11218. Metin
{وَالسَّمَاء وَالطَّارِق} أَصْله كُلّ آتٍ لَيْلًا وَمِنْهُ النُّجُوم لِطُلُوعِهَا لَيْلًا
{وَالسَّمَاء وَالطَّارِق} “Göğe ve Târık’a andolsun”. [Târık’ın] aslı geceleyin gelen her şeydir; geceleyin doğdukları için yıldızlar da bu köktendir.
11219. Metin
{وَمَا أَدْرَاك} أَعْلَمك {مَا الطَّارِق} مُبْتَدَأ وَخَبَر فِي مَحَلّ الْمَفْعُول الثَّانِي لَأَدْرَى وَمَا بَعْد مَا الْأُولَى خَبَرهَا وَفِيهِ تَعْظِيم لِشَأْنِ الطَّارِق الْمُفَسَّر بِمَا بَعْده هُوَ
{وَمَا أَدْرَاك} “Sana bildiren nedir?” sana bildirdi, {مَا الطَّارِق} “Târık’ın ne olduğunu?” Mübteda (özne) ve haber (yüklem) olup {أَدْرَى} fiilinin ikinci mef‘ûlü (nesnesi) konumundadır; birinci {مَا} edatından sonra gelen kısım ise onun haberidir. Bunda, kendisinden sonraki ile açıklanan Târık’ın şanını yüceltme vardır, o da:
11220. Metin
{النَّجْم} أَيْ الثُّرَيَّا أَوْ كُلّ نَجْم {الثَّاقِب} الْمُضِيء لِثَقْبِهِ الظَّلَام بِضَوْئِهِ وَجَوَاب الْقَسَم
{النَّجْم} “Yıldızdır”, yani Süreyyâ veya herhangi bir yıldızdır, {الثَّاقِب} “Delip geçen”, ışığıyla karanlığı delip geçtiği için aydınlatan [yıldızdır]. Yeminin cevabı [şudur]:
11221. Metin
{إِنْ كُلّ نَفْس لَمَا عَلَيْهَا حَافِظ} بِتَخْفِيفِ مَا فَهِيَ مَزِيدَة وَإِنْ مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ إِنَّهُ وَاللَّام فَارِقَة وَبِتَشْدِيدِهَا فَإِنْ نَافِيَة وَلَمَا بِمَعْنَى إِلَّا وَالْحَافِظ مِنْ الْمَلَائِكَة يَحْفَظ عَمَلهَا مِنْ خَيْر وَشَرّ
{إِنْ كُلّ نَفْس لَمَا عَلَيْهَا حَافِظ} “Hiçbir nefis yoktur ki üzerinde bir gözetici olmasın”. {مَا} edatının şeddesiz okunuşunda o zaittir (fazlalıktır); {إِنْ} ise şeddeli halinden hafifletilmiştir ve ismi mahzuftur (düşmüştür), yani {إِنَّهُ} takdirindedir; [başındaki] lâm ise fârıkadır (olumsuzluktan ayıran). Şeddeli okunuşunda ise {إِنْ} nefiy (olumsuzluk) bildirir, {لَمَا} da {إِلَّا} (ancak / -den başka) anlamındadır. Koruyucu ise, [o nefsin] hayır ve şerden amelini koruyan meleklerdendir.
11222. Metin
{فَلْيَنْظُرْ الْإِنْسَان} نَظَر اِعْتِبَار {مِمَّ خُلِقَ} مِنْ أي شيء
{فَلْيَنْظُرْ الْإِنْسَان} “İnsan baksın”, ibret nazarıyla [baksın], {مِمَّ خُلِقَ} “Neden yaratıldığına”, hangi şeyden [yaratıldığına].
11223. Metin
جوابه {خلق من ماء دافق} ذِي اِنْدِفَاق مِنْ الرَّجُل وَالْمَرْأَة فِي رَحِمهَا
Bunun cevabı: {خلق من ماء دافق} “Atılan bir sudan yaratıldı”; rahimde erkeğin ve kadının atılarak dökülen [suyundan].
11224. Metin
{يَخْرُج مِنْ بَيْن الصُّلْب} لِلرَّجُلِ {وَالتَّرَائِب} لِلْمَرْأَةِ وَهِيَ عِظَام الصَّدْر
{يَخْرُج مِنْ بَيْن الصُّلْب} “Bel ile”, erkeğin [beli ile], {وَالتَّرَائِب} “Göğüs kemikleri arasından çıkar”, kadının [terâibi] ki onlar göğüs kemikleridir.
11225. Metin
{إِنَّهُ} تَعَالَى {عَلَى رَجْعه} بَعْث الْإِنْسَان بَعْد مَوْته {لَقَادِر} فَإِذَا اِعْتَبَرَ أَصْله عَلِمَ أَنَّ الْقَادِر عَلَى ذَلِكَ قَادِر عَلَى بَعْثه
{إِنَّهُ} “Şüphesiz O”, Yüce [Allah], {عَلَى رَجْعه} “Onu döndürmeye”, ölümünden sonra insanı diriltmeye, {لَقَادِر} “Elbette güç yetirendir”. İnsan kendi aslını ibretle düşündüğünde bilir ki, buna kâdir olan onu diriltmeye de kâdirdir.
11226. Metin
{يَوْم تُبْلَى} تُخْتَبَر وَتُكْشَف {السَّرَائِر} ضَمَائِر الْقُلُوب في العقائد والنبات
{يَوْم تُبْلَى} “Ortaya döküldüğü gün”, sınanıp açığa çıkarıldığı [gün], {السَّرَائِر} “Bütün gizliliklerin”, inançlar ve niyetler hususunda kalplerin gizlediklerinin.
11228. Metin
{فَمَا لَهُ} لِمُنْكِرِ الْبَعْث {مِنْ قُوَّة} يَمْتَنِع بِهَا مِنْ الْعَذَاب {وَلَا نَاصِر} يَدْفَعهُ عَنْهُ
{فَمَا لَهُ} “Artık onun için yoktur”, dirilişi inkâr eden kimse için, {مِنْ قُوَّة} “Bir kuvvet”, kendisiyle azaptan korunacağı, {وَلَا نَاصِر} “Ne de bir yardımcı”, o [azabı] kendisinden savacak.
11230. Metin
{وَالسَّمَاء ذَات الرَّجْع} الْمَطَر لِعَوْدِهِ كُلّ حِين
{وَالسَّمَاء ذَات الرَّجْع} “Dönüş sahibi göğe andolsun”, her vakit tekrarlanıp döndüğü için yağmura [andolsun].
11232. Metin
{وَالْأَرْض ذَات الصَّدْع} الشَّقّ عَنْ النَّبَات
{وَالْأَرْض ذَات الصَّدْع} “Yarılan yere andolsun”, bitkiler için yarılmaya [sahip yere].
11234. Metin
{إِنَّهُ} أَيْ الْقُرْآن {لَقَوْل فَصْل} يَفْصِل بَيْن الْحَقّ والباطل
{إِنَّهُ} “Şüphesiz o”, yani Kur'an, {لَقَوْل فَصْل} “Elbette ayırt edici bir sözdür”, hak ile batılın arasını ayıran [bir sözdür].
11236. Metin
{وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ} بِاللَّعِبِ وَالْبَاطِل
{وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ} “Ve o bir şaka değildir”, bir oyun ve batıl değildir.
11238. Metin
{إِنَّهُمْ} أَيْ الْكُفَّار {يَكِيدُونَ كَيْدًا} يَعْمَلُونَ الْمَكَايِد لِلنَّبِيِّ ﷺ
{إِنَّهُمْ} “Şüphesiz onlar”, yani kâfirler, {يَكِيدُونَ كَيْدًا} “Bir tuzak kuruyorlar”, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için hile ve tuzaklar hazırlıyorlar.
11240. Metin
{وَأَكِيد كَيْدًا} أَسْتَدْرِجهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
{وَأَكِيد كَيْدًا} “Ben de bir tuzak kurarım”, onları bilmedikleri yerden derece derece helake yaklaştırırım.
11242. Metin
{فَمَهِّلْ} يَا مُحَمَّد {الْكَافِرِينَ أَمْهِلْهُمْ} تَأْكِيد حَسَّنَهُ مُخَالَفَة اللَّفْظ أَيْ أَنْظِرْهُمْ {رُوَيْدًا} قَلِيلًا وَهُوَ مصدر مؤكد لمعنى العالم مُصَغَّر رَوْد أَوْ أَرْوَاد عَلَى التَّرْخِيم وَقَدْ أَخَذَهُمْ اللَّه تَعَالَى بِبَدْرٍ وَنَسَخَ الْإِمْهَال بِآيَةِ السيف أي الأمر بالقتال والجهاد = ٨٧ سورة الأعلى
{فَمَهِّلْ} “Mühlet ver”, ey Muhammed, {الْكَافِرِينَ أَمْهِلْهُمْ} “O kâfirlere, onlara mühlet tanı”. [Buradaki tekrarlama] lafız farklılığının güzelleştirdiği bir tekit olup ‘onlara süre tanı’ demektir. {رُوَيْدًا} “Azıcık”; bu, amel manasını pekiştiren bir mastardır; terhîm yoluyla ‘revd’ veya ‘ervâd’ kelimesinin küçültülmüşüdür (ism-i tasgîridir). Nitekim Yüce Allah onları Bedir'de yakalamış ve bu mühlet vermeyi kılıç ayetiyle, yani savaş ve cihat emriyle neshetmiştir. = 87 A'lâ Suresi