ın azabından korkardık.
9171. Metin
{فَمَنَّ اللَّه عَلَيْنَا} بِالْمَغْفِرَةِ {وَوَقَانَا عَذَاب السَّمُوم} النَّار لِدُخُولِهَا فِي الْمَسَامّ وَقَالُوا إيمَاء أَيْضًا
{فَمَنَّ اللَّه عَلَيْنَا} mağfiret ile lütufta bulundu {وَوَقَانَا عَذَاب السَّمُوم} “Allah bize lütfetti ve bizi o iliklere işleyen ateşin azabından korudu.” Gözeneklere işlemesi sebebiyle ateştir. Yine bir gerekçeye işaret ederek şöyle dediler:
9173. Metin
{إنَّا كُنَّا مِنْ قَبْل} أَيْ فِي الدُّنْيَا {نَدْعُوهُ} نَعْبُدهُ مُوَحِّدِينَ {إنَّهُ} بِالْكَسْرِ اسْتِئْنَافًا وَإِنْ كَانَ تَعْلِيلًا مَعْنَى وَبِالْفَتْحِ تَعْلِيلًا لَفْظًا {هُوَ الْبَرّ} الْمُحْسِن الصَّادِق فِي وَعْده {الرَّحِيم} الْعَظِيم الرحمة
{إنَّا كُنَّا مِنْ قَبْل} yani dünyada iken {نَدْعُوهُ} muvahhidler olarak O'na kulluk ederdik. {إنَّهُ} kesre ile [okunduğunda] istînâftır; anlam bakımından gerekçe olsa da. Fetha ile [okunduğunda ise] lafzen gerekçedir. {هُوَ الْبَرّ} ihsan sahibi, vaadinde sâdık olandır {الرَّحِيم} “Şüphesiz biz bundan önce O'na dua ederdik. Gerçekten O, çok lütufkârdır, çok merhametlidir.” rahmeti pek büyük olandır.
9175. Metin
{فَذَكِّرْ} دُمْ عَلَى تَذْكِير الْمُشْرِكِينَ وَلَا تَرْجِع عَنْهُ لِقَوْلِهِمْ لَك كَاهِن مَجْنُون {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبّك} بِإِنْعَامِهِ عَلَيْك {بِكَاهِنٍ} خَبَر مَا {وَلَا مَجْنُون} مَعْطُوف عَلَيْهِ
{فَذَكِّرْ} “Artık sen öğüt ver” müşriklere öğüt vermeye devam et; onların sana kâhin veya mecnun demelerinden ötürü bundan vazgeçme. {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبّك} Rabbinin üzerindeki nimeti/ihsanı sayesinde, {بِكَاهِنٍ} [mâ edatının haberidir] {وَلَا مَجْنُون} [ona matuftur] “Sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir mecnunsun!”
9177. Metin
{أَمْ} بَلْ {يَقُولُونَ} هُوَ {شَاعِر نَتَرَبَّص بِهِ رَيْب الْمَنُون} حَوَادِث الدَّهْر فَيَهْلَك كَغَيْرِهِ مِنْ الشعراء
{أَمْ} Yoksa {يَقُولُونَ} onlar, o {شَاعِر نَتَرَبَّص بِهِ رَيْب الْمَنُون} “Yoksa onlar: ‘O bir şairdir; onun zamanın felaketlerine çarpılmasını bekliyoruz’ mu diyorlar?” dehrin hadiseleridir ki böylece diğer şairler gibi helak olup gitsin!
9179. Metin
{قُلْ تَرَبَّصُوا} هَلَاكِي {فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} هَلَاككُمْ فَعُذِّبُوا بِالسَّيْفِ يَوْم بَدْر وَالتَّرَبُّص الِانْتِظَار
{قُلْ تَرَبَّصُوا} benim helakimi [bekleyin], {فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} “De ki: Bekleyin! Doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” sizin helakinizi [beklemekteyim]. Nitekim Bedir günü kılıçla azap edildiler. Terabbus (التَّرَبُّص), beklemek demektir.
9181. Metin
{أَمْ تَأْمُرهُمْ أَحْلَامهمْ} عُقُولهمْ {بِهَذَا} قَوْلهمْ لَهُ سَاحِر كَاهِن مَجْنُون أَيْ لَا تَأْمُرهُمْ بِذَلِكَ {أَمْ} بَلْ {هُمْ قَوْم طَاغُونَ} بِعِنَادِهِمْ
{أَمْ تَأْمُرهُمْ أَحْلَامهمْ} akılları {بِهَذَا} onun hakkında büyücü, kâhin, mecnun şeklindeki sözlerini [mi emrediyor]? Yani akılları onlara bunu emretmez. {أَمْ} Yoksa {هُمْ قَوْم طَاغُونَ} “Yoksa bunu kendilerine akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?” inatlarıyla [haddi aşan bir topluluk mudurlar]?
9183. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} اخْتَلَقَ الْقُرْآن لَمْ يَخْتَلِقهُ {بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ} اسْتِكْبَارًا فَإِنْ قَالُوا اخْتَلَقَهُ
{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} Kur'an'ı kendisi uydurdu [mu diyorlar]? Hayır, onu uydurmadı! {بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ} “Yoksa: ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar!” kibirleri sebebiyle [inanmazlar]. Eğer onun uydurduğunu iddia ediyorlarsa,
9185. Metin
{فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ} مُخْتَلَق {مِثْله إنْ كَانُوا صَادِقِينَ} في قولهم
{فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ} uydurulmuş bir söz {مِثْله إنْ كَانُوا صَادِقِينَ} “Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler!” iddialarında.
9187. Metin
{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْر شَيْء} مِنْ غَيْر خَالِق {أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} أَنْفُسهمْ وَلَا يُعْقَل مَخْلُوق بِغَيْرِ خَالِق وَلَا مَعْدُوم يَخْلُق فَلَا بُدّ لَهُمْ مِنْ خَالِق هُوَ اللَّه الْوَاحِد فَلِمَ لَا يُوَحِّدُونَهُ وَيُؤْمِنُونَ بِرَسُولِهِ وَكِتَابه
{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْر شَيْء} bir yaratıcı olmaksızın mı [yaratıldılar]? {أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} “Yoksa onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” kendi kendilerini mi yarattılar? Hâlbuki yaratıcısız bir yaratılmış düşünülemeyeceği gibi, yok olanın yaratması da akıl kârı değildir. Dolayısıyla onlar için mutlaka bir yaratıcı lazımdır ki O da bir olan Allah'tır. O hâlde niçin O'nu birlemezler ve O'nun Resûlü'ne ve Kitabı'na iman etmezler?
9189. Metin
{أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَات وَالْأَرْض} وَلَا يَقْدِر عَلَى خَلْقهمَا إلَّا اللَّه الْخَالِق فَلِمَ لَا يَعْبُدُونَهُ {بَلْ لَا يُوقِنُونَ} بِهِ وَإِلَّا لَآمَنُوا بِنَبِيِّهِ
{أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَات وَالْأَرْض} Hâlbuki ikisini yaratmaya Yaratıcı olan Allah'tan başkası güç yetiremez; öyleyse niçin O'na ibadet etmezler? {بَلْ لَا يُوقِنُونَ} “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar!” O'na [inanmazlar], şayet inansalardı O'nun Peygamberi'ne de iman ederlerdi.
9191. Metin
{أَمْ عِنْدهمْ خَزَائِن رَبّك} مِنْ النُّبُوَّة وَالرِّزْق وَغَيْرهمَا فَيَخُصُّوا مَنْ شَاءُوا بِمَا شَاءُوا {أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} الْمُتَسَلِّطُونَ الْجَبَّارُونَ وَفِعْله سَيْطَرَ وَمِثْله بيطر وبيقر
{أَمْ عِنْدهمْ خَزَائِن رَبّك} nübüvvet, rızık ve benzeri şeylere dair [hazineler onların yanında mıdır ki] dilediklerine dilediklerini tahsis etsinler? {أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa hâkim/hükümran olanlar onlar mıdır?” musallat olan zorbalar [mıdırlar]? Fiili saytara (سَيْطَرَ)'dır; baytara (بيطر) ve baykara (بيقر) da bunun gibidir.
9193. Metin
{أَمْ لَهُمْ سُلَّم} مَرْقَى إلَى السَّمَاء {يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} أَيْ عَلَيْهِ كَلَام الْمَلَائِكَة حَتَّى يُمْكِنهُمْ مُنَازَعَة النَّبِيّ بِزَعْمِهِمْ إِنِ ادَّعَوْا ذَلِكَ {فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعهمْ} مُدَّعِي الِاسْتِمَاع عَلَيْهِ {بِسُلْطَانٍ مُبِين} بِحُجَّةٍ بَيِّنَة وَاضِحَة وَلِشِبْهِ هَذَا الزَّعْم بِزَعْمِهِمْ أَنَّ الملائكة بنات الله قال تعالى
{أَمْ لَهُمْ سُلَّم} göğe çıkacak bir merdiven [mi var], {يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} yani üzerinde meleklerin sözünü dinliyorlar [mı] ki -şayet bunu iddia ediyorlarsa- kendi zanlarınca Peygamber'e karşı çıkabilsinler? {فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعهمْ} onun üzerinde dinlediğini iddia edenleri getirsin {بِسُلْطَانٍ مُبِين} “Yoksa kendisinde [melekleri] dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri apaçık bir delil getirsin!” apaçık ve besbelli bir delil ile. Bu iddialarının meleklerin Allah'ın kızları olduğu yönündeki iddialarına benzemesi sebebiyle Yüce Allah şöyle buyurdu:
9195. Metin
{أَمْ لَهُ الْبَنَات} بِزَعْمِكُمْ {وَلَكُمْ الْبَنُونَ} تَعَالَى اللَّه عَمَّا زَعَمْتُمُوهُ
{أَمْ لَهُ الْبَنَات} sizin iddianıza göre [kızlar O'na], {وَلَكُمْ الْبَنُونَ} “Yoksa kızlar O'nun da oğullar sizin mi?” Allah sizin iddia ettiğiniz şeyden münezzehtir.
9197. Metin
{أم تسألهم أجرا} على ما جئتهم بِهِ مِنْ الدِّين {فَهُمْ مِنْ مَغْرَم} غُرْم ذَلِكَ {مُثْقَلُونَ} فَلَا يُسْلِمُونَ
{أم تسألهم أجرا} kendilerine getirdiğin dine karşılık bir ücret [mi istiyorsun], {فَهُمْ مِنْ مَغْرَم} bu borcun ödenmesinden ötürü {مُثْقَلُونَ} “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı ezilmektedirler?” ağır bir yük altında kalıyorlar da bu yüzden mi Müslüman olmuyorlar?
9199. Metin
{أَمْ عِنْدهمْ الْغَيْب} أَيْ عِلْمه {فَهُمْ يَكْتُبُونَ} ذَلِكَ حَتَّى يُمْكِنهُمْ مُنَازَعَة النَّبِيّ ﷺ فِي الْبَعْث وَأُمُور الْآخِرَة بِزَعْمِهِمْ
{أَمْ عِنْدهمْ الْغَيْب} yani onun ilmi, {فَهُمْ يَكْتُبُونَ} “Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?” onu yazıyorlar [mı] ki böylece kendi iddialarınca yeniden dirilme ve ahiret işleri konusunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile münakaşa edebilsinler?
9201. Metin
{أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا} بِك لِيُهْلِكُوك فِي دَار النَّدْوَة {فَاَلَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} الْمَغْلُوبُونَ الْمُهْلَكُونَ فَحَفِظَهُ اللَّه مِنْهُمْ ثُمَّ أَهْلَكَهُمْ بِبَدْرٍ
{أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا} Dârü'n-Nedve'de seni helak etmek için sana bir tuzak kurmak [mı istiyorlar]? {فَاَلَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl o inkâr edenlerin kendileri tuzağa düşecek olanlardır.” mağlup edilecek ve helak edilecek olanlardır. Nitekim Allah onu onlardan korumuş, sonra da onları Bedir'de helak etmiştir.
9203. Metin
{أَمْ لَهُمْ إلَه غَيْر اللَّه سُبْحَان اللَّه عَمَّا يُشْرِكُونَ} بِهِ مِنْ الْآلِهَة وَالِاسْتِفْهَام بِأَمْ فِي مَوَاضِعهَا لِلتَّقْبِيحِ وَالتَّوْبِيخ
{أَمْ لَهُمْ إلَه غَيْر اللَّه سُبْحَان اللَّه عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” O'na ortak koştukları ilahlardan [münezzehtir]. Yerlerinde geçen 'em' (أَمْ) edatıyla yapılan istifham (soru), kınama ve azarlama içindir.
9205. Metin
{وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا} بَعْضًا {مِنْ السَّمَاء سَاقِطًا} عَلَيْهِمْ كَمَا قَالُوا {فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسْفًا مِنَ السَّمَاء} أَيْ تَعْذِيبًا لَهُمْ {يَقُولُوا} هَذَا {سَحَاب مَرْكُوم} مُتَرَاكِب نُرْوَى بِهِ وَلَا يُؤْمِنُونَ
{وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا} bir parça {مِنْ السَّمَاء سَاقِطًا} üzerlerine düşerken görseler -nitekim kendilerine azap olsun diye “Gökten üzerimize parçalar düşür” dedikleri gibi-, şöyle {يَقُولُوا} derler: Bu, {سَحَاب مَرْكُوم} “Gökten düşen bir parça görseler: ‘Üst üste yığılmış bulutlardır’ derler.” üst üste yığılmış [buluttur], onunla suya kanacağız [derler] ve yine de iman etmezler.
9207. Metin
{فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ} يموتون
{فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ} “Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hâllerine bırak!” ölecekleri [günlerine kavuşuncaya kadar].
9209. Metin
{يَوْم لَا يُغْنِي} بَدَل مِنْ يَوْمَهُمُ {عَنْهُمْ كَيْدهمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} يُمْنَعُونَ مِنْ الْعَذَاب فِي الْآخِرَة
{يَوْم لَا يُغْنِي} [yevmehum kelimesinden bedeldir] {عَنْهُمْ كَيْدهمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.” Ahirette azaptan alıkonulmazlar / korunmazlar.
9211. Metin
{وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} بِكُفْرِهِمْ {عَذَابًا دُون ذَلِكَ} فِي الدُّنْيَا قَبْل مَوْتهمْ فَعُذِّبُوا بِالْجُوعِ وَالْقَحْط سَبْع سِنِينَ وَبِالْقَتْلِ يَوْم بَدْر {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنَّ الْعَذَاب يَنْزِل بِهِمْ
{وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} küfürleriyle zulmedenlere {عَذَابًا دُون ذَلِكَ} ölümlerinden önce dünyada [bir azap vardır]. Nitekim yedi yıl boyunca açlık ve kıtlıkla, Bedir günü de öldürülmekle azap olundular. {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka bir azap da vardır; fakat onların çoğu bilmezler.” azabın başlarına ineceğini [bilmezler].
9213. Metin
{وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّك} بِإِمْهَالِهِمْ وَلَا يَضِقْ صَدْرك {فَإِنَّك بِأَعْيُنِنَا} بِمَرْأًى مِنَّا نَرَاك وَنَحْفَظك {وَسَبِّحْ} مُتَلَبِّسًا {بِحَمْدِ رَبّك} أَيْ قُلْ سُبْحَان اللَّه وَبِحَمْدِهِ {حِين تَقُوم} مِنْ مَنَامك أَوْ مِنْ مجلسك
{وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّك} onlara mühlet vermesine [sabret] ve göğsün daralmasın. {فَإِنَّك بِأَعْيُنِنَا} gözetimimiz altındasın; seni görür ve koruruz. {وَسَبِّحْ} eşliğinde tesbih et {بِحَمْدِ رَبّك} yani “Sübhânallâhi ve bi-hamdihî” de, {حِين تَقُوم} “Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et!” uykundan yahut meclisinden [kalktığında].
9215. Metin
{وَمِنَ اللَّيْل فَسَبِّحْهُ} حَقِيقَة أَيْضًا {وَإِدْبَار النُّجُوم} مَصْدَر أَيْ عَقِب غُرُوبهَا سَبِّحْهُ أَيْضًا أَوْ صَلِّ فِي الْأَوَّل الْعِشَاءَيْنِ وَفِي الثَّانِي الْفَجْر وقيل الصبح = ٥٣ سورة النجم
{وَمِنَ اللَّيْل فَسَبِّحْهُ} hakikaten yine [O'nu tesbih et], {وَإِدْبَار النُّجُوم} masdardır; yani batışlarının ardından yine O'nu tesbih et veya birincisinde iki yatsıyı (akşam ve yatsıyı), ikincisinde ise fecri/sabahı kıl, denildi ki sabah namazını kıl. “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu tesbih et!” = 53 Necm Suresi