Vâkıa

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9577. Metin

{إذَا وَقَعَتْ الْوَاقِعَة} قَامَتْ الْقِيَامَة

{إذَا وَقَعَتْ الْوَاقِعَة} “O gerçekleşecek olan [kıyamet] koptuğu zaman” kıyamet vuku bulduğunda,

9578. Metin

{لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَة} نَفْس تَكْذِب بِأَنْ تَنْفِيهَا كَمَا نَفَتْهَا فِي الدُّنْيَا

{لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَة} “onun gerçekleşmesini yalanlayacak hiçbir kimse yoktur.” Dünyada onu inkar ettiği gibi, kopuşunu yalanlayacak hiçbir nefis yoktur.

9579. Metin

{خَافِضَة رَافِعَة} أَيْ هِيَ مُظْهِرَة لِخَفْضِ أَقْوَام بِدُخُولِهِمْ النَّار وَلِرَفْعِ آخَرِينَ بِدُخُولِهِمْ الْجَنَّة

{خَافِضَة رَافِعَة} “[O], alçaltıcı ve yükselticidir.” Yani o, birtakım toplulukları cehenneme girmeleriyle alçaltıp, diğerlerini de cennete girmeleriyle yükselten [bir hadisedir].

9580. Metin

{إذَا رُجَّتْ الْأَرْض رَجًّا} حُرِّكَتْ حَرَكَة شَدِيدَة

{إذَا رُجَّتْ الْأَرْض رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı,” şiddetli bir sarsılışla hareket ettirildiğinde,

9581. Metin

{وَبُسَّتْ الْجِبَال بَسًّا} فُتِّتَتْ

{وَبُسَّتْ الْجِبَال بَسًّا} “ve dağlar ufalandıkça ufalınıp” parçalanıp un ufak edildiğinde,

9582. Metin

{فكانت هباء} غبارا {منبثا} منتشرا وإذا الثانية بدل من الأولى

{فكانت هباء} “[savrulan] bir toz duman haline geldiğinde,” toz haline gelip {منبثا} “etrafa saçılan” etrafa yayıldığında. İkinci “izâ” (إِذَا), birincisinden bedeldir.

9583. Metin

{وكنتم} في القيامة {أزواجا} أصنافا {ثلاثة}

{وكنتم} “ve sizler” kıyamet gününde {أزواجا} “fırkalara ayrılmış” sınıflara ayrılmış {ثلاثة} “üç [grup] olduğunuzda:”

9584. Metin

{فَأَصْحَاب الْمَيْمَنَة} وَهُمْ الَّذِينَ يُؤْتُونَ كُتُبهمْ بِأَيْمَانِهِمْ مُبْتَدَأ خَبَره {مَا أَصْحَاب الْمَيْمَنَة} تَعْظِيم لِشَأْنِهِمْ بدخولهم الجنة

{فَأَصْحَاب الْمَيْمَنَة} “Sağın adamları;” onlar kitapları sağ ellerine verilenlerdir. Mübtedadır, haberi ise: {مَا أَصْحَاب الْمَيْمَنَة} “ne mutlu o sağın adamlarına!” ifadesidir; cennete girmeleri sebebiyle durumlarının yüceliğini bildirmektedir.

9585. Metin

{وَأَصْحَاب الْمَشْأَمَة} أَيْ الشِّمَال بِأَنْ يُؤْتَى كُلّ مِنْهُمْ كِتَابه بِشِمَالِهِ {مَا أَصْحَاب الْمَشْأَمَة} تَحْقِير لِشَأْنِهِمْ بِدُخُولِهِمْ النَّار

{وَأَصْحَاب الْمَشْأَمَة} “Solun adamları;” yani her birine amel defteri solundan verilecek olan sol ehli. {مَا أَصْحَاب الْمَشْأَمَة} “ne bahtsızdır o solun adamları!” Cehenneme girmeleri sebebiyle durumlarının aşağılığını bildirmektedir.

9587. Metin

{وَالسَّابِقُونَ} إلَى الْخَيْر وَهُمْ الْأَنْبِيَاء مُبْتَدَأ {السَّابِقُونَ} تأكيد لتعظيم شأنهم

{وَالسَّابِقُونَ} “[Hayırlarda] önde olanlar ise” hayra önde koşanlar olup peygamberlerdir. Mübtedadır. {السَّابِقُونَ} “öndedirler.” Şanlarının yüceliğini pekiştirmek içindir.

9589. Metin

{أولئك المقربون}

{أولئك المقربون} “İşte onlar [Allah'a] en yakın olanlardır.”

9591. Metin

{في جنات النعيم}

{في جنات النعيم} “Naim cennetlerindedirler.”

9593. Metin

{ثُلَّة مِنْ الْأَوَّلِينَ} مُبْتَدَأ أَيْ جَمَاعَة مِنْ الأمم الماضية

{ثُلَّة مِنْ الْأَوَّلِينَ} “[Onların] birçoğu öncekilerdendir,” mübtedadır; yani geçmiş ümmetlerden büyük bir topluluktur.

9595. Metin

{وَقَلِيل مِنْ الْآخِرِينَ} مِنْ أُمَّة مُحَمَّد ﷺ وَهُمْ السَّابِقُونَ مِنْ الْأُمَم الْمَاضِيَة وَهَذِهِ الْأُمَّة وَالْخَبَر

{وَقَلِيل مِنْ الْآخِرِينَ} “birazı da sonrakilerdendir.” Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ümmetindendir. Onlar geçmiş ümmetlerin ve bu ümmetin önde gelenleridir. [Mübtedanın] haberi ise [şudur]:

9597. Metin

{عَلَى سُرَر مَوْضُونَة} مَنْسُوجَة بِقُضْبَانِ الذَّهَب وَالْجَوَاهِر

{عَلَى سُرَر مَوْضُونَة} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.” Altın ve mücevher çubuklarla dokunmuş [tahtlar üzerindedirler].

9599. Metin

{مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ} حَالَانِ مِنْ الضَّمِير فِي الخبر

{مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ} “Karşılıklı olarak onların üzerine yaslanmışlardır.” Haberdeki zamirden iki hâldir.

9601. Metin

{يَطُوف عَلَيْهِمْ} لِلْخِدْمَةِ {وِلْدَان مُخَلَّدُونَ} عَلَى شَكْل الْأَوْلَاد لَا يَهْرَمُونَ

{يَطُوف عَلَيْهِمْ} “Hizmetlerinde dolaşır” hizmet için etraflarında dolaşır {وِلْدَان مُخَلَّدُونَ} “ölümsüz gençler” çocuk suretinde olup asla yaşlanmayan [gençler],

9603. Metin

{بِأَكْوَابٍ} أَقْدَاح لَا عُرَا لَهَا {وَأَبَارِيق} لَهَا عُرَا وَخَرَاطِيم {وَكَأْس} إنَاء شُرْب الْخَمْر {مِنْ مَعِين} أَيْ خَمْر جَارِيَة مِنْ مَنْبَع لَا ينقطع أبدا

{بِأَكْوَابٍ} “[içecek dolu] kupalarla,” kulpsuz kadehlerle, {وَأَبَارِيق} “ibriklerle” kulpları ve emzikleri olan kaplarla {وَكَأْس} “ve kadehlerle” şarap içme kabıyla {مِنْ مَعِين} “akıp giden bir kaynaktan [doldurulmuş].” Yani asla kesilmeyen bir pınardan akan bir şarapla.

9605. Metin

{لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزَفُونَ} بِفَتْحِ الزَّاي وَكَسْرهَا مِنْ نَزَفَ الشَّارِب وَأَنْزَفَ أَيْ لَا يَحْصُل لَهُمْ مِنْهَا صُدَاع وَلَا ذَهَاب عَقْل بخلاف خمر الدنيا

{لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزَفُونَ} “Ondan dolayı ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.” Zâ harfinin fethası ve kesresiyle okunur; içicinin kendinden geçmesi ve sarhoş olması manasındaki “nezefe” ve “enzefe”den gelir. Yani dünya şarabının aksine, ondan dolayı başlarına bir ağrı gelmez ve akılları da gitmez.

9607. Metin

{وفاكهة مما يتخيرون}

{وفاكهة مما يتخيرون} “Ve beğendikleri meyveler,”

9609. Metin

{ولحم طير مما يشتهون و} لهم للاستمتاع

{ولحم طير مما يشتهون و} “ve canlarının çektiği kuş etleriyle [dolaşırlar]. Ve” onlar için zevk almaları adına,

9611. Metin

{حور} نِسَاء شَدِيدَات سَوَاد الْعُيُون وَبَيَاضهَا {عِين} ضِخَام الْعُيُون كُسِرَتْ عَيْنه بَدَل ضَمّهَا لِمُجَانَسَةِ الْيَاء وَمُفْرَده عَيْنَاء كَحَمْرَاء وَفِي قِرَاءَة بِجَرِّ حُور عين

{حور} “huriler” gözlerinin beyazı ve siyahı son derece belirgin olan kadınlar {عِين} “iri gözlü” iri gözlü [kadınlar vardır]. Yâ harfine uygun düşmesi için zammeli olan ayın harfi kesreli kılınmıştır; tekili ise 'hamrâ' (حَمْرَاء) vezninde 'aynâ' (عَيْنَاء) kelimesidir. Bir kıraatte 'hûrin în' (حُورٍ عِينٍ) şeklinde cer ile okunmuştur.

9613. Metin

{كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤ الْمَكْنُون} الْمَصُون

{كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤ الْمَكْنُون} “Saklı inciler gibi [olan].” Korunmuş [inciler gibi].

9615. Metin

{جَزَاء} مَفْعُول لَهُ أَوْ مَصْدَر وَالْعَامِل الْمُقَدَّر أَيْ جَعَلْنَا لَهُمْ مَا ذُكِرَ لِلْجَزَاءِ أَوْ جزيناهم {بما كانوا يعملون}

{جَزَاء} “Bir karşılık olarak...” Mefulün leh veya masdardır; takdiri amili: “Zikredilenleri onlara bir mükafat kıldık” veya “onları mükafatlandırdık” takdirindedir. {بما كانوا يعملون} “yapmış olduklarına [karşılık olarak].”

9617. Metin

{لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا} فِي الْجَنَّة {لَغْوًا} فَاحِشًا مِنْ الْكَلَام {وَلَا تَأْثِيمًا} مَا يُؤْثِم

{لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا} “Orada işitmezler” cennette {لَغْوًا} “ne boş bir söz” çirkin sözlerden hiçbir şey {وَلَا تَأْثِيمًا} “ne de günaha sokacak bir laf.” Günaha sokan bir söz [işitmezler].

9619. Metin

{إلَّا} لَكِنْ {قِيلًا} قَوْلًا {سَلَامًا سَلَامًا} بَدَل من قيلا فإنهم يسمعونه

{إلَّا} “Yalnızca” fakat {قِيلًا} “bir söz” bir kelam {سَلَامًا سَلَامًا} “«Selam! Selam!» [denir].” “Kıylen” (قِيلًا) kelimesinden bedeldir, çünkü onlar bunu işitirler.

9621. Metin

{وأصحاب اليمين ما أصحاب اليمين}

{وأصحاب اليمين ما أصحاب اليمin} “Sağın adamları; ne mutlu o sağın adamlarına!”

9623. Metin

{فِي سِدْر} شَجَر النَّبْق {مَخْضُود} لَا شَوْك فيه

{فِي سِدْر} “[Onlar] dikensiz sedir ağaçları” nebk ağacı {مَخْضُود} “dikensiz [olanlar]” içinde diken bulunmayan,

9625. Metin

{وَطَلْح} شَجَر الْمَوْز {مَنْضُود} بِالْحَمْلِ مِنْ أَسْفَله إلى أعلاه

{وَطَلْح} “ve meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları” muz ağacı {مَنْضُود} “meyveleri küme küme dizilmiş” aşağısından yukarısına kadar meyveyle dolup dizilmiş [ağaçlar arasındadırlar].

9627. Metin

{وَظِلّ مَمْدُود} دَائِم

{وَظِلّ مَمْدُود} “Ve uzamış gölgeler,” sürekli [gölgeler],

9629. Metin

{وماء مسكوب} جار دائما

{وماء مسكوب} “ve çağlayan sular,” sürekli akan [sular],

9631. Metin

{وفاكهة كثيرة}

{وفاكهة كثيرة} “ve pek çok meyveler [arasındadırlar];”

9633. Metin

{لَا مَقْطُوعَة} فِي زَمَن {وَلَا مَمْنُوعَة} بِثَمَنٍ

{لَا مَقْطُوعَة} “Tükenmeyen” hiçbir vakitte [kesilmeyen], {وَلَا مَمْنُوعَة} “ve yasaklanmayan [meyveler].” Bir bedelle [menedilmeyen].

9635. Metin

{وَفُرُش مَرْفُوعَة} عَلَى السُّرَر

{وَفُرُش مَرْفُوعَة} “Ve yükseltilmiş döşekler [üstündedirler].” Tahtlar üzerindeki [döşekler].

9637. Metin

{إنَّا أَنْشَأْنَاهُنَّ إنْشَاء} أَيْ الْحُور الْعِين مِنْ غير ولادة

{إنَّا أَنْشَأْنَاهُنَّ إنْشَاء} “Şüphesiz biz onları yeni bir yaratılışla yarattık.” Yani hûr-i 'înleri bir doğum olmaksızın [yarattık].

9639. Metin

{فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا} عَذَارَى كُلَّمَا أَتَاهُنَّ أَزْوَاجهنَّ وَجَدُوهُنَّ عَذَارَى وَلَا وَجَع

{فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا} “Böylece onları bakireler kıldık.” Bakireler; kocaları kendilerine her yaklaştıklarında onları bakire bulurlar ve hiçbir acı da olmaz.

9641. Metin

{عُرُبًا} بِضَمِّ الرَّاء وَسُكُونهَا جَمْع عُرُوب وَهِيَ الْمُتَحَبِّبَة إلَى زَوْجهَا عِشْقًا لَهُ {أَتْرَابًا} جَمْع تِرْب أَيْ مُسْتَوِيَات فِي السِّنّ

{عُرُبًا} “Eşlerine düşkün,” Râ harfinin zammeli ve sükûnlu okunuşuyla 'urûb'un (عَرُوب) çoğuludur; o da kocasına olan aşkından dolayı ona sevgi gösteren kadındır. {أَتْرَابًا} “yaşıt [kıldık],” 'tirb'in (تِرْب) çoğuludur; yani yaşça birbirine eşit [kadınlar].

9643. Metin

{لِأَصْحَابِ الْيَمِين} صِلَة أَنْشَأْنَاهُنَّ أَوْ جَعَلْنَاهُنَّ وَهُمْ

{لِأَصْحَابِ الْيَمِين} “Sağın adamları için.” “Enşe'nâhünne” veya “ce'alnâhünne” fiilinin sılasıdır (tümlecidir). Onlar da:

9645. Metin

{ثلة من الأولين}

{ثلة من الأولين} “Birçoğu öncekilerden,”

9647. Metin

{وثلة من الآخرين}

{وثلة من الآخرين} “birçoğu da sonrakilerdendir.”

9649. Metin

{وأصحاب الشمال ما أصحاب الشمال}

{وأصحاب الشمال ما أصحاب الشمال} “Solun adamları; ne yazık o solun adamlarına!”

9651. Metin

{فِي سَمُوم} رِيح حَارَّة مِنْ النَّار تَنْفُذ فِي الْمَسَامّ {وَحَمِيم} مَاء شَدِيد الْحَرَارَة

{فِي سَمُوم} “İliklere işleyen sıcak bir rüzgar” gözeneklere işleyen ateşten sıcak bir rüzgar {وَحَمِيم} “ve kaynar su içindedirler,” son derece sıcak bir su [içindedirler].

9653. Metin

{وَظِلّ مِنْ يَحْمُوم} دُخَان شَدِيد السَّوَاد

{وَظِلّ مِنْ يَحْمُوم} “Ve kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;” son derece kara bir duman [altındadırlar].

9655. Metin

{لَا بَارِد} كَغَيْرِهِ مِنْ الظِّلَال {وَلَا كَرِيم} حَسَن المنظر

{لَا بَارِد} “Ne serindir” diğer gölgeler gibi [değildir] {وَلَا كَرِيم} “ne de faydalı / hoş!” Güzel manzaralı [da değildir].

9657. Metin

{إنَّهُمْ كَانُوا قَبْل ذَلِك} فِي الدُّنْيَا {مُتْرَفِينَ} مُنَعَّمِينَ لَا يَتْعَبُونَ فِي الطَّاعَة

{إنَّهُمْ كَانُوا قَبْل ذَلِك} “Çünkü onlar bundan önce” dünyada {مُتْرَفِينَ} “refah içinde şımarmışlardı.” Nimet içinde yüzen ve itaatte kendilerini yormayan kimselerdi.

9659. Metin

{وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْث} الذَّنْب {الْعَظِيم} أَيْ الشرك

{وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْث} “Ve o günah üzerinde ısrar ediyorlardı” günah {الْعَظِيم} “o büyük [günah üzerinde].” Yani şirk [üzerinde].

9661. Metin

{وكانوا يقولون أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أئنا لَمَبْعُوثُونَ} فِي الْهَمْزَتَيْنِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ التَّحْقِيق وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ

{وكانوا يقولون أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أئنا لَمَبْعُوثُونَ} “Ve şöyle diyorlardı: «Biz ölüp bir toprak ve kemik yığını olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?»” İki yerdeki iki hemzede tahkik, ikincisinde teshil ve her iki veche göre de aralarına bir elif idhali caizdir.

9663. Metin

{أو آباؤنا الأولون} بفتح الواو للعطف والهمزة للاستفهام وهو في ذلك وفيما قبله للاستبعاد وفي قراءة بسكون الواو عطفا بأو والمعطوف عليه محل إن واسمها

{أو آباؤنا الأولون} “«Önceki atalarımız da mı?»” Vâv harfinin fethası atıf, hemze ise istifham içindir; bu ifadede ve öncesinde istib'âd (uzak görme/imkânsız sayma) anlamı taşır. Bir kıraatte vâv harfinin sükûnu ile 'ev' (أَوْ) şeklinde atıf olarak okunmuştur; matûfun aleyh ise 'inne' ve isminin mahallidir.

9665. Metin

{قل إن الأولين والآخرين}

{قل إن الأولين والآخرين} “De ki: «Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de,»”

9667. Metin

{لَمَجْمُوعُونَ إلَى مِيقَات} لِوَقْتِ {يَوْم مَعْلُوم} أَيْ يوم القيامة

{لَمَجْمُوعُونَ إلَى مِيقَات} “mutlaka bir vakitte toplanacaklardır,” vaktinde {يَوْم مَعْلُوم} “bilinen bir günün.” Yani kıyamet gününün.

9669. Metin

{ثم إنكم أيها الضالون المكذبون}

{ثم إنكم أيها الضالون المكذبون} “«Sonra siz, ey hak yoldan sapan yalanlayıcılar!»”

9671. Metin

{لآكلون من شجرة مِنْ زَقُّوم} بَيَان لِلشَّجَرِ

{لآكلون من شجرة مِنْ زَقُّوم} “«Mutlaka bir ağaçtan yiyeceksiniz, zakkumdan.»” Ağacın beyanıdır (açıklamasıdır).

9673. Metin

{فمالئون منها} من الشجر {البطون

{فمالئون منها} “«Ve ondan dolduracaksınız,»” ağaçtan {البطون

9675. Metin

{فشاربون عليه} أي الزقوم المأكول {من الحميم}

{فشاربون عليه} “«ve onun üstüne içeceksiniz»” yani yenilen zakkumun üzerine {من الحميم} “«kaynar sudan,»”

9677. Metin

{فَشَارِبُونَ شَرْب} بِفَتْحِ الشِّين وَضَمّهَا مَصْدَر {الْهِيم} الْإِبِل الْعِطَاش جَمْع هَيْمَان لِلذَّكَرِ وَهَيْمَى لِلْأُنْثَى كعطشان وعطشى

{فَشَارِبُونَ شَرْب} Şîn harfinin fethası ve dammesiyle [okunur], masdardır {الْهِيم} “susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.” Susuz develer demektir. Müzekker için heymân, müennes için heymâ kelimelerinin çoğuludur; 'atşân' ve 'atşâ' gibi.

9679. Metin

{هَذَا نُزُلهمْ} مَا أُعِدَّ لَهُمْ {يَوْم الدِّين} يوم القيامة

{هَذَا نُزُلهمْ} “İşte bu onların ziyafetidir” onlar için hazırlanan şeydir {يَوْم الدِّين} “ceza gününde.” Yani kıyamet gününde.

9681. Metin

{نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ} أَوَجَدْنَاكُمْ مِنْ عَدَم {فَلَوْلَا} هَلَّا {تُصَدِّقُونَ} بِالْبَعْثِ إذْ الْقَادِر عَلَى الْإِنْشَاء قَادِر على الإعادة

{نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ} “Sizi biz yarattık,” sizi yoktan var ettik {فَلَوْلَا} “hâlâ” {تُصَدِّقُونَ} “tasdik etmeyecek misiniz?” Dirilişi [tasdik etseniz ya!] Zira ilk defa yaratmaya güç yetiren, yeniden diriltmeye de güç yetirir.

9683. Metin

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ} تُرِيقُونَ مِنْ الْمَنِيّ فِي أرحام النساء

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ} “Döktüğünüz meniyi gördünüz mü?” Kadınların rahimlerine akıttığınız meniyi.

9685. Metin

{أَأَنْتُمْ} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة أَلِفًا وَتَسْهِيلهَا وَإِدْخَال أَلِف بَيْن الْمُسَهَّلَة وَالْأُخْرَى وَتَرْكه فِي المواضع الأخرى {تخلقونه} أي المني بشرا {أم نحن الخالقون}

{أَأَنْتُمْ} “Siz misiniz” İki hemzenin tahkiki, ikincisinin elife ibdâli, teshili ve müsehhel hemze ile diğeri arasına elif idhali veya terk edilmesi caizdir; diğer yerlerde de böyledir {تخلقونه} “onu yaratan” yani meniyi bir insan olarak [yaratan] {أم نحن الخالقون} “yoksa yaratanlar biz miyiz?”

9687. Metin

{نَحْنُ قَدَّرْنَا} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف {بَيْنكُمْ الْمَوْت وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ} بِعَاجِزِينَ

{نَحْنُ قَدَّرْنَا} Şeddeli ve şeddesiz [okunmuştur] {بَيْنكُمْ الْمَوْت وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ} “Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilemez,” biz aciz bırakılamayız.

9689. Metin

{عَلَى} عَنْ {أَنْ نُبَدِّل} نَجْعَل {أَمْثَالكُمْ} مَكَانكُمْ {وَنُنْشِئكُمْ} نَخْلُقكُمْ {فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ} مِنْ الصُّوَر كَالْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِير

{عَلَى} 'an manasındadır {أَنْ نُبَدِّل} “değiştirmekten” kılmaktan {أَمْثَالكُمْ} “sizin benzerlerinizi” yerinize {وَنُنْشِئكُمْ} “ve sizi yaratmaktan” [yeniden] var etmekten {فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ} “bilmediğiniz şeylerde” maymunlar ve domuzlar gibi suretlerde.

9691. Metin

{وَلَقَدْ عَلِمْتُمْ النَّشْأَة الْأُولَى} وَفِي قِرَاءَة بِسُكُونِ الشِّين {فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ} فِيهِ إدْغَام التَّاء الثَّانِيَة فِي الْأَصْل فِي الذَّال

{وَلَقَدْ عَلِمْتُمْ النَّشْأَة الْأُولَى} “Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz.” Bir kıraatte şîn harfinin sükûnuyladır {فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?” Bu kelimede asıldaki ikinci tâ harfi zâl harfine idgam edilmiştir.

9693. Metin

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ} تُثِيرُونَ فِي الْأَرْض وَتُلْقُونَ البذر فيها

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ} “Ektiğiniz tohumu gördünüz mü?” Yeri sürüp içine tohum attığınız şeyi.

9695. Metin

{أأنتم تزرعونه} تنبتونه {أم نحن الزارعون}

{أأنتم تزرعونه} “Onu siz mi bitiriyorsunuz” yetiştiriyorsunuz {أم نحن الزارعون} “yoksa bitirenler biz miyiz?”

9697. Metin

{لَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا} نَبَاتًا يَابِسًا لَا حَبّ فِيهِ {فَظَلْتُمْ} أَصْله ظَلِلْتُمْ بِكَسْرِ اللَّام حُذِفَتْ تَخْفِيفًا أَيْ أَقَمْتُمْ نَهَارًا {تَفَكَّهُونَ} حُذِفَتْ مِنْهُ إحْدَى التَّاءَيْنِ فِي الْأَصْل تَعْجَبُونَ مِنْ ذلك وتقولون

{لَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا} “Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik” içinde dane bulunmayan kuru bir bitki [yapardık] {فَظَلْتُمْ} “siz de kalakalırdınız” aslı lâm harfinin kesresiyle zaliltüm (ظَلِلْتُمْ) şeklindedir, hafifletme amacıyla hazfedilmiştir; yani gündüz boyu kalırdınız {تَفَكَّهُونَ} “şaşkınlık içinde:” Asıldaki iki tâ harfinden biri hazfedilmiştir; buna şaşar ve şöyle dersiniz:

9699. Metin

{إنَّا لَمُغْرَمُونَ} نَفَقَة زَرْعنَا

{إنَّا لَمُغْرَمُونَ} “«Doğrusu biz ziyana uğratıldık,»” ekinimizin masrafı [ziyan oldu].

9701. Metin

{بل نحن محرومون} ممنوعون رزقنا

{بل نحن محرومون} “«Hatta biz büsbütün mahrum bırakıldık!»” Rızkımızdan mahrum edildik.

9703. Metin

{أفرأيتم الماء الذي تشربون}

{أفرأيتم الماء الذي تشربون} “İçtiğiniz suyu gördünüz mü?”

9705. Metin

{أَأَنْتُمْ أَنَزَلْتُمُوهُ مِنْ الْمُزْن} السَّحَاب جَمْع مُزْنَة {أم نحن المنزلون}

{أَأَنْتُمْ أَنَزَلْتُمُوهُ مِنْ الْمُزْن} “Onu buluttan siz mi indirdiniz” buluttan; müzne kelimesinin çoğuludur {أم نحن المنزلون} “yoksa indirenler biz miyiz?”

9707. Metin

{لَوْ نَشَاء جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا} مِلْحًا لَا يُمْكِن شربه {فلولا} هلا {تشكرون}

{لَوْ نَشَاء جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا} “Dileseydik onu tuzlu/acı yapardık.” İçilmesi mümkün olmayan tuzlu [bir su yapardık]. {فلولا} “Hâlâ” {تشكرون} “şükretmeyecek misiniz?”

9709. Metin

{أَفَرَأَيْتُمْ النَّار الَّتِي تُورُونَ} تُخْرِجُونَ مِنْ الشَّجَر الأخضر

{أَفَرَأَيْتُمْ النَّار الَّتِي تُورُونَ} “Çaktığınız ateşi gördünüz mü?” Yeşil ağaçtan çıkardığınız [ateşi].

9711. Metin

{أأنتم أنشأتم شجرتها} كالمرخ والعفار والكلخ {أم نحن المنشئون}

{أأنتم أنشأتم شجرتها} “Onun ağacını siz mi yarattınız” merh, afâr ve kalah gibi [ağaçları] {أم نحن المنشئون} “yoksa yaratanlar biz miyiz?”

9713. Metin

{نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَة} لِنَارِ جَهَنَّم {وَمَتَاعًا} بِلُغَةٍ {لِلْمُقْوِينَ} لِلْمُسَافِرِينَ مِنْ أَقْوَى الْقَوْم أَيْ صَارُوا بالقوا بِالْقَصْرِ وَالْمَدّ أَيْ الْقَفْر وَهُوَ مَفَازَة لَا نَبَات فِيهَا وَلَا مَاء

{نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَة} “Biz onu bir ibret/hatırlatma kıldık” cehennem ateşine [karşı bir hatırlatma] {وَمَتَاعًا} “ve bir faydalanma vesilesi [yaptık]” bir geçimlik {لِلْمُقْوِينَ} “yolcular için.” Yolcular için; 'akve'l-kavm' (أَقْوَى الْقَوْم) ifadesinden gelir ki kasr ve med ile [okunan] el-kavâ veya el-kavâ' yani çorak yere, bitkisi ve suyu bulunmayan ıssız çöle vardılar demektir.

9715. Metin

{فَسَبِّحْ} نَزِّهْ {بِاسْمِ} زَائِدَة {رَبّك الْعَظِيم} اللَّه

{فَسَبِّحْ} “O halde tesbih et” tenzih et {بِاسْمِ} zaidedir {رَبّك الْعَظِيم} “yüce Rabbinin adını.” Allah'ı.

9717. Metin

{فَلَا أُقْسِم} لَا زَائِدَة {بِمَوَاقِع النُّجُوم} بِمَسَاقِطِهَا لغروبها

{فَلَا أُقْسِم} “Hayır, yemin ederim” 'lâ' (لَا) zaidedir {بِمَوَاقِع النُّجُوم} “yıldızların yerlerine (battıkları yerlere).” Batışları için düştükleri yerlere.

9719. Metin

{وَإِنَّهُ} أَيْ الْقَسَم بِهَا {لَقَسَم لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيم} لَوْ كُنْتُمْ مِنْ ذَوِي الْعِلْم لَعَلِمْتُمْ عِظَم هَذَا الْقَسَم

{وَإِنَّهُ} “Ve şüphesiz o,” yani onlarla yapılan yemin {لَقَسَم لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيم} “eğer bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir.” Eğer ilim sahibi kimselerden olsaydınız bu yeminin büyüklüğünü bilirdiniz.

9721. Metin

{إنه} أي المتلو عليكم {لقرآن كريم}

{إنه} “Şüphesiz o,” yani size okunan şey {لقرآن كريم} “elbette pek şerefli bir Kur’an’dır;”

9723. Metin

{فِي كِتَاب} مَكْتُوب {مَكْنُون} مَصُون وَهُوَ الْمُصْحَف

{فِي كِتَاب} “bir kitaptadır,” yazılmış {مَكْنُون} “korunmuş” muhafaza edilmiş, o da Mushaf'tır.

9725. Metin

{لَا يَمَسّهُ} خَبَر بِمَعْنَى النَّهْي {إلَّا الْمُطَهَّرُونَ} الَّذِينَ طَهَّرُوا أَنْفُسهمْ مِنْ الْأَحْدَاث

{لَا يَمَسّهُ} “Ona dokunamaz” nehiy anlamında haberdir {إلَّا الْمُطَهَّرُونَ} “ancak temizlenmiş olanlar.” Kendilerini hadeslerden (hükmî kirlilikten) temizlemiş olanlar.

9727. Metin

{تنزيل} منزل {من رب العالمين}

{تنزيل} “[O,] indirilmiştir” indirilmedir {من رب العالمين} “Âlemlerin Rabbi tarafından.”

9729. Metin

{أَفَبِهَذَا الْحَدِيث} الْقُرْآن {أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ} مُتَهَاوِنُونَ مُكَذِّبُونَ

{أَفَبِهَذَا الْحَدِيث} “Şimdi siz bu sözü mü” Kur'an'ı mı {أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ} “küçümsüyorsunuz?” hafife alıyorsunuz, yalanlıyorsunuz?

9731. Metin

{وَتَجْعَلُونَ رِزْقكُمْ} مِنْ الْمَطَر أَيْ شُكْره {أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ} بِسُقْيَا اللَّه حَيْثُ قُلْتُمْ مُطِرْنَا بِنَوْءِ كذا

{وَتَجْعَلُونَ رِزْقكُمْ} “Rızkınızı da kılıyorsunuz” yağmurdan [ötürü olan rızkınızın], yani onun şükrünü {أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ} “yalanlamanız şeklinde [mi] yapıyorsunuz?” Allah'ın sulamasını [yalanlamanız şeklinde], nitekim "falan yıldızın batıp doğmasıyla bize yağmur yağdırıldı" dediniz.

9733. Metin

{فَلَوْلَا} فَهَلَّا إذَا بَلَغَتْ الرُّوح وَقْت النَّزْع {الْحُلْقُوم} هُوَ مَجْرَى الطَّعَام

{فَلَوْلَا} “Öyleyse neden olmasın” can çekişme vaktinde ruh ulaştığında {الْحُلْقُوم} “boğaza,” o da yemek borusudur,

9735. Metin

{وأنتم} يا حاضري الميت {حينئذ تنظرون} إليه

{وأنتم} “ki siz o zaman” ey ölünün yanında bulunanlar! {حينئذ تنظرون} “bakıp durursunuz.” Ona [bakarsınız].

9737. Metin

{وَنَحْنُ أَقْرَب إلَيْهِ مِنْكُمْ} بِالْعِلْمِ {وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ} مِنْ الْبَصِيرَة أَيْ لَا تَعْلَمُونَ ذَلِكَ

{وَنَحْنُ أَقْرَب إلَيْهِ مِنْكُمْ} “Biz ona sizden daha yakınız” ilim bakımından {وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ} “fakat siz görmezsiniz.” basiret kökünden gelir, yani bunu bilmezsiniz.

9739. Metin

{فَلَوْلَا} فَهَلَّا {إنْ كُنْتُمْ غَيْر مَدِينِينَ} مَجْزِيِّينَ بِأَنْ تُبْعَثُوا أَيْ غَيْر مَبْعُوثِينَ بِزَعْمِكُمْ

{فَلَوْلَا} “Öyleyse [neden]” {إنْ كُنْتُمْ غَيْر مَدِينِينَ} “eğer siz hesaba çekilmeyecek / ceza görmeyecek iseniz” diriltilerek cezalandırılmayacaksanız, yani iddianıza göre diriltilmeyecekseniz,

9741. Metin

{تَرْجِعُونَهَا} تَرُدُّونَ الرُّوح إلَى الْجَسَد بَعْد بُلُوغ الْحُلْقُوم {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِيمَا زَعَمْتُمْ فَلَوْلَا الثَّانِيَة تَأْكِيد لِلْأُولَى وَإِذَا ظَرْف لِتَرْجِعُونَ الْمُتَعَلِّق بِهِ الشَّرْطَانِ وَالْمَعْنَى هَلَّا تَرْجِعُونَهَا إنْ نَفَيْتُمْ الْبَعْث صَادِقِينَ فِي نَفْيه أَيْ لِيَنْتَفِيَ عَنْ مَحِلّهَا الْمَوْت كَالْبَعْثِ

{تَرْجِعُونَهَا} “onu geri çevirsenize” boğaza ulaştıktan sonra ruhu bedene döndürsenize {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru sözlü iseniz?” İddia ettiğiniz şeyde. İkinci 'felevlâ' (فَلَوْلَا), birincisi için tekit niteliğindedir. 'İzâ' (إذَا) ise iki şartın kendisine bağlandığı 'terci'ûne' (تَرْجِعُونَ) fiilinin zarfıdır. Anlam şudur: Eğer dirilişi inkâr ediyorsanız ve inkârınızda da doğru sözlü iseniz, [ruhun] bulunduğu yerden diriliş gibi ölümün de nefyolunması için onu geri döndürsenize!

9743. Metin

{فأما إن كان} الميت {من المقربين}

{فأما إن كان} “Fakat eğer o” ölen kişi {من المقربين} “yakınlaştırılmış olanlardan (mukarrebundan) ise,”

9745. Metin

{فروح} أي فله استراحة {وريحان} رِزْق حَسَن {وَجَنَّة نَعِيم} وَهَلْ الْجَوَاب لِأَمَّا أو لإن أو لهما أقوال

{فروح} “ona bir rahatlık” yani onun için bir dinlenme/huzur, {وريحان} “güzel bir rızık” güzel bir rızık {وَجَنَّة نَعِيم} “ve Naîm cenneti vardır.” Cevabın 'emmâ'ya (أَمَّا) mı, 'in'e (إن) mi, yoksa her ikisine birden mi ait olduğu konusunda görüşler vardır.

9747. Metin

{وأما إن كان من أصحاب اليمين}

{وأما إن كان من أصحاب اليمين} “Ve eğer amel defteri sağından verilenlerden (ashâb-ı yemînden) ise,”

9749. Metin

{فَسَلَام لَك} أَيْ لَهُ السَّلَامَة مِنْ الْعَذَاب {مِنْ أَصْحَاب الْيَمِين} مِنْ جِهَة أَنَّهُ مِنْهُمْ

{فَسَلَام لَك} “artık sana selam olsun,” yani azaptan kurtuluş ve esenlik onun içindir {مِنْ أَصْحَاب الْيَمِين} “amel defteri sağından verilenlerden.” Onlardan olması cihetiyle.

9751. Metin

{وأما إن كان من المكذبين الضالين}

{وأما إن كان من المكذبين الضالين} “Fakat eğer yalanlayıcı sapıklardan ise,”

9753. Metin

{فنزل من حميم}

{فنزل من حميم} “artık kaynar sudan bir ziyafet vardır;”

9755. Metin

{وتصلية جحيم}

{وتصلية جحيم} “ve cehenneme atılıp yanma vardır.”

9757. Metin

{إنَّ هَذَا لَهُوَ حَقّ الْيَقِين} مِنْ إضَافَة الْمَوْصُوف إلَى صِفَته

{إنَّ هَذَا لَهُوَ حَقّ الْيَقِين} “Şüphesiz bu, kesin gerçeğin ta kendisidir (hakkü’l-yakîndir).” Mevsûfun sıfatına izâfe edilmesindendir.

9759. Metin

{فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبّك الْعَظِيم} تَقَّدَمَ = ٥٧ سُورَة الْحَدِيد

{فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبّك الْعَظِيم} “O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.” Daha önce geçti = 57 Hadîd Suresi.