Nûh

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10325. Metin

{إنا أرسلنا نوحا إلى قومه أَنْ أَنْذِرْ} أَيْ بِإِنْذَارِ {قَوْمك مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِيهِمْ} إنْ لَمْ يُؤْمِنُوا {عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة

{إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ} “Biz Nûh'u kavmine: Uyar” yani uyarısıyla gönderdik {قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ} “...kendilerine gelmeden önce kavmini” -eğer iman etmezlerse- {عَذَابٌ أَلِيمٌ} “elem dolu bir azap... [diye gönderdik]” dünyada ve ahirette can yakıcı.

10326. Metin

{قَالَ يَا قَوْم إنِّي لَكُمْ نَذِير مُبِين} بَيِّن الْإِنْذَار

{قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “[Nûh] dedi ki: Ey kavmim! Şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” uyarısı açık olan.

10327. Metin

{أن} أي بأن أقول لكم {اعبدوا الله واتقوه وأطيعون

{أن} “Şöyle ki:” yani size: {اعبدوا الله واتقوه وأطيعون [demem için].

10328. Metin

{يَغْفِر لَكُمْ مِنْ ذُنُوبكُمْ} مِنْ زَائِدَة فَإِنَّ الْإِسْلَام يُغْفَر بِهِ مَا قَبْله أَوْ تَبْعِيضِيَّةٌ لِإِخْرَاجِ حُقُوق الْعِبَاد {وَيُؤَخِّركُمْ} بِلَا عَذَاب {إلَى أَجَل مُسَمَّى} أَجَل الْمَوْت {إنَّ أَجَل اللَّه} بِعَذَابِكُمْ إنْ لَمْ تُؤْمِنُوا {إذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّر لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} ذَلِكَ لَآمَنْتُمْ

{يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ} “Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın” min (مِنْ) zâiddir (ek kelimedir), zira İslâm kendisinden öncekileri bağışlatır; yahut kul haklarını hariç tutmak için teb'îziyyedir (kısmîlik ifade eder). {وَيُؤَخِّرْكُمْ} “Ve sizi ertelesin” azap etmeksizin {إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir vakte kadar.” ecel vaktine [kadar]. {إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ} “Şüphesiz Allah'ın eceli” eğer iman etmezseniz azabıyla {إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ ۖ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “geldiği zaman ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” bunu [bilseydiniz] iman ederdiniz.

10329. Metin

{قَالَ رَبّ إنِّي دَعَوْت قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا} أي دائما متصلا

{قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا} “[Nûh] dedi ki: Rabbim! Şüphesiz ben, kavmimi gece gündüz davet ettim.” yani sürekli ve kesintisiz.

10330. Metin

{فلم يزدهم دعائي إلَّا فِرَارًا} عَنْ الْإِيمَان

{فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا} “Fakat benim davetim, onların kaçışından başka bir şeyi artırmadı.” imandan [kaçıştan].

10331. Metin

{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتهمْ لِتَغْفِر لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعهمْ فِي آذَانهمْ} لِئَلَّا يَسْمَعُوا كَلَامِي {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابهمْ} غطوا رؤوسهم بِهَا لِئَلَّا يُنْظِرُونِي {وَأَصَرُّوا} عَلَى كُفْرهمْ {وَاسْتَكْبَرُوا} تكبروا عن الإيمان {استكبارا}

{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ} “Gerçekten ben onları bağışlaman için kendilerini her çağırdığımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar” sözümü işitmemeleri için, {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} “elbiselerine büründüler” beni görmemeleri için başlarını onunla örttüler, {وَأَصَرُّوا} “direndiler” inkârlarında [direndiler] {وَاسْتَكْبَرُوا} imana karşı kibirlendiler {اسْتِكْبَارًا} “büyüklendikçe büyüklendiler.”

10332. Metin

{ثُمَّ إنِّي دَعَوْتهمْ جِهَارًا} أَيْ بِأَعْلَى صَوْتِي

{ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا} “Sonra onları açıkça çağırdım.” yani sesimin en yüksek tonuyla.

10333. Metin

{ثُمَّ إنِّي أَعْلَنْت لَهُمْ} صَوْتِي {وَأَسْرَرْت} الْكَلَام {لهم إسرارا}

{ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ} “Sonra onlara hem ilan ettim” sesimi, {وَأَسْرَرْتُ} sözü {لَهُمْ إِسْرَارًا} “hem de gizlice fısıldadım.”

10335. Metin

{فقلت استغفروا ربكم} من الشرك {إنه كان غفارا}

{فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} “Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin” şirkten; {إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا} “çünkü O, çok bağışlayıcıdır.”

10337. Metin

{يُرْسِل السَّمَاء} الْمَطَر وَكَانُوا قَدْ مَنَعُوهُ {عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} كَثِير الدُّرُور

{يُرْسِلِ السَّمَاءَ} “Gökten [yağmuru] göndersin” yağmuru, nitekim ondan mahrum bırakılmışlardı, {عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} “üzerinize bol bol.” bolca akan [olarak].

10339. Metin

{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَل لَكُمْ جَنَّات} بَسَاتِين {ويجعل لكم أنهارا} جارية

{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ} “Ve sizi mallarla ve oğullarla desteklesin, size bahçeler versin” bağlar-bahçeler {وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا} “ve sizin için ırmaklar var etsin.” akan [ırmaklar].

10341. Metin

{مالكم لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} أَيْ تَأْمُلُونَ وَقَار اللَّه إيَّاكُمْ بِأَنْ تُؤْمِنُوا

{مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} “Size ne oluyor ki Allah için bir büyüklük ummuyorsunuz?” yani iman ederek Allah'ın size vakar vermesini ümit etmiyorsunuz?

10343. Metin

{وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} جَمْع طَوْر وَهُوَ الْحَال فَطَوْرًا نُطْفَة وَطَوْرًا عَلَقَة إلَى تَمَام خَلْق الْإِنْسَان وَالنَّظَر فِي خَلْقه يُوجِب الْإِيمَان بِخَالِقِهِ

{وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} “Oysa O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.” tavr (aşama) kelimesinin çoğuludur, o da durum demektir; bir aşamada nutfe, bir aşamada alaka... insanın yaratılışı tamamlanıncaya kadar. İnsanın kendi yaratılışına bakması, Yaratıcısına iman etmeyi gerektirir.

10345. Metin

{أَلَمْ تَرَوْا} تَنْظُرُوا {كَيْفَ خَلَقَ اللَّه سَبْع سماوات طِبَاقًا} بَعْضهَا فَوْق بَعْض

{أَلَمْ تَرَوْا} “Görmediniz mi?” bakmadınız mı {كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} “Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar halinde nasıl yaratmış?” birbiri üstünde olarak.

10347. Metin

{وَجَعَلَ الْقَمَر فِيهِنَّ} أَيْ فِي مَجْمُوعهنَّ الصَّادِق بِالسَّمَاءِ الدُّنْيَا {نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْس سِرَاجًا} مِصْبَاحًا مُضِيئًا وَهُوَ أَقْوَى مِنْ نُور الْقَمَر

{وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ} “Ve ayı onların içinde yaptı” yani dünya semasına uygun düşen hepsinin toplamı içinde {نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} “bir nur yapmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.” aydınlatıcı bir lamba; o, ayın nurundan daha güçlüdür.

10349. Metin

{وَاَللَّه أَنْبَتَكُمْ} خَلَقَكُمْ {مِنْ الْأَرْض} إذْ خَلَقَ أباكم آدم منها {نباتا}

{وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ} “Allah sizi bitirdi” sizi yarattı {مِنَ الْأَرْضِ} “yerden” çünkü babanız Âdem'i ondan yarattı {نَبَاتًا} “bir bitki gibi.”

10351. Metin

{ثم يعيدكم فيها} مقبورين {ويخرجكم} للبعث {إخراجا}

{ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا} “Sonra sizi oraya döndürecek” kabre konulmuş olarak {وَيُخْرِجُكُمْ} diriltilme için {إِخْرَاجًا} “ve sizi [oradan] bir çıkarışla çıkaracaktır.”

10353. Metin

{وَاَللَّه جَعَلَ لَكُمْ الْأَرْض بِسَاطًا} مَبْسُوطَة

{وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا} “Allah sizin için yeri bir sergi yapmıştır.” serilmiş olarak.

10355. Metin

{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا} طُرُقًا {فِجَاجًا} وَاسِعَة

{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا} “Onda yollarında yürüyesiniz diye” yollarında {فِجَاجًا} “geniş geniş.” geniş [yollar].

10357. Metin

{قَالَ نُوح رَبّ إنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا} أَيْ السَّفَلَة وَالْفُقَرَاء {مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَاله وَوُلْده} وَهُمْ الرُّؤَسَاء الْمُنَعَّم عَلَيْهِمْ بِذَلِكَ وَوُلْد بِضَمِّ الْوَاو وَسُكُون اللَّام وَبِفَتْحِهِمَا وَالْأَوَّل قِيلَ جَمْع وَلَد بِفَتْحِهِمَا كَخُشْبِ وَخَشَب وَقِيلَ بِمَعْنَاهُ كَبُخْلِ وَبَخَل {إلَّا خَسَارًا} طُغْيَانًا وَكُفْرًا

{قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا} “Nûh dedi ki: Rabbim! Şüphesiz onlar bana isyan ettiler ve uydular” yani ayak takımı ve fakirler [uydular] {مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ} “malı ve çocuğu kendisine artırmayan kimseye” onlar kendilerine bu nimetler verilmiş olan önderlerdir; ve vuld (وُلْد) kelimesi, vâv'ın ötresi ve lâm'ın sükûnu ile de her ikisinin fethasıyla (veled) da okunmuştur; birincisinin, haşeb (خَشَب) kelimesinin çoğulunun huşub (خُشْب) olması gibi veled (وَلَد) kelimesinin çoğulu olduğu söylenmiştir, bahal (بَخَل) ile buhl (بُخْل) gibi onunla aynı anlamda olduğu da söylenmiştir {إِلَّا خَسَارًا} “ziyandan başkasını [artırmayan kimseye].” azgınlık ve inkârdan [başkasını].

10359. Metin

{وَمَكَرُوا} أَيْ الرُّؤَسَاء {مَكْرًا كُبَّارًا} عَظِيمًا جِدًّا بِأَنْ كَذَّبُوا نُوحًا وَآذَوْهُ وَمَنْ اتَّبَعَهُ

{وَمَكَرُوا} “Ve tuzak kurdular” yani önderler {مَكْرًا كُبَّارًا} “büyük bir tuzak!” pek büyük [bir tuzak]; Nûh'u yalanlayarak, ona ve ona uyanlara eziyet ederek.

10361. Metin

{وقالوا} للسفلة {لا تذرن آلهتكم ولا تذرن وَدًّا} بِفَتْحِ الْوَاو وَضَمّهَا {وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوث وَيَعُوق وَنَسْرًا} هِيَ أَسْمَاء أَصْنَامهمْ

{وَقَالُوا} “Ve dediler ki” ayak takımına: {لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا} “İlahlarınızı asla bırakmayın; Vedd'i asla bırakmayın” vâv'ın fethası ve dammesiyle (Vüdd/Vedd) {وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} “ne Süvâ'ı ne Yağûs'u ne Yeûk'u ve ne de Nesr'i!” Bunlar putlarının isimleridir.

10363. Metin

{وَقَدْ أَضَلُّوا} بِهَا {كَثِيرًا} مِنْ النَّاس بِأَنْ أَمَرُوهُمْ بِعِبَادَتِهِمْ {وَلَا تَزِدْ الظَّالِمِينَ إلَّا ضَلَالًا} عَطْفًا عَلَى قَدْ أَضَلُّوا دَعَا عَلَيْهِمْ لَمَّا أُوحِيَ إلَيْهِ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِن مِنْ قَوْمك إلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ

{وَقَدْ أَضَلُّوا} “Gerçekten onlar saptırdılar” onlarla (putlarla) {كَثِيرًا} “birçoğunu” insanlardan [birçoğunu], onlara tapınmalarını emrederek. {وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا} “Zalimlere de sapıklıktan başkasını artırma!” [Bu ifade] {قَدْ أَضَلُّوا} üzerine matuftur. Kendisine kavminden daha önce iman edenler dışında kimsenin iman etmeyeceği vahyedilince onlara beddua etmiştir.

10365. Metin

{مما} ما صلة {خطاياهم} وَفِي قِرَاءَة خَطِيئَآتِهِمْ بِالْهَمْزِ {أُغْرِقُوا} بِالطُّوفَانِ {فَأُدْخِلُوا نَارًا} عُوقِبُوا بِهَا عَقِب الْإِغْرَاق تَحْت الْمَاء {فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُون} أَيْ غَيْر {اللَّه أَنْصَارًا} يَمْنَعُونَ عَنْهُمْ الْعَذَاب

{مِمَّا} “Yüzünden” mâ (مَا) sıladır (pekiştirme edatıdır), {خَطَايَاهُمْ} “günahları” -bir kıraatte hemze ile hati'âtihim (خَطِيئَاتِهِمْ) şeklindedir- {أُغْرِقُوا} “boğuldular” tufan ile; {فَأُدْخِلُوا نَارًا} “ve ateşe sokuldular” suda boğulmanın hemen akabinde onunla cezalandırıldılar; {فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ} yani başka {اللَّهِ أَنْصَارًا} “Allah'tan başka yardımcılar da bulamadılar.” kendilerinden azabı savacak.

10367. Metin

{وَقَالَ نُوح رَبّ لَا تَذَر عَلَى الْأَرْض مِنْ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} أَيْ نَازِل دَار وَالْمَعْنَى أحدا

{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} “Nûh dedi ki: Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimse bırakma!” yani bir yurda konaklayan; anlamı ise hiçbir kimseyi [bırakma].

10369. Metin

{إنَّك إنْ تَذَرهُمْ يُضِلُّوا عِبَادك وَلَا يَلِدُوا إلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا} مَنْ يَفْجُر وَيَكْفُر قَالَ ذَلِكَ لِمَا تَقَدَّمَ مِنْ الْإِيحَاء إلَيْهِ

{إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا} “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve sadece ahlâksız ve çok inkârcı [nesiller] doğururlar.” günah işleyen ve inkâr eden kimse. [Nûh] bunu, kendisine daha önce vahyedilmiş olan bilgiye binaen söylemiştir.

10371. Metin

{رَبّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ} وَكَانَا مُؤْمِنَيْنِ {وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِي} مَنْزِلِي أَوْ مَسْجِدِي {مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات} إلَى يَوْم الْقِيَامَة {وَلَا تَزِدْ الظَّالِمِينَ إلَّا تَبَارًا} هَلَاكًا فَأُهْلِكُوا = ٧٢ سُورَة الْجِنّ

{رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ} “Rabbim! Beni, anne-babamı bağışla” ikisi de mümin idiler; {وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِي} evime yahut mescidime {مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} “evime mümin olarak gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları [da bağışla]” kıyamet gününe kadar [gelecek olanları]; {وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَبَارًا} “zalimlerin ise ancak helâkini artır!” helâk [olarak], nitekim helâk edildiler. = 72 Cinn Suresi