2292. Metin
بسم الله الرحمن الرحيم لَمَّا اخْتَلَفَ الْمُسْلِمُونَ فِي غَنَائِم بَدْر فَقَالَ الشُّبَّان هِيَ لَنَا لِأَنَّنَا بَاشَرْنَا الْقِتَال وَقَالَ الشُّيُوخ كُنَّا رِدْءًا لَكُمْ تَحْت الرَّايَات وَلَوْ انْكَشَفْتُمْ لَفِئْتُمْ إلَيْنَا فَلَا تَسْتَأْثِرُوا بِهَا فَنَزَلَ
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Müslümanlar Bedir ganimetleri konusunda ihtilafa düştüklerinde; gençler, "Doğrudan savaşa biz katıldığımız için onlar bizimdir" dediler. Yaşlılar ise, "Biz sancakların altında sizin için birer destek idik; şayet geri çekilmek zorunda kalsaydınız bize sığınacaktınız, bu yüzden ganimeti sadece kendinize tahsis etmeyiniz" dediler. Bunun üzerine şu ayet indi:
2293. Metin
{يَسْأَلُونَك} يَا مُحَمَّد {عَنْ الْأَنْفَال} الْغَنَائِم لِمَنْ هي {قُلْ} لَهُمْ {الْأَنْفَال لِلَّهِ} يَجْعَلهَا حَيْثُ شَاءَ {وَالرَّسُول} يَقْسِمهَا بِأَمْرِ اللَّه فَقَسَمَهَا ﷺ بَيْنهمْ عَلَى السَّوَاء رَوَاهُ الْحَاكِم فِي الْمُسْتَدْرَك {فَاتَّقُوا اللَّه وَأَصْلِحُوا ذَات بَيْنكُمْ} أَيْ حَقِيقَة مَا بَيْنكُمْ بِالْمَوَدَّةِ وَتَرْك النِّزَاع {وَأَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} حَقًّا
[Ey Muhammed!] {يَسْأَلُونَك} “Sana soruyorlar” {عَنْ الْأَنْفَال} “ganimetler hakkında” kime ait olduğunu. {قُلْ} Onlara “De ki:” {الْأَنْفَال لِلَّهِ} “Ganimetler Allah'a” dilediği gibi tasarruf eder {وَالرَّسُول} “ve Resûl'e aittir.” Allah'ın emriyle onu paylaştırır. Nitekim [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem ganimetleri aralarında eşit olarak paylaştırdı; bunu Hâkim el-Müstedrek'te rivayet etmiştir. {فَاتَّقُوا اللَّه وَأَصْلِحُوا ذَات بَيْنكُمْ} “O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin” yani sevgi gösterip çekişmeyi bırakarak aranızdaki gerçek durumu ıslah edin {وَأَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “ve eğer müminseniz Allah'a ve Resûlüne itaat edin.” hakkıyla [müminseniz].
2294. Metin
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} الْكَامِلُونَ الْإِيمَان {الَّذِينَ إذَا ذُكِرَ اللَّه} أَيْ وَعِيده {وَجِلَتْ} خَافَتْ {قُلُوبهمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاته زَادَتْهُمْ إيمَانًا} تَصْدِيقًا {وَعَلَى رَبّهمْ يَتَوَكَّلُونَ} بِهِ يَثِقُونَ لَا بِغَيْرِهِ
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler ancak,” imanı kamil olanlar {الَّذِينَ إذَا ذُكِرَ اللَّه} “o kimselerdir ki Allah anıldığı” yani O'nun tehdidi zikredildiği {وَجِلَتْ} “zaman yürekleri ürperen” korkan {قُلُوبهمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاته زَادَتْهُمْ إيمَانًا} “ve kendilerine O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını artıran” tasdiklerini çoğaltan {وَعَلَى رَبّهمْ يَتَوَكَّلُونَ} “ve yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir.” Başkasına değil, yalnızca O'na güvenirler.
2295. Metin
{الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاة} يَأْتُونَ بِهَا بِحُقُوقِهَا {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} أَعْطَيْنَاهُمْ {يُنْفِقُونَ} فِي طَاعَة اللَّه
{الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاة} “Onlar namazı dosdoğru kılarlar” haklarını yerine getirerek ifa ederler {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} “ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden” ihsan ettiklerimizden {يُنْفِقُونَ} “harcarlar.” Allah'a itaat uğrunda.
2296. Metin
{أُولَئِكَ} الْمَوْصُوفُونَ بِمَا ذَكَرَ {هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} صِدْقًا بِلَا شَكّ {لَهُمْ دَرَجَات} مَنَازِل فِي الْجَنَّة {عِنْد رَبّهمْ وَمَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} فِي الجنة
{أُولَئِكَ} İşte bu vasıflarla anılanlar {هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} “gerçekten müminlerin ta kendileridirler.” şüphesiz ve dosdoğru bir şekilde. {لَهُمْ دَرَجَات} “Onlar için dereceler” Cennette mertebeler {عِنْد رَبّهمْ وَمَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} “Rableri katında bağışlanma ve bol bir rızık vardır.” Cennette.
2297. Metin
{كَمَا أَخْرَجَك رَبّك مِنْ بَيْتك بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بِأَخْرَجَ {وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ} الْخُرُوج وَالْجُمْلَة حَال مِنْ كَاف أَخْرَجَك وَكَمَا خَبَر مُبْتَدَأ مَحْذُوف أَيْ هَذِهِ الْحَال فِي كَرَاهَتهمْ لَهَا مِثْل إخْرَاجك فِي حَال كَرَاهَتهمْ وَقَدْ كَانَ خَيْرًا لَهُمْ فَكَذَلِكَ أَيْضًا وَذَلِكَ أَنَّ أَبَا سُفْيَان قَدِمَ بِعِيرٍ مِنْ الشَّام فَخَرَجَ النَّبِيّ ﷺ وَأَصْحَابه لِيَغْنَمُوهَا فَعَلِمَتْ قُرَيْش فَخَرَجَ أَبُو جَهْل وَمُقَاتِلُو مَكَّة لِيَذُبُّوا عَنْهَا وَهُمْ النَّفِير وَأَخَذَ أَبُو سُفْيَان بِالْعِيرِ طَرِيق السَّاحِل فَنَجَتْ فَقِيلَ لِأَبِي جَهْل ارْجِعْ فَأَبَى وَسَارَ إلَى بَدْر فَشَاوَرَ النَّبِيّ ﷺ أَصْحَابه وَقَالَ إنَّ اللَّه وَعَدَنِي إحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ فَوَافَقُوهُ عَلَى قِتَال النَّفِير وَكَرِهَ بَعْضهمْ ذَلِكَ وَقَالُوا لَمْ نَسْتَعِدّ له كما قال تعالى
{كَمَا أَخْرَجَك رَبّك مِنْ بَيْتك بِالْحَقِّ} “Nitekim Rabbin seni evinden hak uğruna çıkarmıştı” [ifadesi] "أخرج" lafzına müteallıktır; {وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ} “ve müminlerden bir grup kesinlikle bundan hoşlanmıyordu.” [ifadesindeki] çıkıştan [hoşlanmıyorlardı]. Bu cümle, “أخرجك”teki kâf zamirinden haldir. “كما” ise mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani, onların bu durumdan hoşlanmaması hali, senin onları hoşlanmadıkları bir halde çıkarmış olman gibidir ki aslında bu onlar için daha hayırlı olmuştu; işte bu da böyledir. Olay şöyledir: Ebû Süfyân, Şam'dan bir kervanla gelmişti; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı onu ele geçirmek için yola çıktılar. Kureyş bunu haber alınca Ebû Cehil ve Mekkeli savaşçılar (nefîr) kervanı korumak için çıktılar. Ebû Süfyân ise kervanla sahil yolunu tutup kurtuldu. Bunun üzerine Ebû Cehil'e "Geri dön" denildi, fakat o reddedip Bedir'e doğru yürüdü. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashabıyla istişare etti ve "Şüphesiz Allah bana iki gruptan birini vadetti" buyurdu. Onlar nefîr (Kureyş ordusu) ile savaşma hususunda O'na katıldılar; ancak bazısı bundan hoşlanmadı ve Yüce Allah'ın buyurduğu gibi "Biz buna hazırlıklı değildik" dediler:
2298. Metin
{يجادلونك في الحق} القتال {بعد ما تبين} ظهر لهم {كأنما يساقون إلى الموت وهم ينظرون} إليه عيانا في كراهتهم له
{يجادلونك في الحق} Savaş konusunda “seninle tartışıyorlardı” {بعد ما تبين} kendilerine açığa çıktıktan sonra {كأنما يساقون إلى الموت وهم ينظرون} “sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi.” savaştan hoşlanmadıkları için onu bizzat görerek.
2299. Metin
{و} اُذْكُرْ {إذْ يَعِدكُمْ اللَّه إحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ} الْعِير أَوْ النَّفِير {أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ} تُرِيدُونَ {أَنَّ غَيْر ذَات الشَّوْكَة} أَيْ الْبَأْس وَالسِّلَاح وَهِيَ الْعِير {تَكُون لَكُمْ} لِقِلَّةِ عَدَدهَا وَمَدَدهَا بِخِلَافِ النَّفِير {وَيُرِيد اللَّه أَنْ يُحِقّ الْحَقّ} يظهره {بكلماته} السابقة بظهور الإسلام {ويقطع دابرالكافرين} آخِرهمْ بِالِاسْتِئْصَالِ فَأَمَرَكُمْ بِقِتَالِ النَّفِير
{و} [Ve] hatırla {إذْ يَعِدكُمْ اللَّه إحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ} “Hani Allah size iki gruptan birinin” kervanın veya ordunun (nefîr) {أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ} “sizin olacağını vadediyordu; siz ise istiyordunuz” arzuluyordunuz {أَنَّ غَيْر ذَات الشَّوْكَة} “güçsüz ve silahsız olanın” yani şiddeti ve silahı bulunmayan kervanın {تَكُون لَكُمْ} “size ait olmasını” sayısının ve yardımının azlığı sebebiyle, nefîrin aksine. {وَيُرِيد اللَّه أَنْ يُحِقّ الْحَقّ} “Allah ise hakkı gerçekleştirmek” ortaya koymak {بكلماته} İslam'ın üstün geleceğine dair geçmişteki “kelimeleriyle” {ويقطع دابرالكافرين} köklerini kazıyarak “kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu.” Bu yüzden size nefîr ile savaşmayı emretti.
2300. Metin
{لِيُحِقّ الْحَقّ وَيُبْطِل} يَمْحَق {الْبَاطِل} الْكُفْر {وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ} الْمُشْرِكُونَ ذَلِكَ
{لِيُحِقّ الْحَقّ وَيُبْطِل} yok etsin diye {الْبَاطِل} “Hakkı gerçekleştirmek ve batılı” küfrü “ortadan kaldırmak için,” {وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ} “suçlular hoşlanmasa bile.” yani müşrikler bunu istemese de.
2301. Metin
اُذْكُرْ {إذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبّكُمْ} تَطْلُبُونَ مِنْهُ الْغَوْث بِالنَّصْرِ عَلَيْهِمْ {فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي} أَيْ بِأَنِّي {مُمِدّكُمْ} مُعِينكُمْ {بِأَلْفٍ مِنْ الْمَلَائِكَة مُرْدِفِينَ} مُتَتَابِعِينَ يُرْدِف بَعْضهمْ بَعْضًا وَعَدَهُمْ بِهَا أَوَّلًا ثُمَّ صَارَتْ ثَلَاثَة آلَاف ثُمَّ خَمْسَة كَمَا فِي آل عِمْرَان وَقُرِئَ بِآلُف كَأَفْلُس جَمْع
Hatırla {إذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبّكُمْ} “Hani Rabbinizden yardım diliyordunuz” onlara karşı zafer verilmesi için O'ndan yardım istiyordunuz {فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي} “O da size: 'Ben' diye icabet etmişti” yani Ben {مُمِدّكُمْ} “size yardım edeceğim” destek vereceğim {بِأَلْفٍ مِنْ الْمَلَائِكَة مُرْدِفِينَ} “peş peşe gelen bin melek ile.” birbirini takip eden. Önce onlara bin melek vaat edildi, sonra Âl-i İmrân'da olduğu gibi üç bine, ardından beş bine çıktı. Bir kıraatte “أَفْلُس” vezninde çoğul olarak “آلُف” şeklinde de okunmuştur.
2303. Metin
{وَمَا جَعَلَهُ اللَّه} أَيْ الْإِمْدَاد {إلَّا بُشْرَى ولتطمئن به قلوبكم وما النصر إلا من عند الله إن الله عزيز حكيم
{وَمَا جَعَلَهُ اللَّه} “Allah bunu” yani bu yardımı {إلَّا بُشْرَى ولتطمئن به قلوبكم وما النصر إلا من عند الله إن الله عزيز حكيم} “sadece bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Zafer ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.”
2305. Metin
اذكر {إذْ يُغَشِّيكُمْ النُّعَاس أَمَنَة} أَمْنًا مِمَّا حَصَلَ لَكُمْ مِنْ الْخَوْف {مِنْهُ} تَعَالَى {وَيُنَزِّل عَلَيْكُمْ مِنْ السَّمَاء مَاء لِيُطَهِّركُمْ بِهِ} مِنْ الْأَحْدَاث وَالْجَنَابَات {وَيُذْهِب عَنْكُمْ رِجْز الشَّيْطَان} وَسْوَسَته إلَيْكُمْ بِأَنَّكُمْ لَوْ كُنْتُمْ عَلَى الْحَقّ مَا كُنْتُمْ ظَمْأَى مُحَدِّثِينَ وَالْمُشْرِكُونَ عَلَى الْمَاء {وَلِيَرْبِط} يَحْبِس {عَلَى قُلُوبكُمْ} بِالْيَقِينِ وَالصَّبْر {وَيُثَبِّت بِهِ الْأَقْدَام} أَنْ تَسُوخ فِي الرَّمْل
Hatırla {إذْ يُغَشِّيكُمْ النُّعَاس أَمَنَة} “Hani bir güven duygusu olarak sizi bir uyuklama bürüyordu” içinize düşen korkudan emin olasınız diye {مِنْهُ} Yüce Allah'tan “tarafından” {وَيُنَزِّل عَلَيْكُمْ مِنْ السَّمَاء مَاء لِيُطَهِّركُمْ بِهِ} “ve sizi onunla arındırmak için gökten üzerinize su indiriyordu” küçük ve büyük hadeslerden (abdestsizlik ve cünüplükten) {وَيُذْهِب عَنْكُمْ رِجْز الشَّيْطَان} “ve şeytanın pisliğini sizden gidersin diye;” şeytanın size "Eğer siz hak üzere olsaydınız susuz ve abdestsiz kalmazdınız, oysa müşrikler suyun başında" şeklindeki vesvesesini [gidersin diye] {وَلِيَرْبِط} ve bağlasın {عَلَى قُلُوبكُمْ} “kalplerinizi” yakin ve sabır ile {وَيُثَبِّت بِهِ الْأَقْدَام} “ayaklarınızı onunla sağlamlaştırsın diye.” kuma batıp kaymasını engellesin diye.
2307. Metin
{إذْ يُوحِي رَبّك إلَى الْمَلَائِكَة} الَّذِينَ أَمَدَّ بِهِمْ الْمُسْلِمِينَ {أَنِّي} أَيْ بِأَنِّي {مَعَكُمْ} بِالْعَوْنِ وَالنَّصْر {فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا} بِالْإِعَانَةِ وَالتَّبْشِير {سَأُلْقِي فِي قُلُوب الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْب} الْخَوْف {فَاضْرِبُوا فَوْق الْأَعْنَاق} أَيْ الرُّءُوس {وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلّ بَنَان} أَيْ أَطْرَاف الْيَدَيْنِ وَالرِّجْلَيْنِ فَكَانَ الرَّجُل يَقْصِد ضَرْب رَقَبَة الْكَافِر فَتَسْقُط قَبْل أَنْ يَصِل إلَيْهِ سَيْفه وَرَمَاهُمْ ﷺ بِقَبْضَةٍ مِنْ الْحَصَى فَلَمْ يَبْقَ مُشْرِك إلَّا دَخَلَ فِي عَيْنَيْهِ مِنْهَا شَيْء فَهُزِمُوا
{إذْ يُوحِي رَبّك إلَى الْمَلَائِكَة} “Hani Rabbin meleklere vahyediyordu” Müslümanlara yardım için gönderdiği meleklere: {أَنِّي} “Ben” yani muhakkak ki Ben {مَعَكُمْ} “sizinle beraberim” yardım ve zafer ile; {فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا} “haydi iman edenlere sebat verin.” destek ve müjde ile. {سَأُلْقِي فِي قُلُوب الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْب} “Kâfirlerin kalplerine korku salacağım;” dehşet düşüreceğim. {فَاضْرِبُوا فَوْق الْأَعْنَاق} “vurun boyunlarının üstüne” yani başlarına {وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلّ بَنَان} “ve vurun onların parmak uçlarına.” yani el ve ayak uçlarına. Adam kâfirin boynuna vurmayı kastediyor, kılıcı henüz ona ulaşmadan boynu yere düşüyordu. [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem onlara bir avuç çakıl taşı fırlattı; gözlerine bundan bir şey girmeyen hiçbir müşrik kalmadı ve hezimete uğradılar.
2309. Metin
{ذَلِكَ} الْعَذَاب الْوَاقِع بِهِمْ {بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا} خَالَفُوا {اللَّه وَرَسُوله وَمَنْ يُشَاقِقْ اللَّه وَرَسُوله فَإِنَّ اللَّه شَدِيد الْعِقَاب} لَهُ
{ذَلِكَ} Başlarına gelen bu azap, {بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا} “onların karşı gelmeleri sebebiyledir” muhalefet etmelerindendir {اللَّه وَرَسُوله وَمَنْ يُشَاقِقْ اللَّه وَرَسُوله فَإِنَّ اللَّه شَدِيد الْعِقَاب} “Allah'a ve Resûlüne. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın cezalandırması çok çetindir.” ona karşı.
2311. Metin
{ذَلِكُمْ} الْعَذَاب {فَذُوقُوهُ} أَيّهَا الْكُفَّار فِي الدُّنْيَا {وأن للكافرين} في الآخرة {عذاب النار}
{ذَلِكُمْ} İşte bu azaptır, {فَذُوقُوهُ} “Haydi tadın onu!” ey kâfirler dünyada {وأن للكافرين} “Ve şüphesiz kâfirler için” ahirette {عذاب النار} “cehennem azabı vardır.”
2313. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا لَقِيتُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا} أَيْ مُجْتَمِعِينَ كَأَنَّهُمْ لِكَثْرَتِهِمْ يَزْحَفُونَ {فَلَا تُوَلُّوهُمْ الأدبار} منهزمين
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا لَقِيتُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا} “Ey iman edenler! Kâfirlerle toplu bir halde karşılaştığınız zaman” yani çokluklarından ötürü adeta sürünerek/akarak ilerlerlerken {فَلَا تُوَلُّوهُمْ الأدبار} “onlara arkalarınızı dönmeyiniz” hezimete uğrayıp kaçmayınız.
2315. Metin
{وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمئِذٍ} أَيْ يَوْم لِقَائِهِمْ {دُبُره إلَّا مُتَحَرِّفًا} مُنْعَطِفًا {لِقِتَالٍ} بِأَنْ يُرِيهِمْ الْفَرَّة مَكِيدَة وَهُوَ يُرِيد الْكَرَّة {أَوْ مُتَحَيِّزًا} مُنْضَمًّا {إلَى فِئَة} جَمَاعَة مِنْ الْمُسْلِمِينَ يَسْتَنْجِد بِهَا {فَقَدْ بَاءَ} رَجَعَ {بِغَضَبٍ مِنْ اللَّه وَمَأْوَاهُ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمَصِير} الْمَرْجِع هِيَ وَهَذَا مَخْصُوص بِمَا إذَا لَمْ يَزِدْ الْكُفَّار عَلَى الضَّعْف
{وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمئِذٍ} “Kim o gün onlara” yani onlarla karşılaştığı gün {دُبُره إلَّا مُتَحَرِّفًا} “arkasını dönerse; ancak bir yana çekilmek” yön değiştirmek {لِقِتَالٍ} “savaş için” hile gereği kaçıyor görünüp tekrar saldırmak kastıyla olursa müstesna {أَوْ مُتَحَيِّزًا} “yahut katılıp sığınmak için” birleşmek kastıyla {إلَى فِئَة} “bir birliğe” kendisinden yardım isteyeceği Müslümanlardan bir cemaate {فَقَدْ بَاءَ} “muhakkak o uğramış” dönmüş {بِغَضَبٍ مِنْ اللَّه وَمَأْوَاهُ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمَصِير} “olur Allah'tan bir gazaba; onun varacağı yer cehennemdir, ne kötü bir varış yeridir!” dönülecek yer olarak orası [ne kötüdür]. Bu hüküm, kâfirlerin Müslümanların iki katından fazla olmadığı durumlara mahsustur.
2317. Metin
{فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ} بِبَدْرٍ بِقُوَّتِكُمْ {وَلَكِنَّ اللَّه قَتَلَهُمْ} بِنَصْرِهِ إيَّاكُمْ {وَمَا رَمَيْت} يَا مُحَمَّد أَعْيُن الْقَوْم {إذْ رَمَيْت} بِالْحَصَى لِأَنَّ كَفًّا مِنْ الْحَصَى لَا يَمْلَأ عُيُون الْجَيْش الْكَثِير بِرَمْيَةِ بَشَر {وَلَكِنَّ اللَّه رَمَى} بِإِيصَالِ ذَلِكَ إلَيْهِمْ فعل ذلك لِيُقْهِر الْكَافِرِينَ {وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاء} عَطَاء {حَسَنًا} هُوَ الْغَنِيمَة {إنَّ اللَّه سَمِيع} لِأَقْوَالِهِمْ {عليم} بأحوالهم
{فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ} “Onları siz öldürmediniz” Bedir'de kendi gücünüzle {وَلَكِنَّ اللَّه قَتَلَهُمْ} “fakat onları Allah öldürdü” size yardım ederek. {وَمَا رَمَيْت} [Ey Muhammed!] Topluluğun gözlerine “sen atmadın” {إذْ رَمَيْت} çakıl taşlarını “attığın zaman” çünkü bir avuç çakıl taşı bir beşerin atışıyla koca ordunun gözlerini dolduramaz; {وَلَكِنَّ اللَّه رَمَى} “fakat Allah attı” o taşları onlara ulaştırmak suretiyle. Kâfirleri kahretmek için böyle yaptı {وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاء} “ve müminleri kendisinden bir imtihanla” bir ihsan ile {حَسَنًا} “güzelce denemek/nimetlendirmek için.” bu da ganimettir. {إنَّ اللَّه سَمِيع} “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir” sözlerini {عليم} “hakkıyla bilendir.” hallerini.
2319. Metin
{ذَلِكُمْ} الْإِبْلَاء حَقّ {وَأَنَّ اللَّه مُوهِن} مُضْعِف {كيد الكافرين}
{ذَلِكُمْ} Bu nimetlendirme gerçektir {وَأَنَّ اللَّه مُوهِن} “ve şüphesiz Allah zayıflatıcıdır” boşa çıkarıcıdır {كيد الكافرين} “kâfirlerin tuzağını.”
2321. Metin
{إنْ تَسْتَفْتِحُوا} أَيّهَا الْكُفَّار إنْ تَطْلُبُوا الْفَتْح أَيْ الْقَضَاء حَيْثُ قَالَ أَبُو جَهْل مِنْكُمْ اللَّهُمَّ أَيّنَا كَانَ أَقْطَع لِلرَّحْمَنِ وَأَتَانَا بِمَا لَا نَعْرِف فَأَحِنْهُ الْغَدَاة أَيْ أَهْلِكْهُ {فَقَدْ جَاءَكُمْ الْفَتْح} الْقَضَاء بِهَلَاكِ مَنْ هُوَ كَذَلِكَ وَهُوَ أَبُو جَهْل وَمَنْ قُتِلَ مَعَهُ دُون النَّبِيّ ﷺ وَالْمُؤْمِنِينَ {وَإِنْ تَنْتَهُوا} عَنْ الْكُفْر وَالْحَرْب {فَهُوَ خَيْر لَكُمْ وَإِنْ تَعُودُوا} لِقِتَالِ النَّبِيّ ﷺ {نَعُدْ} لِنَصْرِهِ عَلَيْكُمْ {وَلَنْ تُغْنِي} تَدْفَع {عَنْكُمْ فِئَتكُمْ} جَمَاعَاتكُمْ {شَيْئًا وَلَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللَّه مَعَ الْمُؤْمِنِينَ} بِكَسْرِ إنْ اسْتِئْنَافًا وَفَتْحهَا على تقدير اللام
{إنْ تَسْتَفْتِحُوا} “Eğer fetih (hüküm) istiyorsanız” ey kâfirler, zafer ve hüküm talep ediyorsanız; nitekim sizden Ebû Cehil: "Allah'ım, hangimiz akrabalık bağını daha çok koparan ve bize tanımadığımız şeyleri getiren ise yarın onu helak et" demişti. {فَقَدْ جَاءَكُمْ الْفَتْح} “işte size fetih (hüküm) gelmiştir;” böyle olan kimsenin helakiyle hüküm gelmiştir ki o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile müminler değil, Ebû Cehil ve onunla birlikte öldürülenlerdir. {وَإِنْ تَنْتَهُوا} “Eğer vazgeçerseniz” inkârdan ve savaştan {فَهُوَ خَيْر لَكُمْ وَإِنْ تَعُودُوا} “bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer tekrar dönerseniz” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaşa {نَعُدْ} “Biz de döneriz” size karşı ona yardım etmeye. {وَلَنْ تُغْنِي} “Ve asla fayda vermez” defedemez {عَنْكُمْ فِئَتكُمْ} “topluluğunuz sizden” cemaatleriniz {شَيْئًا وَلَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللَّه مَعَ الْمُؤْمِنِينَ} “hiçbir şeyi, çok olsa bile. Şüphesiz Allah müminlerle beraberdir.” “إنّ” istînâf (başlangıç) olarak kesreyle veya mukadder bir lam harfi takdiriyle fetha ile de okunmuştur.
2323. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله وَلَا تَوَلَّوْا} تُعْرِضُوا {عَنْهُ} بِمُخَالَفَةِ أَمْره {وَأَنْتُمْ تَسْمَعُونَ} الْقُرْآن والمواعظ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله وَلَا تَوَلَّوْا} “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlüne itaat edin ve yüz çevirmeyin” arkasını dönmeyin {عَنْهُ} O'nun emrine muhalefet ederek “O'ndan” {وَأَنْتُمْ تَسْمَعُونَ} “siz işitip dururken.” Kur'an'ı ve öğütleri.
2325. Metin
{وَلَا تَكُونُوا كَاَلَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ} سَمَاع تَدَبُّر وَاتِّعَاظ وَهُمْ الْمُنَافِقُونَ أَوْ المشركون
{وَلَا تَكُونُوا كَاَلَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ} “İşitmedikleri halde 'İşittik' diyenler gibi olmayın.” düşünerek ve ibret alarak dinlemeyen; bunlar da münafıklar yahut müşriklerdir.
2327. Metin
{إنَّ شَرّ الدَّوَابّ عِنْد اللَّه الصُّمّ} عَنْ سَمَاع الْحَقّ {الْبُكْم} عَنْ النُّطْق بِهِ {الَّذِينَ لا يعقلون} هـ
{إنَّ شَرّ الدَّوَابّ عِنْد اللَّه الصُّمّ} “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, sağırlar” hakkı işitmekten uzak duranlar {الْبُكْم} “dilsizler” hakkı konuşmaktan aciz olanlar {الَّذِينَ لا يعقلون} “akletmeyenlerdir.” onu [hakkı].
2329. Metin
{وَلَوْ عَلِمَ اللَّه فِيهِمْ خَيْرًا} صَلَاحًا بِسَمَاعِ الْحَقّ {لَأَسْمَعَهُمْ} سَمَاع تَفَهُّم {وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ} فَرْضًا وَقَدْ عَلِمَ أَنْ لَا خَيْر فِيهِمْ {لَتَوَلَّوْا} عَنْهُ {وَهُمْ مُعْرِضُونَ} عَنْ قَبُوله عِنَادًا وَجُحُودًا
{وَلَوْ عَلِمَ اللَّه فِيهِمْ خَيْرًا} “Eğer Allah onlarda bir hayır” hakkı işitmekle bir salah “görseydi” {لَأَسْمَعَهُمْ} “elbette onlara işittirirdi;” anlayacakları bir işittirme ile. {وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ} Bir an için “onlara işittirmiş olsaydı bile” ki onlarda hiçbir hayır olmadığını bilmektedir, {لَتَوَلَّوْا} “yine de dönerlerdi” ondan {وَهُمْ مُعْرِضُونَ} “ve onlar yüz çevirirlerdi.” inat ve inkârla onu kabul etmekten.
2331. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ} بِالطَّاعَةِ {إذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ} مِنْ أَمْر الدِّين لِأَنَّهُ سَبَب الْحَيَاة الْأَبَدِيَّة {وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه يَحُول بَيْن الْمَرْء وَقَلْبه} فَلَا يَسْتَطِيع أَنْ يُؤْمِن أَوْ يَكْفُر إلَّا بِإِرَادَتِهِ {وَأَنَّهُ إلَيْهِ تُحْشَرُونَ} فيجازيكم بأعمالكم
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ} “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûl'e icabet edin” itaatle {إذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ} “sizi size hayat verecek şeye çağırdığı zaman.” din işlerinden zira bu ebedî hayatın sebebidir. {وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه يَحُول بَيْن الْمَرْء وَقَلْبه} “Ve bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer” öyle ki O'nun iradesi olmaksızın insan iman edemez veya inkâr edemez {وَأَنَّهُ إلَيْهِ تُحْشَرُونَ} “ve muhakkak ki O'nun huzurunda toplanacaksınız.” amellerinizin karşılığını size vermek için.
2333. Metin
{وَاتَّقُوا فِتْنَة} إنْ أَصَابَتْكُمْ {لَا تُصِيبَن الَّذِينَ ظلموا منكم خاصة} بل تعمهم وغيرهم واتقاؤهم بِإِنْكَارِ مُوجِبهَا مِنْ الْمُنْكَر {وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه شَدِيد الْعِقَاب} لِمَنْ خَالَفَهُ
{وَاتَّقُوا فِتْنَة} “Ve bir fitneden sakının ki” size isabet ettiği takdirde {لَا تُصِيبَن الَّذِينَ ظلموا منكم خاصة} “içinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz;” bilakis onları ve başkalarını da kuşatır. Onlardan sakınmak ise fitneye yol açan münkeri engellemekle olur. {وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه شَدِيد الْعِقَاب} “Ve bilin ki şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir.” Kendisine muhalefet edenler için.
2335. Metin
{وَاذْكُرُوا إذْ أَنْتُمْ قَلِيل مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْض} أَرْض مَكَّة {تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفكُمْ النَّاس} يَأْخُذكُمْ الْكُفَّار بِسُرْعَةٍ {فَآوَاكُمْ} إلَى الْمَدِينَة {وَأَيَّدَكُمْ} قَوَّاكُمْ {بِنَصْرِهِ} يَوْم بَدْر بِالْمَلَائِكَةِ {وَرَزَقَكُمْ مِنْ الطَّيِّبَات} الْغَنَائِم {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} نِعَمه
{وَاذْكُرُوا إذْ أَنْتُمْ قَلِيل مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْض} “Ve hatırlayın hani siz yeryüzünde az ve güçsüzdünüz” Mekke toprağında {تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفكُمْ النَّاس} “insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz;” kâfirlerin sizi ansızın yakalamasından. {فَآوَاكُمْ} “Derken sizi barındırdı” Medine'ye {وَأَيَّدَكُمْ} “ve sizi güçlendirdi” kuvvetlendirdi {بِنَصْرِهِ} “kendi yardımıyla” Bedir gününde meleklerle {وَرَزَقَكُمْ مِنْ الطَّيِّبَات} “ve size temiz şeylerden rızık verdi” ganimetlerden {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “şükredesiniz diye.” O'nun nimetlerine.
2337. Metin
وَنَزَلَ فِي أَبِي لُبَابَة مَرْوَان بْن عَبْد الْمُنْذِر وَقَدْ بَعَثَهُ ﷺ إلَى بَنِي قُرَيْظَة لِيَنْزِلُوا عَلَى حُكْمه فَاسْتَشَارُوهُ فَأَشَارَ إلَيْهِمْ أَنَّهُ الذَّبْح لِأَنَّ عِيَاله وَمَاله فيهم {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّه وَالرَّسُول وَ} لَا {تَخُونُوا أَمَانَاتكُمْ} مَا ائْتُمِنْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ الدين وغيره {وأنتم تعلمون}
Ebû Lübâbe Mervân b. Abdilmünzir hakkında indi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Benî Kurayza'ya, O'nun hükmüne razı olup teslim olmaları için göndermişti; onlar Ebû Lübâbe ile istişare ettiler, o da çoluk çocuğu ve malı aralarında olduğu için bunun boğazlanmak anlamına geldiğini işaret etti. {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّه وَالرَّسُول وَ} [Ve] {تَخُونُوا أَمَانَاتكُمْ} “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûl'e hainlik etmeyiniz ve emanetlerinize” din ve diğer hususlarda size emanet edilenlere “hainlik etmeyiniz” {وأنتم تعلمون} “bile bile.”
2339. Metin
{وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالكُمْ وَأَوْلَادكُمْ فِتْنَة} لَكُمْ صَادَّة عَنْ أُمُور الْآخِرَة {وَأَنَّ اللَّه عِنْده أَجْر عظيم} فلا تفوتوه بِمُرَاعَاةِ الْأَمْوَال وَالْأَوْلَاد وَالْخِيَانَة لِأَجْلِهِمْ وَنَزَلَ فِي توبته
{وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالكُمْ وَأَوْلَادكُمْ فِتْنَة} “Ve bilin ki mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır” sizin için, ahiret işlerinden alıkoyucudur {وَأَنَّ اللَّه عِنْده أَجْر عظيم} “ve şüphesiz büyük mükâfat Allah katındadır.” Malları ve çocukları gözetmekle ve onlar uğruna hainlik etmekle onu kaçırmayınız. Bu ayet onun tövbesi hakkında indi.
2341. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إنْ تَتَّقُوا اللَّه} بِالْإِنَابَةِ وَغَيْرهَا {يَجْعَل لَكُمْ فُرْقَانًا} بَيْنكُمْ وَبَيْن مَا تَخَافُونَ فَتَنْجُونَ {وَيُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ وَيَغْفِر لَكُمْ} ذُنُوبكُمْ {والله ذو الفضل العظيم
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إنْ تَتَّقُوا اللَّه} “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkup sakınırsanız” O'na yönelerek ve diğer şeylerle {يَجْعَل لَكُمْ فُرْقَانًا} “O size bir furkan kılar” sizinle korktuğunuz şeyler arasında [bir ayıraç kılar] da kurtulursunuz {وَيُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ وَيَغْفِر لَكُمْ} “ve günahlarınızı örter, sizi bağışlar.” günahlarınızı. {والله ذو الفضل العظيم} “Ve Allah büyük lütuf sahibidir.”
2343. Metin
{و} اُذْكُرْ يَا مُحَمَّد {إذْ يَمْكُر بِك الَّذِينَ كَفَرُوا} وَقَدْ اجْتَمَعُوا لِلْمُشَاوَرَةِ فِي شَأْنك بِدَارِ النَّدْوَة {لِيُثْبِتُوك} يُوثِقُوك وَيَحْبِسُوك {أَوْ يَقْتُلُوك} كُلّهمْ قِتْلَة رَجُل وَاحِد {أَوْ يُخْرِجُوك} مِنْ مَكَّة {وَيَمْكُرُونَ} بِك {وَيَمْكُر اللَّه} بِهِمْ بِتَدْبِيرِ أَمْرك بِأَنْ أَوْحَى إلَيْك مَا دَبَّرُوهُ وَأَمَرَك بِالْخُرُوجِ {وَاَللَّه خَيْر الْمَاكِرِينَ} أَعْلَمهمْ بِهِ
{و} [Ve] hatırla ey Muhammed! {إذْ يَمْكُر بِك الَّذِينَ كَفَرُوا} “Hani inkâr edenler sana tuzak kuruyorlardı;” senin hakkında Dâru'n-Nedve'de istişare için toplanmışlardı; {لِيُثْبِتُوك} “seni bağlayıp hapsetmek” seni sımsıkı bağlayıp zindana atmak {أَوْ يَقْتُلُوك} “yahut seni öldürmek” hepsi tek bir adamın vuruşu gibi seni katletmek {أَوْ يُخْرِجُوك} “veya seni çıkarmak için.” Mekke'den. {وَيَمْكُرُونَ} “Onlar tuzak kuruyorlardı” sana {وَيَمْكُر اللَّه} “Allah da tuzak kuruyordu” onların tuzaklarını boşa çıkararak senin işini düzenliyordu; şöyle ki kurdukları düzeni sana vahyetti ve sana çıkmayı emretti. {وَاَللَّه خَيْر الْمَاكِرِينَ} “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” onu en iyi bilendir.
2345. Metin
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} الْقُرْآن {قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْل هَذَا} قَالَهُ النَّضْر بْن الْحَارِث لِأَنَّهُ كَانَ يَأْتِي الْحِيرَة يَتَّجِر فَيَشْتَرِي كُتُب أَخْبَار الْأَعَاجِم وَيُحَدِّث بِهَا أَهْل مَكَّة {إنْ} مَا {هَذَا} الْقُرْآن {إلَّا أساطير} أكاذيب {الأولين}
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} “Ayetlerimiz kendilerine okunduğu zaman” Kur'an {قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْل هَذَا} “dediler ki: 'İşittik, dileseydik biz de bunun gibisini söylerdik.'” Bunu Nadr b. el-Hâris söyledi. Çünkü o Hîre'ye ticaret için gider, Acemlerin masal kitaplarını satın alır ve onları Mekke halkına anlatırdı. {إنْ} [Değildir] {هَذَا} bu Kur'an {إلَّا أساطير} masallarından ve yalanlarından başkası {الأولين} “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.”
2347. Metin
{وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إنْ كَانَ هَذَا} الَّذِي يَقْرَؤُهُ مُحَمَّد {هُوَ الْحَقّ} الْمُنَزَّل {مِنْ عِنْدك فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَة مِنْ السَّمَاء أَوْ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيم} مُؤْلِم عَلَى إنْكَاره قَالَهُ النَّضْر وَغَيْره اسْتِهْزَاء وَإِيهَامًا أَنَّهُ عَلَى بَصِيرَة وَجَزْم ببطلانه
{وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إنْ كَانَ هَذَا} “Hani onlar: 'Ey Allah'ımız! Eğer bu” Muhammed'in okuduğu şey {هُوَ الْحَقّ} “hakkın ta kendisi ise” indirilmiş gerçek {مِنْ عِنْدك فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَة مِنْ السَّمَاء أَوْ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيم} “senin katından, üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir' demişlerdi.” onu inkâr etmelerine karşılık can yakıcı [bir azap]. Bunu Nadr ve başkası, alay etmek ve kendisinin basiret ve onun bâtıl olduğuna kesin inanç üzere olduğunu vehmettirmek için söylemiştir.
2349. Metin
قال تعالى {وَمَا كَانَ اللَّه لِيُعَذِّبهُمْ} بِمَا سَأَلُوهُ {وَأَنْتَ فِيهِمْ} لِأَنَّ الْعَذَاب إذَا نَزَلَ عَمَّ وَلَمْ تُعَذَّب أُمَّة إلَّا بَعْد خُرُوج نَبِيّهَا وَالْمُؤْمِنِينَ مِنْهَا {وَمَا كَانَ اللَّه مُعَذِّبهمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ} حَيْثُ يَقُولُونَ فِي طَوَافهمْ غُفْرَانك غُفْرَانك وَقِيلَ هُمْ الْمُؤْمِنُونَ الْمُسْتَضْعَفُونَ فِيهِمْ كَمَا قَالَ تَعَالَى {لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أليما}
Allah Teâlâ buyurdu: {وَمَا كَانَ اللَّه لِيُعَذِّبهُمْ} “Halbuki Allah onlara azap edecek değildir” istedikleri şeyle {وَأَنْتَ فِيهِمْ} “sen onların içindeyken;” Çünkü azap indiğinde umumidir ve bir topluluk, peygamberi ve müminler oradan çıkmadıkça azaba uğratılmamıştır. {وَمَا كَانَ اللَّه مُعَذِّبهمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ} “onlar bağışlanma dilerken de Allah onlara azap edici değildir.” Nitekim tavaflarında: "Gufvâneke gufrâneke (affını dileriz)" diyorlardı. Bir rivayette ise onların, aralarındaki zayıf bırakılmış müminler olduğu söylenmiştir; nitekim Allah Teâlâ: {لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أليما} “Eğer [birbirlerinden] ayrılsalardı, onlardan inkâr edenleri elem dolu bir azaba çarptırırdık” buyurmuştur.
2351. Metin
{وما لهم أ} ن {لا يُعَذِّبهُمْ اللَّه} بِالسَّيْفِ بَعْد خُرُوجك وَالْمُسْتَضْعَفِينَ وَعَلَى الْقَوْل الْأَوَّل هِيَ نَاسِخَة لِمَا قَبْلهَا وَقَدْ عَذَّبَهُمْ اللَّه بِبَدْرٍ وَغَيْره {وَهُمْ يَصُدُّونَ} يَمْنَعُونَ النَّبِيّ ﷺ وَالْمُسْلِمِينَ {عَنْ الْمَسْجِد الْحَرَام} أَنْ يَطُوفُوا بِهِ {وَمَا كَانُوا أَوْلِيَاءَهُ} كَمَا زَعَمُوا {إنْ} مَا {أَوْلِيَاؤُهُ إلَّا الْمُتَّقُونَ وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنْ لَا وِلَايَة لَهُمْ عَلَيْهِ
{وما لهم أ} ن {لا يُعَذِّبهُمْ اللَّه} “Onlara ne oluyor ki Allah kendilerine azap etmesin?” sen ve zayıf düşürülenler çıktıktan sonra kılıçla [azap etmesin]. Birinci görüşe göre bu ayet, kendisinden öncekini nesh etmiştir; nitekim Allah onlara Bedir'de ve başka yerlerde azap etmiştir. {وَهُمْ يَصُدُّونَ} engelliyorlarken, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve Müslümanları menediyorlarken {عَنْ الْمَسْجِد الْحَرَام} “Mescid-i Haram'dan” orayı tavaf etmekten. {وَمَا كَانُوا أَوْلِيَاءَهُ} iddia ettikleri gibi “onun dostları da değillerdir.” {إنْ} [Değildir] {أَوْلِيَاؤُهُ إلَّا الْمُتَّقُونَ وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Onun dostları ancak takvâ sahipleridir; fakat onların çoğu bilmezler” onun üzerinde hiçbir velayetlerinin olmadığını.
2353. Metin
{وَمَا كَانَ صَلَاتهمْ عِنْد الْبَيْت إلَّا مُكَاء} صَفِيرًا {وَتَصْدِيَة} تَصْفِيقًا أَيْ جَعَلُوا ذَلِكَ مَوْضِع صَلَاتهمْ الَّتِي أُمِرُوا بِهَا {فَذُوقُوا الْعَذَاب} بِبَدْرٍ {بما كنتم تكفرون
{وَمَا كَانَ صَلَاتهمْ عِنْد الْبَيْت إلَّا مُكَاء} “Onların Beyt'in yanındaki namazları ıslık çalmaktan” ıslık çalmak {وَتَصْدِيَة} “ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.” el çırpmak. Yani emrolundukları namazın yerine bunu koymuşlardı. {فَذُوقُوا الْعَذَاب} “Öyleyse azabı tadın” Bedir'de {بما كنتم تكفرون
2355. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالهمْ} فِي حَرْب النَّبِيّ ﷺ {لِيَصُدُّوا عَنْ سبيل الله فينفقونها ثُمَّ تَكُون} فِي عَاقِبَة الْأَمْر {عَلَيْهِمْ حَسْرَة} نَدَامَة لِفَوَاتِهَا وَفَوَات مَا قَصَدُوهُ {ثُمَّ يُغْلَبُونَ} فِي الدُّنْيَا {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْهُمْ {إلَى جَهَنَّم} فِي الْآخِرَة {يُحْشَرُونَ} يُسَاقُونَ
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالهمْ} “Şüphesiz inkâr edenler mallarını harcarlar” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaş uğrunda {لِيَصُدُّوا عَنْ سبيل الله فينفقونها ثُمَّ تَكُون} “Allah yolundan alıkoymak için. Onu harcayacaklar, sonra” işin sonunda {عَلَيْهِمْ حَسْرَة} “kendilerine bir yürek acısı olacak” onu ve amaçladıkları şeyi kaçırdıkları için bir nedamet olacaktır {ثُمَّ يُغْلَبُونَ} “sonra da mağlup edileceklerdir” dünyada {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا} “ve inkâr edenler” onlardan {إلَى جَهَنَّم} “cehenneme” ahirette {يُحْشَرُونَ} “toplanacaklardır.” sevk edileceklerdir.
2357. Metin
{لِيَمِيزَ} مُتَعَلِّق بِتَكُونُ بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد أَيْ يَفْصِل {اللَّه الْخَبِيث} الْكَافِر {مِنْ الطَّيِّب} الْمُؤْمِن {وَيَجْعَل الْخَبِيث بَعْضه عَلَى بَعْض فَيَرْكُمهُ جَمِيعًا} يَجْمَعهُ متراكما بعضه على بعض {فيجعله في جهنم أولئك هم الخاسرون}
{لِيَمِيزَ} “Ayırt etmek için” şeddeli ve şeddesiz olarak (tekûnû) fiiline bağlıdır; yani ayırmak için {اللَّه الْخَبِيث} “Allah kötüyü” kâfiri {مِنْ الطَّيِّب} “temizden” müminden {وَيَجْعَل الْخَبِيث بَعْضه عَلَى بَعْض فَيَرْكُمهُ جَمِيعًا} “ve kötüyü birbiri üzerine koyup hepsini bir araya yığmak” üst üste yığılmış halde bir araya toplamak {فيجعله في جهنم أولئك هم الخاسرون} “ve onu cehenneme koymak için. İşte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
2359. Metin
{قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} كَأَبِي سُفْيَان وَأَصْحَابه {إنْ يَنْتَهُوا} عَنْ الْكُفْر وَقِتَال النَّبِيّ ﷺ {يُغْفَر لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَ} مِنْ أَعْمَالهمْ {وَإِنْ يَعُودُوا} إلَى قِتَاله {فَقَدْ مَضَتْ سُنَّة الْأَوَّلِينَ} أَيْ سُنَّتنَا فِيهِمْ بِالْإِهْلَاكِ فَكَذَا نَفْعَل بِهِمْ
{قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenlere de ki:” Ebû Süfyân ve arkadaşları gibi kimselere {إنْ يَنْتَهُوا} “Eğer vazgeçerlerse” inkârdan ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaşmaktan {يُغْفَر لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَ} “geçmişteki günahları bağışlanır;” amellerinden. {وَإِنْ يَعُودُوا} “eğer dönerlerse” onunla savaşa {فَقَدْ مَضَتْ سُنَّة الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin sünneti geçmiştir.” Yani onları helak etme sünnetimiz geçmiştir; dolayısıyla onlara da aynısını yaparız.
2361. Metin
{وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُون} تُوجَد {فِتْنَة} شِرْك {وَيَكُون الدِّين كُلّه لِلَّهِ} وَحْده وَلَا يُعْبَد غَيْره {فَإِنْ انْتَهَوْا} عَنْ الْكُفْر {فَإِنَّ اللَّه بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِير} فَيُجَازِيهِمْ بِهِ
{وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُون} kalmayıncaya “Ve onlarla savaşın ta ki kalmayıncaya kadar” {فِتْنَة} “bir fitne” şirk {وَيَكُون الدِّين كُلّه لِلَّهِ} “ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar.” yalnızca O'nun için oluncaya ve O'ndan başkasına ibadet edilmeyinceye kadar. {فَإِنْ انْتَهَوْا} “Eğer vazgeçerlerse” inkârdan {فَإِنَّ اللَّه بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِير} “şüphesiz Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” dolayısıyla onları onunla cezalandırır.
2363. Metin
{وَإِنْ تَوَلَّوْا} عَنْ الْإِيمَان {فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه مَوْلَاكُمْ} نَاصِركُمْ وَمُتَوَلِّي أُمُوركُمْ {نِعْمَ الْمَوْلَى} هُوَ {وَنِعْمَ النَّصِير} أَيْ النَّاصِر لَكُمْ
{وَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirlerse” imandan {فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه مَوْلَاكُمْ} “bilin ki Allah sizin mevlanızdır.” yardımcınız ve işlerinizi üstlenendir. {نِعْمَ الْمَوْلَى} O “Ne güzel mevla” {وَنِعْمَ النَّصِير} “ve ne güzel yardımcıdır!” yani sizin için ne güzel yardımcıdır.
2365. Metin
{وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ} أَخَذْتُمْ مِنْ الْكُفَّار قَهْرًا {مِنْ شَيْء فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسه} يَأْمُر فِيهِ بِمَا يَشَاء {وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى} قَرَابَة النَّبِيّ ﷺ مِنْ بَنِي هَاشِم وَبَنِي الْمُطَّلِب {وَالْيَتَامَى} أَطْفَال الْمُسْلِمِينَ الَّذِينَ هَلَكَ آبَاؤُهُمْ وَهُمْ فُقَرَاء {وَالْمَسَاكِين} ذَوِي الْحَاجَة مِنْ المسلمين {وبن السَّبِيل} الْمُنْقَطِع فِي سَفَره مِنْ الْمُسْلِمِينَ أَيْ يَسْتَحِقّهُ النَّبِيّ ﷺ وَالْأَصْنَاف الْأَرْبَعَة عَلَى مَا كَانَ يَقْسِمهُ مِنْ أَنَّ لِكُلٍّ خُمُس الْخُمُس وَالْأَخْمَاس الْأَرْبَعَة الْبَاقِيَة لِلْغَانِمِينَ {إنْ كُنْتُمْ آمَنْتُمْ بِاَللَّهِ} فَاعْلَمُوا ذَلِكَ {وَمَا} عَطْف عَلَى بِاَللَّهِ {أَنْزَلْنَا عَلَى عَبْدنَا} مُحَمَّد ﷺ مِنْ الْمَلَائِكَة وَالْآيَات {يَوْم الْفُرْقَان} أَيْ يَوْم بَدْر الْفَارِق بَيْن الْحَقّ وَالْبَاطِل {يَوْم الْتَقَى الْجَمْعَانِ} الْمُسْلِمُونَ وَالْكُفَّار {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ نَصَرَكُمْ مَعَ قِلَّتكُمْ وَكَثْرَتهمْ
{وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ} “Ve bilin ki ganimet aldığınız” kâfirlerden zorla aldığınız {مِنْ شَيْء فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسه} “herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a” onun hakkında dilediğini emreder {وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى} “Resûl'e, akrabaya” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Benî Hâşim ve Benî Muttalib'den olan akrabalarına {وَالْيَتَامَى} “yetimlere” Müslümanların babaları vefat etmiş fakir çocuklarına {وَالْمَسَاكِين} “yoksullara” Müslümanların ihtiyaç sahiplerine {وبن السَّبِيل} “ve yolda kalmışa aittir;” Müslümanların yolculukta yolda kalmış olanlarına. Yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve bu dört sınıf, her birine beşte birin beşte biri olacak şekilde hak kazanır; geriye kalan beşte dördü ise ganimeti alanlarındır. {إنْ كُنْتُمْ آمَنْتُمْ بِاَللَّهِ} “eğer siz Allah'a inanmışsanız” bunu böylece bilin {وَمَا} [ve] “Allah'a” üzerine matuftur {أَنْزَلْنَا عَلَى عَبْدنَا} “kulumuza indirdiğimize” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e meleklerden ve ayetlerden indirdiğimize {يَوْم الْفُرْقَان} “Furkan gününde” yani hak ile bâtılı ayıran Bedir gününde {يَوْم الْتَقَى الْجَمْعَانِ} “iki topluluğun karşılaştığı günde.” Müslümanlar ve kâfirler. {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} “Ve Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” sizin azlığınıza ve onların çokluğuna rağmen size yardım etmesi de bundandır.
2367. Metin
{إذْ} بَدَل مِنْ يَوْم {أَنْتُمْ} كَائِنُونَ {بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا} الْقُرْبَى مِنْ الْمَدِينَة وَهِيَ بِضَمِّ الْعَيْن وَكَسْرهَا جَانِب الْوَادِي {وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى} الْبُعْدَى مِنْهَا {وَالرَّكْب} الْعِير كَائِنُونَ بِمَكَانٍ {أَسْفَل مِنْكُمْ} مِمَّا يَلِي الْبَحْر {وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ} أَنْتُمْ وَالنَّفِير للقتال {لاختلفتم في الميعاد وَلَكِنْ} جَمَعَكُمْ بِغَيْرِ مِيعَاد {لِيَقْضِيَ اللَّه أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا} فِي عِلْمه وَهُوَ نَصْر الْإِسْلَام ومحق الكفر فعل ذلك {لِيَهْلِك} يَكْفُر {مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَة} أَيْ بَعْد حُجَّة ظَاهِرَة قَامَتْ عَلَيْهِ وَهِيَ نَصْر المؤمنين مع قلتهم على الجيش الكثير {ويحيى} يؤمن {من حي عن بينة وإن الله لسميع عليم}
{إذْ} “Hani” (yevm) kelimesinden bedeldir {أَنْتُمْ} siz bulunuyordunuz {بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا} “vadinin yakın yamacında” Medine'ye yakın olanında; ayın harfinin ötresiyle ve esresiyle vadinin kenarı demektir {وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى} “onlar ise uzak yamacında idiler” oradan uzak olanında {وَالرَّكْب} “kervan ise” kervan bulunuyordu {أَسْفَل مِنْكُمْ} “sizden daha aşağıda bir yerde idi” denize yakın olan tarafta. {وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ} “Eğer sözleşmiş olsaydınız” siz ve düşman birliği savaş için {لاختلفتم في الميعاد وَلَكِنْ} “sözleşme vaktinde elbette ihtilafa düşerdiniz; fakat” sözleşmesiz olarak sizi bir araya getirdi {لِيَقْضِيَ اللَّه أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا} “Allah yapılması gereken bir emri yerine getirmek için” ilminde [takdir edilmiş olan], o da İslam'ın zaferi ve küfrün yok edilmesidir; bunu yaptı {لِيَهْلِك} helak olsun, inkâr etsin {مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَة} “helak olan apaçık bir delilden sonra helak olsun” yani aleyhine açık bir hüccet kaim olduktan sonra [inkâr etsin], o da Müslümanların azlığına rağmen kalabalık orduya karşı zafer kazanmasıdır {ويحيى} yaşasın, iman etsin {من حي عن بينة وإن الله لسميع عليم} “yaşayan da apaçık bir delilden sonra yaşasın diye. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
2369. Metin
اذكر {إذْ يُرِيكَهُمْ اللَّه فِي مَنَامك} أَيْ نَوْمك {قَلِيلًا} فَأَخْبَرْت بِهِ أَصْحَابك فَسُرُّوا {وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كثيرا لفشلتم} جبنتم {ولتنازعتم} اختلفتم {فِي الْأَمْر} أَمْر الْقِتَال {وَلَكِنَّ اللَّه سَلَّمَ} كم من الفشل والتنازع {إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} بِمَا فِي الْقُلُوب
Hatırla! {إذْ يُرِيكَهُمْ اللَّه فِي مَنَامك} “Hani Allah onları uykunda sana gösteriyordu” yani uykunda {قَلِيلًا} “az;” bunu ashâbına haber verdin ve sevindiler {وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كثيرا لفشلتم} “eğer onları sana çok gösterseydi korkaklık ederdiniz” korkardınız {ولتنازعتم} “ve çekişirdiniz” ihtilafa düşerdiniz {فِي الْأَمْر} “iş hakkında” savaş işinde {وَلَكِنَّ اللَّه سَلَّمَ} “fakat Allah kurtardı” sizi korkaklıktan ve çekişmekten. {إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” kalplerde olanı.
2371. Metin
{وإذ يريكهم} أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ {إذْ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنكُمْ قَلِيلًا} نَحْو سَبْعِينَ أَوْ مِائَة وَهُمْ أَلْف لِتَقْدَمُوا عَلَيْهِمْ {وَيُقَلِّلكُمْ فِي أَعْيُنهمْ} لِيَقْدَمُوا وَلَا يَرْجِعُوا عَنْ قِتَالكُمْ وَهَذَا قَبْل الْتِحَام الْحَرْب فَلَمَّا الْتَحَمَ أَرَاهُمْ إيَّاهُمْ مِثْلَيْهِمْ كَمَا فِي آل عِمْرَان {لِيَقْضِيَ اللَّه أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا وَإِلَى الله ترجع} تصير {الأمور
{وإذ يريكهم} “Hani onları size gösteriyordu” ey müminler {إذْ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنكُمْ قَلِيلًا} “karşılaştığınız zaman gözlerinizde az” yetmiş veya yüz kadar; onlar ise bin kişiydi, üzerlerine atılasınız diye {وَيُقَلِّلكُمْ فِي أَعْيُنهمْ} “ve sizi de onların gözlerinde az gösteriyordu” üzerinize gelsinler ve sizinle savaşmaktan vazgeçmesinler diye. Bu durum savaş kızışmadan önceydi; savaş kızışınca Âl-i İmrân'da [geçtiği] gibi onları kendilerinin iki katı olarak gösterdi {لِيَقْضِيَ اللَّه أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا وَإِلَى الله ترجع} döner {الأمور} “Allah yapılması gereken bir emri yerine getirmek için. Ve bütün işler Allah'a döndürülür.”
2373. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا لَقِيتُمْ فِئَة} جَمَاعَة كَافِرَة {فَاثْبُتُوا} لِقِتَالِهِمْ وَلَا تَنْهَزِمُوا {وَاذْكُرُوا اللَّه كَثِيرًا} اُدْعُوهُ بِالنَّصْرِ {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} تَفُوزُونَ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا لَقِيتُمْ فِئَة} “Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman” kâfir bir toplulukla {فَاثْبُتُوا} “sebat edin” onlarla savaşmakta ve hezimete uğramayın {وَاذْكُرُوا اللَّه كَثِيرًا} “ve Allah'ı çokça zikredin” zafer için O'na dua edin {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “kurtuluşa eresiniz diye.” zafere ulaşasınız.
2375. Metin
{وَأَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله وَلَا تَنَازَعُوا} تَخْتَلِفُوا فِيمَا بَيْنكُمْ {فَتَفْشَلُوا} تَجْبُنُوا {وَتَذْهَب رِيحكُمْ} قُوَّتكُمْ وَدَوْلَتكُمْ {وَاصْبِرُوا إنَّ اللَّه مَعَ الصَّابِرِينَ} بِالنَّصْرِ وَالْعَوْن
{وَأَطِيعُوا اللَّه وَرَسُوله وَلَا تَنَازَعُوا} “Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin” aranızda ihtilafa düşmeyin {فَتَفْشَلُوا} “sonra korkaklaşırsınız” cesaretiniz kırılır {وَتَذْهَب رِيحكُمْ} “ve rüzgârınız gider;” kuvvetiniz ve devletiniz [gider]. {وَاصْبِرُوا إنَّ اللَّه مَعَ الصَّابِرِينَ} “Ve sabredin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” yardım ve destekle.
2377. Metin
{وَلَا تَكُونُوا كَاَلَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارهمْ} لِيَمْنَعُوا غَيْرهمْ وَلَمْ يَرْجِعُوا بَعْد نَجَاتهَا {بَطَرًا وَرِئَاء النَّاس} حَيْثُ قَالُوا لَا نَرْجِع حَتَّى نَشْرَب الْخَمْر وَنَنْحَر الْجَزُور وَتَضْرِب عَلَيْنَا الْقِيَان بِبَدْرٍ فيتسامع ذلك للناس {وَيَصُدُّونَ} النَّاس {عَنْ سَبِيل اللَّه وَاللَّه بِمَا يَعْمَلُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {مُحِيط} عِلْمًا فَيُجَازِيهِمْ بِهِ
{وَلَا تَكُونُوا كَاَلَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارهمْ} “Yurtlarından çıkanlar gibi olmayın” kervanlarını korumak için çıkıp o kurtulduktan sonra geri dönmeyenler gibi {بَطَرًا وَرِئَاء النَّاس} “çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak;” nitekim: "Şarap içmeden, develer boğazlamadan ve Bedir'de cariyeler bize çalıp oynamadan dönmeyiz, böylece insanlar bunu duyar" demişlerdi {وَيَصُدُّونَ} insanları {عَنْ سَبِيل اللَّه وَاللَّه بِمَا يَعْمَلُونَ} yâ ve tâ ile okunmuştur “ve Allah yolundan alıkoyarlar. Allah onların yaptıklarını” {مُحِيط} “kuşatandır.” ilmen; dolayısıyla onları onunla cezalandıracaktır.
2379. Metin
{و} اُذْكُرْ {إذْ زَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان} إبْلِيس {أَعْمَالهمْ} بِأَنْ شَجَّعَهُمْ عَلَى لِقَاء الْمُسْلِمِينَ لَمَّا خَافُوا الْخُرُوج مِنْ أَعْدَائِهِمْ بَنِي بَكْر {وَقَالَ} لَهُمْ {لَا غَالِب لَكُمْ الْيَوْم مِنْ النَّاس وَإِنِّي جَار لَكُمْ} مِنْ كِنَانَة وَكَانَ أَتَاهُمْ فِي صُورَة سُرَاقَة بْن مَالِك سَيِّد تِلْكَ النَّاحِيَة {فَلَمَّا تَرَاءَتْ} الْتَقَتْ {الْفِئَتَانِ} الْمُسْلِمَة وَالْكَافِرَة وَرَأَى الْمَلَائِكَة يَده فِي يَد الْحَارِث بْن هِشَام {نَكَصَ} رَجَعَ {عَلَى عَقِبَيْهِ} هَارِبًا {وَقَالَ} لما قالوا له أتخذلنا عَلَى هَذِهِ الْحَال {إنِّي بَرِيء مِنْكُمْ} مِنْ جِوَاركُمْ {إنِّي أَرَى مَا لَا تَرَوْنَ} مِنْ الملائكة {إني أخاف الله} أن يهلكني {والله شديد العقاب}
{و} [Ve] hatırla {إذْ زَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان} İblis “hani şeytan onlara süslemişti” {أَعْمَالهمْ} “amellerini” düşmanları Benî Bekr'den korkup çıkmaktan çekindiklerinde onları Müslümanlarla karşılaşmaya cesaretlendirerek {وَقَالَ} ve onlara demişti: {لَا غَالِب لَكُمْ الْيَوْم مِنْ النَّاس وَإِنِّي جَار لَكُمْ} “'Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve şüphesiz ben de sizin yanınızdayım'” Kinâne'den; o bölgenin reisi olan Sürâka b. Mâlik sûretinde onlara gelmişti. {فَلَمَّا تَرَاءَتْ} karşılaştığında {الْفِئَتَانِ} “İki topluluk karşı karşıya gelince” Müslüman ve kâfir [orduları] ve melekleri görünce, eli Hâris b. Hişâm'ın elinde iken {نَكَصَ} geri döndü {عَلَى عَقِبَيْهِ} kaçarak “iki topuğu üstünde geri döndü” {وَقَالَ} kendisine "Bizi bu durumda yalnız mı bırakıyorsun?" dediklerinde dedi ki: {إنِّي بَرِيء مِنْكُمْ} “'Şüphesiz ben sizden uzağım” sizin himayenizden {إنِّي أَرَى مَا لَا تَرَوْنَ} meleklerden “şüphesiz ben sizin görmediğinizi görüyorum;” {إني أخاف الله} beni helak etmesinden “şüphesiz ben Allah'tan korkarım;” {والله شديد العقاب} “ve Allah cezası pek çetin olandır.'”
2381. Metin
{إذْ يَقُول الْمُنَافِقُونَ وَاَلَّذِينَ فِي قُلُوبهمْ مَرَض} ضَعْف اعْتِقَاد {غَرَّ هَؤُلَاءِ}
{إذْ يَقُول الْمُنَافِقُونَ وَاَلَّذِينَ فِي قُلُوبهمْ مَرَض} inanç zayıflığı “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar diyorlardı ki:” {غَرَّ هَؤُلَاءِ} “'Bunları aldattı'”
2382. Metin
أَيْ الْمُسْلِمِينَ {دِينهمْ} إذْ خَرَجُوا مَعَ قِلَّتهمْ يُقَاتِلُونَ الْجَمْع الْكَثِير تَوَهُّمًا أَنَّهُمْ يُنْصَرُونَ بِسَبَبِهِ قَالَ تَعَالَى فِي جَوَابهمْ {وَمَنْ يَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} يَثِق بِهِ يَغْلِب {فَإِنَّ اللَّه عَزِيز} غَالِب عَلَى أَمْره {حَكِيم} فِي صُنْعه
yani Müslümanları {دِينهمْ} “dinleri.'” azlıklarına rağmen kalabalık toplulukla savaşmaya çıktıklarında, dinleri sebebiyle kendilerine yardım olunacağı zannıyla [böyle dediler]. Allah Teâlâ onlara cevap olarak buyurdu: {وَمَنْ يَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} O'na güvenirse galip gelir “Kim Allah'a tevekkül ederse” {فَإِنَّ اللَّه عَزِيز} emrine mutlak galip “şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir” {حَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir.” fiilinde.
2384. Metin
{وَلَوْ تَرَى} يَا مُحَمَّد {إذْ يَتَوَفَّى} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَة يَضْرِبُونَ} حَال {وُجُوههمْ وَأَدْبَارهمْ} بِمَقَامِع مِنْ حَدِيد {وَ} يَقُولُونَ لَهُمْ {ذُوقُوا عَذَاب الْحَرِيق} أَيْ النَّار وَجَوَاب لَوْ لَرَأَيْت أَمْرًا عَظِيمًا
{وَلَوْ تَرَى} “Bir görseydin” ey Muhammed! {إذْ يَتَوَفَّى} yâ ve tâ ile okunmuştur {الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَة يَضْرِبُونَ} hal cümlesidir “melekler inkâr edenlerin canlarını alırken; vuruyorlar” {وُجُوههمْ وَأَدْبَارهمْ} “yüzlerine ve arkalarına” demirden kamçılarla {وَ} ve onlara diyorlar: {ذُوقُوا عَذَاب الْحَرِيق} “'Tadın yakıcı azabı!'” yani ateşi. (Lev) edatının cevabı [takdîren]: Elbette pek büyük bir şey görürdün.
2386. Metin
{ذَلِكَ} التَّعْذِيب {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ} عَبَّرَ بِهَا دُون غَيْرهَا لِأَنَّ أَكْثَر الْأَفْعَال تُزَاوَل بِهَا {وَأَنَّ اللَّه لَيْسَ بِظَلَّامٍ} أَيْ بِذِي ظُلْم {لِلْعَبِيدِ} فَيُعَذِّبهُمْ بغير ذنب
{ذَلِكَ} bu azap {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ} “Bu, ellerinizin önden gönderdiği şeyler sebebiyledir” ellerle ifade edilmiştir çünkü amellerin çoğu ellerle işlenir {وَأَنَّ اللَّه لَيْسَ بِظَلَّامٍ} yani zulüm sahibi değildir {لِلْعَبِيدِ} “ve şüphesiz Allah kullarına asla zulmedici değildir.” ki onlara günahsız yere azap etsin.
2388. Metin
دأب هؤلاء {كَدَأْبِ} كَعَادَةِ {آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه فَأَخَذَهُمْ اللَّه} بِالْعِقَابِ {بِذُنُوبِهِمْ} جُمْلَة كَفَرُوا وَمَا بَعْدهَا مُفَسِّرَة لِمَا قَبْلهَا {إن الله قوي} على ما يريده {شديد العقاب}
Bunların durumu {كَدَأْبِ} âdeti gibidir {آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه فَأَخَذَهُمْ اللَّه} cezalandırma ile “Firavun hânedanının ve onlardan öncekilerin âdeti gibi; Allah'ın ayetlerini inkâr ettiler de Allah onları yakalayıverdi” {بِذُنُوبِهِمْ} “günahları sebebiyle.” (Keferû) cümlesi ve sonrası, kendisinden öncesini açıklamaktadır. {إن الله قوي} dilediği şeye karşı mutlak kuvvet sahibidir “Şüphesiz Allah pek kuvvetlidir,” {شديد العقاب} “cezası pek çetin olandır.”
2390. Metin
{ذَلِكَ} أَيْ تَعْذِيب الْكَفَرَة {بِأَنْ} أَيْ بِسَبَبِ أَنَّ {اللَّه لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَة أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْم} مُبَدِّلًا لَهَا بِالنِّقْمَةِ {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} يُبَدِّلُوا نِعْمَتهمْ كُفْرًا كَتَبْدِيلِ كُفَّار مَكَّة إطْعَامهمْ مِنْ جُوع وَأَمْنهمْ مِنْ خَوْف وَبَعْث النَّبِيّ ﷺ إلَيْهِمْ بِالْكُفْرِ وَالصَّدّ عَنْ سَبِيل اللَّه وَقِتَال الْمُؤْمِنِينَ {وإن الله سميع عليم}
{ذَلِكَ} yani kâfirlerin cezalandırılması {بِأَنْ} şundan ötürüdür ki {اللَّه لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَة أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْم} “Bu, bir kavme bahşettiği nimeti Allah'ın değiştirecek olmamasındandır;” onu azap ile değiştirecek olmamasından {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} “onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe.” nimetlerini nankörlüğe çevirmedikçe; Mekke kâfirlerinin açlıktan doyurulma, korkudan emin kılınma ve kendilerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilmesi nimetlerini inkârla, Allah yolundan alıkoymakla ve müminlerle savaşmakla değiştirmeleri gibi. {وإن الله سميع عليم} “Ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
2392. Metin
{كَدَأْبِ آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ رَبّهمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَغْرَقْنَا آل فِرْعَوْن} قومه معه {وكل} من الأمم المكذبة {كانوا ظالمين}
{كَدَأْبِ آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ رَبّهمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَغْرَقْنَا آل فِرْعَوْن} “Firavun hânedanının ve onlardan öncekilerin âdeti gibi; Rablerinin ayetlerini yalanladılar, Biz de onları günahları sebebiyle helâk ettik ve Firavun hânedanını suda boğduk.” onunla beraber olan kavmini {وكل} yalanlayan ümmetlerin hepsi de {كانوا ظالمين} “Hepsi de zalim kimselerdi.”
2394. Metin
وَنَزَلَ فِي قُرَيْظَة {إنَّ شَرّ الدَّوَابّ عِنْد اللَّه الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ}
Kurayza hakkında indi: {إنَّ شَرّ الدَّوَابّ عِنْد اللَّه الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir; artık onlar iman etmezler.”
2396. Metin
{الَّذِينَ عَاهَدْت مِنْهُمْ} أَنْ لَا يُعِينُوا الْمُشْرِكِينَ {ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدهمْ فِي كُلّ مَرَّة} عَاهَدُوا فِيهَا {وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ} اللَّه فِي غَدْرهمْ
{الَّذِينَ عَاهَدْت مِنْهُمْ} müşriklere yardım etmemeleri hususunda “Kendileriyle antlaşma yaptığın kimselerdir,” {ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدهمْ فِي كُلّ مَرَّة} antlaşma yaptıkları “sonra her defasında antlaşmalarını bozarlar” {وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ} hainliklerinde “ve onlar” Allah'tan “sakınmazlar.”
2398. Metin
{فَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الْمَزِيدَة {تَثْقَفَنهُمْ} تَجِدَنهُمْ {فِي الْحَرْب فَشَرِّدْ} فَرِّقْ {بِهِمْ مَنْ خَلْفهمْ} مِنْ الْمُحَارِبِينَ بِالتَّنْكِيلِ بِهِمْ وَالْعُقُوبَة {لَعَلَّهُمْ} أَيْ الَّذِينَ خَلْفهمْ {يَذَّكَّرُونَ} يتعظون بهم
{فَإِمَّا} burada şart bildiren (in) edatının nûn'u, zâid olan (mâ) edatına idgam edilmiştir {تَثْقَفَنهُمْ} onları yakalarsan {فِي الْحَرْب فَشَرِّدْ} darmadağın et {بِهِمْ مَنْ خَلْفهمْ} onlara ibretlik ceza ve azap vererek arkalarındaki savaşçıları “Eğer onları savaşta yakalarsan, arkalarındakileri de onlarla darmadağın et” {لَعَلَّهُمْ} yani arkalarındakiler {يَذَّكَّرُونَ} “umulur ki ibret alırlar.” onlardan ibret alsınlar diye.
2400. Metin
{وَإِمَّا تَخَافَن مِنْ قَوْم} عَاهَدُوك {خِيَانَة} فِي عَهْد بِأَمَارَةٍ تَلُوح لَك {فَانْبِذْ} اطْرَحْ عَهْدهمْ {إلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء} حَال أَيْ مُسْتَوِيًا أَنْتَ وَهُمْ فِي الْعِلْم بِنَقْضِ الْعَهْد بِأَنْ تُعْلِمهُمْ به لئلا يتهموك بالغدر {إن الله لا يحب الخائنين}
{وَإِمَّا تَخَافَن مِنْ قَوْم} seninle antlaşma yapmış bir topluluktan {خِيَانَة} sana beliren bir emare sebebiyle antlaşmada bir hainlikten “Eğer bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan” {فَانْبِذْ} antlaşmalarını at {إلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء} haldir; yani seni hainlikle itham etmesinler diye antlaşmanın bozulduğunu onlara bildirerek, antlaşmanın feshini bilme hususunda sen de onlar da eşit olasınız diye “onlara aynı şekilde karşılık ver.” {إن الله لا يحب الخائنين} “Şüphesiz Allah hainleri sevmez.”
2402. Metin
ونزل فيمن أفلت يوم بدر {ولا تحسبن} يَا مُحَمَّد {الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا}
Bedir günü kaçıp kurtulanlar hakkında indi: {ولا تحسبن} “Asla zannetme” ey Muhammed! {الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا}
2403. Metin
اللَّه أَيْ فَاتُوهُ {إنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ} لَا يَفُوتُونَهُ وَفِي قِرَاءَة بِالتَّحْتَانِيَّةِ فَالْمَفْعُول الْأَوَّل مَحْذُوف أَيْ أَنْفُسهمْ وَفِي أُخْرَى بِفَتْحِ إنْ عَلَى تَقْدِير اللَّام
Allah'ı, yani O'nu geçip kurtulduklarını “o inkâr edenlerin öne geçip kurtulduklarını.” {إنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ} “Şüphesiz onlar [Allah'ı] aciz bırakamazlar.” O'ndan kaçıp kurtulamazlar. [Lâ yahsebenne şeklinde] yâ ile olan kıraatte birinci mef'ul mahzuftur, yani 'kendilerini' takdirindedir. Diğer bir kıraatte ise [lâm edatı takdiriyle] inne kelimesinin hemzesinin fethasıyla [ennehüm] okunmuştur.
2405. Metin
{وَأَعِدُّوا لَهُمْ} لِقِتَالِهِمْ {مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّة} قَالَ ﷺ هِيَ الرَّمْي رَوَاهُ مُسْلِم {وَمِنْ رِبَاط الْخَيْل} مَصْدَر بِمَعْنَى حَبْسهَا فِي سَبِيل اللَّه {تُرْهِبُونَ} تُخَوِّفُونَ {بِهِ عَدُوّ اللَّه وَعَدُوّكُمْ} أَيْ كُفَّار مَكَّة {وَآخَرِينَ مِنْ دُونهمْ} أَيْ غَيْرهمْ وَهُمْ الْمُنَافِقُونَ أَوْ اليهود {لا تعلمونهم الله يعلمهم وما تنفقون مِنْ شَيْء فِي سَبِيل اللَّه يُوَفَّ إلَيْكُمْ} جَزَاؤُهُ {وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ} تُنْقِصُونَ مِنْهُ شَيْئًا
{وَأَعِدُّوا لَهُمْ} onlarla savaşmak için {مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّة} “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "O [kuvvet], atıcılıktır" buyurmuştur; bunu Müslim rivayet etmiştir. {وَمِنْ رِبَاط الْخَيْل} masdardır, Allah yolunda at besleyip bağlamak anlamındadır “ve cihad için beslenen atlar...” {تُرْهِبُونَ} korkutursunuz {بِهِ عَدُوّ اللَّه وَعَدُوّكُمْ} “Bununla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı” yani Mekke kâfirlerini {وَآخَرِينَ مِنْ دُونهمْ} “ve bunlardan başka diğerlerini” yani onların dışındakileri ki bunlar münafıklar yahut Yahudilerdir {لا تعلمونهم الله يعلمهم وما تنفقون مِنْ شَيْء فِي سَبِيل اللَّه يُوَفَّ إلَيْكُمْ} karşılığı “korkutasınız. Siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir. Allah yolunda her ne harcarsanız size tastamam ödenir” {وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ} “ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” ondan hiçbir şey eksiltilmez.
2407. Metin
{وَإِنْ جَنَحُوا} مَالُوا {لِلسَّلْمِ} بِكَسْرِ السِّين وَفَتْحهَا الصلح {فاجنح لها} وعاهدهم وقال بن عَبَّاس هَذَا مَنْسُوخ بِآيَةِ السَّيْف وَقَالَ مُجَاهِد مَخْصُوص بِأَهْلِ الْكِتَاب إذْ نَزَلَتْ فِي بَنِي قُرَيْظَة {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} ثِقْ بِهِ {إنَّهُ هُوَ السَّمِيع} لِلْقَوْلِ {الْعَلِيم} بِالْفِعْلِ
{وَإِنْ جَنَحُوا} meylederlerse {لِلسَّلْمِ} sîn harfinin kesrası ve fethasıyla; barışa {فاجنح لها} “Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş” ve onlarla antlaşma yap. İbn Abbâs: "Bu, kılıç ayetiyle neshedilmiştir" demiştir. Mücâhid ise: "Beni Kurayza hakkında indiği için Ehl-i Kitap'a mahsustur" demiştir. {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} “ve Allah'a tevekkül et.” O'na güven. {إنَّهُ هُوَ السَّمِيع} sözü “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir,” {الْعَلِيم} fiili “hakkıyla bilendir.”
2409. Metin
{وَإِنْ يُرِيدُوا أَنْ يَخْدَعُوك} بِالصُّلْحِ لِيَسْتَعِدُّوا لَك {فَإِنَّ حَسْبك} كَافِيك {اللَّهُ هُوَ الَّذِي أَيَّدَكَ بنصره وبالمؤمنين}
{وَإِنْ يُرِيدُوا أَنْ يَخْدَعُوك} sana karşı hazırlık yapmak amacıyla barış yoluyla “Eğer seni aldatmak isterlerse” {فَإِنَّ حَسْبك} sana yetendir {اللَّهُ هُوَ الَّذِي أَيَّدَكَ بنصره وبالمؤمنين} “şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.”
2411. Metin
{وألف} جمع {بين قلوبهم} بعد الإحن {ولو أَنْفَقْت مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا مَا أَلَّفْت بَيْن قُلُوبهمْ وَلَكِنَّ اللَّه أَلَّفَ بَيْنهمْ} بِقُدْرَتِهِ {إنَّهُ عَزِيز} غَالِب عَلَى أَمْره {حَكِيم} لَا يخرج شيء عن حكمته
{وألف} birleştirdi {بين قلوبهم} kin ve düşmanlıklardan sonra “ve onların kalplerini uzlaştırdı.” {ولو أَنْفَقْت مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا مَا أَلَّفْت بَيْن قُلُوبهمْ وَلَكِنَّ اللَّه أَلَّفَ بَيْنهمْ} kudretiyle “Yeryüzünde bulunan her şeyi toptan harcasaydın yine de onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onların arasını uzlaştırdı.” {إنَّهُ عَزِيز} emrinde mutlak galiptir “Şüphesiz O mutlak güç sahibidir,” {حَكِيم} hikmetinin dışına hiçbir şey çıkmaz “hüküm ve hikmet sahibidir.”
2413. Metin
{يأيها النَّبِيّ حَسْبك اللَّه وَ} حَسْبك {مَنْ اتَّبَعَك من المؤمنين
{يأيها النَّبِيّ حَسْبك اللَّه وَ} sana yeter “Ey Peygamber! Sana Allah yeter ve” {مَنْ اتَّبَعَك من المؤمنين} “müminlerden sana uyanlar da.”
2415. Metin
{يأيها النَّبِيّ حَرِّضْ} حُثَّ {الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَال} لِلْكُفَّارِ {إنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ} مِنْهُمْ {وَإِنْ يَكُنْ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {مِنْكُمْ مِائَة يَغْلِبُوا أَلْفًا مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ} أَيْ بِسَبَبِ أَنَّهُمْ {قَوْم لَا يَفْقُهُونَ} وَهَذَا خَبَر بِمَعْنَى الْأَمْر أَيْ لِيُقَاتِل الْعِشْرُونَ مِنْكُمْ الْمِائَتَيْنِ وَالْمِائَة الْأَلْف وَيَثْبُتُوا لَهُمْ ثُمَّ نُسِخَ لَمَّا كثروا بقوله
{يأيها النَّبِيّ حَرِّضْ} teşvik et {الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَال} kâfirlerle “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et.” {إنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ} onlardan “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiyi mağlup eder.” {وَإِنْ يَكُنْ} yâ ve tâ ile okunmuştur {مِنْكُمْ مِائَة يَغْلِبُوا أَلْفًا مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ} yani şundan dolayıdır ki {قَوْم لَا يَفْقُهُونَ} “Ve eğer sizden yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiyi mağlup eder; çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Bu haber, emir manasındadır; yani sizden yirmi kişi iki yüz kişiye karşı, yüz kişi de bin kişiye karşı savaşsın ve onlara karşı direnip sebat etsin demektir. Sonra müslümanlar çoğalınca şu ayetle neshedilmiştir:
2417. Metin
{الْآن خَفَّفَ اللَّه عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا} بِضَمِّ الضَّاد وَفَتْحهَا عَنْ قِتَال عَشَرَة أَمْثَالكُمْ {فَإِنْ يَكُنْ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {مِنْكُمْ مِائَة صابرة يغلبوا مئتين} مِنْهُمْ {وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ أَلْف يَغْلِبُوا أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللَّه} بِإِرَادَتِهِ وَهُوَ خَبَر بِمَعْنَى الْأَمْر لِتُقَاتِلُوا مِثْلَيْكُمْ وَتَثْبُتُوا لَهُمْ {وَاَللَّه مَعَ الصَّابِرِينَ} بعونه
{الْآن خَفَّفَ اللَّه عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا} dâd harfinin dammesi ve fethasıyla; kendi sayınızın on katıyla savaşmaktan yana “Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zayıflık olduğunu bildi.” {فَإِنْ يَكُنْ} yâ ve tâ ile okunmuştur {مِنْكُمْ مِائَة صابرة يغلبوا مئتين} onlardan “O halde sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi mağlup eder” {وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ أَلْف يَغْلِبُوا أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللَّه} iradesiyle “ve eğer sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiyi mağlup eder.” Bu da emir manasında bir haberdir; yani kendi sayınızın iki katıyla savaşasınız ve onlara karşı sebat edesiniz diye. {وَاَللَّه مَعَ الصَّابِرِينَ} yardımıyla “Allah sabredenlerle beraberdir.”
2419. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا أَخَذُوا الْفِدَاء مِنْ أَسْرَى بَدْر {مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ تَكُون} بِالتَّاءِ وَالْيَاء {لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِن فِي الْأَرْض} يُبَالِغ فِي قَتْل الْكُفَّار {تُرِيدُونَ} أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ {عَرَض الدُّنْيَا} حُطَامهَا بِأَخْذِ الْفِدَاء {وَاَللَّه يُرِيد} لَكُمْ {الْآخِرَة} أَيْ ثَوَابهَا بِقَتْلِهِمْ {وَاَللَّه عَزِيز حَكِيم} وَهَذَا مَنْسُوخ بِقَوْلِهِ {فَإِمَّا مَنًّا بَعْد وَإِمَّا فداء}
Bedir esirlerinden fidye aldıklarında indi: {مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ تَكُون} tâ ve yâ ile okunmuştur {لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِن فِي الْأَرْض} kâfirleri öldürmede ileri gidip üstün gelinceye kadar “Yeryüzünde iyice zafer kazanıp hâkim olmadıkça hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz.” {تُرِيدُونَ} ey müminler! {عَرَض الدُّنْيَا} fidye almak suretiyle onun geçici menfaatini “Siz geçici dünya malını istiyorsunuz,” {وَاَللَّه يُرِيد} sizin için {الْآخِرَة} onları öldürerek kazanacağınız âhiret sevabını “Allah ise [sizin için] âhireti istiyor.” {وَاَللَّه عَزِيز حَكِيم} “Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu ayet, {فَإِمَّا مَنًّا بَعْد وَإِمَّا فداء} “artık bundan sonra ya karşılıksız salıvermek ya da fidye almak vardır” kavliyle neshedilmiştir.
2421. Metin
{ولولا كِتَاب مِنْ اللَّه سَبَقَ} بِإِحْلَالِ الْغَنَائِم وَالْأَسْرَى لكم {لمسكم فيما أخذتم} من الفداء {عذاب عظيم}
{ولولا كِتَاب مِنْ اللَّه سَبَقَ} ganimetlerin ve esirlerin size helâl kılındığına dair “Eğer Allah'tan geçmiş bir hüküm olmasaydı,” {لمسكم فيما أخذتم} aldığınız fidyeden dolayı “aldığınız şeyden ötürü size” {عذاب عظيم} “büyük bir azap dokunurdu.”
2423. Metin
{فكلوا مما غنمتم حلالا طيبا واتقوا الله إن الله غفور رحيم}
{فكلوا مما غنمتم حلالا طيبا واتقوا الله إن الله غفور رحيم} “Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
2425. Metin
{يأيها النبي قل لمن في أيديكم من الأسارى} وفي قراءة الأسرى {إنْ يَعْلَم اللَّه فِي قُلُوبكُمْ خَيْرًا} إيمَانًا وَإِخْلَاصًا {يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ} مِنْ الْفِدَاء بِأَنْ يُضَعِّفهُ لَكُمْ فِي الدُّنْيَا وَيُثِيبكُمْ في الآخرة {ويغفر لكم} ذنوبكم {والله غفور رحيم}
{يأيها النبي قل لمن في أيديكم من الأسارى} bir kıraatte el-Esrâ [şeklindedir] “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki:” {إنْ يَعْلَم اللَّه فِي قُلُوبكُمْ خَيْرًا} iman ve ihlas “'Eğer Allah kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse,” {يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ} dünyada size kat kat vererek ve âhirette sizi mükâfatlandırarak “sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir” {ويغفر لكم} günahlarınızı “ve sizi bağışlar.” {والله غفور رحيم} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
2427. Metin
{وَإِنْ يُرِيدُوا} أَيْ الْأَسْرَى {خِيَانَتك} بِمَا أَظَهَرُوا مِنْ الْقَوْل {فَقَدْ خَانُوا اللَّه مِنْ قَبْل} قَبْل بَدْر بِالْكُفْرِ {فَأَمْكَنَ مِنْهُمْ} بِبَدْرٍ قَتْلًا وَأَسْرًا فَلْيَتَوَقَّعُوا مِثْل ذَلِكَ إنْ عَادُوا {وَاَللَّه عَلِيم} بِخَلْقِهِ {حَكِيم} فِي صُنْعه
{وَإِنْ يُرِيدُوا} yani esirler {خِيَانَتك} sözleriyle açığa vurdukları hususta “Eğer sana hainlik etmek isterlerse” {فَقَدْ خَانُوا اللَّه مِنْ قَبْل} Bedir'den önce küfür ile “zaten daha önce Allah'a da hainlik etmişlerdi.” {فَأَمْكَنَ مِنْهُمْ} Bedir'de öldürülmelerini ve esir alınmalarını sağlayarak; eğer yine dönerlerse benzerini beklesinler “Bunun üzerine O da onlara karşı sana imkân verdi.” {وَاَللَّه عَلِيم} yarattıklarını “Allah hakkıyla bilendir,” {حَكِيم} fiilinde “hüküm ve hikmet sahibidir.”
2429. Metin
{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فِي سَبِيل اللَّه} وَهُمْ الْمُهَاجِرُونَ {وَاَلَّذِينَ آوَوْا} النَّبِيّ ﷺ {وَنَصَرُوا} وَهُمْ الْأَنْصَار {أُولَئِكَ بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض} فِي النُّصْرَة وَالْإِرْث {وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتهمْ} بِكَسْرِ الْوَاو وَفَتْحهَا {مِنْ شَيْء} فَلَا إرْث بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ وَلَا نَصِيب لَهُمْ فِي الْغَنِيمَة {حَتَّى يُهَاجِرُوا} وَهَذَا مَنْسُوخ بِآخِرِ السُّورَة {وَإِنْ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّين فَعَلَيْكُمْ النَّصْر} لَهُمْ عَلَى الْكُفَّار {إلَّا عَلَى قَوْم بَيْنكُمْ وبينهم ميثاق} عهد فلا تنصروهم عليهم وتنقضوا عهدهم {والله بما تعملون بصير}
{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فِي سَبِيل اللَّه} bunlar muhacirlerdir “Şüphesiz iman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler” {وَاَلَّذِينَ آوَوْا} Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i {وَنَصَرُوا} bunlar da ensardır “ve onları barındırıp yardım edenler var ya,” {أُولَئِكَ بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض} yardım etmede ve mirasçılıkta “işte onlar birbirlerinin dostudurlar.” {وَاَللَّه آمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتهمْ} vâv harfinin kesrası ve fethasıyla [velâyetihim / vilâyetihim] {مِنْ شَيْء} aranızda mirasçılık bağı yoktur ve ganimetten de payları bulunmaz “İman edip de hicret etmeyenlere gelince,” {حَتَّى يُهَاجِرُوا} “hicret edinceye kadar onların velâyetinden size hiçbir şey yoktur.” Bu hüküm sûrenin sonuyla neshedilmiştir. {وَإِنْ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّين فَعَلَيْكُمْ النَّصْر} kâfirlere karşı “Bununla beraber eğer din hususunda sizden yardım isterlerse yardım etmek üzerinize borçtur.” {إلَّا عَلَى قَوْم بَيْنكُمْ وبينهم ميثاق} antlaşma varsa; onlara karşı yardım edip de antlaşmalarını bozmayın “Ancak aranızda antlaşma bulunan bir kavme karşı müstesnadır.” {والله بما تعملون بصير} “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
2431. Metin
{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض} فِي النُّصْرَة وَالْإِرْث فَلَا إرْث بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ {إلَّا تَفْعَلُوهُ} أَيْ تَوَلِّي الْمُسْلِمِينَ وَقَمْع الْكُفَّار {تَكُنْ فِتْنَة فِي الْأَرْض وَفَسَاد كَبِير} بِقُوَّةِ الْكُفْر وَضَعْف الإسلام
{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض} yardım etmede ve mirasçılıkta; dolayısıyla sizinle onlar arasında mirasçılık yoktur “İnkâr edenler de birbirlerinin dostlarıdır.” {إلَّا تَفْعَلُوهُ} yani müslümanları dost edinip kâfirleri ezmezseniz “Eğer siz bunu yapmazsanız” {تَكُنْ فِتْنَة فِي الْأَرْض وَفَسَاد كَبِير} küfrün güçlenmesi ve İslâm'ın zayıflamasıyla “yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.”
2433. Metin
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيل اللَّه وَاَلَّذِينَ آوَوْا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} فِي الْجَنَّة
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيل اللَّه وَاَلَّذِينَ آوَوْا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} cennette “İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ile onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve cömertçe bir rızık vardır.”
2435. Metin
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مِنْ بَعْد} أَيْ بَعْد السَّابِقِينَ إلَى الْإِيمَان وَالْهِجْرَة {وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَأُولَئِكَ مِنْكُمْ} أَيّهَا الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَار {وَأُولُو الْأَرْحَام} ذَوُو الْقَرَابَات {بَعْضهمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ} فِي الْإِرْث مِنْ التَّوَارُث فِي الْإِيمَان وَالْهِجْرَة الْمَذْكُورَة فِي الْآيَة السَّابِقَة {فِي كِتَاب اللَّه} اللَّوْح الْمَحْفُوظ {إنَّ اللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيم} وَمِنْهُ حِكْمَة الْمِيرَاث = ٩ سُورَة التَّوْبَة
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مِنْ بَعْد} yani imana ve hicrete öncülük edenlerden sonra “Daha sonra iman edenler,” {وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَأُولَئِكَ مِنْكُمْ} ey muhacirler ve ensar! “hicret eden ve sizinle beraber cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir.” {وَأُولُو الْأَرْحَام} akrabalık sahipleri {بَعْضهمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ} önceki ayette zikredilen iman ve hicret bağıyla mirasçı olmaya kıyasla verasette “Akraba olanlar ise birbirlerine daha yakındırlar” {فِي كِتَاب اللَّه} Levh-i Mahfuz'da “Allah'ın Kitabı'nda.” {إنَّ اللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيم} mirasın hikmeti de buna dâhildir “Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” = ٩ Tevbe Sûresi