Nâziât

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10843. Metin

{وَالنَّازِعَات} الْمَلَائِكَة تَنْزِع أَرْوَاح الْكُفَّار {غَرْقًا} نَزْعًا بشدة

{وَالنَّازِعَاتِ} “Andolsun çekip çıkaranlara” [Bu], kâfirlerin ruhlarını çekip çıkaran meleklerdir. {غَرْقًا} “şiddetle” şiddetli bir çekişle [çıkarırlar].

10844. Metin

{وَالنَّاشِطَات نَشْطًا} الْمَلَائِكَة تَنْشِط أَرْوَاح الْمُؤْمِنِينَ أَيْ تسلها برفق

{وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا} “Ve rahatça çekip alanlara” [Bu], müminlerin ruhlarını çeken, yani onları yumuşakça çekip alan meleklerdir.

10845. Metin

{وَالسَّابِحَات سَبْحًا} الْمَلَائِكَة تَسْبَح مِنْ السَّمَاء بِأَمْرِهِ تَعَالَى أَيْ تَنْزِل

{وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا} “Yüzüp gidenlere” [Bu], Yüce [Allah]’ın emriyle gökten yüzen, yani [yere] inen meleklerdir.

10846. Metin

{فَالسَّابِقَات سَبْقًا} الْمَلَائِكَة تَسْبِق بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الجنة

{فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا} “Yarıştıkça yarışanlara” [Bu], müminlerin ruhlarıyla cennete doğru yarışan meleklerdir.

10847. Metin

{فَالْمُدَبِّرَات أَمْرًا} الْمَلَائِكَة تُدَبِّر أَمْر الدُّنْيَا أَيْ تَنْزِل بِتَدْبِيرِهِ وَجَوَاب هَذِهِ الْأَقْسَام مَحْذُوف أَيْ لَتُبْعَثُنَّ يَا كُفَّار مَكَّة وَهُوَ عَامِل فِي

{فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا} “İşi düzenleyenlere [andolsun]” [Bu], dünya işini düzenleyen, yani onun tedbiriyle inen meleklerdir. Bu yeminlerin cevabı mahzuftur (gizlidir); yani: “Ey Mekke kâfirleri, muhakkak diriltileceksiniz!” [demektir]. Bu [mahzuf fiil], ... için âmildir:

10848. Metin

{يَوْم تَرْجُف الرَّاجِفَة} النَّفْخَة الْأُولَى بِهَا يَرْجُف كُلّ شَيْء أَيْ يَتَزَلْزَل فَوُصِفَتْ بِمَا يَحْدُث منها

{يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ} “O sarsıntının sarstığı gün” [Bu], birinci sûr üflemesidir; onunla her şey sarsılır, yani çalkalanır. Böylece kendisinden kaynaklanan durum ile nitelenmiştir.

10849. Metin

{تَتْبَعهَا الرَّادِفَة} النَّفْخَة الثَّانِيَة وَبَيْنهمَا أَرْبَعُونَ سَنَة وَالْجُمْلَة حَال مِنْ الرَّاجِفَة فَالْيَوْم وَاسِع لِلنَّفْخَتَيْنِ وَغَيْرهمَا فَصَحَّ ظَرْفِيَّته لِلْبَعْثِ الْوَاقِع عَقِب الثَّانِيَة

{تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ} “Onu ardından gelen [ikinci sarsıntı] takip eder” [Bu], ikinci sûr üflemesidir; ikisi arasında kırk yıl vardır. Cümle, râcifeden hâldir. “Gün” [kavramı] iki nefhayla diğerlerini de kapsayacak genişliktedir; dolayısıyla ikinci nefhanın hemen ardından gerçekleşen yeniden diriliş için zarf olması sahih olmuştur.

10850. Metin

{قُلُوب يَوْمئِذٍ وَاجِفَة} خَائِفَة قَلِقَة

{قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ} “O gün kalpler korkudan titrer” [Yani] korku içindedir, endişelidir.

10851. Metin

{أَبْصَارهَا خَاشِعَة} ذَلِيلَة لِهَوْلِ مَا تَرَى

{أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ} “Onların gözleri zillet içindedir” Gördüğü dehşetten dolayı zelildir.

10853. Metin

{يَقُولُونَ} أَيْ أَرْبَاب الْقُلُوب وَالْأَبْصَار اِسْتِهْزَاء وَإِنْكَارًا لِلْبَعْثِ {أَئِنَّا} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ {لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَة} أَيْ أَنُرَدُّ بَعْد الْمَوْت إِلَى الْحَيَاة وَالْحَافِرَة اِسْم لِأَوَّلِ الْأَمْر وَمِنْهُ رَجَعَ فُلَان فِي حَافِرَته إِذَا رَجَعَ مِنْ حَيْثُ جَاءَ

{يَقُولُونَ} “Derler ki” yani o kalplerin ve gözlerin sahipleri, alay ederek ve yeniden dirilişi inkâr ederek [şöyle derler]: {أَئِنَّا} “Biz mi” -iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin teshiliyle ve her iki vecihte de iki hemze arasına elif idhaliyle- {لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ} “gerçekten eski hâlimize mi döndürüleceğiz?” yani öldükten sonra tekrar hayata mı döndürüleceğiz? Hâfire (الْحَافِرَة), bir işin ilk hâlinin adıdır. Nitekim bir kimse geldiği yoldan geri döndüğünde “Filan kişi eski izi üzerine döndü (رَجَعَ فِي حَافِرَتِهِ)” denir.

10855. Metin

{أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَة} وَفِي قِرَاءَة نَاخِرَة بَالِيَة مُتَفَتِّتَة نَحْيَا

{أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً} “Biz çürümüş kemikler hâline geldikten sonra mı?” -bir kıraatte çürümüş ve ufalanmış anlamına gelen nâhire (نَاخِرَة) şeklindedir- [tekrar mı] diriltileceğiz?

10857. Metin

{قَالُوا تِلْكَ} أَيْ رَجْعَتنَا إِلَى الْحَيَاة {إِذًا} إن صحت {كرة} رجعة {خاسرة} ذات خسر إن قال تعالى

{قَالُوا تِلْكَ} “Dediler ki: O takdirde bu” yani bizim hayata dönüşümüz {إِذًا} “o zaman” eğer doğruysa {كَرَّةٌ} “bir dönüştür” bir geri dönüştür {خَاسِرَةٌ} “ziyanlı” hüsran dolu bir [dönüştür]. Yüce Allah buyurdu ki:

10859. Metin

{فَإِنَّمَا هِيَ} أَيْ الرَّادِفَة الَّتِي يَعْقُبهَا الْبَعْث {زَجْرَة} نَفْخَة {وَاحِدَة} فَإِذَا نُفِخَتْ

{فَإِنَّمَا هِيَ} “O ancak” yani ardından dirilişin geldiği ikinci nefha {زَجْرَةٌ} “korkunç bir sestir” bir üflemedir {وَاحِدَةٌ} “tek bir” [üfleme]. O üflendiği zaman;

10861. Metin

{فَإِذَا هُمْ} أَيْ كُلّ الْخَلَائِق {بِالسَّاهِرَةِ} بِوَجْهِ الأرض أحياء بعد ما كَانُوا بِبَطْنِهَا أَمْوَاتًا

{فَإِذَا هُمْ} “Bir de bakarsın ki onlar” yani bütün mahlûkat {بِالسَّاهِرَةِ} “hemen düz arazidedirler” yerin karnında ölü iken, yeryüzünün üzerinde dirilmişlerdir.

10863. Metin

{هَلْ أَتَاك} يَا مُحَمَّد {حَدِيث مُوسَى} عَامِل في

{هَلْ أَتَاكَ} “Sana geldi mi” ey Muhammed {حَدِيثُ مُوسَى} “Musa'nın haberi?” [Bu ifade], ... için âmildir:

10865. Metin

{إِذْ نَادَاهُ رَبّه بِالْوَادِ الْمُقَدَّس طُوًى} اِسْم الوادي بالتنوين وتركه فقال

{إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى} “Hani Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde şöyle seslenmişti:” Tenvinli veya tenvinsiz olarak vadinin adıdır. [Rabbi şöyle] buyurdu:

10867. Metin

{اِذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْن إِنَّهُ طَغَى} تَجَاوَزَ الْحَدّ في الكفر

{اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى} “Firavun'a git, çünkü o azdı” inkârda haddi aştı.

10869. Metin

{فَقُلْ هَلْ لَك} أَدْعُوك {إِلَى أَنْ تَزَكَّى} وَفِي قِرَاءَة بِتَشْدِيدِ الزَّاي بِإِدْغَامِ التَّاء الثَّانِيَة فِي الْأَصْل فِيهَا تَتَطَهَّر مِنْ الشِّرْك بِأَنْ تَشْهَد أَنْ لَا إِلَه إِلَّا اللَّه

{فَقُلْ هَلْ لَكَ} “De ki: İster misin” seni davet ediyorum {إِلَى أَنْ تَزَكَّى} “arınmayı?” -bir kıraatte zâ harfinin şeddesiyle [tezekkâ (تَزَّكَّى) şeklindedir], aslındaki ikinci tâ zâ'ya idgam edilmiştir- Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederek şirkten arınmayı?

10871. Metin

{وَأَهْدِيَك إِلَى رَبّك} أَدُلّك عَلَى مَعْرِفَته بِبُرْهَانٍ {فتخشى} فتخافه

{وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ} “Seni Rabbine ileteyim de” bir delille O'nu tanımaya seni yönlendireyim de {فَتَخْشَى} “böylece O'ndan korkasın?” O'ndan çekinesin.

10873. Metin

{فَأَرَاهُ الْآيَة الْكُبْرَى} مِنْ آيَاته السَّبْع وَهِيَ الْيَد أَوْ الْعَصَا

{فَأَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى} “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi” Yedi mucizesinden birini; o da el veya asâdır.

10875. Metin

{فَكَذَّبَ} فِرْعَوْن مُوسَى {وَعَصَى} اللَّه تَعَالَى

{فَكَذَّبَ} “Fakat [Firavun] yalanladı” Firavun Musa'yı [yalanladı] {وَعَصَى} “ve isyan etti” Yüce Allah'a [isyan etti].

10877. Metin

{ثُمَّ أَدْبَرَ} عَنْ الْإِيمَان {يَسْعَى} فِي الْأَرْض بِالْفَسَادِ

{ثُمَّ أَدْبَرَ} “Sonra arkasını döndü” imandan [yüz çevirdi] {يَسْعَى} “koşarak [çabaladı]” yeryüzünde fesat çıkarmaya.

10879. Metin

{فَحَشَرَ} جَمَعَ السَّحَرَة وَجُنْده {فَنَادَى}

{فَحَشَرَ} “Derken [adamlarını] topladı” büyücüleri ve askerlerini topladı {فَنَادَى} “ve seslendi:”

10881. Metin

{فَقَالَ أَنَا رَبّكُمْ الْأَعْلَى} لَا رَبّ فَوْقِي

{فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى} “Ben sizin en yüce Rabbinizim! dedi” Benim üstümde hiçbir rab yoktur [dedi].

10883. Metin

{فَأَخَذَهُ اللَّه} أَهْلَكَهُ بِالْغَرَقِ {نَكَال} عُقُوبَة {الْآخِرَة} أَيْ هَذِهِ الْكَلِمَة {وَالْأُولَى} أَيْ قَوْله قَبْلهَا مَا عَلِمْت لَكُمْ مِنْ إِلَه غَيْرِي وَكَانَ بَيْنهمَا أَرْبَعُونَ سَنَة

{فَأَخَذَهُ اللَّهُ} “Bunun üzerine Allah onu yakalayıp cezalandırdı” onu suda boğarak helak etti {نَكَالَ} “ibret verici bir ceza ile” cezalandırmasıyla {الْآخِرَةِ} “ahiretin” yani bu sözün {وَالْأُولَى} “ve ilkinin [cezası olarak]” yani bundan önce söylediği: “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum” sözünün [cezası olarak]. Bu iki sözün arasında kırk yıl vardı.

10885. Metin

{إِنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور {لَعِبْرَةٌ لِمَنْ يَخْشَى} الله تعالى

{إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda vardır” bu anlatılanda {لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى} “korkan kimse için elbette bir ibret” Yüce Allah'tan [korkan kimse için].

10887. Metin

{أَأَنْتُمْ} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة أَلِفًا وَتَسْهِيلهَا وَإِدْخَال ألف بين المسهلة والأخرى وتركه أي مُنْكِرُو الْبَعْث {أَشَدّ خَلْقًا أَمْ السَّمَاء} أَشَدّ خَلْقًا {بَنَاهَا} بَيَان لِكَيْفِيَّةِ خَلْقهَا

{أَأَنْتُمْ} “Siz misiniz” -iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin elife ibdaliyle veya teshiliyle; müsehhele ile diğeri arasına elif idhaliyle yahut terk edilmesiyle- yani ey dirilişi inkâr edenler [siz mi] {أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ} “yaratılışça daha çetin, yoksa gök mü?” yaratılışça daha zor olan? {بَنَاهَا} “Onu O bina etti” yaratılışının keyfiyetinin beyanıdır.

10889. Metin

{رَفَعَ سَمْكهَا} تَفْسِير لِكَيْفِيَّةِ الْبِنَاء أَيْ جَعَلَ سَمْتهَا فِي جِهَة الْعُلُوّ رَفِيعًا وَقِيلَ سَمْكهَا سَقْفهَا {فَسَوَّاهَا} جَعَلَهَا مُسْتَوِيَة بِلَا عَيْب

{رَفَعَ سَمْكَهَا} “Boyunu yükseltti” binanın keyfiyetinin tefsiridir; yani onun yönünü yukarı cihette yüksek kıldı. “Semk” tavanıdır da denilmiştir. {فَسَوَّاهَا} “ve onu kusursuz bir düzene koydu” onu hiçbir kusuru bulunmayan düzgün bir hâle getirdi.

10891. Metin

{وَأَغْطَشَ لَيْلهَا} أَظْلَمَهُ {وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا} أَبْرَزَ نُور شَمْسهَا وَأُضِيفَ إِلَيْهَا اللَّيْل لِأَنَّهُ ظِلّهَا وَالشَّمْس لأنها سراجها

{وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا} “Gecesini kararttı” onu karanlık yaptı {وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا} “ve kuşluğunu aydınlığa çıkardı” güneşinin ışığını açığa çıkardı. Gece göğe izafe edilmiştir, çünkü göğün gölgesidir; güneş de göğün kandili olduğu için [ona izafe edilmiştir].

10893. Metin

{وَالْأَرْض بَعْد ذَلِكَ دَحَاهَا} بَسَطَهَا وَكَانَتْ مَخْلُوقَة قَبْل السَّمَاء مِنْ غَيْر دَحْو

{وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} “Ardından yeri de yayıp döşedi” onu yayıp serdi; oysa yer, yayılıp döşenmeksizin gökten önce yaratılmıştı.

10895. Metin

{أَخْرَجَ} حَال بِإِضْمَارِ قَدْ أَيْ مُخْرِجًا {مِنْهَا مَاءَهَا} بِتَفْجِيرِ عُيُونهَا {وَمَرْعَاهَا} مَا تَرْعَاهُ النَّعَم مِنْ الشَّجَر وَالْعُشْب وَمَا يَأْكُلهُ النَّاس مِنْ الْأَقْوَات وَالثِّمَار وَإِطْلَاق الْمَرْعَى عَلَيْهِ اِسْتِعَارَة

{أَخْرَجَ} “çıkardı” [takdirindeki] “kad” (قَدْ) harfinin gizlenmesiyle hâldir; yani çıkarmış olarak, {مِنْهَا مَاءَهَا} “ondan suyunu” pınarlarını fışkırtarak, {وَمَرْعَاهَا} “ve otlağını” davarların otladığı ağaç ve otları ve insanların yediği azıkları ve meyveleri [çıkardı]. Bunların tamamına “mer‘â” (otlak) denmesi istiaredir.

10897. Metin

{وَالْجِبَال أَرْسَاهَا} أَثْبَتَهَا عَلَى وَجْه الْأَرْض لِتَسْكُن

{وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا} “Dağları ise sağlam bir şekilde dikti” sükûnet bulsun [sarsılmasın] diye onları yeryüzüne sabitledi.

10899. Metin

{مَتَاعًا} مَفْعُول لَهُ لِمُقَدَّرٍ أَيْ فَعَلَ ذَلِكَ مُتْعَة أَوْ مَصْدَر أَيْ تَمْتِيعًا {لَكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ} جَمْع نَعَم وَهِيَ الْإِبِل وَالْبَقَر وَالْغَنَم

{مَتَاعًا} “Bir faydalanma olmak üzere” mukadder bir fiilin mef‘ûlün lehi’dir; yani bunu bir faydalanma kılarak yaptı veya mastardır; yani faydalandırmak suretiyle [yaptı], {لَكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ} “size ve davarlarınıza” ne‘amın çoğuludur; bunlar da deve, sığır ve koyundur.

10901. Metin

{فَإِذَا جَاءَتْ الطَّامَّة الْكُبْرَى} النَّفْخَة الثَّانِيَة

{فَإِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرَى} “Fakat o en büyük felaket geldiği zaman” ikinci sûra üfleyiştir.

10903. Metin

{يَوْم يَتَذَكَّر الْإِنْسَان} بَدَل مِنْ إِذَا {مَا سَعَى} فِي الدُّنْيَا مِنْ خَيْر وَشَرّ

{يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسَانُ} “insanın hatırlayacağı gün” “izâ”dan (إِذَا) bedeldir, {مَا سَعَى} “neyin peşinde koştuğunu” dünyada hayır ve şerden [ne yaptıysa].

10905. Metin

{وَبُرِّزَتْ} أُظْهِرَتْ {الْجَحِيم} النَّار الْمُحْرِقَة {لِمَنْ يَرَى} لِكُلِّ رَاءٍ وَجَوَاب إِذَا

{وَبُرِّزَتِ} “Ve açığa çıkarıldığı [zaman]” gösterildiği [zaman], {الْجَحِيمُ} “kızgın alevli cehennem” yakıcı ateş, {لِمَنْ يَرَى} “gören kimse için” her gören için. [Bu şart cümlelerinin] cevabı [ise şudur]:

10907. Metin

{فَأَمَّا مَنْ طَغَى} كَفَرَ

{فَأَمَّا مَنْ طَغَى} “Artık kim azgınlık etmiş” inkâr etmişse,

10909. Metin

{وَآثَرَ الْحَيَاة الدُّنْيَا} بِاتِّبَاعِ الشَّهَوَات

{وَآثَرَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا} “ve dünya hayatını tercih etmişse” şehvetlere uyarak,

10911. Metin

{فَإِنَّ الْجَحِيم هِيَ الْمَأْوَى} مَأْوَاهُ

{فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوَى} “şüphesiz o kızgın alevli cehennem, varılacak yerin ta kendisidir” onun barınağıdır.

10913. Metin

{وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَام رَبّه} قِيَامه بَيْن يَدَيْهِ {وَنَهَى النَّفْس} الْأَمَّارَة {عَنْ الْهَوَى} الْمُرْدِي باتباع الشهوات

{وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ} “Fakat kim de Rabbinin makamından korkmuş” O'nun huzurunda durmaktan [korkmuş], {وَنَهَى النَّفْسَ} “ve nefsi menetmişse” kötülüğü emreden nefsi, {عَنِ الْهَوَى} “hevasından” şehvetlere uyarak helake sürükleyen [arzulardan],

10915. Metin

{فَإِنَّ الْجَنَّة هِيَ الْمَأْوَى} وَحَاصِل الْجَوَاب فَالْعَاصِي فِي النَّار وَالْمُطِيع فِي الْجَنَّة

{فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى} “şüphesiz o cennet, varılacak yerin ta kendisidir”. Cevabın özeti şudur: Asi olan ateşte, itaatkâr olan ise cennettedir.

10917. Metin

{يَسْأَلُونَك} أَيْ كُفَّار مَكَّة {عَنْ السَّاعَة أَيَّانَ مُرْسَاهَا} مَتَى وُقُوعهَا وَقِيَامهَا

{يَسْأَلُونَكَ} “Sana soruyorlar” yani Mekke kâfirleri, {عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا} “kıyametin ne zaman demir atacağını (kopacağını)” vuku bulup gerçekleşmesinin ne zaman olduğunu.

10919. Metin

{فِيمَ} فِي أَيّ شَيْء {أَنْتَ مِنْ ذِكْرَاهَا} أَيْ لَيسَ عِنْدك عِلْمهَا حَتَّى تَذْكُرهَا

{فِيمَ} “Nerede” hangi şeyde {أَنْتَ مِنْ ذِكْرَاهَا} “sen onu anmak nerede?” yani onu zikredebilmen için onun bilgisi senin yanında değildir.

10921. Metin

{إِلَى رَبّك مُنْتَهَاهَا} مُنْتَهَى عِلْمهَا لَا يَعْلَمهُ غيره

{إِلَى رَبِّكَ مُنْتَهَاهَا} “Onun nihayeti ancak Rabbinedir” onun bilgisinin nihayeti O'na aittir, O'ndan başkası onu bilemez.

10923. Metin

{إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِر} إِنَّمَا يَنْفَع إِنْذَارك {مَنْ يخشاها} يخافها

{إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرُ} “Sen ancak bir uyarıcısın” senin uyarman ancak fayda verir {مَنْ يَخْشَاهَا} “ondan korkan kimseye” ondan çekinen kimseye.

10925. Metin

{كَأَنَّهُمْ يَوْم يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا} فِي قُبُورهمْ {إِلَّا عَشِيَّة أَوْ ضُحَاهَا} عَشِيَّة يَوْم أَوْ بُكْرَته وَصَحَّ إِضَافَة الضُّحَى إِلَى الْعَشِيَّة لِمَا بَيْنهمَا مِنْ الْمُلَابَسَة إِذْ هُمَا طَرَفَا النَّهَار وحسن الإضافة وقوع الكلمة فاصلة = ٨٠ سورة عبس

{كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا} “Onu gördükleri gün sanki kalmamış gibidirler” kabirlerinde, {إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا} “ancak bir akşam vakti veya onun kuşluk vakti kadar” bir günün akşamı veya onun sabah vakti kadar. Kuşluğun akşama izafe edilmesi aralarındaki münasebetten dolayı sahihtir; çünkü ikisi gündüzün iki ucudur. İzafenin güzel düşmesi ise kelimenin fasıla (ayet sonu) olmasındandır. = 80 Abese Suresi