Tahrîm

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9987. Metin

{يَا أَيّهَا النَّبِيّ لِمَ تُحَرِّم مَا أَحَلَّ اللَّه لَك} مِنْ أَمَتك مَارِيَة الْقِبْطِيَّة لَمَّا وَاقَعَهَا فِي بَيْت حَفْصَة وَكَانَتْ غَائِبَة فَجَاءَتْ وَشَقَّ عَلَيْهَا كَوْن ذَلِكَ فِي بَيْتهَا وَعَلَى فِرَاشهَا حَيْثُ قُلْت هِيَ حَرَام عَلَيَّ {تَبْتَغِي} بتحريمها {مرضات أَزْوَاجك} أَيْ رِضَاهُنَّ {وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} غَفَرَ لَك هَذَا التَّحْرِيم

{يَا أَيّهَا النَّبِيّ لِمَ تُحَرِّم مَا أَحَلَّ اللَّه لَك} “Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” [Bu hitap], Hafsa uzaktayken onun evinde cariyesi Mâriye el-Kıbtiyye ile birlikte olması, [Hafsa’nın] gelip de bunun kendi evinde ve kendi yatağında olmasını ağır bulması üzerine [Peygamber’in]: “O bana haramdır” demesi [sebebiyle inmiştir]. [Cariyeni] haram kılarak {تَبْتَغِي} “arıyorsun” {مرضات أَزْوَاجك} “eşlerinin rızasını.” Yani onların hoşnutluğunu. {وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Allah bu haram kılmanı senin için bağışlamıştır.

9988. Metin

{قَدْ فَرَضَ اللَّه} شَرَعَ {لَكُمْ تَحِلَّة أَيْمَانكُمْ} تَحْلِيلهَا بِالْكَفَّارَةِ الْمَذْكُورَة فِي سُورَة الْمَائِدَة وَمِنْ الْأَيْمَان تَحْرِيم الْأَمَة وَهَلْ كَفَّرَ ﷺ قَالَ مُقَاتِل أَعْتَقَ رَقَبَة فِي تَحْرِيم مَارِيَة وَقَالَ الْحَسَن لَمْ يُكَفِّر لِأَنَّهُ ﷺ مَغْفُور لَهُ {وَاَللَّه مولاكم} ناصركم {وهو العليم الحكيم

{قَدْ فَرَضَ اللَّه} “Allah meşru kılmıştır” [yani] farz kılmıştır {لَكُمْ تَحِلَّة أَيْمَانكُمْ} “yeminlerinizi çözmeyi” [yani] Mâide Suresi’nde zikredilen kefaretle onların çözülmesini. Cariyeyi haram kılmak da yeminlerdendir. sallallâhu aleyhi ve sellem kefaret verdi mi? Mukātil: “Mâriye’yi haram kılması sebebiyle bir köle azat etti” demiştir. Hasan [el-Basrî] ise: “Kefaret vermemiştir; çünkü onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] [günahları] bağışlanmıştır” demiştir. {وَاَللَّه مولاكم} “Allah sizin mevlanızdır” [yani] yardımcınızdır {وهو العليم الحكيم

9989. Metin

{وَ} اذْكُرْ {إذْ أَسَرَّ النَّبِيّ إلَى بَعْض أَزْوَاجه} هِيَ حَفْصَة {حَدِيثًا} هُوَ تَحْرِيم مَارِيَة وَقَالَ لَهَا لَا تُفْشِيه {فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ} عَائِشَة ظَنًّا مِنْهَا أَنْ لَا حَرَج فِي ذَلِكَ {وَأَظْهَرَهُ اللَّه} أَطْلَعَهُ {عَلَيْهِ} عَلَى الْمُنَبَّأ بِهِ {عَرَّفَ بَعْضه} لِحَفْصَةَ {وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْض} تَكَرُّمًا مِنْهُ {فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنْبَأَك هَذَا قَالَ نَبَّأَنِي الْعَلِيم الْخَبِير} أَيْ الله

} “ve O, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” {وَ} [Hatırla] {إذْ أَسَرَّ النَّبِيّ إلَى بَعْض أَزْوَاجه} “Hani Peygamber, eşlerinden birine sır olarak söylemişti” ki o Hafsa’dır {حَدِيثًا} “bir söz.” Bu da Mâriye’yi haram kılmasıydı ve ona: “Bunu kimseye yayma” buyurmuştu. {فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ} “Bunun üzerine o, bunu haber verince” [yani] Âişe’ye haber verdi; bunda bir sakınca olmadığını zannederek. {وَأَظْهَرَهُ اللَّه} “Allah da onu açığa çıkarınca” [yani] haber verilen şeyi Peygamber’e bildirince {عَلَيْهِ} “kendisine” {عَرَّفَ بَعْضه} “bir kısmını bildirdi” Hafsa’ya {وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْض} “bir kısmından da vazgeçti” bir lütufkârlık olarak. {فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنْبَأَك هَذَا قَالَ نَبَّأَنِي الْعَلِيم الْخَبِير} “[Peygamber] bunu ona haber verince, [Hafsa]: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ dedi. [Peygamber de]: ‘Bana her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden haberdar olan [Allah] haber verdi’ dedi.” Yani Allah.

9990. Metin

{إنْ تَتُوبَا} أَيْ حَفْصَة وَعَائِشَة {إلَى اللَّه فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبكُمَا} مَالَتْ إلَى تَحْرِيم مَارِيَة أَيْ سَرَّكُمَا ذَلِكَ مَعَ كَرَاهَة النَّبِيّ ﷺ لَهُ وَذَلِكَ ذَنْب وَجَوَاب الشَّرْط مَحْذُوف أَيْ تَقَبُّلًا وَأَطْلَقَ قُلُوب عَلَى قَلْبَيْنِ وَلَمْ يُعَبِّر بِهِ لِاسْتِثْقَالِ الْجَمْع بَيْن تَثْنِيَتَيْنِ فِيمَا هُوَ كَالْكَلِمَةِ الْوَاحِدَة {وَإِنْ تَظَاهَرَا} بِإِدْغَامِ التَّاء الثَّانِيَة فِي الْأَصْل فِي الظَّاء وَفِي قِرَاءَة بِدُونِهَا تَتَعَاوَنَا {عَلَيْهِ} أَيْ النَّبِيّ فِيمَا يَكْرَههُ {فَإِنَّ اللَّه هُوَ} فَصْل {مَوْلَاهُ} نَاصِره {وَجِبْرِيل وَصَالِح الْمُؤْمِنِينَ} أَبُو بَكْر وَعُمَر ﵄ مَعْطُوف عَلَى مَحَلّ اسْم إنْ فَيَكُونُونَ نَاصِرِيهِ {وَالْمَلَائِكَة بَعْد ذَلِكَ} بَعْد نَصْر اللَّه وَالْمَذْكُورِينَ {ظَهِير} ظُهَرَاء أَعْوَان لَهُ فِي نَصْره عَلَيْكُمَا

{إنْ تَتُوبَا} “Eğer siz ikiniz tövbe ederseniz” yani Hafsa ve Âişe {إلَى اللَّه فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبكُمَا} “Allah’a, muhakkak ki kalpleriniz eğilmiştir” [yani] Mâriye’nin haram kılınmasına meyletmiştir; yani Peygamber’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] hoşuna gitmemesine rağmen bu sizi sevindirmiştir. Bu ise bir günahtır. Şartın cevabı hazfedilmiştir; yani [tövbe ederseniz] kabul edilir. Tek bir kelime gibi olan bir şeyde iki tesniyenin (ikil) bir arada bulunması ağır geldiği için iki kalp hakkında çoğul lafzı kullanılmış, tesniye ile ifade edilmemiştir. {وَإِنْ تَظَاهَرَا} -ikinci te harfinin aslından olan zı harfine idğam edilmesiyle; bir kıraatte ise idğamsız olarak- yardımlaşırsanız {عَلَيْهِ} “ona karşı” yani Peygamber’e karşı onun hoşlanmadığı şeyde, {فَإِنَّ اللَّه هُوَ} fasl [zamiridir] {مَوْلَاهُ} “şüphesiz Allah onun mevlasıdır” yardımcısıdır {وَجِبْرِيل وَصَالِح الْمُؤْمِنِينَ} “Cebrail ve müminlerin salih olanları da.” [Bunlar] Ebû Bekir ve Ömer’dir [radıyallâhu anhümâ]. İnne’nin isminin mahalline atfedilmiştir; böylece onlar onun yardımcıları olurlar. {وَالْمَلَائِكَة بَعْد ذَلِكَ} “Bunlardan sonra melekler de” yani Allah’ın ve zikredilenlerin yardımından sonra {ظَهِير} “arkadır/yardımcıdır” yani size karşı ona yardım etmede onun destekçileri ve yardımcılarıdır.

9991. Metin

{عَسَى رَبّه إنْ طَلَّقَكُنَّ} أَيْ طَلَّقَ النَّبِيّ أَزْوَاجه {أَنْ يُبَدِّلهُ} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف {أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ} خَبَر عَسَى وَالْجُمْلَة جَوَاب الشَّرْط وَلَمْ يَقَع التَّبْدِيل لِعَدَمِ وُقُوع الشَّرْط {مُسْلِمَات} مُقِرَّات بِالْإِسْلَامِ {مُؤْمِنَات} مُخْلِصَات {قَانِتَات} مُطِيعَات {تَائِبَات عَابِدَات سائحات} صائمات أو مهاجرات {ثيبات وأبكارا}

{عَسَى رَبّه إنْ طَلَّقَكُنَّ} “Eğer o sizi boşarsa Rabbi umulur ki” yani Peygamber eşlerini boşarsa {أَنْ يُبَدِّلهُ} -şeddeli ve şeddesiz [kıraatlerle]- {أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ} “ona sizden daha hayırlı eşler verir” [ifadesi] asâ’nın haberidir; cümle şartın cevabıdır. Şart gerçekleşmediği için değiştirme de gerçekleşmemiştir. {مُسْلِمَات} “Müslüman” [yani] İslam’ı ikrar eden {مُؤْمِنَات} “mümin” [yani] ihlaslı {قَانِتَات} “itaatkar” {تَائِبَات عَابِدَات سائحات} “tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan” oruç tutan veya hicret eden {ثيبات وأبكارا} “dul ve bakire [kadınlar verir].”

9992. Metin

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسكُمْ وَأَهْلِيكُمْ} بِالْحَمْلِ عَلَى طَاعَة اللَّه {نَارًا وَقُودهَا النَّاس} الْكُفَّار {وَالْحِجَارَة} كَأَصْنَامِهِمْ مِنْهَا يَعْنِي أَنَّهَا مُفْرِطَة الْحَرَارَة تَتَّقِد بِمَا ذُكِرَ لَا كَنَارِ الدُّنْيَا تَتَّقِد بِالْحَطَبِ وَنَحْوه {عَلَيْهَا مَلَائِكَة} خَزَنَتهَا عُدَّتهمْ تِسْعَة عَشَر كَمَا سَيَأْتِي فِي الْمُدَّثِّر {غِلَاظ} مِنْ غِلَظ الْقَلْب {شِدَاد} فِي الْبَطْش {لَا يَعْصُونَ اللَّه مَا أَمَرَهُمْ} بَدَل مِنْ الْجَلَالَة أَيْ لَا يَعْصُونَ أَمْر اللَّه {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} تَأْكِيد وَالْآيَة تَخْوِيف لِلْمُؤْمِنِينَ عَنْ الِارْتِدَاد وَلِلْمُنَافِقِينَ الْمُؤْمِنِينَ بِأَلْسِنَتِهِمْ دُون قُلُوبهمْ

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسكُمْ وَأَهْلِيكُمْ} “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi koruyun” Allah’a itaate sevk ederek {نَارًا وَقُودهَا النَّاس} “yakıtı insanlar olan bir ateşten” [yani] kâfirler {وَالْحِجَارَة} “ve taşlar.” Putları gibi taştan olan [şeyler]. Yani o, aşırı sıcaktır; zikredilen şeylerle tutuşur, odun ve benzeri şeylerle tutuşan dünya ateşi gibi değildir. {عَلَيْهَا مَلَائِكَة} “Onun başında melekler vardır” onun bekçileri; sayıları Müddessir’de geleceği üzere on dokuzdur {غِلَاظ} “katı” kalbi katı {شِدَاد} “çetin” yakalamada pek sert {لَا يَعْصُونَ اللَّه مَا أَمَرَهُمْ} “Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde O’na isyan etmezler” lafzatullahtan bedeldir; yani Allah’ın emrine isyan etmezler {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “ve kendilerine ne emredilirse yaparlar.” [Bu ifade bir] teyittir. Ayet; müminleri dinden dönmekten, kalpleriyle değil yalnız dilleriyle inanan münafıkları da [korkutmak içindir].

9993. Metin

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْم} يُقَال لَهُمْ ذَلِكَ عِنْد دُخُولهمْ النَّار أَيْ لِأَنَّهُ لَا يَنْفَعكُمْ {إنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أَيْ جَزَاءَهُ

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْم} “Ey inkâr edenler! Bugün mazeret ileri sürmeyin!” Ateşe girdiklerinde onlara böyle denilir; yani çünkü artık size fayda vermez. {إنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Siz ancak yapmakta olduklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” Yani karşılığını.

9994. Metin

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إلَى اللَّه تَوْبَة نَصُوحًا} بِفَتْحِ النُّون وَضَمّهَا صَادِقَة بِأَنْ لَا يُعَاد إلَى الذَّنْب وَلَا يُرَاد الْعَوْد إلَيْهِ {عَسَى رَبّكُمْ} تَرْجِيَة تَقَع {أَنْ يُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ وَيُدْخِلكُمْ جَنَّات} بَسَاتِين {تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار يَوْم لَا يُخْزِي اللَّه} بِإِدْخَالِ النَّار {النَّبِيّ وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورهمْ يَسْعَى بَيْن أَيْدِيهمْ} أَمَامهمْ {وَ} يَكُون {بِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ} مُسْتَأْنَف {رَبّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورنَا} إلَى الْجَنَّة والمنافقون يطفأ نورهم {واغفر لنا} ربنا {إنك على كل شيء قدير}

{يَا أَيّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إلَى اللَّه تَوْبَة نَصُوحًا} “Ey iman edenler! Allah’a samimi bir tövbe ile tövbe edin!” -Nûn harfinin fethası ve zammesiyle- bir daha günaha dönülmeyecek ve ona dönmek arzu edilmeyecek şekilde içten [bir tövbe]. {عَسَى رَبّكُمْ} “Umulur ki Rabbiniz” gerçekleşecek bir temennidir {أَنْ يُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ وَيُدْخِلكُمْ جَنَّات} “kötülüklerinizi örter ve sizi cennetlere sokar” bahçelere {تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار يَوْم لَا يُخْزِي اللَّه} “altlarından ırmaklar akan. O gün Allah utandırmaz” ateşe sokarak [rüsvay etmez] {النَّبِيّ وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورهمْ يَسْعَى بَيْن أَيْدِيهمْ} “Peygamber’i ve onunla beraber iman edenleri. Onların nuru önlerinde koşar” önlerinde {وَ} [ve] olur {بِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ} “sağ yanlarında. Onlar derler ki:” Müstenef [cümledir]. {رَبّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورنَا} “Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla” cennete kadar. Münafıkların ise nuru söndürülür. {واغفر لنا} “ve bizi bağışla” Rabbimiz! {إنك على كل شيء قدير} “Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla güç yetirensin.”

9995. Metin

{يَا أَيّهَا النَّبِيّ جَاهِد الْكُفَّار} بِالسَّيْفِ {وَالْمُنَافِقِينَ} بِاللِّسَانِ وَالْحُجَّة {وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} بِالِانْتِهَارِ وَالْمَقْت {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمَصِير} هِيَ

{يَا أَيّهَا النَّبِيّ جَاهِد الْكُفَّار} “Ey Peygamber! Kâfirlerle cihad et” kılıçla {وَالْمُنَافِقِينَ} “ve münafıklarla da [cihad et]” dille ve delille {وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} “onlara karşı sert davran!” azarlamak ve buğzetmek suretiyle. {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمَصِير} “Onların varacağı yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” orası.

9997. Metin

{ضَرَبَ اللَّه مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَة نُوح وَامْرَأَة لُوط كَانَتَا تَحْت عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادنَا صالحين فَخَانَتَاهُمَا} فِي الدِّين إذْ كَفَرَتَا وَكَانَتْ امْرَأَة نُوح وَاسْمهَا وَاهِلَة تَقُول لِقَوْمِهِ ? إنَّهُ مَجْنُون وَامْرَأَة لُوط وَاسْمهَا وَاعِلَة تَدُلّ قَوْمه عَلَى أَضْيَافه إذَا نَزَلُوا بِهِ لَيْلًا بِإِيقَادِ النَّار وَنَهَارًا بِالتَّدْخِينِ {فَلَمْ يُغْنِيَا} أَيْ نُوح وَلُوط {عَنْهُمَا مِنْ اللَّه} مِنْ عَذَابه {شَيْئًا وَقِيلَ} لَهُمَا {اُدْخُلَا النَّار مَعَ الدَّاخِلِينَ} مِنْ كُفَّار قَوْم نُوح وَقَوْم لُوط

{ضَرَبَ اللَّه مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَة نُوح وَامْرَأَة لُوط كَانَتَا تَحْت عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادنَا صالحين فَخَانَتَاهُمَا} “Allah, inkâr edenlere Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal getirdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun [nikâhı] altındaydılar da onlara hıyanet ettiler.” Dinde [hıyanet ettiler], çünkü kâfir oldular. Nuh’un karısı -adı Vâhile idi- kavmine onun hakkında: “O delidir” derdi. Lût’un karısı ise -adı Vâile idi- geceleyin yanına misafirler indiğinde ateş yakarak, gündüzleyin ise duman çıkararak kavmine misafirlerini haber verirdi. {فَلَمْ يُغْنِيَا} “Fakat fayda veremediler” yani Nuh ve Lût {عَنْهُمَا مِنْ اللَّه} “o iki kadına Allah’tan [gelen]” O’nun azabından {شَيْئًا وَقِيلَ} “hiçbir şeyi ve [onlara] denildi ki:” o ikisine {اُدْخُلَا النَّار مَعَ الدَّاخِلِينَ} “Girenlerle birlikte ateşe girin!” Nuh kavminin ve Lût kavminin kâfirleriyle birlikte.

9999. Metin

{وَضَرَبَ اللَّه مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَة فِرْعَوْن} آمَنَتْ بِمُوسَى وَاسْمهَا آسِيَة فَعَذَّبَهَا فِرْعَوْن بِأَنْ أَوْتَدَ يَدَيْهَا وَرِجْلَيْهَا وَأَلْقَى عَلَى صَدْرهَا رَحًى عَظِيمَة وَاسْتَقْبَلَ بِهَا الشَّمْس فَكَانَتْ إذَا تَفَرَّقَ عَنْهَا مَنْ وُكِلَ بِهَا ظَلَّلَتْهَا الْمَلَائِكَة {إذْ قالت} في حال التعذيب {رب بن لِي عِنْدك بَيْتًا فِي الْجَنَّة} فَكُشِفَ لَهَا فَرَأَتْهُ فَسَهُلَ عَلَيْهَا التَّعْذِيب {وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْن وَعَمَله} وَتَعْذِيبه {وَنَجِّنِي مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} أَهْل دينه فقبض الله روحها وقال بن كَيْسَان رُفِعَتْ إلَى الْجَنَّة حَيَّة فَهِيَ تَأْكُل وتشرب

{وَضَرَبَ اللَّه مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَة فِرْعَوْن} “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal getirdi.” Musa’ya iman etti, adı Âsiye idi. Bunun üzerine Firavun ellerini ve ayaklarını kazıklara bağlayarak, göğsünün üzerine büyük bir değirmen taşı koyarak ve onu güneşe karşı bırakarak ona işkence etti. Başına dikilen kimseler yanından uzaklaşınca melekler ona gölge yapardı. {إذْ قالت} “Hani o demişti” işkence esnasında: {رب بن لِي عِنْدك بَيْتًا فِي الْجَنَّة} “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap” Kendisine [cennet] açıldı ve o evi gördü; böylece işkence ona kolay geldi. {وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْن وَعَمَله} “ve beni Firavun’dan ve onun işinden kurtar” ve onun işkencesinden {وَنَجِّنِي مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “ve beni o zalimler topluluğundan kurtar!” onun dinine mensup olanlardan. Bunun üzerine Allah onun ruhunu kabzetti. İbn Keysân: “O, cennete diri olarak yükseltildi; artık orada yiyip içmektedir” demiştir.

10001. Metin

{ومريم} عطف على امرأة فرعون {ابنة عِمْرَان الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجهَا} حَفِظَتْهُ {فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحنَا} أَيْ جِبْرِيل حَيْثُ نَفَخَ فِي جَيْب دِرْعهَا بِخَلْقِ اللَّه تَعَالَى فَعَلَهُ الْوَاصِل إلَى فَرْجهَا فَحَمَلَتْ بِعِيسَى {وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبّهَا} شرائعه {وَكُتُبه} الْمُنَزَّلَة {وَكَانَتْ مِنْ الْقَانِتِينَ} مِنْ الْقَوْم المطيعين = ٦٧ سورة الملك

{ومريم} “Meryem’i de [misal getirdi]” Firavun’un karısı üzerine matuftur; {ابنة عِمْرَان الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجهَا} “iffetini korumuş olan İmrân kızı [Meryem’i].” Onu korudu. {فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحنَا} “Biz de ona ruhumuzdan üfledik” yani Cebrail, Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla elbisesinin yakasına üflemiş, bu üfleme onun fercine ulaşmış ve böylece İsa’ya hamile kalmıştır. {وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبّهَا} “O, Rabbinin kelimelerini tasdik etti” şeriatlerini {وَكُتُبه} “ve O’nun kitaplarını” indirilmiş olan [kitaplarını] {وَكَانَتْ مِنْ الْقَانِتِينَ} “ve itaat edenlerden oldu.” İtaatkâr kimselerden oldu. = 67 Mülk Suresi