10150. Metin
مَكِّيَّة وَآيَاتهَا اثْنَتَانِ وَخَمْسُونَ آيَة بسم الله الرحمن الرحيم
Mekkîdir ve elli iki ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
10151. Metin
{الْحَاقَّة} الْقِيَامَة الَّتِي يَحِقّ فِيهَا مَا أُنْكِرَ مِنْ الْبَعْث وَالْحِسَاب وَالْجَزَاء أَوْ الْمُظْهِرَة لِذَلِكَ
{الْحَاقَّة} “Gerçekleşecek olan [kıyamet]”; yeniden dirilme, hesap ve ceza/mükâfattan inkâr edilen şeylerin onda hak (gerçek) olduğu veya bunları açığa çıkaran kıyamettir.
10152. Metin
{مَا الْحَاقَّة} تَعْظِيم لِشَأْنِهَا وَهُوَ مُبْتَدَأ وَخَبَر الحاقة
{مَا الْحَاقَّة} “Nedir o gerçekleşecek olan?” Onun şanını yüceltmedir. Bu [ifade], mübteda (özne) ve el-Hâkka’nın haberidir.
10153. Metin
{وَمَا أَدْرَاك} أَعْلَمَك {مَا الْحَاقَّة} زِيَادَة تَعْظِيم لِشَأْنِهَا فَمَا الْأُولَى مُبْتَدَأ وَمَا بَعْدهَا خَبَره وَمَا الثَّانِيَة وَخَبَرهَا فِي مَحَلّ الْمَفْعُول الثَّانِي لأدرى
{وَمَا أَدْرَاك} “Sana bildiren nedir” sana ne bildirdi {مَا الْحَاقَّة} “gerçekleşecek olanın ne olduğunu?” Onun şanını daha da yüceltmedir. Birinci 'mâ' mübteda, sonrası ise onun haberidir. İkinci 'mâ' ve haberi ise 'edrâ' fiilinin ikinci mefulü konumundadır.
10154. Metin
{كَذَّبَتْ ثَمُود وَعَاد بِالْقَارِعَةِ} الْقِيَامَة لِأَنَّهَا تَقْرَع القلوب بأهوالها
{كَذَّبَتْ ثَمُود وَعَاد بِالْقَارِعَةِ} “Semûd ve Âd, kapıyı çalacak olanı (kıyameti) yalanladı.” Kıyamettir; çünkü o, korkunç halleriyle kalpleri çarpar/titretir.
10155. Metin
{فَأَمَّا ثَمُود فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ} بِالصَّيْحَةِ الْمُجَاوِزَة لِلْحَدِّ في الشدة
{فَأَمَّا ثَمُود فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ} “Semûd kavmine gelince, onlar azgın [bir ses] ile helak edildiler.” Şiddette haddi aşan bir sayha (çığlık) ile.
10156. Metin
{وأما عاد فأهلكوا بريح صرصر} شديد الصوت {عَاتِيَة} قَوِيَّة شَدِيدَة عَلَى عَادٍ مَعَ قُوَّتهمْ وشدتهم
{وأما عad فأهلكوا بريح صرصر} “Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu bir rüzgâr ile” sesi çok şiddetli {عَاتِيَة} “ve azgın [bir kasırga ile helak edildiler].” güçlerine ve şiddetlerine rağmen Âd kavmine karşı güçlü ve şiddetli [bir rüzgâr ile].
10157. Metin
{سَخَّرَهَا} أَرْسَلَهَا بِالْقَهْرِ {عَلَيْهِمْ سَبْع لَيَالٍ وَثَمَانِيَة أَيَّام} أَوَّلهَا مِنْ صُبْح يَوْم الْأَرْبِعَاء لِثَمَانٍ بَقِينَ مِنْ شَوَّال وَكَانَتْ فِي عَجُز الشِّتَاء {حُسُومًا} مُتَتَابِعَات شُبِّهَتْ بِتَتَابُعِ فِعْل الْحَاسِم فِي إعَادَة الْكَيّ عَلَى الدَّاء كَرَّة بَعْد أُخْرَى حَتَّى يَنْحَسِم {فَتَرَى الْقَوْم فِيهَا صَرْعَى} مَطْرُوحِينَ هَالِكِينَ {كَأَنَّهُمْ أَعْجَاز} أُصُول {نَخْل خَاوِيَة} سَاقِطَة فارغة
{سَخَّرَهَا} “Onu musallat etti” zorla gönderdi {عَلَيْهِمْ سَبْع لَيَالٍ وَثَمَانِيَة أَيَّام} “üzerlerine yedi gece ve sekiz gün” ilki Şevval ayının bitimine sekiz gün kala Çarşamba sabahıydı ve kışın sonundaydı {حُسُومًا} “kesintisiz olarak” peş peşe; dağlama yapan kimsenin hastalık tamamen kesilip yok oluncaya dek peş peşe dağlamayı tekrarlamasına benzetilmiştir {فَتَرَى الْقَوْم فِيهَا صَرْعَى} “Böylece o kavmi orada yerlere serilmiş görürsün” yere yıkılmış, helak olmuş halde {كَأَنَّهُمْ أَعْجَاز} “sanki onlar kökleridir” gövdeleridir {نَخْل خَاوِيَة} “içi boşalmış hurma kütüklerinin.” devrilmiş, içi boş.
10158. Metin
{فهل ترى لهم من باقية} صفة نفس مقدرة أو التاء للمبالغة أي باق لا
{فهل ترى لهم من باقية} “Artık onlardan arda kalan birini görüyor musun?” Takdir edilen bir nefis kelimesinin sıfatıdır veya [buradaki] tâ (ة) mübalağa içindir; yani 'hiçbir kalıntı/kalan kimse [görüyor musun? Hayır].'
10159. Metin
{وَجَاءَ فِرْعَوْن وَمَنْ قَبَله} أَتْبَاعه وَفِي قِرَاءَة بِفَتْحِ الْقَاف وَسُكُون الْبَاء أَيْ مَنْ تَقَدَّمَهُ مِنْ الْأُمَم الْكَافِرَة {وَالْمُؤْتَفِكَات} أَيْ أَهْلهَا وَهِيَ قُرَى قَوْم لُوط {بِالْخَاطِئَةِ} بِالْفِعْلَاتِ ذَات الْخَطَأ
{وَجَاءَ فِرْعَوْن وَمَنْ قَبَله} “Firavun ve ondan öncekiler de geldi” onun tabileri; bir kıraatte kâf harfinin fethası ve bâ harfinin sükûnuyla (مَنْ قَبْلَهُ) şeklindedir, yani 'ondan önceki inkârcı ümmetler' {وَالْمُؤْتَفِكَات} “ve altüst olan kasabalar halkı da” yani onların ahalisi ki onlar Lût kavminin şehirleridir {بِالْخَاطِئَةِ} “o büyük günahla.” hatalı fiillerle.
10161. Metin
{فَعَصَوْا رَسُول رَبّهمْ} أَيْ لُوطًا وَغَيْره {فَأَخَذَهُمْ أَخْذَة رَابِيَة} زَائِدَة فِي الشِّدَّة عَلَى غَيْرهَا
{فَعَصَوْا رَسُول رَبّهمْ} “Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler” yani Lût'a ve diğerlerine {فَأَخَذَهُمْ أَخْذَة رَابِيَة} “O da onları pek şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.” şiddette diğerlerinden daha fazla olan.
10163. Metin
{إنا لما طغا الْمَاء} عَلَا فَوْق كُلّ شَيْء مِنْ الْجِبَال وَغَيْرهَا زَمَن الطُّوفَان {حَمَلْنَاكُمْ} يَعْنِي آبَاءَكُمْ إذْ أَنْتُمْ فِي أَصْلَابهمْ {فِي الْجَارِيَة} السَّفِينَة الَّتِي عَمِلَهَا نُوح وَنَجَا هُوَ وَمَنْ كَانَ مَعَهُ فِيهَا وَغَرِقَ الْآخَرُونَ
{إنا لما طغا الْمَاء} “Şüphesiz su taştığı vakit” tufan zamanında dağların ve diğer şeylerin üstüne çıktığında {حَمَلْنَاكُمْ} “sizi taşıdık” yani siz onların sulbündeyken babalarınızı [taşıdık] {فِي الْجَارِيَة} “o akıp giden [gemide].” Nûh'un yaptığı, kendisinin ve beraberindekilerin içinde kurtulduğu, diğerlerinin ise boğulduğu gemide.
10165. Metin
{لِنَجْعَلهَا} أَيْ هَذِهِ الْفَعْلَة وَهِيَ إنْجَاء الْمُؤْمِنِينَ وَإِهْلَاك الْكَافِرِينَ {لَكُمْ تَذْكِرَة} عِظَة {وَتَعِيهَا} وَلِتَحْفَظهَا {أُذُن وَاعِيَة} حَافِظَة لِمَا تَسْمَع
{لِنَجْعَلهَا} “Onu kılalım diye” yani bu fiili; müminlerin kurtarılıp inkârcıların helak edilmesini {لَكُمْ تَذْكِرَة} “sizin için bir ibret” bir öğüt {وَتَعِيهَا} “ve onu belleyip kavrasın diye” ve onu ezberleyip korusun diye {أُذُن وَاعِيَة} “kavrayıcı kulaklar.” duyduğunu muhafaza eden [kulak].
10167. Metin
{فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّور نَفْخَة وَاحِدَة} لِلْفَصْلِ بَيْن الْخَلَائِق وَهِيَ الثَّانِيَة
{فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّور نَفْخَة وَاحِدَة} “Artık Sûr'a tek bir üfleme ile üflendiği zaman” mahlûkat arasında hüküm vermek için ki bu ikinci üflemedir.
10169. Metin
{وحملت} رفعت {الأرض والجبال فدكتا} دقتا {دكة واحدة}
{وحملت} “Kaldırılıp” yükseltilip {الأرض والجبال فدكتا} “yer ve dağlar birbirine çarpılarak ufalandığı zaman” parçalandığında {دكة واحدة} “tek bir çarpışla.”
10171. Metin
{فَيَوْمئِذٍ وَقَعَتْ الْوَاقِعَة} قَامَتْ الْقِيَامَة
{فَيَوْمئِذٍ وَقَعَتْ الْوَاقِعَة} “İşte o gün olacak olan (kıyamet) kopmuştur.” Kıyamet kopmuştur.
10173. Metin
{وَانْشَقَّتْ السَّمَاء فَهِيَ يَوْمئِذٍ وَاهِيَة} ضَعِيفَة
{وَانْشَقَّتْ السَّمَاء فَهِيَ يَوْمئِذٍ وَاهِيَة} “Gök yarılmıştır; artık o gün o, bomboştur/dayanıksızdır.” Zayıftır.
10175. Metin
{وَالْمَلَك} يَعْنِي الْمَلَائِكَة {عَلَى أَرْجَائِهَا} جَوَانِب السَّمَاء {وَيَحْمِل عَرْش رَبّك فَوْقهمْ} أَيْ الْمَلَائِكَة الْمَذْكُورِينَ {يَوْمئِذٍ ثَمَانِيَة} مِنْ الْمَلَائِكَة أَوْ مِنْ صُفُوفهمْ
{وَالْمَلَك} “Melekler ise” melekler {عَلَى أَرْجَائِهَا} “onun etrafındadırlar.” göğün kenarlarındadır {وَيَحْمِل عَرْش رَبّك فَوْقهمْ} “Rabbinin Arş'ını onların üstünde taşırlar” yani zikredilen meleklerin üzerinde {يَوْمئِذٍ ثَمَانِيَة} “o gün sekiz [melek].” meleklerden veya onların saflarından sekiz [tanesi].
10177. Metin
{يَوْمئِذٍ تُعْرَضُونَ} لِلْحِسَابِ {لَا تَخْفَى} بِالتَّاءِ وَالْيَاء {مِنْكُمْ خَافِيَة} مِنْ السَّرَائِر
{يَوْمئِذٍ تُعْرَضُونَ} “O gün [hesaba] arz olunursunuz” hesap için {لَا تَخْفَى} “gizli kalmaz” tâ ve yâ ile {مِنْكُمْ خَافِيَة} “sizden hiçbir gizli şey.” sırlardan.
10179. Metin
{فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابه بِيَمِينِهِ فَيَقُول} خِطَابًا لجماعته لما سر به {هاؤم} خذوا {اقرؤوا كتابيه} تَنَازَعَ فِيهِ هَاؤُمُ وَاقْرَءُوا
{فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابه بِيَمِينِهِ فَيَقُول} “Artık kitabı sağından verilen kimseye gelince, der ki:” sevinmesinden ötürü kendi topluluğuna hitap ederek: {هاؤم} “Alın” alın {اقرؤوا كتابيه} “okuyun kitabımı!” 'Hâumu' ve 'ıkra'û' fiilleri bu kelimede tenazu etmiştir.
10181. Metin
{إني ظننت} تيقنت {أني ملاق حسابية
{إني ظننت} “Doğrusu ben kesin olarak inanmıştım ki” kesin olarak bilmiştim {أني ملاق حسابية
10183. Metin
{فهو في عيشة راضية} مرضية
{فهو في عيشة راضية} “Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir” razı olunmuş [bir hayat].
10185. Metin
{في جنة عالية}
{في جنة عالية} “Yüksek bir cennette.”
10187. Metin
{قُطُوفهَا} ثِمَارهَا {دَانِيَة} قَرِيبَة يَتَنَاوَلهَا الْقَائِم وَالْقَاعِد والمضطجع
{قُطُوفهَا} “Onun meyveleri” meyveleri {دَانِيَة} “pek yakındır.” yakındır; ayaktaki de oturan da yatan da ona uzanıp alabilir.
10189. Metin
فَيُقَال لَهُمْ {كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} حَال أَيْ مُتَهَنِّئِينَ {بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّام الْخَالِيَة} الْمَاضِيَة في الدنيا
Onlara şöyle denir: {كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} “Afiyetle yiyin için” haldir; yani afiyet ve huzur içinde {بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّام الْخَالِيَة} “geçmiş günlerde önceden yaptıklarınıza karşılık.” dünyadaki geçmiş [günlerde].
10191. Metin
{وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابه بِشِمَالِهِ فَيَقُول يَا} للتنبيه {ليتني لم أوت كتابيه}
{وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابه بِشِمَالِهِ فَيَقُول يَا} “Kitabı solundan verilen kimse ise şöyle der: 'Ah” tenbih (uyarı/dikkat çekme) içindir {ليتني لم أوت كتابيه} “keşke bana kitabım verilmeseydi!'”
10193. Metin
{ولم أدر ما حسابيه}
{ولم أدر ما حسابيه} “Ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!”
10195. Metin
{يَا لَيْتَهَا} أَيْ الْمَوْتَة فِي الدُّنْيَا {كَانَتْ القاضية} القاطعة لحياتي بأن لا أبعث
{يَا لَيْتَهَا} “Keşke o” yani dünyadaki ölüm {كَانَتْ القاضية} “işi bitirmiş olsaydı!” diriltilmemek üzere hayatımı tamamen sonlandırsaydı!
10197. Metin
{ما أغنى عني ماليه}
{ما أغنى عني ماليه} “Malım bana hiçbir fayda vermedi.”
10199. Metin
{هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} قُوَّتِي وَحُجَّتِي وَهَاء كِتَابِيَهْ وَحِسَابِيَهْ وَمَالِيَهْ وَسُلْطَانِيَهْ لِلسَّكْتِ تَثْبُت وَقْفًا وَوَصْلًا اتِّبَاعًا لِلْمُصْحَفِ الْإِمَام وَالنَّقْل وَمِنْهُمْ مَنْ حَذَفَهَا وصلا
{هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} “Bütün gücüm/saltanatım yok olup gitti!” gücüm ve delilim. 'Kitâbiyeh', 'hısâbiyeh', 'mâliyeh' ve 'sultâniyeh' kelimelerindeki 'hâ' (هـ) sekt içindir; İmam Mushaf'a ve rivayete uyularak hem vakıf (durma) hem vasıl (geçme) halinde sabit kalır. Onlardan bazıları ise vasıl halinde onu hazfetmiştir (düşürmüştür).
10201. Metin
{خُذُوهُ} خِطَاب لِخَزَنَةِ جَهَنَّم {فَغُلُّوهُ} اجْمَعُوا يَدَيْهِ إلَى عُنُقه فِي الْغُلّ
{خُذُوهُ} “[Cehennem bekçilerine]: ‘Onu yakalayın!’ [denir]” Cehennem bekçilerine bir hitaptır {فَغُلُّوهُ} “ve hemen onu bağlayın!” iki elini boynuna lale (bukağı/kelepçe) ile bağlayın.
10203. Metin
{ثُمَّ الْجَحِيم} النَّار الْمُحْرِقَة {صَلُّوهُ} أَدْخِلُوهُ
{ثُمَّ الْجَحِيم} “Sonra kızgın ateşe” yakıcı ateşe {صَلُّوهُ} “onu atın!” onu girdirin.
10205. Metin
{ثُمَّ فِي سَلْسَلَة ذَرْعهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا} بِذِرَاعِ الْمَلَك {فَاسْلُكُوهُ} أَدْخِلُوهُ فِيهَا بَعْد إدْخَاله النَّار وَلَمْ تَمْنَع الْفَاء مِنْ تَعَلُّق الْفِعْل بِالظَّرْفِ الْمُتَقَدِّم
{ثُمَّ فِي سَلْسَلَة ذَرْعهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا} “Sonra boyu yetmiş arşın olan bir zincirde” meleğin arşını ile {فَاسْلُكُوهُ} “onu bağlayın!” ateşe soktuktan sonra onu bu zincire geçirin. Buradaki 'fâ' (ف) harfi, fiilin öne geçen zarfa taalluk etmesine engel olmamıştır.
10207. Metin
{إنه كان لا يؤمن بالله العظيم}
{إنه كان لا يؤمن بالله العظيم} “Çünkü o, yüce Allah'a iman etmiyordu.”
10209. Metin
{ولا يحض على طعام المسكين}
{ولا يحض على طعام المسكين} “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmiyordu.”
10211. Metin
{فليس له اليوم ها هنا حَمِيم} قَرِيب يَنْتَفِع بِهِ
{فليس له اليوم ها هنا حَمِيم} “Artık bugün onun için burada hiçbir candan dost yoktur.” kendisine faydası dokunacak bir yakın.
10213. Metin
{وَلَا طَعَام إلَّا مِنْ غِسْلِين} صَدِيد أَهْل النَّار أَوْ شَجَر فِيهَا
{وَلَا طَعَام إلَّا مِنْ غِسْلِين} “Gıslinden başka bir yiyecek de yoktur.” cehennemliklerin irini veya oradaki bir ağaç.
10215. Metin
{لَا يَأْكُلهُ إلَّا الْخَاطِئُونَ} الْكَافِرُونَ
{لَا يَأْكُلهُ إلَّا الْخَاطِئُونَ} “Onu günahkârlardan başkası yemez.” kâfirler.
10217. Metin
{فَلَا} زَائِدَة {أُقْسِم بِمَا تُبْصِرُونَ} مِنْ الْمَخْلُوقَات
{فَلَا} [Buradaki lâ] zâidedir {أُقْسِم بِمَا تُبْصِرُونَ} “Hayır, yemin ederim gördüğünüz şeylere” yaratılmışlardan,
10219. Metin
{وَمَا لَا تُبْصِرُونَ} مِنْهَا أَيْ بِكُلِّ مَخْلُوق
{وَمَا لَا تُبْصِرُونَ} “ve görmediklerinize ki,” onlardan [göremediklerinize]; yani her bir yaratılmışa,
10221. Metin
{إنَّهُ} أَيْ الْقُرْآن {لَقَوْل رَسُول كَرِيم} أَيْ قاله رسالة عن الله تعالى
{إنَّهُ} “Şüphesiz o” yani Kur'an {لَقَوْل رَسُول كَرِيم} “şerefli bir elçinin sözüdür.” yani onu Yüce Allah'tan bir elçilik olarak söylemiştir.
10223. Metin
{وما هو بقول شاعر قليلا ما تؤمنون}
{وما هو بقول شاعر قليلا ما تؤمنون} “O bir şair sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz!”
10225. Metin
{وَلَا بِقَوْلِ كَاهِن قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء فِي الْفِعْلَيْنِ وَمَا مَزِيدَة مُؤَكَّدَة وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ آمَنُوا بِأَشْيَاء يَسِيرَة وَتَذْكُرُوهَا مِمَّا أَتَى بِهِ النَّبِيّ ﷺ مِنْ الْخَيْر وَالصِّلَة وَالْعَفَاف فَلَمْ تُغْنِ عَنْهُمْ شَيْئًا
{وَلَا بِقَوْلِ كَاهِن قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz!” Her iki fiil de 'tâ' (ت) ve 'yâ' (ي) ile [okunmuştur]. 'Mâ' (ما) zâidedir, pekiştirme içindir. Anlamı şudur: Onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği hayır, akraba ziyareti ve iffet gibi pek az şeye inandılar ve düşündüler; fakat bu onlara hiçbir fayda sağlamadı.
10227. Metin
بَلْ هُوَ {تَنْزِيل مِنْ رَبّ الْعَالَمِينَ}
Aksine o {تَنْزِيل مِنْ رَبّ الْعَالَمِينَ} “âlemlerin Rabbinden indirilmedir.”
10229. Metin
{وَلَوْ تَقَوَّلَ} أَيْ النَّبِيّ {عَلَيْنَا بَعْض الْأَقَاوِيل} بِأَنْ قَالَ عَنَّا مَا لَمْ نَقُلْهُ
{وَلَوْ تَقَوَّلَ} “Eğer o uydursaydı” yani Peygamber {عَلَيْنَا بَعْض الْأَقَاوِيل} “bize karşı bazı sözler” bizim söylemediğimiz bir şeyi bizim adımıza söyleyerek,
10231. Metin
{لَأَخَذْنَا} لِنَلِنَا {مِنْهُ} عِقَابًا {بِالْيَمِينِ} بِالْقُوَّةِ وَالْقُدْرَة
{لَأَخَذْنَا} “elbette yakalardık” ceza olarak ondan alırdık {مِنْهُ} {بِالْيَمِينِ} “kuvvetle/sağ elinden” güç ve kudret ile.
10233. Metin
{ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِين} نِيَاط الْقَلْب وَهُوَ عِرْق مُتَّصِل بِهِ إذَا انْقَطَعَ مَاتَ صَاحِبه
{ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِين} “Sonra da onun şah damarını keserdik.” Kalp damarıdır; o kalbe bağlı bir damardır ki kesildiğinde sahibi ölür.
10235. Metin
{فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَد} هُوَ اسْم مَا ومِنْ زَائِدَة لِتَأْكِيدِ النَّفْي ومِنْكُمْ حَال مِنْ أَحَد {عَنْهُ حَاجِزِينَ} مَانِعِينَ خَبَر مَا وَجُمِعَ لِأَنَّ أَحَدًا فِي سِيَاق النَّفْي بِمَعْنَى الْجَمْع وَضَمِير عَنْهُ لِلنَّبِيِّ ﷺ أَيْ لَا مَانِع لَنَا عَنْهُ مِنْ حَيْثُ العقاب
{فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَد} “O vakit sizden hiç kimse” 'Mâ'nın ismidir, 'min' ise nefyin (olumsuzluğun) teyidi için zâidedir; 'minkum' da 'ehad' kelimesinden haldir {عَنْهُ حَاجِزِينَ} “buna engel de olamazdı.” mâni olanlar; 'mâ'nın haberidir. Çoğul getirilmiştir; çünkü 'ehad' kelimesi nefiy bağlamında çoğul anlamındadır. 'Anhu'daki zamir ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e aittir; yani azap yönünden bize karşı onu koruyacak/engelleyecek kimse yoktur.
10237. Metin
{وإنه} أي القرآن {لتذكرة للمتقين}
{وإنه} “Şüphesiz o” yani Kur'an {لتذكرة للمتقين} “müttakiler için bir öğüttür.”
10239. Metin
{وَإِنَّا لَنَعْلَم أَنَّ مِنْكُمْ} أَيّهَا النَّاس {مُكَذِّبِينَ} بالقرآن ومصدقين
{وَإِنَّا لَنَعْلَم أَنَّ مِنْكُمْ} “Doğrusu biz biliyoruz ki içinizden” ey insanlar {مُكَذِّبِينَ} “yalanlayanlar da vardır.” Kur'an'ı; ve tasdik edenler de vardır.
10241. Metin
{وَإِنَّهُ} أَيْ الْقُرْآن {لَحَسْرَة عَلَى الْكَافِرِينَ} إذَا رَأَوْا ثَوَاب الْمُصَدِّقِينَ وَعِقَاب الْمُكَذِّبِينَ بِهِ
{وَإِنَّهُ} “Ve şüphesiz o” yani Kur'an {لَحَسْرَة عَلَى الْكَافِرِينَ} “kâfirler için mutlak bir pişmanlıktır.” tasdik edenlerin sevabını ve onu yalanlayanların cezasını gördüklerinde.
10243. Metin
{وَإِنَّهُ} أَيْ الْقُرْآن {لَحَقّ الْيَقِين} أَيْ الْيَقِين الحق
{وَإِنَّهُ} “Ve şüphesiz o” yani Kur'an {لَحَقّ الْيَقِين} “kesin bir gerçektir.” yani hakiki kesin bilgidir.
10245. Metin
{فَسَبِّحْ} نَزِّهْ {بِاسْمِ} الْبَاء زَائِدَة {رَبّك الْعَظِيم} سبحانه = ٧٠ سورة المعارج
{فَسَبِّحْ} “Öyleyse tesbih et” tenzih et {بِاسْمِ} 'Bâ' (ب) zâidedir {رَبّك الْعَظِيم} “yüce Rabbinin adını!” O'nu tenzih ederim. = 70 Meâric Sûresi