9972. Metin
{يَا أَيّهَا النَّبِيّ} الْمُرَاد أُمَّته بِقَرِينَةِ مَا بَعْده أَوْ قُلْ لَهُمْ {إذَا طَلَّقْتُمْ النِّسَاء} أَيْ أَرَدْتُمْ الطَّلَاق {فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} لِأَوَّلِهَا بِأَنْ يَكُون الطَّلَاق فِي طُهْر لَمْ تُمَسَّ فِيهِ لِتَفْسِيرِهِ ﷺ بِذَلِكَ رَوَاهُ الشَّيْخَانِ {وَأَحْصُوا الْعِدَّة} احْفَظُوهَا لِتُرَاجِعُوا قَبْل فَرَاغهَا {وَاتَّقُوا اللَّه رَبّكُمْ} أَطِيعُوهُ فِي أَمْره وَنَهْيه {لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتهنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ} مِنْهَا حَتَّى تَنْقَضِي عِدَّتهنَّ {إلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ} زِنَا {مُبَيَّنَة} بِفَتْحِ الْيَاء وَكَسْرهَا بُيِّنَتْ أَوْ بَيِّنَة فَيَخْرُجْنَ لِإِقَامَةِ الْحَدّ عَلَيْهِنَّ {وَتِلْكَ} الْمَذْكُورَات {حُدُود اللَّه وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُود اللَّه فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسه لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّه يُحْدِث بَعْد ذَلِكَ} الطَّلَاق {أَمْرًا} مُرَاجَعَة فِيمَا إذَا كَانَ وَاحِدَة أَوْ اثْنَتَيْنِ
{يَا أَيّهَا النَّبِيّ} “Ey Peygamber!” Sonrasının karinesinden dolayı kastedilen ümmetidir veya [onlara şöyle] de: {إذَا طَلَّقْتُمْ النِّسَاء} “Kadınları boşayacağınız zaman” yani boşamayı dilediğinizde {فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} “onları iddetleri içinde boşayın” [iddetlerinin] başında, temas edilmemiş bir temizlik döneminde olsun; nitekim sallallâhu aleyhi ve sellem bunu böyle tefsir etmiştir, Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. {وَأَحْصُوا الْعِدَّة} “ve iddeti sayın” [iddet] bitmeden önce geri dönebilmeniz için onu zaptedip sayın. {وَاتَّقُوا اللَّه رَبّكُمْ} “Rabbiniz olan Allah’tan korkun” emir ve yasağında O’na itaat edin. {لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتهنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ} “Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar” iddetleri bitene kadar oradan [çıkmasınlar]. {إلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ} “ancak apaçık bir hayasızlık yapmaları müstesna” zina [yapmaları hariçtir]. {مُبَيَّنَة} “apaçık” yâ harfinin fethasıyla [mubeyyene] veya kesrasıyla [mubeyyine]; açıklanmış veya apaçık olan demektir. Bu durumda üzerlerine had cezasının uygulanması için çıkarılırlar. {وَتِلْكَ} “İşte bunlar” bu zikredilenler {حُدُود اللَّه وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُود اللَّه فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسه لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّه يُحْدِث بَعْد ذَلِكَ} “Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bundan sonra” boşamadan sonra {أَمْرًا} “yeni bir durum ortaya çıkarır” eğer [talak] bir veya iki ise [kalbe sevgi düşürerek] geri dönüşü [sağlar].
9973. Metin
{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلهنَّ} قَارَبْنَ انْقِضَاء عِدَّتهنَّ {فَأَمْسِكُوهُنَّ} بِأَنْ تُرَاجِعُوهُنَّ {بِمَعْرُوفٍ} مِنْ غَيْر ضِرَار {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} اُتْرُكُوهُنَّ حَتَّى تَنْقَضِي عِدَّتهنَّ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ بِالْمُرَاجَعَةِ {وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْل مِنْكُمْ} عَلَى الْمُرَاجَعَة أَوْ الْفِرَاق {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَة لِلَّهِ} لَا لِلْمَشْهُودِ عَلَيْهِ أَوْ لَهُ {ذَلِكُمْ يُوعَظ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَمَنْ يَتَّقِ اللَّه يَجْعَل لَهُ مَخْرَجًا} مِنْ كَرْب الدنيا والآخرة
{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلهنَّ} “Sürelerinin sonuna vardıklarında” iddetlerinin bitimine yaklaştıklarında {فَأَمْسِكُوهُنَّ} “onları tutun” kendilerine geri dönmek suretiyle {بِمَعْرُوفٍ} “marufla (güzellikle)” zarar vermeksizin {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} “yahut marufla (güzellikle) onlardan ayrılın” iddetleri bitene kadar onları bırakın ve [tekrar] dönmek suretiyle kendilerine zarar vermeyin. {وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْل مِنْكُمْ} “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun” dönüşe veya ayrılığa. {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَة لِلَّهِ} “Şahitliği Allah için dosdoğru yapın” aleyhine veya lehine şahitlik yapılan kimse için değil [sırf Allah için yerine getirin]. {ذَلِكُمْ يُوعَظ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَمَنْ يَتَّقِ اللَّه يَجْعَل لَهُ مَخْرَجًا} “İşte Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseye bununla öğüt verilmektedir. Kim Allah’tan korkarsa, [Allah] ona bir çıkış yolu ihsan eder” dünya ve ahiret sıkıntılarından [bir kurtuluş yolu nasip eder].
9974. Metin
{وَيَرْزُقهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِب} يَخْطِر بِبَالِهِ {وَمَنْ يَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} فِي أُمُوره {فَهُوَ حَسْبه} كَافِيه {إنَّ اللَّه بَالِغ أَمْره} مُرَاده وفي قراءة بالإضافة {قَدْ جَعَلَ اللَّه لِكُلِّ شَيْء} كَرِخَاءٍ وَشِدَّة {قدرا ميقاتا}
{وَيَرْزُقهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِب} “Ve onu beklemediği yerden rızıklandırır.” hatırına gelmeyen [yerden]. {وَمَنْ يَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} “Kim Allah’a tevekkül ederse” işlerinde {فَهُوَ حَسْبه} “O, ona yeter.” kâfidir. {إنَّ اللَّه بَالِغ أَمْره} “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir.” muradını [gerçekleştirir]. Bir kıraatte de tamlama (izafet) ile okunmuştur. {قَدْ جَعَلَ اللَّه لِكُلِّ شَيْء} “Allah her şey için koymuştur” genişlik ve darlık gibi her şey için {قدرا ميقاتا} “bir ölçü” [yani] bir vakit (mîkât) [koymuştur].
9975. Metin
{وَاَللَّائِي} بِهَمْزَةٍ وَيَاء وَبِلَا يَاء فِي الْمَوْضِعَيْنِ {يَئِسْنَ مِنْ الْمَحِيض} بِمَعْنَى الْحَيْض {مِنْ نِسَائِكُمْ إنْ ارْتَبْتُمْ} شَكَكْتُمْ فِي عِدَّتهنَّ {فَعِدَّتهنَّ ثَلَاثَة أَشْهُر وَاَللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ} لِصِغَرِهِنَّ فَعِدَّتهنَّ ثَلَاثَة أَشْهُر وَالْمَسْأَلَتَانِ فِي غَيْر الْمُتَوَفَّى عَنْهُنَّ أَزْوَاجهنَّ أَمَّا هُنَّ فَعِدَّتهنَّ مَا فِي آيَة يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ أَرْبَعَة أَشْهُر وَعَشْرًا {وَأُولَات الْأَحْمَال أَجَلهنَّ} انْقِضَاء عِدَّتهنَّ مُطَلَّقَات أَوْ مُتَوَفَّى عَنْهُنَّ أَزْوَاجهنَّ {أَنْ يَضَعْنَ حَمْلهنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّه يَجْعَل لَهُ مِنْ أَمْره يُسْرًا} فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة
{وَاَللَّائِي} “Ve o kimseler ki” her iki yerde de hemze ve yâ ile veya yâ olmaksızın [okunur] {يَئِسْنَ مِنْ الْمَحِيض} “hayızdan kesilmişlerdir” hayız anlamındadır {مِنْ نِسَائِكُمْ إنْ ارْتَبْتُمْ} “kadınlarınızdan; eğer şüpheye düşerseniz” iddetleri hususunda şüphe ederseniz {فَعِدَّتهنَّ ثَلَاثَة أَشْهُر وَاَللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ} “onların iddeti üç aydır. Henüz hayız görmemiş olanların da” küçük olmalarından dolayı [hayız görmeyenlerin de] iddetleri üç aydır. Bu iki mesele, kocaları vefat etmemiş kadınlar hakkındadır; kocaları vefat edenlere gelince, onların iddeti “Dört ay on gün beklerler” ayetinde belirtilendir. {وَأُولَات الْأَحْمَال أَجَلهنَّ} “Hamile olanların süreleri ise” boşanmış veya kocaları vefat etmiş olsun, iddetlerinin bitişi {أَنْ يَضَعْنَ حَمْلهنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّه يَجْعَل لَهُ مِنْ أَمْره يُسْرًا} “yüklerini bırakmaları (doğurmaları)dır. Kim Allah’tan korkarsa, [Allah] ona işinde bir kolaylık sağlar” dünyada ve ahirette.
9976. Metin
{ذَلِكَ} الْمَذْكُور فِي الْعِدَّة {أَمْر اللَّه} حُكْمه {أنزله إليكم ومن يتق الله يكفر عنه سيئاته ويعظم له أجرا
{ذَلِكَ} “İşte bu” iddet konusunda zikredilenler {أَمْر اللَّه} “Allah’ın emridir” O'nun hükmüdür {أنزله إليكم ومن يتق الله يكفر عنه سيئاته ويعظم له أجرا
9977. Metin
{أَسْكِنُوهُنَّ} أَيْ الْمُطَلَّقَات {مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ} أَيْ بَعْض مَسَاكِنكُمْ {مِنْ وُجْدكُمْ} أَيْ سِعَتكُمْ عَطْف بَيَان أَوْ بَدَل مِمَّا قَبْله بِإِعَادَةِ الْجَار وَتَقْدِير مُضَاف أَيْ أَمْكِنَة سَعَتكُمْ لَا مَا دُونهَا {وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} الْمَسَاكِن فَيَحْتَجْنَ إلَى الْخُرُوج أَوْ النَّفَقَة فَيَفْتَدِينَ مِنْكُمْ {وَإِنْ كُنَّ أُولَات حَمْل فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلهنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} أَوْلَادكُمْ مِنْهُنَّ {فَآتُوهُنَّ أُجُورهنَّ} عَلَى الْإِرْضَاع {وَأَتْمِرُوا بَيْنكُمْ} وَبَيْنهنَّ {بِمَعْرُوفٍ} بِجَمِيلٍ فِي حَقّ الْأَوْلَاد بِالتَّوَافُقِ عَلَى أَجْر مَعْلُوم عَلَى الْإِرْضَاع {وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ} تَضَايَقْتُمْ فِي الْإِرْضَاع فَامْتَنَعَ الْأَب مِنْ الْأُجْرَة وَالْأُمّ مِنْ فِعْله {فَسَتُرْضِعُ لَهُ} لِلْأَبِ {أُخْرَى} وَلَا تُكْرَه الْأُمّ عَلَى إرْضَاعه
{أَسْكِنُوهُنَّ} “Onları oturtun” yani boşanmış kadınları {مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ} “kendi oturduğunuz yerin bir kısmında” yani meskenlerinizin bir kısmında {مِنْ وُجْدكُمْ} “gücünüzün yettiği ölçüde” yani imkanınız ve genişliğiniz nispetinde. [Bu ifade] atf-ı beyan yahut cer edatının tekrarlanması ve bir muzaf takdiriyle önceki ifadeden bedeldir; yani imkanınızın elverdiği yerlerde, ondan daha düşüğünde değil [oturtun]. {وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} “Onları sıkıntıya sokmak için kendilerine zarar vermeyin” meskenler [hususunda sıkıştırıp] çıkmak zorunda kalmasınlar veya nafaka [hususunda sıkıştırıp] sizden kurtulmak için fidye vermesinler. {وَإِنْ كُنَّ أُولَات حَمْل فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلهنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} “Eğer hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğuruncaya) kadar onlara nafaka verin. Eğer sizin için emzirirlerse” onlardan olan çocuklarınızı {فَآتُوهُنَّ أُجُورهنَّ} “onlara ücretlerini verin” emzirme karşılığında. {وَأَتْمِرُوا بَيْنكُمْ} “Ve aranızda danışıp görüşün” ve aralarında {بِمَعْرُوفٍ} “marufla (güzellikle)” emzirme karşılığında bilinen bir ücret üzerinde uzlaşarak çocukların hakkı hususunda güzel bir şekilde [anlaşın]. {وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ} “Eğer güçlük çekerseniz (anlaşamazsanız)” emzirme konusunda anlaşmazlığa düşüp baba ücret vermekten, anne de emzirmekten kaçınırsa {فَسَتُرْضِعُ لَهُ} “onun için emzirecektir” baba için {أُخْرَى} “bir başka kadın.” Anne ise çocuğu emzirmeye zorlanmaz.
9978. Metin
{لِيُنْفِق} عَلَى الْمُطَلَّقَات وَالْمُرْضِعَات {ذُو سَعَة مِنْ سَعَته وَمَنْ قُدِرَ} ضُيِّقَ {عَلَيْهِ رِزْقه فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ} أَعْطَاهُ {اللَّه} عَلَى قَدْره {لَا يُكَلِّف اللَّه نَفْسًا إلَّا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّه بَعْد عُسْر يُسْرًا} وَقَدْ جَعَلَهُ بِالْفُتُوحِ
{لِيُنْفِق} “Nafaka versin” boşanmış ve emziren kadınlara {ذُو سَعَة مِنْ سَعَته وَمَنْ قُدِرَ} “eli geniş olan genişliğine göre. [Rızkı] daraltılmış olan kimse de” daraltılmış {عَلَيْهِ رِزْقه فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ} “rızkı, Allah'ın kendisine verdiğinden nafaka versin” verdiğinden {اللَّه} “Allah” kendi gücü nispetinde. {لَا يُكَلِّف اللَّه نَفْسًا إلَّا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّه بَعْد عُسْر يُسْرًا} “Allah hiçbir kimseye gücünün yettiğinden (kendisine verdiğinden) başkasını yüklemez. Allah bir güçlüğün ardından bir kolaylık yaratacaktır.” Nitekim fetihlerle [bu kolaylığı] sağlamıştır.
9979. Metin
{وَكَأَيِّنْ} هِيَ كَاف الْجَرّ دَخَلَتْ عَلَى أَيْ بِمَعْنَى كَمْ {مِنْ قَرْيَة} أَيْ وَكَثِير مِنْ الْقُرَى {عَتَتْ} عَصَتْ يَعْنِي أَهْلهَا {عَنْ أَمْر رَبّهَا وَرُسُله فَحَاسَبْنَاهَا} فِي الْآخِرَة وَإِنْ لَمْ تَجِئْ لِتَحَقُّقِ وُقُوعهَا {حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا} بِسُكُونِ الْكَاف وَضَمّهَا فَظِيعًا وَهُوَ عَذَاب النار
{وَكَأَيِّنْ} “Nice” Bu, 'ey' kelimesinin başına gelmiş cer kâf'ı olup 'kem (nice)' anlamındadır {مِنْ قَرْيَة} “belde/kent halkı vardır ki” yani nice beldeler/kentler vardır ki {عَتَتْ} “baş kaldırdı” isyan etti, yani halkı {عَنْ أَمْر رَبّهَا وَرُسُله فَحَاسَبْنَاهَا} “Rabbinin ve elçilerinin emrine; Biz de onu hesaba çektik” ahirette [hesaba çektik]; henüz gelmemiş olsa da vuku bulması kesin olduğu için [geçmiş zaman kipiyle gelmiştir] {حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا} “çetin bir hesapla ve onu dehşetli bir azapla cezalandırdık.” kâf harfinin sükûnuyla [nukrâ] ve dammesiyle [nukurâ]; korkunç [bir azapla cezalandırdık], o da cehennem azabıdır.
9980. Metin
{فَذَاقَتْ وَبَال أَمْرهَا} عُقُوبَته {وَكَانَ عَاقِبَة أَمْرهَا خُسْرًا} خَسَارًا وَهَلَاكًا
{فَذَاقَتْ وَبَال أَمْرهَا} “Böylece o, işinin vebalini (kötü sonucunu) tattı” cezasını [tattı] {وَكَانَ عَاقِبَة أَمْرهَا خُسْرًا} “ve işinin sonu bir hüsran oldu.” zarar ve helak [oldu].
9982. Metin
{أَعَدَّ اللَّه لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا} تَكْرِير الْوَعِيد تَوْكِيد {فَاتَّقُوا اللَّه يَا أُولِي الْأَلْبَاب} أَصْحَاب الْعُقُول {الَّذِينَ آمَنُوا} نَعْت لِلْمُنَادَى أَوْ بَيَان لَهُ {قَدْ أَنَزَلَ اللَّه إلَيْكُمْ ذِكْرًا} هُوَ القرآن
{أَعَدَّ اللَّه لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا} “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır.” Tehdidin tekrarlanması tekit (pekiştirme) içindir. {فَاتَّقُوا اللَّه يَا أُولِي الْأَلْبَاب} “O halde Allah’tan korkun, ey akıl sahipleri!” akıl sahipleri. {الَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler!” Münâdânın sıfatı yahut beyanıdır. {قَدْ أَنَزَلَ اللَّه إلَيْكُمْ ذِكْرًا} “Gerçekten Allah size bir zikir (öğüt/kitap) indirmiştir.” O Kur'an'dır.
9984. Metin
{رَسُولًا} أَيْ مُحَمَّدًا ﷺ منصوب بفعل مقدر أي وأرسل {يتلوا عَلَيْكُمْ آيَات اللَّه مُبَيَّنَات} بِفَتْحِ الْيَاء وَكَسْرهَا كَمَا تَقَدَّمَ {لِيُخْرِج الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} بَعْد مَجِيء الذِّكْر وَالرَّسُول {مِنْ الظُّلُمَات} الْكُفْر الَّذِي كَانُوا عَلَيْهِ {إلَى النُّور} الْإِيمَان الَّذِي قَامَ بِهِمْ بَعْد الْكُفْر {وَمَنْ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَيَعْمَل صَالِحًا يُدْخِلهُ} وَفِي قِرَاءَة بِالنُّونِ {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّه لَهُ رِزْقًا} هُوَ رِزْق الْجَنَّة الَّتِي لَا يَنْقَطِع نَعِيمهَا
{رَسُولًا} “Bir elçi [göndermiştir ki]” yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i [göndermiştir]; takdiri 've ersele' (ve bir elçi gönderdi) olan mukadder bir fiille mansubdur {يتلوا عَلَيْكُمْ آيَات اللَّه مُبَيَّنَات} “size Allah’ın apaçık ayetlerini okur” daha önce geçtiği gibi yâ harfinin fethasıyla [mubeyyenât] veya kesrasıyla [mubeyyinât okunur] {لِيُخْرِج الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} “iman edip salih amel işleyenleri çıkarmak için” zikir ve Resul geldikten sonra {مِنْ الظُّلُمَات} “karanlıklardan” üzerinde bulundukları küfürden {إلَى النُّور} “aydınlığa” küfürden sonra kendilerinde oluşan imana. {وَمَنْ يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَيَعْمَل صَالِحًا يُدْخِلهُ} “Kim Allah’a inanır ve salih amel işlerse, [Allah] onu girdirir” bir kıraatte nûn ile [nudhilhu/girdiririz şeklinde okunmuştur] {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّه لَهُ رِزْقًا} “altından ırmaklar akan cennetlere; orada ebedi olarak kalacaklardır. Şüphesiz Allah ona ne güzel bir rızık vermiştir.” O, nimeti kesilmeyen cennet rızkıdır.
9986. Metin
{اللَّه الَّذِي خَلَقَ سَبْع سَمَاوَات وَمِنْ الْأَرْض مِثْلهنَّ} يَعْنِي سَبْع أَرَضِينَ {يَتَنَزَّل الْأَمْر} الْوَحْي {بَيْنهنَّ} بَيْن السَّمَاوَات وَالْأَرْض يَنْزِل بِهِ جِبْرِيل مِنْ السَّمَاء السَّابِعَة إلَى الْأَرْض السَّابِعَة {لِتَعْلَمُوا} مُتَعَلِّق بِمَحْذُوفٍ أَيْ أَعْلَمَكُمْ بِذَلِكَ الْخَلْق وَالتَّنْزِيل {إن الله على كل شيء قدير وأن الله قد أحاط بكل شيء علما} = ٦٦ سورة التحريم
{اللَّه الَّذِي خَلَقَ سَبْع سَمَاوَات وَمِنْ الْأَرْض مِثْلهنَّ} “Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratan O'dur.” yani yedi yeri. {يَتَنَزَّل الْأَمْر} “Emir inip durur” vahiy {بَيْنهنَّ} “aralarında” gökler ile yer arasında; Cebrail onu yedinci gökten yedinci yere indirir. {لِتَعْلَمُوا} “Bilmeniz için” mahzuf bir ifadeye müteallıktır; yani [bu yaratma ve indirmeyle size bildirdi ki] {إن الله على كل شيء قدير وأن الله قد أحاط بكل شيء علما} “şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter ve gerçekten Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” = 66 Tahrîm Suresi