9760. Metin
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ نَزَّهَهُ كُلّ شَيْء فَاللَّام مَزِيدَة وَجِيءَ بِمَا دُون مِنْ تَغْلِيبًا لِلْأَكْثَرِ {وَهُوَ الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ı tesbih etmiştir.” Yani her şey O'nu tenzih etmiştir. [Buradaki] lâm harfi zâiddir (fazlalıktır). Çoğunluğun üstün tutulması kuralı gereği akıllılar için kullanılan "men" yerine "mâ" getirilmiştir. {وَهُوَ الْعَزِيز} Mülkünde “O, Azîz'dir” (üstündür), {الْحَكِيم} sanatında “Hakîm'dir” (hüküm ve hikmet sahibidir).
9761. Metin
{له ملك السماوات والأرض يحيي} بالإنشاء {ويميت} بعده {وهو على كل شيء قدير}
{له ملك السماوات والأرض يحيي} “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir” yoktan var etmek suretiyle {ويميت} ve sonrasında “öldürür.” {وهو على كل شيء قدير} “O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
9762. Metin
{هُوَ الْأَوَّل} قَبْل كُلّ شَيْء بِلَا بِدَايَةٍ {وَالْآخِر} بَعْد كُلّ شَيْء بِلَا نِهَايَة {وَالظَّاهِر} بالأدلة عليه {والباطن} عن إدراك الحواس {وهو بكل شيء عليم
{هُوَ الْأَوَّل} Her şeyden önce başlangıcı olmaksızın “O, Evvel'dir” (ilktir), {وَالْآخِر} her şeyden sonra sonu olmaksızın “Âhir'dir” (sondur), {وَالظَّاهِر} varlığına delalet eden delillerle “Zâhir'dir” (açıktır), {والباطن} duyuların idrakinden gizli olmasıyla “Bâtın'dır” (gizlidir). {وهو بكل شيء عليم} “O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
9763. Metin
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا أَوَّلهَا الْأَحَد وَآخِرهَا الْجُمُعَة {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} الْكُرْسِيّ اسْتِوَاء يَلِيق بِهِ {يَعْلَم مَا يَلِج} يَدْخُل {فِي الْأَرْض} كَالْمَطَرِ وَالْأَمْوَات {وَمَا يَخْرُج مِنْهَا} كَالنَّبَاتِ وَالْمَعَادِن {وَمَا يَنْزِل مِنْ السَّمَاء} كَالرَّحْمَةِ وَالْعَذَاب {وَمَا يَعْرُج} يَصْعَد {فِيهَا} كَالْأَعْمَالِ الصَّالِحَة وَالسَّيِّئَة {وهو معكم} بعلمه {أين ما كنتم والله بما تعملون بصير}
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} İlki pazar, sonuncusu cuma olan dünya günlerinden “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.” {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} “Sonra Arş'a” yani kürsüye Zâtına yaraşır bir şekilde “istivâ etti.” {يَعْلَم مَا يَلِج} girenleri “bilir” {فِي الْأَرْض} yağmur ve ölüler gibi “yerin içine”; {وَمَا يَخْرُج مِنْهَا} bitkiler ve madenler gibi “ondan çıkanı da”; {وَمَا يَنْزِل مِنْ السَّمَاء} rahmet ve azap gibi “gökten ineni de”; {وَمَا يَعْرُج} yükselenleri de “bilir” {فِيهَا} salih ve kötü ameller gibi “oraya”. {وهو معكم} İlmiyle “O sizinle beraberdir” {أين ما كنتم والله بما تعملون بصير} “nerede olursanız olun. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
9764. Metin
{لَهُ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَإِلَى اللَّه تُرْجَع الْأُمُور} الْمَوْجُودَات جَمِيعهَا
{لَهُ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَإِلَى اللَّه تُرْجَع الْأُمُور} Bütün mevcûdat “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür.”
9765. Metin
{يُولِج اللَّيْل} يُدْخِلهُ {فِي النَّهَار} فَيَزِيد وَيَنْقُص اللَّيْل {وَيُولِج النَّهَار فِي اللَّيْل} فَيَزِيد وَيَنْقُص النَّهَار {وَهُوَ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} بِمَا فِيهَا مِنْ الْأَسْرَار وَالْمُعْتَقَدَات
{يُولِج اللَّيْل} katar {فِي النَّهَار} “Geceyi gündüze katar” böylece [gündüz] uzar, gece kısalır. {وَيُولِج النَّهَار فِي اللَّيْل} “Gündüzü de geceye katar” böylece [gece] uzar, gündüz kısalır. {وَهُوَ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} “O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir;” orada bulunan sırları ve inançları [bilir].
9766. Metin
{آمِنُوا} دَاوَمُوا عَلَى الْإِيمَان {بِاَللَّهِ وَرَسُوله وَأَنْفَقُوا} فِي سَبِيل اللَّه {مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ} مِنْ مَال مَنْ تَقَدَّمَكُمْ وَسَيَخْلُفُكُمْ فِيهِ مَنْ بَعْدكُمْ نَزَلَ فِي غَزْوَة الْعُسْرَة وَهِيَ غَزْوَة تَبُوك {فَاَلَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا} إشَارَة إلَى عثمان ﵁ {لهم أجر كبير}
{آمِنُوا} İman üzere sebat edin “Allah'a ve Resûlüne iman edin” {بِاَللَّهِ وَرَسُوله وَأَنْفَقُوا} Allah yolunda “ve infak edin” {مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ} “sizi kendisinde halef kıldığı şeylerden.” Sizden öncekilerden kalan ve sizden sonrakilerin de size halef olacağı mallardan [infak edin]. Bu ayet Usra (Zorluk) Gazvesi olan Tebük Gazvesi hakkında inmiştir. {فَاَلَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا} Osman radıyallâhu anh'a işarettir: “Sizden iman edip infak edenler var ya,” {لهم أجر كبير} “onlar için büyük bir mükâfat vardır.”
9767. Metin
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ} خِطَاب لِلْكُفَّارِ أَيْ لَا مَانِع لَكُمْ مِنْ الْإِيمَان {بِاَللَّهِ وَالرَّسُول يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أُخِذَ} بِضَمِّ الْهَمْزَة وَكَسْر الْخَاء وَبِفَتْحِهَا وَنَصْب مَا بَعْده {مِيثَاقكُمْ} عَلَيْهِ أَيْ أَخَذَهُ اللَّه فِي عَالَم الذَّرّ حين أشهدهم على أنفسهم {ألست بربكم قالوا بلى} {إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} أَيْ مُرِيدِينَ الْإِيمَان بِهِ فبادروا إليه
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ} Kâfirlere hitaptır; yani sizin iman etmenize hiçbir engel yokken “Size ne oluyor da iman etmiyorsunuz” {بِاَللَّهِ وَالرَّسُول يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أُخِذَ} Hemzenin zammesi ve hânın kesresiyle [uḫize] veya fethasıyla ve sonrasının nasbıyla [aḫaze] “Allah'a? Hâlbuki Resûl sizi Rabbinize iman etmeye çağırmakta ve kesin bir söz de alınmıştır” {مِيثَاقكُمْ} iman edeceğinize dair. Yani Allah, zürriyet âleminde onları nefislerine şahit tutarak {ألست بربكم قالوا بلى} “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da ‘Evet’ demişlerdi” buyurduğu vakit [o sözü almıştı]. {إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} Yani O'na iman etmeyi murad ediyorsanız hemen imana koşun.
9768. Metin
{هُوَ الَّذِي يُنَزِّل عَلَى عَبْده آيَات بَيِّنَات} آيَات الْقُرْآن {لِيُخْرِجكُمْ مِنْ الظُّلُمَات} الْكُفْر {إلَى النور} الإيمان {وإن الله بكم} في إخراجكم من الكفر إلى الإيمان {لرؤوف رحيم}
{هُوَ الَّذِي يُنَزِّل عَلَى عَبْده آيَات بَيِّنَات} Kur'an ayetlerini “Kuluna apaçık ayetler indiren O'dur” {لِيُخْرِجكُمْ مِنْ الظُّلُمَات} küfürden “sizi karanlıklardan çıkarmak için” {إلَى النور} imana “aydınlığa.” {وإن الله بكم} Sizi küfürden imana çıkarmak hususunda “Şüphesiz Allah size karşı” {لرؤوف رحيم} “elbette çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
9770. Metin
{وما لكم} بَعْد إيمَانكُمْ {أَلَّا} فِيهِ إدْغَام نُون أَنْ فِي لَام لَا {تُنْفِقُوا فِي سَبِيل اللَّه وَلِلَّهِ مِيرَاث السَّمَاوَات وَالْأَرْض} بِمَا فِيهِمَا فَتَصِل إلَيْهِ أَمْوَالكُمْ مِنْ غَيْر أَجْر الْإِنْفَاق بِخِلَافِ مَا لَوْ أَنْفَقْتُمْ فَتُؤْجَرُونَ {لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْل الْفَتْح} لِمَكَّة {وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَم دَرَجَة مِنْ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْد وَقَاتَلُوا وَكُلًّا} مِنْ الْفَرِيقَيْنِ وَفِي قِرَاءَة بِالرَّفْعِ مُبْتَدَأ {وَعَدَ اللَّه الْحُسْنَى} الْجَنَّة {وَاَللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِير} فَيُجَازِيكُمْ بِهِ
{وما لكم} İman ettikten sonra “Size ne oluyor ki” {أَلَّا} Burada "en" nûn'u "lâ" liyâmına idgam edilmiştir “infak etmeyesiniz?” {تُنْفِقُوا فِي سَبِيل اللَّه وَلِلَّهِ مِيرَاث السَّمَاوَات وَالْأَرْض} İçindekilerle birlikte “Allah yolunda infak etmeyesiniz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır.” Dolayısıyla mallarınız infak ecri olmaksızın O'na kalacaktır; oysa infak etseydiniz mükâfatlandırılacaktınız. {لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْل الْفَتْح} Mekke'nin fethinden önce “Sizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimse bir olmaz.” {وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَم دَرَجَة مِنْ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْد وَقَاتَلُوا وَكُلًّا} İki zümrenin her birine. Bir kıraatte mübteda olarak merfû okunmuştur: {وَعَدَ اللَّه الْحُسْنَى} cenneti “Allah en güzel olanı vadetmiştir.” {وَاَللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِير} O da sizi bununla mükâfatlandıracaktır “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
9772. Metin
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِض اللَّه} بِإِنْفَاقِ مَاله فِي سَبِيل اللَّه {قَرْضًا حَسَنًا} بِأَنْ يُنْفِقهُ لِلَّهِ {فَيُضَاعِفهُ} وَفِي قِرَاءَة فَيُضَعِّفهُ بِالتَّشْدِيدِ {لَهُ} مِنْ عَشْر إلَى أَكْثَر مِنْ سَبْعمِائَةٍ كَمَا ذُكِرَ فِي الْبَقَرَة {وَلَهُ} مَعَ الْمُضَاعَفَة {أَجْر كَرِيم} مُقْتَرِن بِهِ رِضَا وَإِقْبَال
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِض اللَّه} Malını Allah yolunda harcayarak “Kimdir o kimse ki Allah'a borç verir” {قَرْضًا حَسَنًا} onu Allah rızası için harcamak suretiyle “güzel bir borç?” {فَيُضَاعِفهُ} Şeddeli olarak "feyuda‘‘ifuhû" kıraati de vardır: {لَهُ} Bakara suresinde zikredildiği gibi on katından yedi yüz kat fazlasına kadar “Böylece O da bunu kendisi için kat kat artırsın” {وَلَهُ} bu kat kat artırmayla birlikte “ve onun için” {أَجْر كَرِيم} rıza ve ikram ile birlikte olan “değerli bir mükâfat da olsun.”
9774. Metin
اُذْكُرْ {يَوْم تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات يَسْعَى نُورهمْ بَيْن أَيْدِيهمْ} أَمَامهمْ {و} يَكُون {بِأَيْمَانِهِمْ} وَيُقَال لهم {بشراكم اليوم جنات} أي ادخلوها {تجري من تحتها الأنهار خالدين فيها ذلك هو الفوز العظيم
Hatırla! {يَوْم تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات يَسْعَى نُورهمْ بَيْن أَيْدِيهمْ} önlerinde “O gün mümin erkeklerle mümin kadınları, nurları önlerinde koşarken görürsün” {و} ve nurları [olacaktır] {بِأَيْمَانِهِمْ} “ve sağ yanlarında.” Onlara şöyle denir: {بشراكم اليوم جنات} Yani oraya girin, “Bugün sizin müjdeniz, içinden ırmaklar akan cennetlerdir.” {تجري من تحتها الأنهار خالدين فيها ذلك هو الفوز العظيم} “Orada ebedî kalıcılardır. İşte büyük kurtuluş budur.”
9776. Metin
{يَوْم يَقُول الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَات لِلَّذِينَ آمَنُوا اُنْظُرُونَا} أَبْصِرُونَا وَفِي قِرَاءَة بِفَتْحِ الْهَمْزَة وَكَسْر الظَّاء أَمْهِلُونَا {نَقْتَبِس} نَأْخُذ الْقَبَس وَالْإِضَاءَة {مِنْ نُوركُمْ قيل} لهم استهزاء بهم {ارجعوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا} فَرَجَعُوا {فَضُرِبَ بَيْنهمْ} وَبَيْن الْمُؤْمِنِينَ {بِسُورٍ} قِيلَ هُوَ سُور الْأَعْرَاف {لَهُ بَاب بَاطِنه فِيهِ الرَّحْمَة} مِنْ جِهَة الْمُؤْمِنِينَ {وظاهره} من جهة المنافقين {من قبله العذاب}
{يَوْم يَقُول الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَات لِلَّذِينَ آمَنُوا اُنْظُرُونَا} Bize bakın! Hemzenin fethası ve zâ'nın kesresiyle [enzirûnâ: bize mühlet verin] kıraati de vardır. “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: Bizi bekleyin de” {نَقْتَبِس} ışık ve aydınlık alalım “nurunuzdan bir parça alalım!” Kendileriyle alay edilerek {مِنْ نُوركُمْ قيل} “onlara denir ki:” {ارجعوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا} “Arkanıza dönün de bir nur arayın!” Onlar da geri dönerler. {فَضُرِبَ بَيْنهمْ} Onlarla müminler arasına “Bunun üzerine aralarına çekilir” {بِسُورٍ} A'râf suru olduğu söylenmiştir: “bir sur” {لَهُ بَاب بَاطِنه فِيهِ الرَّحْمَة} müminler tarafından “kapısı olan; onun iç tarafında rahmet vardır,” {وظاهره} münafıklar tarafından “dış tarafında ise” {من قبله العذاب} “önünde azap vardır.”
9778. Metin
{يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ} عَلَى الطَّاعَة {قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسكُمْ} بِالنِّفَاقِ {وَتَرَبَّصْتُمْ} بِالْمُؤْمِنِينَ الدَّوَائِر {وَارْتَبْتُمْ} شَكَكْتُمْ فِي دِين الْإِسْلَام {وَغَرَّتْكُمْ الْأَمَانِيّ} الْأَطْمَاع {حَتَّى جَاءَ أَمْر اللَّه} الْمَوْت {وَغَرَّكُمْ بِاَللَّهِ الْغَرُور} الشَّيْطَان
{يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ} itaat üzere “Onlara seslenirler: Biz sizinle beraber değil miydik?” {قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسكُمْ} nifak ile “Derler ki: Evet, fakat siz kendi nefislerinizi aldattınız (helake sürüklediniz),” {وَتَرَبَّصْتُمْ} müminlere felaketler gözlediniz “bekleyip durdunuz,” {وَارْتَبْتُمْ} İslam dininde şüpheye düştünüz “şüphe ettiniz” {وَغَرَّتْكُمْ الْأَمَانِيّ} kuruntular ve boş emeller “ve kuruntular sizi aldattı;” {حَتَّى جَاءَ أَمْر اللَّه} ölüm “nihayet Allah'ın emri geldi.” {وَغَرَّكُمْ بِاَللَّهِ الْغَرُور} Şeytan “O çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldattı.”
9780. Metin
{فَالْيَوْم لَا يُؤْخَذ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {مِنْكُمْ فِدْيَة وَلَا مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمْ النَّار هِيَ مَوْلَاكُمْ} أَوْلَى بِكُمْ {وَبِئْسَ الْمَصِير} هِيَ
{فَالْيَوْم لَا يُؤْخَذ} Yâ ve tâ ile [lâ yu'ḫazu / lâ tu'ḫazu] “Artık bugün alınmaz” {مِنْكُمْ فِدْيَة وَلَا مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمْ النَّار هِيَ مَوْلَاكُمْ} size en layık olandır “ne sizden bir fidye, ne de inkâr edenlerden. Sığınağınız ateştir; o sizin sahibinizdir (size layık olandır).” {وَبِئْسَ الْمَصِير} o ateş “Ne kötü bir varış yeridir!”
9782. Metin
{أَلَمْ يَأْنِ} يَحِنْ {لِلَّذِينَ آمَنُوا} نَزَلَتْ فِي شَأْن الصَّحَابَة لَمَّا أَكْثَرُوا الْمِزَاح {أَنْ تَخْشَع قُلُوبهمْ لِذِكْرِ اللَّه وَمَا نَزَّلَ} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف {مِنْ الْحَقّ} الْقُرْآن {وَلَا يَكُونُوا} مَعْطُوف عَلَى تَخْشَع {كَاَلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب مِنْ قَبْل} هُمْ الْيَهُود وَالنَّصَارَى {فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَد} الزَّمَن بَيْنهمْ وَبَيْن أَنْبِيَائِهِمْ {فَقَسَتْ قُلُوبهمْ} لَمْ تَلِنْ لِذِكْرِ الله {وكثير منهم فاسقون}
{أَلَمْ يَأْنِ} Vakti gelmedi mi “Zamanı gelmedi mi” {لِلَّذِينَ آمَنُوا} Şakayı çoğalttıklarında sahâbenin durumu hakkında inmiştir: “iman edenler için” {أَنْ تَخْشَع قُلُوبهمْ لِذِكْرِ اللَّه وَمَا نَزَّلَ} Şeddeli ve şeddesiz [nezzele / nezele]: “Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı kalplerinin ürpermesi” {مِنْ الْحَقّ} Kur'an'a “haktan;” {وَلَا يَكُونُوا} "taḫşe'a" fiiline matuftur: “ve olmamaları” {كَاَلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب مِنْ قَبْل} Onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır: “daha önce kendilerine kitap verilenler gibi?” {فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَد} Onlarla peygamberleri arasındaki zaman uzadı “Üzerlerinden uzun zaman geçti” {فَقَسَتْ قُلُوبهمْ} Allah'ın zikrine karşı yumuşamadı “de kalpleri katılaştı.” {وكثير منهم فاسقون} “Onlardan birçoğu da yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir.”
9784. Metin
{اعْلَمُوا} خِطَاب لِلْمُؤْمِنِينَ الْمَذْكُورِينَ {أَنَّ اللَّه يُحْيِي الْأَرْض بَعْد مَوْتهَا} بِالنَّبَاتِ فَكَذَلِكَ يَفْعَل بِقُلُوبِكُمْ يَرُدّهَا إلَى الْخُشُوع {قَدْ بَيَّنَّا لَكُمْ الْآيَات} الدالة على قدرتنا بهذا وغيره {لعلكم تعقلون
{اعْلَمُوا} Zikredilen müminlere hitaptır: “Bilin ki” {أَنَّ اللَّه يُحْيِي الْأَرْض بَعْد مَوْتهَا} bitkilerle [dirilttiği gibi] O, sizin kalplerinize de aynısını yapar ve onları huşûa döndürür “şüphesiz Allah, ölümünden sonra toprağı diriltir.” {قَدْ بَيَّنَّا لَكُمْ الْآيَات} Bununla ve başkasıyla kudretimize delalet eden “Andolsun ki biz size ayetleri açıkladık,” {لعلكم تعقلون} “umulur ki akledersiniz.”
9786. Metin
{إنَّ الْمُصَّدِّقِينَ} مِنْ التَّصَدُّق أُدْغِمَتْ التَّاء فِي الصَّاد أَيْ الَّذِينَ تَصَدَّقُوا {وَالْمُصَّدِّقَات} اللَّاتِي تَصَدَّقْنَ وَفِي قِرَاءَة بِتَخْفِيفِ الصَّاد فِيهِمَا مِنْ التَّصْدِيق وَالْإِيمَان {وَأَقْرَضُوا اللَّه قَرْضًا حَسَنًا} رَاجِع إلَى الذُّكُور وَالْإِنَاث بِالتَّغْلِيبِ وَعَطَفَ الْفِعْل عَلَى الِاسْم فِي صِلَة أَلْ لِأَنَّهُ فِيهَا حَلَّ مَحَلّ الْفِعْل وَذَكَرَ الْقَرْض بِوَصْفِهِ بَعْد التَّصَدُّق تَقْيِيد لَهُ {يُضَاعَف} وَفِي قِرَاءَة يُضَعِّف بِالتَّشْدِيدِ أَيْ قرضهم {لهم ولهم أجر كريم}
{إنَّ الْمُصَّدِّقِينَ} Tasadduk kökündendir; tâ harfi sâd harfine idgam edilmiştir, yani sadaka veren erkekler “Şüphesiz sadaka veren erkekler” {وَالْمُصَّدِّقَات} sadaka veren kadınlar. Her ikisinde de sâd harfinin şeddesiz okunuşu tasdik ve imandan gelir. {وَأَقْرَضُوا اللَّه قَرْضًا حَسَنًا} Üstün tutma kuralıyla erkeklere ve kadınlara râcidir. "El" takısının sılasında fiilin isme atfedilmesi, ismin burada fiil makamında olmasındandır. Tasadduktan sonra borcun sıfatıyla zikredilmesi onu kayıtlamak içindir: “ve sadaka veren kadınlar ile Allah'a güzel bir borç verenler var ya,” {يُضَاعَف} Şeddeli olarak "yuda‘‘afu" kıraati de vardır; yani borçları “bu onlara kat kat artırılır” {لهم ولهم أجر كريم} “ve onlar için değerli bir mükâfat vardır.”
9788. Metin
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرُسُله أُولَئِكَ هُمْ الصِّدِّيقُونَ} الْمُبَالِغُونَ فِي التَّصْدِيق {وَالشُّهَدَاء عِنْد رَبّهمْ} عَلَى الْمُكَذِّبِينَ مِنْ الْأُمَم {لَهُمْ أَجْرهمْ وَنُورهمْ وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} الدَّالَّة عَلَى وَحْدَانِيّتنَا {أُولَئِكَ أَصْحَاب الْجَحِيم} النَّار
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرُسُله أُولَئِكَ هُمْ الصِّدِّيقُونَ} tasdikte ileri gidenlerdir “Allah'a ve resullerine iman edenler; işte onlar sıddîklardır.” {وَالشُّهَدَاء عِنْد رَبّهمْ} Ümmetlerin inkârcılarına karşı “Rableri katındaki şahitlerdir.” {لَهُمْ أَجْرهمْ وَنُورهمْ وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} birliğimize delalet eden [ayetlerimizi] “Onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise;” {أُولَئِكَ أَصْحَاب الْجَحِيم} cehennemliklerdir “işte onlar alevli ateşin halkıdır.”
9790. Metin
{اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا لَعِب وَلَهْو وَزِينَة} تَزْيِين {وَتَفَاخُر بَيْنكُمْ وَتَكَاثُر فِي الْأَمْوَال وَالْأَوْلَاد} أَيْ الِاشْتِغَال فِيهَا وَأَمَّا الطَّاعَات وَمَا يُعِين عَلَيْهَا فَمِنْ أُمُور الْآخِرَة {كَمَثَلِ} أَيْ هِيَ فِي إعْجَابهَا لَكُمْ وَاضْمِحْلَالهَا كَمَثَلِ {غَيْث} مَطَر {أَعْجَبَ الْكُفَّار} الزُّرَّاع {نَبَاته} النَّاشِئ عَنْهُ {ثُمَّ يَهِيج} يَيْبَس {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُون حُطَامًا} فُتَاتًا يَضْمَحِلّ بِالرِّيَاحِ {وَفِي الْآخِرَة عَذَاب شَدِيد} لِمَنْ آثَرَ عَلَيْهَا الدُّنْيَا {وَمَغْفِرَة مِنْ اللَّه وَرِضْوَان} لِمَنْ لَمْ يُؤْثِر عَلَيْهَا الدُّنْيَا {وَمَا الحياة الدنيا} ما التمتع فيها {إلا متاع الغرور}
{اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا لَعِب وَلَهْو وَزِينَة} süslenmedir “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs,” {وَتَفَاخُر بَيْنكُمْ وَتَكَاثُر فِي الْأَمْوَال وَالْأَوْلَاد} yani bunlarla meşgul olmaktır; taatler ve onlara yardımcı olan şeyler ise ahiret işlerindendir: “aranızda bir övünme, mallarda ve evlatlarda bir çoğalma yarışıdır.” {كَمَثَلِ} Yani onun sizin hoşunuza gitmesi ve sonra yok olup gitmesi şunun misali gibidir: “Tıpkı bir misali gibidir:” {غَيْث} yağmur “yağmurun” {أَعْجَبَ الْكُفَّار} çiftçilerin “çiftçilerin hoşuna giden” {نَبَاته} ondan biten “bitkisi [gibi];” {ثُمَّ يَهِيج} kurur “sonra kurur” {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُون حُطَامًا} rüzgârlarla dağılıp giden ufantı “da onu sapsarı görürsün; sonra da çerçöp olur.” {وَفِي الْآخِرَة عَذَاب شَدِيد} dünyayı ahirete tercih eden kimseye “Ahirette ise çetin bir azap vardır;” {وَمَغْفِرَة مِنْ اللَّه وَرِضْوَان} dünyayı ahirete tercih etmeyen kimseye “Allah'tan bir bağışlanma ve rıza da vardır.” {وَمَا الحياة الدنيا} oradaki faydalanma “Dünya hayatı ise” {إلا متاع الغرور} “aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.”
9792. Metin
{سَابِقُوا إلَى مَغْفِرَة مِنْ رَبّكُمْ وَجَنَّة عَرْضهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْض} لَوْ وُصِلَتْ إحْدَاهُمَا بِالْأُخْرَى وَالْعَرْض السِّعَة {أُعِدَّتْ للذين آمنوا بالله ورسله ذَلِكَ فَضْل اللَّه يُؤْتِيه مَنْ يَشَاء وَاَللَّه ذو الفضل العظيم}
{سَابِقُوا إلَى مَغْفِرَة مِنْ رَبّكُمْ وَجَنَّة عَرْضهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْض} Biri diğerine eklenseydi [böyle olurdu]; arz genişlik demektir: “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun!” {أُعِدَّتْ للذين آمنوا بالله ورسله ذَلِكَ فَضْل اللَّه يُؤْتِيه مَنْ يَشَاء وَاَللَّه ذو الفضل العظيم} “O, Allah'a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir.”
9794. Metin
{مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَة فِي الْأَرْض} بِالْجَدْبِ {وَلَا فِي أَنْفُسكُمْ} كَالْمَرَضِ وَفَقْد الْوَلَد {إلَّا فِي كِتَاب} يَعْنِي اللَّوْح الْمَحْفُوظ {مِنْ قَبْل أَنْ نَبْرَأهَا} نَخْلُقهَا وَيُقَال فِي النِّعْمَة كَذَلِكَ {إن ذلك على الله يسير
{مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَة فِي الْأَرْض} kuraklıkla “Yeryüzünde hiçbir musibet isabet etmez” {وَلَا فِي أَنْفُسكُمْ} hastalık ve çocuk kaybı gibi “ne de kendi nefislerinizde,” {إلَّا فِي كِتَاب} yani Levh-i Mahfûz'da [yazılmış olmasın], {مِنْ قَبْل أَنْ نَبْرَأهَا} onu yaratmamızdan “biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır.” Nimet hakkında da böyle denilir. {إن ذلك على الله يسير} “Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.”
9796. Metin
{لِكَيْلَا} كَيْ نَاصِبَة لِلْفِعْلِ بِمَعْنَى أَنْ أَيْ أَخْبَرَ تَعَالَى بِذَلِكَ لِئَلَّا {تَأْسَوْا} تَحْزَنُوا {عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا} فَرَح بَطَر بَلْ فَرَح شُكْر عَلَى النِّعْمَة {بِمَا آتَاكُمْ} بِالْمَدِّ أَعْطَاكُمْ وَبِالْقَصْرِ جَاءَكُمْ مِنْهُ {وَاَللَّه لَا يُحِبّ كُلّ مُخْتَال} مُتَكَبِّر بِمَا أُوتِيَ {فَخُور} بِهِ على الناس
{لِكَيْلَا} "Key" harfi "en" manasında fiili nasb edendir; yani Allah Teâlâ bunu şöyle olmasın diye haber vermiştir: {تَأْسَوْا} üzülmeyesiniz “Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz” {عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا} şımarıklık sevinciyle değil nimete şükür sevinciyle “ve sevinmeyesiniz” {بِمَا آتَاكُمْ} Med ile "âtâkum": size verdiği; kasr ile "etâkum": ondan size gelen şeyle “size verdiği şeyle.” {وَاَللَّه لَا يُحِبّ كُلّ مُخْتَال} kendisine verilenle kibirlenen “Allah, kendini beğenen” {فَخُور} insanlara karşı onunla övünen kimselerin “hiçbir övüngeni sevmez.”
9798. Metin
{الَّذِينَ يَبْخَلُونَ} بِمَا يَجِب عَلَيْهِمْ {وَيَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبُخْلِ} بِهِ لَهُمْ وَعِيد شَدِيد {وَمَنْ يَتَوَلَّ} عَمَّا يَجِب عَلَيْهِ {فَإِنَّ اللَّه هُوَ} ضَمِير فَصْل وَفِي قِرَاءَة بِسُقُوطِهِ {الْغَنِيّ} عَنْ غَيْره {الحميد} لأوليائه
{الَّذِينَ يَبْخَلُونَ} kendilerine vacip olan şeyde “Onlar cimrilik eden” {وَيَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبُخْلِ} onunla cimrilik etmeyi emreden kimselerdir; onlar için çetin bir tehdit vardır. “ve insanlara da cimriliği emredenlerdir.” {وَمَنْ يَتَوَلَّ} üzerine vacip olan şeyden “Kim de yüz çevirirse,” {فَإِنَّ اللَّه هُوَ} Zamîr-i fasldır; onun düşürülmesiyle olan bir kıraat de vardır. {الْغَنِيّ} başkasına muhtaç olmayan “şüphesiz Allah, zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir),” {الحميد} dostları nezdinde övülendir “Hamîd'dir (her türlü övgüye layıktır).”
9800. Metin
{لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلنَا} الْمَلَائِكَة إلَى الْأَنْبِيَاء {بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْحِجَجِ الْقَوَاطِع {وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمْ الْكِتَاب} بِمَعْنَى الْكُتُب {وَالْمِيزَان} الْعَدْل {لِيَقُومَ النَّاس بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيد} أَخَرَجْنَاهُ مِنْ الْمَعَادِن {فِيهِ بَأْس شَدِيد} يُقَاتِل بِهِ {وَمَنَافِع لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَم اللَّه} عِلْم مُشَاهَدَة مَعْطُوف عَلَى لِيَقُومَ النَّاس {مَنْ يَنْصُرهُ} بِأَنْ يَنْصُر دِينه بِآلَاتِ الْحَرْب مِنْ الْحَدِيد وَغَيْره {وَرُسُله بِالْغَيْبِ} حَال مِنْ هَاء يَنْصُرهُ أَيْ غائبا عنهم في الدنيا قال بن عَبَّاس يَنْصُرُونَهُ وَلَا يُبْصِرُونَهُ {إنَّ اللَّه قَوِيّ عَزِيز} لَا حَاجَة لَهُ إلَى النُّصْرَة لَكِنَّهَا تَنْفَع مَنْ يَأْتِي بِهَا
{لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلنَا} melekleri peygamberlere “Andolsun ki biz resullerimizi gönderdik” {بِالْبَيِّنَاتِ} kesin delillerle “apaçık delillerle;” {وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمْ الْكِتَاب} kitaplar manasında “ve onlarla birlikte kitabı indirdik” {وَالْمِيزَان} adaleti “ve mizanı da” {لِيَقُومَ النَّاس بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيد} onu madenlerden çıkardık “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye. Ve demiri de indirdik” {فِيهِ بَأْس شَدِيد} onunla savaş yapılır “ki onda çetin bir güç” {وَمَنَافِع لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَم اللَّه} müşahede ilmiyle; "liyeḳûme'n-nâsu" ifadesine matuftur “ve insanlar için faydalar vardır. Allah da bilsin diye:” {مَنْ يَنْصُرهُ} demir ve benzeri savaş aletleriyle dinine yardım edenleri “kendisine kimin yardım edeceğini” {وَرُسُله بِالْغَيْبِ} "yensuruhu"daki hû zamirinden hâldir; yani dünyada O'nu görmeksizin. İbn Abbas şöyle demiştir: O'nu görmedikleri hâlde O'na yardım ederler. “ve resullerine gıyabında [kimin yardım edeceğini].” {إنَّ اللَّه قَوِيّ عَزِيز} O'nun yardıma ihtiyacı yoktur, fakat bu yardım getiren kimseye fayda verir: “Şüphesiz Allah Kavî'dir (çok güçlüdür), Azîz'dir (mutlak üstündür).”
9802. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيم وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتهمَا النُّبُوَّة وَالْكِتَاب} يَعْنِي الْكُتُب الْأَرْبَعَة التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل والزبور والفرقان فإنها في ذرية إبراهيم {فمنهم مهتد وكثير منهم فاسقون
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيم وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتهمَا النُّبُوَّة وَالْكِتَاب} Yani Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan'dan oluşan dört kitabı [kıldık]; zira bunlar İbrahim'in zürriyetindedir. “Andolsun ki biz Nûh'u ve İbrâhim'i gönderdik; peygamberliği ve kitabı da onların zürriyetine verdik.” {فمنهم مهتد وكثير منهم فاسقون} “Artık onlardan kimi doğru yola ermiştir, onlardan birçoğu da yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir.”
9804. Metin
{ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارهمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى بن مَرْيَم وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيل وَجَعَلْنَا فِي قُلُوب الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَة وَرَحْمَة وَرَهْبَانِيَّة} هِيَ رَفْض النِّسَاء وَاِتِّخَاذ الصَّوَامِع {ابْتَدَعُوهَا} مِنْ قِبَل أَنْفُسهمْ {مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ} مَا أَمَرْنَاهُمْ بِهَا {إلَّا} لَكِنْ فَعَلُوهَا {ابْتِغَاء رِضْوَان} مَرْضَاة {اللَّه فَمَا رَعَوْهَا حَقّ رِعَايَتهَا} إذْ تَرَكَهَا كَثِير مِنْهُمْ وَكَفَرُوا بِدِينِ عِيسَى وَدَخَلُوا فِي دِين مَلِكهمْ وَبَقِيَ عَلَى دِين عِيسَى كَثِير مِنْهُمْ فَآمَنُوا بِنَبِيِّنَا {فآتينا الذين آمنوا} به {منهم أجرهم وكثير منهم فاسقون}
{ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارهمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى بن مَرْيَم وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيل وَجَعَلْنَا فِي قُلُوب الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَة وَرَحْمَة وَرَهْبَانِيَّة} Bu, kadınları terk etmek ve manastırlara çekilmektir: “Sonra onların izleri üzere resullerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil'i verdik. Ona uyanların kalplerine bir şefkat, bir merhamet ve bir ruhbanlık koyduk.” {ابْتَدَعُوهَا} kendi taraflarından [çıkardılar]: “Onu kendileri uydurdular;” {مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ} onlara bunu emretmemiştik: “biz onu onların üzerine farz kılmamıştık;” {إلَّا} ancak onlar bunu yaptılar: “ancak” {ابْتِغَاء رِضْوَان} rızasını “Allah'ın rızasını kazanmak için [yaptılar].” {اللَّه فَمَا رَعَوْهَا حَقّ رِعَايَتهَا} Zira onlardan birçoğu onu terk etti, İsa'nın dinini inkâr edip krallarının dinine girdi; onlardan birçoğu da İsa'nın dini üzere kaldı ve Peygamberimize iman etti: “Fakat ona hakkıyla riayet etmediler.” {فآتينا الذين آمنوا} O'na iman edenlere “Biz de onlardan iman edenlere” {منهم أجرهم وكثير منهم فاسقون} “mükâfatlarını verdik; onlardan birçoğu ise yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir.”
9806. Metin
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} بِعِيسَى {اتَّقُوا اللَّه وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ} مُحَمَّد ﷺ وَعِيسَى {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ} نَصِيبَيْنِ {مِنْ رَحْمَته} لِإِيمَانِكُمْ بِالنَّبِيِّينَ {وَيَجْعَل لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ} عَلَى الصراط {ويغفر لكم والله غفور رحيم}
{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} İsa'ya [iman edenler] “Ey iman edenler!” {اتَّقُوا اللَّه وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ} Muhammed ﷺ'e ve İsa'ya “Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Resûlüne iman edin ki,” {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ} iki pay “size rahmetinden iki pay versin,” {مِنْ رَحْمَته} her iki peygambere iman etmeniz sebebiyle; {وَيَجْعَل لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ} Sırat üzerinde “size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin” {ويغفر لكم والله غفور رحيم} “ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
9808. Metin
{لِئَلَّا يَعْلَم} أَيْ أَعْلَمَكُمْ بِذَلِكَ لِيَعْلَم {أَهْل الْكِتَاب} التَّوْرَاة الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا بِمُحَمَّدٍ ﷺ {أَنْ} مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة وَاسْمهَا ضَمِير الشَّأْن وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ {لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْء مِنْ فَضْل اللَّه} خِلَاف مَا فِي زَعْمهمْ أَنَّهُمْ أَحِبَّاء اللَّه وَأَهْل رِضْوَانه {وَأَنَّ الْفَضْل بِيَدِ اللَّه يُؤْتِيه} يُعْطِيه {مَنْ يَشَاء} فَآتَى الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُمْ أَجْرهمْ مَرَّتَيْنِ كَمَا تقدم {والله ذو الفضل العظيم} = ٥٨ سورة المجادلة
{لِئَلَّا يَعْلَم} Yani bilsinler diye size bunu bildirdi: “Bilsinler diye:” {أَهْل الْكِتَاب} Muhammed ﷺ'e iman etmeyen Tevrat ehli “Kitap ehli,” {أَنْ} Şeddeli "enne"den hafifletilmiştir, ismi zamîru'ş-şa'ndır; mana şudur: “kendilerinin Allah'ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini” {لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْء مِنْ فَضْل اللَّه} kendilerinin Allah'ın sevgilileri ve rızasına mazhar kimseler olduğu yönündeki iddialarının aksine; {وَأَنَّ الْفَضْل بِيَدِ اللَّه يُؤْتِيه} verir “ve lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini [bilsinler].” Nitekim daha önce geçtiği üzere onlardan iman edenlere mükâfatlarını iki kez vermiştir. {والله ذو الفضل العظيم} “Allah, büyük lütuf sahibidir.” = 58 Mücâdele Suresi