Saff Suresi Tefsiri

İbn Kesîr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

31183. Metin

وهي مدنية.

Bu [sure] Medenîdir.

31184. Metin

قال الإمام أحمد ﵀: حدثنا يحيى بن آدم، حدثنا ابن المبارك، عن الأوزاعي، عن يحيى بن أبي كثير، عن أبي سلمة -وعن عطاء بن يسار، عن أبي سلمة، عن عبد الله بن سلام قال: تذاكرنا: أيكم يأتي رسول الله ﷺ فيسأله: أي الأعمال أحب إلى الله؟ فلم يقم أحد منا، فأرسل رسول الله ﷺ إلينا رجلا فجمعنا فقرأ علينا هذه السورة، يعني سورة الصف كلها. هكذا رواه الإمام أحمد (¬١)

İmam Ahmed rahimehullâh şöyle dedi: Bize Yahyâ b. Âdem rivayet etti, bize İbnü'l-Mübârek, el-Evzâî'den, o Yahyâ b. Ebî Kesîr'den, o Ebû Seleme'den -ve Atâ b. Yesâr'dan, o Ebû Seleme'den-, o da Abdullah b. Selâm'dan rivayet etti; o şöyle dedi: Kendi aramızda, "Hanginiz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e varıp ona: 'Amellerin hangisi Allah'a daha sevimlidir?' diye soracak?" diye konuştuk. Fakat hiçbirimiz kalkıp [git]medi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize bir adam gönderdi, bizi topladı ve bize bu sureyi, yani Saff suresinin tamamını okudu. İmam Ahmed bunu böyle rivayet etti.(¬١)

31185. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا العباس بن الوليد بن مَزْيد البيروتي (¬٢) قراءة قال: أخبرني أبي، سمعت الأوزاعي، حدثني يحيى بن أبي كثير، حدثني أبو سلمة بن عبد الرحمن، حدثني عبد الله بن سلام. أن أناسا من أصحاب رسول الله ﷺ قالوا: لو أرسلنا إلى رسول الله نسأله عن أحب الأعمال إلى الله ﷿؟ فلم يذهب إليه أحد منا، وهبنا أن نسأله عن ذلك، قال: فدعا رسول الله ﷺ أولئك النفر رجلا رجلا حتى جمعهم، ونزلت فيهم هذه السورة: (سبح) الصف قال عبد الله بن سلام: فقرأها علينا رسول الله ﷺ كلها. قال أبو سلمة: وقرأها علينا عبد الله بن سلام كلها، قال يحيى بن أبي كثير وقرأها علينا أبو سلمة كلها. قال الأوزاعي: وقرأها علينا يحيى بن أبي كثير كلها. قال أبي: وقرأها علينا الأوزاعي كلها.

İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Abbâs b. el-Velîd b. Mezîd el-Beyrûtî(¬٢) kıraat yoluyla rivayet edip dedi ki: Bana babam haber verdi; el-Evzâî'den işitmiş; o, bana Yahyâ b. Ebî Kesîr rivayet etti, bana Ebû Seleme b. Abdirrahmân rivayet etti, bana Abdullah b. Selâm rivayet etti [dedi]. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından birtakım kimseler: "Keşke Resûlullah'a [birini] göndersek de ona Allah azze ve celle'ye amellerin en sevimlisinin hangisi olduğunu sorsak?" dediler. Fakat hiçbirimiz ona gitmedi ve bundan dolayı ona sormaktan çekindik. Dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o kimseleri teker teker çağırıp topladı ve onlar hakkında bu sure: (Sebbeha) es-Saff indi. Abdullah b. Selâm dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu bize baştan sona okudu. Ebû Seleme dedi ki: Abdullah b. Selâm da onu bize baştan sona okudu. Yahyâ b. Ebî Kesîr dedi ki: Ebû Seleme de onu bize baştan sona okudu. El-Evzâî dedi ki: Yahyâ b. Ebî Kesîr de onu bize baştan sona okudu. Babam dedi ki: El-Evzâî de onu bize baştan sona okudu.

31186. Metin

وقد رواه الترمذي عن عبد الله بن عبد الرحمن الدارمي: حدثنا محمد بن كثير، عن الأوزاعي، عن يحيى بن أبي كثير، عن أبي سلمة، عن عبد الله بن سلام قال: قعدنا نفرا من أصحاب رسول الله ﷺ فتذاكرنا، فقلنا: لو نعلم: أي الأعمال أحب إلى الله ﷿ لعملناه. فأنزل الله: " {سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ * [كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا]} (¬٣) قال عبد الله بن سلام: فقرأها علينا رسول الله ﷺ. قال أبو سلمة: فقرأها علينا ابن سلام. قال يحيى: فقرأها علينا أبو سلمة. قال ابن كثير: فقرأها علينا الأوزاعي. قال عبد الله: فقرأها علينا ابن كثير.

Tirmizî bunu Abdullah b. Abdirrahmân ed-Dârimî'den şöyle rivayet etmiştir: Bize Muhammed b. Kesîr rivayet etti, el-Evzâî'den, o Yahyâ b. Ebî Kesîr'den, o Ebû Seleme'den, o da Abdullah b. Selâm'dan rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından birkaç kişi oturduk ve aramızda konuştuk: "Allah azze ve celle'ye amellerin en sevimlisi hangisidir bilseydik mutlaka onu yapardık" dedik. Bunun üzerine Allah: "{ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ * [كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا] } “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih eder. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? [Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında gazap bakımından büyüdü.]”"(¬٣) [ayetlerini] indirdi. Abdullah b. Selâm dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu bize okudu. Ebû Seleme dedi ki: İbn Selâm da onu bize okudu. Yahyâ dedi ki: Ebû Seleme de onu bize okudu. İbn Kesîr dedi ki: El-Evzâî de onu bize okudu. Abdullah dedi ki: İbn Kesîr de onu bize okudu.

31187. Metin

ثم قال الترمذي: وقد خولف محمد بن كثير في إسناد هذا الحديث عن الأوزاعي، فروى ابن المبارك، عن الأوزاعي، عن يحيى بن أبي كثير، عن هلال بن أبي ميمونة، عن عطاء بن يسار، عن عبد الله بن سلام -أو: عن أبي سلمة، عن عبد الله بن سلام (¬٤)

Sonra Tirmizî dedi ki: Bu hadisin el-Evzâî'den gelen senedinde Muhammed b. Kesîr'e muhalefet edilmiştir. İbnü'l-Mübârek bunu el-Evzâî'den, o Yahyâ b. Ebî Kesîr'den, o Hilâl b. Ebî Meymûne'den, o Atâ b. Yesâr'dan, o da Abdullah b. Selâm'dan -veya Ebû Seleme'den, o da Abdullah b. Selâm'dan- rivayet etmiştir.(¬٤)

31188. Metin

قلت: وهكذا رواه الإمام أحمد، عن يعمر، عن ابن المبارك، به ٥

Ben derim ki: İmam Ahmed de bunu Ya‘mer’den, o İbnü’l-Mübârek’ten bu şekilde rivayet etmiştir.5

31189. Metin

قال الترمذي: وروى الوليد بن مسلم هذا الحديث عن الأوزاعي، نحو رواية محمد بن كثير.

Tirmizî dedi ki: El-Velîd b. Müslim de bu hadisi el-Evzâî'den, Muhammed b. Kesîr'in rivayetine benzer şekilde rivayet etmiştir.

31190. Metin

قلت: وكذا رواه الوليد بن يزيد، عن الأوزاعي، كما رواه ابن كثير.

Ben derim ki: El-Velîd b. Mezîd de bunu el-Evzâî'den, İbn Kesîr'in rivayet ettiği gibi rivayet etmiştir.

31191. Metin

قلت: وقد أخبرني بهذا الحديث الشيخ المسند أبو العباس أحمد بن أبي طالب الحجار قراءة عليه وأنا أسمع، أخبرنا أبو المُنَجَّا عبد الله بن عُمَر بن اللَّتي (¬١) أخبرنا أبو الوقت عبد الأول بن عيسى بن شُعَيب السَّجْزيّ قال: أخبرنا أبو الحسن بن عبد الرحمن بن المظفر بن محمد بن داود الداودي، أخبرنا أبو محمد عبد الله بن أحمد بن حَمَّوَية السرَخسِيّ، أخبرنا عيسى بن عُمَر بن عمران السمرقندي، أخبرنا الإمام الحافظ أبو محمد عبد الله بن عبد الرحمن الدارمي بجميع مسنده (¬٢) أخبرنا محمد بن كثير، عن الأوزاعي … فذكر بإسناده مثله، وتسلسل لنا قراءتها إلى شيخنا أبي العباس الحجار، ولم يقرأها، لأنه كان أميا، وضاق الوقت عن تلقينها إياه. ولكن أخبرني الحافظ الكبير أبو عبد الله محمد بن أحمد بن عثمان الذهبي، ﵀: أخبرنا القاضي تقي الدين سليمان بن الشيخ أبي عمر، أخبرنا أبو المنجا بن اللَّتي (¬٣) فذكره بإسناده، وتَسلل (¬٤) لي من طريقة، وقرأها علي بكمالها، ولله الحمد والمنة.

Ben derim ki: Şeyh Müsnid Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Ebî Tâlib el-Haccâr, ben dinlerken kendisine okunarak bu hadisi bana haber verdi: Bize Ebu'l-Müneccâ Abdullah b. Ömer b. el-Lettî(¬١) haber verdi, bize Ebu'l-Vakt Abdülevvel b. Îsâ b. Şuayb es-Siczî haber verip dedi ki: Bize Ebu'l-Hasen b. Abdirrahmân b. el-Muzaffer b. Muhammed b. Dâvûd ed-Dâvûdî haber verdi, bize Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed b. Hammeveyh es-Serahsî haber verdi, bize Îsâ b. Ömer b. İmrân es-Semerkandî haber verdi, bize İmam Hâfız Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân ed-Dârimî Müsned'inin tamamı ile haber verdi,(¬٢) bize Muhammed b. Kesîr, el-Evzâî'den haber verdi… diyerek aynı senedi zikretti. Bu surenin kıraati şeyhimiz Ebü'l-Abbâs el-Haccâr'a kadar bize teselsül etti. Kendisi ümmî olduğu ve vakit de kendisine telkin etmeye dar geldiği için onu [bizzat] okuyamadı. Ancak büyük hâfız Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Osmân ez-Zehebî rahimehullâh bana haber verip dedi ki: Bize Kadı Takiyyüddîn Süleymân b. Şeyh Ebî Ömer haber verdi, bize Ebu'l-Müneccâ b. el-Lettî(¬٣) haber verdi... diyerek senediyle zikretti ve onun tarikiyle bana teselsül etti(¬٤) ve onu bana baştan sona okudu. Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.

31192. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

31193. Metin

{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ (٢) كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ (٣) إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ (٤)}

{ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ (٢) كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ (٣) إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ (٤) } “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih eder. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. (1) Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? (2) Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur. (3) Şüphesiz Allah, kendi yolunda, birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (4)”

31194. Metin

تقدم الكلام على قوله: (سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) غير مرة، بما أغنى عن إعادته.

Allah Teâlâ'nın: (سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) sözü hakkında defalarca açıklama geçmiş olup tekrar edilmesine ihtiyaç bırakmamıştır.

31195. Metin

وقوله: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ)؟ إنكار على من يَعد عدَةً، أو يقول قولا لا يفي به، ولهذا استدل بهذه الآية الكريمة من ذهب من علماء السلف إلى أنه يجب الوفاء بالوعد مطلقا، سواء ترتب عليه غُرم للموعود أم لا. واحتجوا أيضا من السنة بما ثبت في الصحيحين أن رسول الله ﷺ قال: "آية المنافق ثلاث: إذا حَدَّث كذب، إذا وَعَد أخلف، وإذا اؤتمن خان" ٥ وفي الحديث الآخر في الصحيح: "أربع من كن فيه كان منافقا خالصًا، ومن كانت فيه واحدة منهن كانت فيه خَصْلَة من نفاق حتى يَدَعها" ٦ -فذكر منهن إخلاف الوعد. وقد استقصينا الكلام على هذين الحديثين في أول "شرح البخاري"، ولله الحمد والمنة. ولهذا أكد الله تعالى هذا الإنكار عليهم بقوله: (كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ)

Allah Teâlâ'nın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ } “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” buyruğu; bir vaatte bulunup veya bir söz söyleyip de onu yerine getirmeyen kimselere yönelik bir kınamadır. Bu sebeple Selef âlimlerinden, vaadi yerine getirmenin —ister vaat edilen kimse açısından bir külfet/zarar doğursun ister doğurmasın— mutlak olarak vâcip olduğu görüşüne varanlar bu âyet-i kerîmeyi delil getirmişlerdir. Ayrıca Sünnet'ten de Sahîhayn'da sâbit olduğuna göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurmasını delil göstermişlerdir: « آية المنافق ثلاث: إذا حَدَّث كذب، وإذا وَعَد أخلف، وإذا اؤتمن خان » «Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, vaat ettiğinde sözünden döner ve kendisine güvenildiğinde hıyanet eder.»5 Sahîh'teki diğer bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur: « أربع من كن فيه كان منافقا خالصًا، ومن كانت فيه واحدة منهن كانت فيه خَصْلَة من نفاق حتى يَدَعها » «Dört şey kimde bulunursa katıksız bir münafık olur. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet bulunmuş olur.»6 —ve bunlardan biri olarak vaadinden dönmeyi zikretmiştir. Biz bu iki hadis hakkındaki açıklamayı "Şerhu'l-Buhârî"nin başında etraflıca yapmış bulunmaktayız; hamd ve minnet Allah'a mahsustur. İşte bu yüzden Allah Teâlâ, onlara yönelik bu kınamasını şu buyruğuyla pekiştirmiştir: { كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ } “Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında gazap bakımından pek büyük oldu!”

31196. Metin

وقد روى الإمام أحمدُ وأبو داود، عن عبد الله بن عامر بن ربيعة قال: أتانا رسول الله ﷺ [في بيتنا] (¬١) وأنا صبي قال: فذهبت لأخرج لألعب، فقالت أمي: يا عبد الله: تعال أعطك. فقال لها رسول الله ﷺ: "وما أردت أن تُعطِيه؟ ". قالت: تمرا. فقال: "أما إنك لو لم تفعلي كُتِبت عليك كِذْبة" (¬٢)

İmam Ahmed ve Ebû Dâvûd, Abdullah b. Âmir b. Rebîa'dan rivayet etmişlerdir; o şöyle demiştir: Ben çocukken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem [evimize] bize geldi.(¬١) Dedi ki: Ben oynamak için dışarı çıkmaya yeltendim. Bunun üzerine annem: "Ey Abdullah! Gel, sana [bir şey] vereyim" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: "Ona ne vermek istedin?" diye sordu. [Annem]: "Hurma" dedi. Bunun üzerine [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: "Haberin olsun ki, eğer bunu yapmasaydın (vermeseydin), bu senin aleyhine bir yalan olarak yazılacaktı" buyurdu.(¬٢)

31197. Metin

وذهب الإمام مالك، ﵀، إلى أنه إذا تعلق بالوعد غُرم على الموعود وجب الوفاء به، كما لو قال لغيره: "تزوج ولك علي كل يوم كذا". فتزوجَ، وجب عليه أن يعطيه ما دام كذلك، لأنه تعلق به حق آدمي، وهو مبني على المضايقة. وذهب الجمهور إلى أنه لا يجب مطلقا، وحملوا الآية على أنها نزلت حين تمنوا فَرضِيَّة الجهاد عليهم، فلما فرض نكل عنه بعضهم، كقوله تعالى: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّوا أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللَّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقَى وَلا تُظْلَمُونَ فَتِيلا * أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ} [النساء: ٧٧، ٧٨]. وقال تعالى: {وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ} الآية [محمد: ٢٠] وهكذا هذه الآية معناها، كما قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس في قوله: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) قال: كان ناس من المؤمنين قبل أن يفرض الجهاد يقولون: لَوَدِدْنَا أن الله ﷿-دلنا على أحب الأعمال إليه، فنعملَ به. فأخبر الله نبيه أن أحب الأعمال إيمانٌ به (¬٣) لا شك فيه، وجهاد أهل معصيته الذين خالفوا الإيمان ولم يقروا به. فلما نزل الجهاد كره ذلك أناس من المؤمنين، وشق عليهم أمره، فقال الله سبحانه: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ)؟. وهذا اختيار ابن جرير (¬٤).

İmam Mâlik rahimehullâh ise şöyle bir görüşe varmıştır: Eğer vaat ile vaat edilen kimseye bir masraf veya yükümlülük taalluk ederse, vaadin ifası vâcip olur. Tıpkı bir kimsenin başkasına: "Evlen, her gün sana şu kadar vermek üzerime borç olsun" demesi gibi. O da evlenirse, bu durum sürdüğü müddetçe ona vermesi vâcip olur; zira buna bir kul hakkı taalluk etmiştir ve bu da sıkı tutulma esasına dayanır. Cumhur ise [vaadin ifasının] mutlak olarak vâcip olmadığı görüşüne varmış ve ayeti, onların üzerlerine cihadın farz kılınmasını temenni ettikleri, fakat farz kılınınca bazılarının bundan geri durduğu duruma hamletmişlerdir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّوا أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللَّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقَى وَلا تُظْلَمُونَ فَتِيلا * أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ } [en-Nisâ: 77-78] “Kendilerine: 'Ellerinizi [savaştan] çekin, namazı kılın ve zekâtı verin' denilen kimseleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca (farz kılınınca), içlerinden bir grup insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla korktular ve: 'Rabbimiz! Savaşı üzerimize niçin yazdın? Bizi yakın bir süreye kadar erteleseydin ya!' dediler. De ki: 'Dünyanın geçimi azdır, ahiret ise sakınan kimse için daha hayırlıdır ve kıl payı kadar haksızlığa uğratılmazsınız. Nerede olursanız olun, sağlam kalelerde bulunsanız bile ölüm size yetişir.'” Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur: { وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } [Muhammed: 20] “İman edenler: 'Bir sure indirilseydi ya!' derler. Hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaştan bahsedilince, kalplerinde hastalık bulunanların sana, ölüm baygınlığına düşmüş kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün.” Bu ayetin anlamı da böyledir; nitekim Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'ın: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) kavli hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Cihad farz kılınmadan önce müminlerden birtakım kimseler: "Keşke Allah azze ve celle bize katındaki en sevimli ameli gösterse de onu yapsak" derlerdi. Bunun üzerine Allah, Peygamberine en sevimli amelin, içinde hiçbir şüphe bulunmayan bir iman(¬٣) ve imana muhalefet edip onu ikrar etmeyen isyankârlarla cihad etmek olduğunu bildirdi. Cihad [emri] inince, müminlerden birtakım kimseler bundan hoşlanmadı ve bu iş onlara ağır geldi. Bunun üzerine Allah Sübhânehu: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) buyurdu. İbn Cerîr'in tercihi de budur.(¬٤)

31198. Metin

وقال مقاتل بن حَيّان: قال المؤمنون: لو نعلم أحبّ الأعمال إلى الله لعملنا به. فدلهم الله على أحب الأعمال إليه، فقال: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا) فبين لهم، فابتلوا يوم أحد بذلك، فولوا عن النبي ﷺ مدبرين، فأنزل الله في ذلك: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ)؟ وقال: أحبكم إلي من قاتل في سبيلي.

Mukâtil b. Hayyân dedi ki: Müminler: "Allah'a amellerin en sevimlisini bilseydik mutlaka onu yapardık" dediler. Allah da onlara katındaki en sevimli ameli gösterip: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا) buyurdu ve bunu kendilerine açıkladı. Uhud günü bununla imtihan edildiklerinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i arkada bırakıp arkalarını dönüp kaçtılar. Bunun üzerine Allah bu hususta: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) ayetini indirdi ve: "Bana en sevimli olanınız, benim yolumda savaşandır" buyurdu.

31199. Metin

ومنهم من يقول: أنزلت في شأن القتال، يقول الرجل: "قاتلت"، ولم يقاتل (¬٥) وطعنت" ولم يطعن و "ضربت"، ولم يضرب و "صبرت"، ولم يصبر.

Onlardan kimi de şöyle demektedir: Bu ayet savaş hususunda indi; kişi savaşmadığı halde "Savaştım"(¬٥) der, mızrak vurmadığı halde "Mızrak vurdum" der, kılıç çalmadığı halde "Kılıç çaldım" der, sabretmediği halde "Sabrettim" derdi.

31200. Metin

وقال قتادة، والضحاك: نزلت ٦ توبيخًا لقوم كانوا يقولون: "قتلنا، ضربنا، طعنا، وفعلنا". ولم يكونوا فعلوا ذلك.

Katâde ve Dahhâk şöyle dediler: [Bu ayet], öyle yapmadıkları halde "Öldürdük, vurduk, mızrak sapladık ve [şöyle şöyle] yaptık" diyen bir topluluğu kınamak üzere inmiştir6.

31201. Metin

وقال ابن يزيد: نزلت في قوم من المنافقين، كانوا يَعدون المسلمين النصرَ، ولا يَفُون لهم بذلك.

İbn Zeyd dedi ki: Müslümanlara yardım vaadinde bulunup da bu vaatlerini yerine getirmeyen münafıklardan bir topluluk hakkında inmiştir.

31202. Metin

وقال مالك، عن زيد بن أسلم: (لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ)؟، قال: في الجهاد.

Mâlik, Zeyd b. Eslem'den naklen [onun]: (لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) hakkında: "Cihad hususundadır" dediğini rivayet etti.

31203. Metin

وقال ابن أبي نَجِيح، عن مجاهد: (لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) إلى قوله: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) فما بين ذلك: في نفر من الأنصار، فيهم عبد الله بن رواحة، قالوا في مجلس: لو نعلم أيّ الأعمال أحبّ إلى الله، لعملنا بها حتى نموت. فأنزل الله هذا فيهم. فقال عبد الله بن رواحة: لا أبرح (¬١) حبيسا في سبيل الله حتى أموت. فقتل شهيدًا.

İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den nakletti: (لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) kavlinden (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) kavline kadar ve bu ikisi arasındaki [ayetler], aralarında Abdullah b. Revâha'nın da bulunduğu Ensar'dan bir grup hakkında inmiştir. Onlar bir mecliste: "Allah'a amellerin en sevimlisi hangisidir bilseydik, ölünceye kadar onu işlerdik" demişlerdi. Bunun üzerine Allah onlar hakkında bunu indirdi. Abdullah b. Revâha ise: "Ölünceye kadar kendimi Allah yoluna vakfetmekten asla geri durmayacağım(¬١)" dedi ve şehit olarak öldürüldü.

31204. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا فروة بن أبي المغراء، حدثنا علي بن مُسْهِر (¬٢) عن داود بن أبي هند، عن أبي حرب بن أبي الأسود الديلي (¬٣) عن أبيه قال: بعث أبو موسى إلى قراء أهل البصرة، فدخل عليه منهم ثلاثمائة رجل، كلهم قد قرأ القرآن، فقال. أنتم قراء أهل البصرة وخيارهم. وقال: كنا نقرأ سورة كنا نشبهها بإحدى المسبحات، فأنسيناها، غير أني قد حفظت منها: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) فتكتب شهادة في أعناقكم، فتسألون عنها يوم القيامة.

İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize babam rivayet etti, bize Ferve b. Ebî'l-Mağrâ rivayet etti, bize Ali b. Müshir(¬٢) Dâvûd b. Ebî Hind'den, o Ebû Harb b. Ebî'l-Esved ed-Dîlî'den,(¬٣) o da babasından rivayet etti; o şöyle dedi: Ebû Mûsâ, Basra ehlinin kurrâsına haber gönderdi. Onlardan hepsi Kur'an okumuş (hafız) üç yüz kişi onun huzuruna girdi. Bunun üzerine o: "Siz Basra ehlinin kurrâsı ve hayırlılarısınız" dedi ve ekledi: "Biz Müsebbihat surelerinden birine benzettiğimiz bir sure okurduk da bize unutturuldu. Ancak ondan: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ) 'Boyunlarınıza bir şahitlik olarak yazılır da kıyamet günü ondan hesaba çekilirsiniz' [kısmını] aklımda tuttum."

31205. Metin

ولهذا قال الله تعالى: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) فهذا إخبار منه تعالى بمحبة عباده المؤمنين إذا اصطفوا مواجهين لأعداء الله في حومة الوغى، يقاتلون في سبيل الله مَن كفر بالله، لتكون كلمة الله هي العليا، ودينه هو الظاهر العالي على سائر الأديان.

Bu sebeple Allah Teâlâ: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) buyurmuştur. Bu, Allah Teâlâ'nın, mümin kulları savaş meydanında Allah'ın düşmanlarının karşısında saf bağladıklarında, Allah'ın kelimesi en yüce olsun ve O'nun dini diğer bütün dinlere galip ve üstün gelsin diye Allah'ı inkâr edenlere karşı O'nun yolunda savaştıklarında onları sevdiğini haber vermesidir.

31206. Metin

وقال الإمام أحمد: حدثنا علي بن عبد الله، حدثنا هُشَيْم، قال مُجالد أخبرنا عن أبي الودَّاك، عن أبي سعيد الخدري، ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: "ثلاث يضحك الله إليهم: الرجل يقوم من الليل، والقوم إذا صفوا للصلاة، والقوم إذا صفوا للقتال".

İmam Ahmed dedi ki: Bize Ali b. Abdillâh rivayet etti, bize Huşeym rivayet etti, Mücâlid bize Ebû'l-Veddâk'tan, o da Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh'tan haber verdi dedi; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Üç kişi vardır ki Allah onlara güler (rızasını gösterir): Geceleyin [namaza] kalkan adam, namaz için saf tutan topluluk ve savaş için saf bağlayan topluluk."

31207. Metin

ورواه ابن ماجه من حديث مجالد، عن أبي الوَدَّاك جبر بن نوف، به (¬٤).

Bunu İbn Mâce, Mücâlid'in hadisinden, o Ebû'l-Veddâk Cebr b. Nevf'ten rivayetiyle böylece rivayet etmiştir.(¬٤)

31208. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا أبو نُعَيم الفضل بن دُكَيْن، حدثنا الأسود -يعني ابن شيبان-حدثني يزيد بن عبد الله بن الشِّخِّير قال: قال مُطرَف: كان يبلغني عن أبي ذر حديث كنت أشتهي لقاءه، فلقيته فقلت: يا أبا ذر، كان يبلغني عنك حديث، فكنت أشتهي لقاءك، فقال: لله أبوك ! فقد لقيت، فهات. فقلت: كان يبلغني عنك أنك تزعم أن رسول الله ﷺ حدثكم أن الله يحب ثلاثة ويبغض ثلاثة؟ قال: أجل، فلا إخالني أكذب على خليلي ﷺ. قلت: فمن هؤلاء الثلاثة الذين يحبهم الله؟ قال: رجل غزا في سبيل الله، خرج محتسبا مجاهدا فلقي العدو فقتل، وأنتم تجدونه في كتاب الله المنزل، ثم قرأ (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) وذكر الحديث.

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam rivayet etti, bize Ebû Nuaym el-Fadl b. Dükeyn rivayet etti, bize el-Esved -yani İbn Şeybân- rivayet etti, bana Yezîd b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr rivayet edip dedi ki: Mutarrif şöyle dedi: Ebû Zer'den bana bir hadis ulaşırdı ve onunla karşılaşmayı çok arzu ederdim. Nihayet onunla karşılaştım ve: "Ey Ebû Zer! Senden bana bir hadis ulaşıyordu ve seninle karşılaşmayı çok arzu ediyordum" dedim. Bunun üzerine o: "Allah babana hayır versin (helal olsun sana)! İşte karşılaştın, haydi söyle!" dedi. Ben de: "Senden, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in size Allah'ın üç kişiyi sevdiğini ve üç kişiye de buğzettiğini rivayet ettiğini naklettiğin bana ulaşıyordu?" dedim. O: "Evet, dostum [Muhammed] sallallâhu aleyhi ve sellem adına yalan söyleyeceğimi sanmam" dedi. Ben: "Peki, Allah'ın sevdiği bu üç kişi kimdir?" diye sordum. O şöyle dedi: "Allah yolunda savaşa çıkan, ecrini yalnızca Allah'tan umarak ve cihat ederek çıkıp düşmanla karşılaşan ve nihayetinde öldürülen bir adamdır. Siz bunu Allah'ın indirilmiş Kitabı'nda da bulursunuz." Sonra şu ayeti okudu: { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ } “Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirine kenetlenmiş sağlam bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” ve hadisin devamını zikretti.

31209. Metin

هكذا أورد هذا الحديث من هذا الوجه بهذا السياق، وبهذا اللفظ، واختصره. وقد أخرجه الترمذي والنسائي من حديث شعبة، عن منصور بن المعتمر، عن رِبْعَي بن حِرَاش، عن زيد بن ظَبْيان، عن أبي ذَرّ بأبسط من هذا السياق وأتم (¬١) وقد أوردناه في موضع آخر، ولله الحمد.

Bu hadis bu vecihten, bu siyakla ve bu lafızla muhtasar olarak böylece zikredilmiştir. Tirmizî ve Nesâî ise bunu Şu'be hadisinden, Mansûr b. el-Mu'temir'den, Rıb'î b. Hırâş'tan, Zeyd b. Zabyân'dan, o da Ebû Zer'den bu siyaktan daha geniş ve daha tam olarak rivayet etmişlerdir.(¬١) Biz bunu başka bir yerde zikrettik, hamd Allah'adır.

31210. Metin

وعن كعب الأحبار أنه قال: يقول الله تعالى لمحمد ﷺ: "عبدي المتوكل المختار ليس بفَظّ ولا غَليظ ولا صَخَّاب في الأسواق، ولا يجزي بالسيئة السيئة، ولكن يعفو ويغفر مولده بمكة، وهجرته بطابة، وملكه بالشام، وأمته الحمادون يحمَدُون الله على كلّ حال، وفي كل منزلة، لهم دَوِيٌّ كدوي النحل في جو السماء بالسحَر، يُوَضّون أطرافهم، ويأتزرون على أنصافهم، صفهم في القتال مثل صفهم في الصلاة". ثم قرأ: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) رعاة الشمس، يصلون الصلاة حيث أدركتهم، ولو على ظهر دابة" رواه بن أبي حاتم.

Kâ'b el-Ahbâr'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Teâlâ Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurur: "Benim tevekkül eden, seçkin kulum; kaba ve katı kalpli değildir, çarşılarda bağırıp çağıran da değildir. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis affeder ve bağışlar. Doğum yeri Mekke, hicret yeri Tâbe (Medine), mülkü ise Şam'dır. Ümmeti ise çokça hamdedenlerdir; her halükârda ve her makamda Allah'a hamdederler. Seher vaktinde gökyüzünde arı uğultusu gibi uğultuları vardır. Uzuvlarını abdestle yıkarlar, bellerine peştamal bağlarlar. Savaştaki safları, namazdaki safları gibidir." Sonra: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) ayetini okudu: "Güneşi gözetleyenlerdir, [vakit] kendilerine nerede erişirse binek üstünde dahi olsalar namazı kılarlar." Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir.

31211. Metin

وقال سعيد بن جبير في قوله (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا) قال: كان رسول الله ﷺ لا يقاتل العدو إلا أن يصافهم، وهذا تعليم من الله للمؤمنين. قال: وقوله: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) ملتصق بعضه في بعض، من الصف في القتال.

Saîd b. Cübeyr: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا) kavli hakkında şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanla ancak onları saf haline getirdikten sonra savaşırdı; bu, Allah'ın müminlere bir öğretisidir. Dedi ki: O'nun: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) sözü ise; savaştaki saftan ötürü birbiriyle kenetlenmiş, yapışık [demektir].

31212. Metin

وقال مقاتل بن حيان: ملتصق بعضه إلى بعض.

Mukâtil b. Hayyân dedi ki: Birbiriyle bitişik, kenetlenmiş [demektir].

31213. Metin

وقال ابن عباس: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) مُثَبّت، لا يزول، ملصق بعضه ببعض.

İbn Abbâs dedi ki: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) Sağlamlaştırılmış, yıkılmaz, birbiriyle kenetlenmiş [demektir].

31214. Metin

وقال قتادة: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) ألم تر إلى صاحب البنيان، كيف لا يحب أن يختلف بنيانه؟ فكذلك الله ﷿ [يحب أن] (¬٢) لا يختلف أمره، وإن الله صف المؤمنين في قتالهم وصفهم في صلاتهم، فعليكم بأمر الله، فإنه عصمة لمن أخذ به. أورد ذلك كله ابن أبي حاتم.

Katâde dedi ki: (كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) Yapı sahibini görmez misin, binasının farklılık ve dağınıklık göstermesinden nasıl hoşlanmaz? İşte Allah azze ve celle de emrinin farklılık göstermemesini [sever](¬٢). Allah müminleri savaşlarında saf yaptığı gibi namazlarında da saf yapmıştır. Allah'ın emrine sarılın; zira o, sarılan kimse için bir koruyucudur. Bunların tamamını İbn Ebî Hâtim nakletmiştir.

31215. Metin

وقال ابن جرير: حدثني سعيد بن عَمرو السكوني، حدثنا بَقِيَّة بن الوليد، عن أبي بكر بن أبي مريم، عن يحيى بن جابر الطائي، عن أبي بحرية ٣ قال: كانوا يكرهون القتال على الخيل، ويستحبون القتال على الأرض، لقول الله ﷿: (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ) قال: وكان أبو بحرية ٤ يقول: إذا رأيتموني التفتُّ في الصف فَجَثُوا في لَحيي ٥

İbn Cerîr dedi ki: Bana Saîd b. Amr es-Sekûnî anlattı, bize Bakıyye b. el-Velîd, Ebû Bekr b. Ebî Meryem'den, [o] Yahyâ b. Câbir et-Tâî'den, [o da] Ebû Bahriyye'den3 anlattı; [Ebû Bahriyye] dedi ki: 'Onlar at üstünde savaşmayı hoş görmez, Allah azze ve celle'nin: { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ } “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever” buyruğundan dolayı yerde [yaya olarak] savaşmayı müstehap görürlerdi.' Dedi ki: Ebû Bahriyye4 şöyle derdi: 'Eğer beni safta sağa sola bakınırken görürseniz çeneme vurun!'5

31216. Metin

{وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (٥)}

{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (٥) } “Hani Mûsâ kavmine: 'Ey kavmim! Benim size Allah'ın elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?' demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırdı. Allah, yoldan çıkmış fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (5)”

31217. Metin

يقول تعالى مخبرًّا عن عبده ورسوله وكليمه موسى بن عمران ﵇ أنه قال لقومه: (لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ) أي: لم توصلون الأذى إليّ وأنتم تعلمون صدقي فيما جئتكم به من الرسالة؟. وفي هذا تسلية لرسول الله ﷺ فيما أصاب (¬١) من الكفار من قومه وغيرهم، وأمر له بالصبر؛ ولهذا قال: "رحمة الله على موسى: لقد أوذي بأكثر من هذا فصبر" (¬٢) وفيه نهي للمؤمنين أن ينالوا من النبي ﷺ أو يُوَصّلوا إليه أذى، كما قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِنْدَ اللَّهِ وَجِيهًا} [الأحزاب: ٦٩]

Allah Teâlâ, kulu, resûlü ve kelîmi olan Mûsâ b. İmrân aleyhisselâm'ın kavmine şöyle dediğini haber vermektedir: (لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ) Yani: "Size getirdiğim peygamberlik hususunda doğru sözlü olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ulaştırıyorsunuz?" Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, kavminden ve başkalarından olan kâfirlerin eziyetlerine maruz kaldığı(¬١) hususunda bir teselli ve ona sabretmesi yönünde bir emir vardır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmeti Mûsâ'nın üzerine olsun, o bundan daha fazlasıyla eziyet gördü de sabretti."(¬٢) Bunda müminlerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i incitmelerine veya ona eziyet ulaştırmalarına dair bir nehiy de vardır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِنْدَ اللَّهِ وَجِيهًا } [el-Ahzâb: 69] “Ey iman edenler! Mûsâ'ya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, onların dediklerinden temize çıkardı. O, Allah katında itibarlı bir kimseydi.”

31218. Metin

وقوله: (فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ) أي: فلما عدلوا عن اتباع الحق مع علمهم به، أزاغ الله قلوبهم عن الهدى، وأسكنها الشك والحيرة والخذلان، كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [الأنعام: ١١٠] وقال: {وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا} [النساء: ١١٥] ولهذا قال الله تعالى في هذه الآية: (وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ).

O'nun: (فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ) sözü; yani onlar gerçeği bildikleri halde hakka uymaktan yüz çevirip sapınca, Allah da onların kalplerini doğru yoldan saptırdı ve oraya şüpheyi, şaşkınlığı ve yardımsızlığı yerleştirdi; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ } [el-En'âm: 110] “Onların ilk defa iman etmedikleri gibi, kalplerini ve gözlerini ters yüz ederiz de onları azgınlıkları içinde bocalayıp durur halde bırakırız.” Yine şöyle buyurmuştur: { وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا } [en-Nisâ: 115] “Kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eden ve müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü yolda bırakır ve onu cehenneme sokarız. Ne kötü bir varış yeridir orası!” Bu sebeple Allah Teâlâ bu ayette: (وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ) buyurmuştur.

31219. Metin

{وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٦)}

{ وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٦) } “Hani Meryem oğlu Îsâ: 'Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak size [gönderilmiş] Allah'ın elçisiyim' demişti. Fakat o (peygamber) kendilerine apaçık delillerle gelince: 'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler. (6)”

31220. Metin

وقوله: (وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ) يعني: التوراة قد بَشَّرَت بي، وأنا مصداقُ ما أخبرت عنه، وأنا مُبَشّر بمن بعدي، وهو الرسول النبي الأمي العربي المكي أحمد. فعيسى، ﵇، وهو خاتم أنبياء بني إسرائيل، وقد أقام (¬٣) في ملأ بني إسرائيل مبشرًا بمحمد، وهو أحمد خاتم الأنبياء والمرسلين، الذي لا رسالة بعده ولا نبوة. وما أحسن ما أورد البخاري الحديثَ الذي قال فيه:

O'nun: (وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ) kavli; yani: Tevrat beni müjdelemiştir ve ben onun haber verdiğinin doğrulayıcısıyım; benden sonra gelecek olanı da müjdelemekteyim; o da ümmî, Arap, Mekkeli olan elçi, peygamber Ahmed'dir. Îsâ aleyhisselâm İsrailoğulları peygamberlerinin sonuncusudur ve kendisinden sonra hiçbir risâlet ve nübüvvet bulunmayan peygamberlerin ve elçilerin sonuncusu Muhammed'i -ki o Ahmed'dir- müjdeleyerek İsrailoğulları topluluğu içinde durup tebliğ etmiştir.(¬٣) Buhârî'nin şu hadisi zikretmesi ne kadar da güzeldir; orada şöyle demiştir:

31221. Metin

حدثنا أبو اليمان، حدثنا شعيب، عن الزهري قال: أخبرني محمد بن جُبَير بن مُطعم، عن أبيه قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "إن لي أسماء: أنا محمد، وأحمد، وأنا الماحي الذي يَمحُو الله به الكفر، وأنا الحاشر الذي يحشر الناس على قدمي، وأنا العاقب".

Bize Ebu'l-Yemân rivayet etti, bize Şuayb, ez-Zührî'den rivayet etti; o dedi ki: Bana Muhammed b. Cübeyr b. Mut'ım babasından haber verdi; babası şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "Benim birtakım isimlerim vardır: Ben Muhammed'im, Ahmed'im; ben, Allah'ın kendisiyle küfrü yok ettiği el-Mâhî'yim (yok eden); ben, insanların ayaklarımın dibinde (ardım sıra) haşredileceği el-Hâşir'im (toplayan); ve ben el-Âkıb'ım (son peygamberim)."

31222. Metin

ورواه مسلم، من حديث الزهري، به نحوه (¬٤)

Müslim de bunu ez-Zührî hadisinden bu şekilde rivayet etmiştir.(¬٤)

31223. Metin

وقال أبو داود الطيالسي: حدثنا المسعودي، عن عمرو بن مُرّة، عن أبي عُبَيدة، عن أبي موسى قال: سَمَّى لنا رسول الله ﷺ نَفسه أسماءً، منها ما حفظنا فقال: "أنا محمد، وأحمد، والحاشر، والمقفي، ونبي الرحمة، والتوبة، والملحمة".

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî dedi ki: Bize el-Mes'ûdî, Amr b. Mürre'den, o Ebû Ubeyde'den, o da Ebû Mûsâ'dan rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize kendisinin isimlerini saydı; ezberlediklerimiz arasında şunları söyledi: "Ben Muhammed'im, Ahmed'im, el-Hâşir'im, el-Mukaffî'yim (peygamberlerin peşinden gelen), rahmet peygamberiyim, tevbe peygamberiyim ve savaş peygamberiyim."

31224. Metin

ورواه مسلم من حديث الأعمش، عن عمرو بن مرة، به ٥

Müslim de bunu el-A‘meş hadisinden, Amr b. Mürre kanalıyla bu şekilde rivayet etmiştir.5

31225. Metin

وقد قال الله تعالى: {الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ} [الأعراف: ١٥٧] وقال تعالى: {وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ} [آل عمران: ٨١]

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ } [el-A'râf: 157] “Onlar ki yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar.” Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ } [Âl-i İmrân: 81] “Hani Allah peygamberlerden: 'Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim; sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona mutlaka iman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz' diye kesin söz almıştı. 'Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi kabul ettiniz mi?' demişti. 'İkrar ettik' dediler. [Allah da]: 'Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim' buyurdu.”

31226. Metin

قال ابن عباس: ما بعث الله نبيا إلا أخذ عليه العهد: لئن بعث محمد وهو حي ليتبعنه، وأخذ عليه أن يأخذ على أمته لئن بعث محمد وهم أحياء ليتبعنه وينصرنه.

İbn Abbâs dedi ki: Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ondan: "Muhammed gönderildiğinde eğer kendisi hayatta ise mutlaka ona uyacağına" dair kesin söz almış olmasın; ve ümmetinden de eğer Muhammed gönderildiğinde onlar hayatta olurlarsa mutlaka ona uyacaklarına ve ona yardım edeceklerine dair söz almasını emretmiş olmasın.

31227. Metin

وقال محمد بن إسحاق: حدثني ثور بن يَزيد، عن خالد بن مَعْدَانَ، عن أصحاب رسول الله ﷺ أنهم قالوا: يا رسول الله، أخبرنا عن نفسك. قال: "دعوة أبي إبراهيم، وبُشْرَى عيسى، ورأت أمي حين حملت بي (¬١) كأنه خرج منها نور أضاءت له قصور بصرى من أرض الشام" (¬٢).

Muhammed b. İshâk dedi ki: Bana Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma'dân'dan, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından rivayet etti; onlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Bize kendinden haber ver" dediler. O da şöyle buyurdu: "[Ben] babam İbrâhim'in duası, Îsâ'nın müjdesiyim. Annem de bana hamile kaldığı sırada(¬١) kendisinden çıkan ve Şam diyarındaki Busrâ saraylarını aydınlatan bir nûr görmüştür."(¬٢)

31228. Metin

وهذا إسناد جيد. ورُوي له شواهد من وجوه أخر، فقال الإمام أحمد:

Bu ceyyid (iyi) bir seneddir. Bunun başka tarzlardan şahitleri de rivayet edilmiştir; nitekim İmam Ahmed şöyle demiştir:

31229. Metin

حدثنا عبد الرحمن بن مهدي، حدثنا معاوية بن صالح، عن سعيد بن سُوَيد الكلبي، عن عبد الأعلى بن هلال (¬٣) السلمي، عن العِرْباض بن سارية قال: قال رسول الله ﷺ: "إني عند الله لخاتم النبيين، وإن آدم لمنجَدلٌ في طينته، وسأنبئكم بأول ذلك دَعْوة أبي إبراهيم، وبشارة عيسى بي، ورؤيا أمي التي رأت، وكذلك أمهات النبيين يَرَين" (¬٤).

Bize Abdurrahmân b. Mehdî rivayet etti, bize Muâviye b. Sâlih, Saîd b. Süveyd el-Kelbî'den, o Abdüla'lâ b. Hilâl(¬٣) es-Sülemî'den, o da el-Irbâd b. Sâriye'den rivayet etti; o dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Âdem henüz çamurunda yatıp yuvarlanırken şüphesiz ben Allah katında peygamberlerin sonuncusuydum. Size bunun ilk başlangıcını haber vereyim: Babam İbrâhim'in duası, Îsâ'nın beni müjdelemesi ve annemin gördüğü rüyadır; peygamberlerin anneleri işte böyle [rüyalar] görürler."(¬٤)

31230. Metin

وقال أحمد أيضا: حدثنا أبو النضر، حدثنا الفرج بن فضالة، حدثنا لقمان بن عامر قال: سمعت أبا أمامة قال: قلت يا نبي الله، ما كان بدء أمرك؟ قال: "دعوة أبي إبراهيم، وبُشْرَى عيسى، ورأت أمي أنه يخرجُ منها نور أضاءت له قصورُ الشام" (¬٥)

Ahmed yine şöyle demiştir: Bize Ebü'n-Nadr rivayet etti, bize el-Ferec b. Fadâle rivayet etti, bize Lokmân b. Âmir rivayet edip dedi ki: Ebû Ümâme'den işittim; o şöyle dedi: "Ey Allah'ın Nebîsi! Senin durumunun başlangıcı ne idi?" dedim. Buyurdu ki: "Babam İbrâhim'in duası, Îsâ'nın müjdesi ve annemin kendisinden çıkan ve Şam saraylarını aydınlatan bir nur görmesidir."(¬٥)

31231. Metin

وقال أحمد أيضا: حدثنا حسن بن موسى: سمعت خُدَيجًا أخا زهير بن معاوية، عن أبي إسحاق عن عبد الله بن عتبة، عن عبد الله بن مسعود قال: بعثنا رسول الله ﷺ إلى النجاشي ونحن نحوٌ من ثمانين رجلا منهم: عبد الله بن مسعود، وجعفر، وعبد الله بن [عُرْفُطَة] ٦ وعثمان بن مظعون، وأبو موسى. فأتوا النجاشي، وبعثَت قريش عمرو بن العاص، وعمارة بن الوليد بهدية، فلما دخلا على النجاشي سَجَدا له، ثم ابتدراه عن يمينه وعن شماله، ثم قالا له: إن نفرًا من بني عمنا نزلوا أرضك، ورغبوا عنا وعن ملتنا. قال: فأين هم؟ قالا هم في أرضك، فابعث إليهم. فبعث إليهم. فقال جعفر: أنا خطيبكم اليوم. فاتبعوه فسلَّم ولم يسجد،

Ahmed yine şöyle demiştir: Bize Hasan b. Mûsâ rivayet etti, [dedi ki]: Züheyr b. Muâviye'nin kardeşi Hudeyc'den işittim; o Ebû İshâk'tan, o Abdullah b. Utbe'den, o da Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizi Necâşî'ye gönderdi; biz yaklaşık seksen adam idik. İçlerinde Abdullah b. Mes'ûd, Ca'fer, Abdullah b. Urfuta6, Osmân b. Maz'ûn ve Ebû Mûsâ da vardı. Necâşî'nin huzuruna vardılar. Kureyş de bir hediye ile Amr b. el-Âs ve Umâre b. el-Velîd'i gönderdi. Bu ikisi Necâşî'nin huzuruna girince ona secde ettiler, sonra alelacele sağından ve solundan yanına sokuldular. Ardından ona: "Amcamızın oğullarından bir topluluk senin memleketine yerleşti, bizden ve dinimizden yüz çevirdiler" dediler. [Necâşî]: "Neredeler?" dedi. Onlar: "Senin memleketindeler, onlara [haber] gönder [ve getirt]" dediler. [Necâşî de] onlara haber gönderdi. Bunun üzerine Ca'fer: "Bugün sizin sözcünüz benim" dedi. Ona uydular; [Ca'fer huzura girince] selam verdi, secde etmedi,

31232. Metin

فقالوا له: ما لك لا تسجد للملك؟ قال: إنا لا نسجد إلا لله ﷿. قال وما ذاك؟ قال: إن الله بعث إلينا رسوله، فأمرنا ألا نسجد لأحد إلا لله ﷿، وأمرنا بالصلاة والزكاة.

Ona: "Sana ne oluyor da krala secde etmiyorsun?" dediler. O: "Biz Allah azze ve celle'den başkasına secde etmeyiz" dedi. [Necâşî]: "Bu da nedir?" dedi. [Ca'fer]: "Şüphesiz Allah bize Resûlünü gönderdi; o da bize Allah azze ve celle'den başkasına secde etmememizi emretti, bize namazı ve zekâtı emretti" dedi.

31233. Metin

قال عمرو بن العاص: فإنهم يخالفونك في عيسى ابن مريم. قال: ما تقولون في عيسى ابن مريم وأمه؟ قالوا: نقول كما قال الله ﷿: هو كلمة الله وروحه ألقاها إلى العذراء البَتُول، التي لم يمسها بَشَر ولم يَفْرضْها (¬١) ولد. قال: فرفع عودًا من الأرض ثم قال: يا معشر الحبشة والقسيسين والرهبان، والله ما يزيدون على الذي نقول فيه، ما يساوي هذا. مرحبا بكم وبمن جئتم من عنده، أشهد أنه رسول الله، وأنه الذي نجد في الإنجيل، وأنه الذي بشر به عيسى ابن مريم. انزلوا حيث شئتم، والله لولا ما أنا فيه من الملك لأتيته حتى أكون أنا أحمل نعليه وأوضئه. وأمَرَ بهدية الآخرَين فردت إليهما، ثم تعجل عبد الله بن مسعود حتى أدرك بدرًا، وزعم أن النبي ﷺ استغفر له حين بلَغه موته (¬٢)

Amr b. el-Âs: "Onlar Meryem oğlu Îsâ konusunda sana muhalefet ediyorlar" dedi. [Necâşî]: "Meryem oğlu Îsâ ve annesi hakkında ne diyorsunuz?" dedi. Dediler ki: "Allah azze ve celle'nin buyurduğu gibi deriz: O, Allah'ın kelimesi ve hiçbir insanın dokunmadığı, hiçbir çocuğun bozmadığı(¬١) bâkire ve tertemiz Betûl'e ilka ettiği ruhudur." [Râvi] dedi ki: [Necâşî] yerden bir çöp kaldırıp şöyle dedi: "Ey Habeşliler, rahipler ve din adamları topluluğu! Allah'a yemin olsun ki onlar, bizim onun hakkında söylediğimizden şu çöp kadar bile fazla bir şey söylemiyorlar. Size de, katından geldiğiniz zâta da merhaba! Şahitlik ederim ki o, muhakkak Allah'ın Resûlüdür; İncil'de bulduğumuz ve Meryem oğlu Îsâ'nın müjdelediği kimsedir. Dilediğiniz yere yerleşin. Allah'a yemin olsun ki, üzerimde bulunan şu krallık olmasaydı, onun pabuçlarını taşıyacak ve ona abdest aldıracak derecede yanına giderdim." Diğer ikisinin hediyesini emretti ve [hediyeleri] kendilerine geri verildi. Sonra Abdullah b. Mes'ûd acele edip Bedir'e yetişti ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in, onun ölüm haberi kendisine ulaştığında onun için istiğfarda bulunduğunu ileri sürdü.(¬٢)

31234. Metin

وقد رُويت هذه القصةُ عن جعفر وأم سلمة ﵄، وموضع ذلك كتاب السيرة. والمقصد أن الأنبياء ﵈ لم تزل تنعته وتحكيه في كتبها على أممها، وتأمرهم باتباعه ونصره وموازرته إذا بعث. وكان ما اشتهر الأمر في أهل الأرض على لسان إبراهيم الخليل والد الأنبياء بعده، حين دعا لأهل مكة أن يبعث الله فيهم رسولا منهم، وكذا على لسان عيسى ابن مريم؛ ولهذا قالوا: "أخبرنا عن بَدْء أمرك" يعني: في الأرض، قال: "دعوة أبي إبراهيم، وبشارة عيسى ابن مريم، ورؤيا أمي التي رأت" أي: ظهر في أهل مكة أثر ذلك والإرهاص بذكره صلوات الله وسلامه عليه.

Bu kıssa Ca'fer ve Ümmü Seleme radıyallâhu anhümâ'dan da rivayet edilmiştir ve bunun yeri siyer kitabıdır. Maksat şudur ki: Peygamberler aleyhimüsselâm kendi kitaplarında ümmetlerine onu nitelemeye ve anlatmaya, gönderildiğinde ona tâbi olmayı, yardım etmeyi ve destek vermeyi onlara emretmeye devam etmişlerdir. Bu iş yeryüzü halkı arasında, kendisinden sonraki peygamberlerin babası olan Halîl İbrâhim'in dilinde Mekke halkına aralarından bir peygamber göndermesi için Allah'a dua ettiğinde ve aynı şekilde Meryem oğlu Îsâ'nın dilinde meşhur olmuştur. Bu sebeple: "Bize durumunun başlangıcını haber ver" yani yeryüzündeki [başlangıcını dediklerinde]; "Babam İbrâhim'in duası, Meryem oğlu Îsâ'nın müjdesi ve annemin gördüğü rüyadır" buyurmuştur. Yani onun anılmasıyla Mekke halkında bunun eseri ve peygamberlik alametleri ortaya çıkmıştır, Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.

31235. Metin

وقوله: (فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) قال ابن جريج وابن جرير: (فَلَمَّا جَاءَهُمْ) أحمد، أي: المُبَشَّر به في الأعصار المتقادمة، المُنَوَّه بذكره في القرون السالفة، لما ظهر أمره وجاء بالبينات قال الكفرة والمخالفون: (هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ)

Onun: (فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) “Fakat kendilerine apaçık delillerle gelince: 'Bu, apaçık bir büyüdür' dediler.” buyruğu hakkında İbn Cüreyc ve İbn Cerîr şöyle demişlerdir: (فَلَمَّا جَاءَهُمْ) “Fakat kendilerine gelince” [yani] Ahmed —ki geçmiş devirlerde müjdelenen, önceki asırlarda zikri yüceltilen zâttır— durumu ortaya çıkıp apaçık delillerle geldiğinde, kâfirler ve muhalifler: (هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

31236. Metin

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإِسْلامِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٧) يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (٨) هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ (٩)}

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإِسْلامِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٧) يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (٨) هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ (٩)} “Kendisi İslâm'a çağrıldığı hâlde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez. (7) Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. (8) Müşrikler istemese de o [dini] bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. (9)”

31237. Metin

يقول تعالى: (وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ) أي: لا أحد أظلم ممن يفتري الكذب على الله ٣ ويجعل له أندادا وشركاء، وهو يدعى إلى التوحيد والإخلاص؛ ولهذا قال: (وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ)

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ} “İslâm'a davet olunduğu hâlde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?” Yani kendisi tevhide ve ihlâsa çağrıldığı hâlde, Allah'a karşı yalan uyduran3 ve O'na emsaller ve ortaklar koşan kimseden daha zâlim kimse yoktur. Bu sebeple: {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” buyurmuştur.

31238. Metin

ثم قال: (يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ) أي: يحاولون (¬١) أن يَرُدّوا الحق بالباطل، ومثلهم في ذلك كمثل من يريد أن يطفئ شعاع الشمس بفيه، وكما أن هذا مستحيل كذلك ذاك مستحيل (¬٢)؛ ولهذا قال: (وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ) وقد تقدم الكلام على هاتين الآيتين في سورة "براءة"، بما فيه كفاية، ولله الحمد والمنة (¬٣)

Sonra şöyle buyurdu: (يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ) “Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek isterler.” Yani bâtıl ile hakkı geri çevirmeye çalışırlar(¬١); bu konudaki durumları, ağzıyla güneşin ışığını söndürmek isteyen kimsenin durumu gibidir. Bu nasıl imkânsız ise, o da öyle imkânsızdır.(¬٢) Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ) “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemese de o [dini] bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur.” Bu iki ayet hakkındaki açıklama, Berâe Suresi'nde yeterli derecede geçmişti; hamd ve minnet Allah'adır.(¬٣)

31239. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (١٠) تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١١) يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٢) وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (١٣)}

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (١٠) تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١١) يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٢) وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (١٣)} “Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi size? (10) Allah'a ve Resûlüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (11) [Böyle yaparsanız] sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara koyar. İşte büyük kurtuluş budur. (12) Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih! Müminleri müjdele! (13)”

31240. Metin

تقدم في حديث عبد الله بن سلام أن الصحابة، ﵃، أرادوا أن يسألوا عن أحب الأعمال إلى الله ﷿ ليفعلوه، فأنزل الله هذه السورة، ومن جملتها هذا الآية: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ) ثم فسر هذه التجارة العظيمة التي لا تبور، والتي هي محصلة للمقصود ومزيلة للمحذور فقال: (تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ) أي: من تجارة الدنيا، والكد لها والتصدي لها وحدها.

Abdullah b. Selâm hadisinde geçmişti ki: Sahâbe radıyallâhu anhüm yapmak üzere Allah azze ve celle katında amellerin en sevimlisini sormak istemişlerdi; bunun üzerine Allah bu sureyi ve onun cümlesinden olarak şu ayeti indirdi: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ) “Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi size?” Sonra asla batmayacak, maksadı hâsıl edip korkulanı giderecek olan bu büyük ticareti tefsir ederek şöyle buyurdu: (تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ) “Allah'a ve Resûlüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Yani dünya ticaretinden, onun için yorulmaktan ve sadece ona yönelmekten [daha hayırlıdır].

31241. Metin

ثم قال: (يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ) أي: إن فعلتم ما أمرتكم (¬٤) به ودللتكم عليه، غفرت لكم الزلات، وأدخلتكم الجنات، والمساكن الطيبات، والدرجات العاليات؛ ولهذا قال: (وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ)

Sonra şöyle buyurdu: (يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ) “[Böyle yaparsanız] sizin günahlarınızı bağışlar” yani size emrettiğim ve gösterdiğim şeyleri yaparsanız(¬٤), sizin hatalarınızı bağışlar; sizi cennetlere, tertemiz konaklara ve yüce derecelere girdiririm. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ) “ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.”

31242. Metin

ثم قال: (وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا) أي: وأزيدكم على ذلك زيادة تحبونها، وهي: (نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ) أي: إذا قاتلتم في سبيله ونصرتم دينه، تكفل الله بنصركم. قال الله تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} [محمد: ٧] وقال تعالى: {وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ} [الحج: ٤٠] وقوله (وَفَتْحٌ قَرِيبٌ) أي: عاجل فهذه الزيادة هي خير الدنيا موصول بنعيم الآخرة، لمن أطاع الله ورسوله، ونصر الله ودينه؛ ولهذا قال: (وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ)

Sonra şöyle buyurdu: (وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا) “Ve seveceğiniz bir diğeri [daha var]” yani size buna ilaveten seveceğiniz bir fazlalık daha veririm; o da şudur: (نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ) “Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih!” Yani O'nun yolunda savaşıp dinine yardım ederseniz, Allah size yardım etmeyi üstlenir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} [Muhammed: 7] “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a [dinine] yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.” Ve yine Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ} [Hac: 40] “Şüphesiz Allah, kendisine [dinine] yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah, kavîdir (çok güçlüdür), azîzdir (mutlak galiptir).” Ayetteki: (وَفَتْحٌ قَرِيبٌ) “ve yakın bir fetih” ifadesi, yani pek yakında demektir. Dolayısıyla bu fazlalık; Allah'a ve Resûlüne itaat eden, Allah'a ve dinine yardım eden kimse için âhiret nimetine bağlanmış bir dünya hayrıdır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ) “Müminleri müjdele!”

31243. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ (١٤)}

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ (١٤)} “Ey iman edenler! Meryem oğlu Îsâ'nın havârilere: 'Allah'a [giden yolda] benim yardımcılarım kimdir?' dediği gibi, siz de Allah'ın yardımcıları olun. Havâriler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız' dediler. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir zümre iman etti, bir zümre de inkâr etti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik ve böylece üstün geldiler. (14)”

31244. Metin

يقول تعالى آمرا عباده المؤمنين أن يكونوا أنصار الله في جميع أحوالهم، بأقوالهم وأفعالهم وأنفسهم وأموالهم، وأن يستجيبوا لله ولرسوله، كما استجاب الحواريون لعيسى حين قال: (مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ)؟ أي: معيني في الدعوة إلى الله ﷿؟ (قَالَ الْحَوَارِيُّونَ) -وهم أتباع عيسى ﵇: (نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ) أي: نحن أنصارك على ما أرسلت به ومُوَازروك على ذلك؛ ولهذا بعثهم دعاةً إلى الناس في بلاد الشام في الإسرائيليين واليونانيين. وهكذا كان رسول الله ﷺ يقول في أيام الحج: "من رجل يُؤويني حتى أبلغ رسالة ربي، فإن قريشا قد منعوني أن أبلغ رسالة ربي" (¬١) حتى قيَّض الله ﷿ له الأوس والخزرج من أهل المدينة، فبايعوه ووازروه، وشارطوه أن يمنعوه من الأسود والأحمر إن هو هاجر إليهم، فلما هاجر إليهم بمن معه من أصحابه وَفَوا له بما عاهدوا الله عليه؛ ولهذا سماهم الله ورسوله: الأنصار، وصار ذلك علما عليهم، ﵃، وأرضاهم. وقوله: (فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ) أي: لما بلغ عيسى ابن مريم ﵇ رسالة ربه إلى قومه، ووازره من وازره من الحواريين، اهتدت طائفة من بني إسرائيل بما جاءهم به، وضلت طائفة فخرجت عما جاءهم به، وجحدوا نبوته، ورموه وأمه بالعظائم، وهم اليهود -عليهم لعائن الله المتتابعة إلى يوم القيامة-وغلت فيه طائفة ممن اتبعه، حتى رفعوه فوق ما أعطاه الله من النبوة، وافترقوا فِرَقا وشِيَعا، فمن قائل منهم: إنه ابن الله. وقائل: إنه ثالث ثلاثة: الأب، والابن، وروح القدس. ومن قائل: إنه الله. وكل هذه الأقوال مفصلة في سورة النساء.

Yüce [Allah], mümin kullarına her hâllerinde sözleriyle, fiilleriyle, canlarıyla ve mallarıyla Allah'ın yardımcıları olmalarını; havârilerin, Îsâ: (مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ) “Allah'a [giden yolda] benim yardımcılarım kimdir?” yani Allah azze ve celle'ye davette yardımcılarım kimdir dediğinde icabet ettikleri gibi Allah'a ve Resûlüne icabet etmelerini emrederek şöyle buyurur: (قَالَ الْحَوَارِيُّونَ) —ki onlar Îsâ aleyhisselâm'ın tâbileridir—: (نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ) “Havâriler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız' dediler.” Yani gönderildiğin şeyde biz senin yardımcılarınız ve bu hususta destekçileriniz; bu sebeple onları Şam beldelerinde İsrailoğulları ve Yunanlar arasında insanlara davetçiler olarak gönderdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de hac günlerinde şöyle buyururdu: "Rabbimin risaletini tebliğ edeyim diye beni barındıracak bir adam yok mu? Zira Kureyş, Rabbimin risaletini tebliğ etmeme engel oldu."(¬١) Nihayet Allah azze ve celle Medine halkından Evs ve Hazrec'i ona nasip etti; ona biat ettiler, destek oldular ve eğer kendilerine hicret ederse siyaha ve kırmızıya (herkese) karşı onu koruyacaklarına dair şart koştular. Beraberindeki sahâbîleriyle birlikte kendilerine hicret edince, Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler. Bu sebeple Allah ve Resûlü onları "Ensâr" diye isimlendirdi ve bu, onlar için bir isim oldu, Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnut kılsın. Onun: (فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ) “Bunun üzerine İsrailoğullarından bir zümre iman etti, bir zümre de inkâr etti.” buyruğu; yani Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm Rabbinin risaletini kavmine tebliğ edip havârilerden destekleyenler ona destek verince, İsrailoğullarından bir grup onun getirdiği şeyle doğru yolu buldu, bir grup ise sapıp onun getirdiği şeyden çıktı, peygamberliğini inkâr etti ve ona ve annesine büyük iftiralar attılar; bunlar kıyamet gününe kadar Allah'ın ardı ardına lanetleri üzerlerine olsun Yahudilerdir. Ona tâbi olanlardan bir grup da onun hakkında aşırı giderek onu Allah'ın kendisine verdiği peygamberlik derecesinin üstüne çıkardılar ve fırkalara ve gruplara ayrıldılar. İçlerinden kimi: "O, Allah'ın oğludur" dedi. Kimi: "O, üçün üçüncüsüdür: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tur" dedi. Kimi de: "O, Allah'tır" dedi. Bütün bu sözler Nisâ Suresi'nde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

31245. Metin

وقوله: (فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ) أي: نصرناهم على من عاداهم من فِرَق النصارى، (فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ) أي: عليهم، وذلك ببعثة محمد ﷺ، كما قال الإمام أبو جعفر بن جرير ﵀.

Onun: (فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ) “Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik” buyruğu; yani Hristiyan fırkalarından kendilerine düşmanlık edenlere karşı onlara yardım ettik, (فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ) “ve böylece üstün geldiler” yani onlara galip geldiler. Bu da İmam Ebû Ca'fer b. Cerîr rahimehullâh'ın dediği gibi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilmesiyle olmuştur.

31246. Metin

حدثني أبو السائب، حدثنا أبو معاوية، عن الأعمش، عن المِنْهال -يعني ابن عمرو-عن سعيد بن جُبَير، عن ابن عباس ﵄ قال: لما أراد الله ﷿ أن يرفع عيسى إلى السماء، خرج إلى أصحابه وهم في بيت اثنا عشر رجلا من عين في البيت، ورأسه يقطر ماء، فقال: إن منكم من يكفر بي اثنتي عشر ٢ مرة بعد أن آمن بي. قال: ثم قال: أيكم يلقى عليه شبهي فيقتل مكاني، ويكون معي في درجتي؟ قال: فقام شاب من أحدثهم سنا فقال: أنا. قال: فقال له: اجلس. ثم أعاد عليهم، فقام الشاب فقال: أنا. فقال له: اجلس. ثم عاد عليهم

Bana Ebu's-Sâib anlattı, bize Ebû Muâviye, A‘meş'ten, o Minhâl'den -yani İbn Amr'dan-, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan naklettiğine göre şöyle dedi: Allah azze ve celle, Îsâ'yı göğe yükseltmek istediğinde [Îsâ], evdeki bir su kaynağından başından sular damlar vaziyette, evde on iki kişi olarak bulunan ashabının yanına çıktı ve: «İçinizden biri, bana iman ettikten sonra beni on iki 2 defa inkâr edecektir» dedi. Dedi ki: Sonra [Îsâ]: «Hanginizin üzerine benim benzerliğim atılır da benim yerime öldürülür ve benim derecemde benimle birlikte olur?» dedi. Dedi ki: Bunun üzerine yaşça onların en genci olan bir delikanlı ayağa kalkıp: "Ben" dedi. [Îsâ] ona: «Otur» dedi. Sonra [bu teklifini] onlara tekrarladı; genç yine ayağa kalkıp: "Ben" dedi. Ona: «Otur» dedi. Sonra [teklifini] onlara tekrar yöneltti

31247. Metin

فقام الشاب، فقال: أنا. فقال: نعم، أنت ذاك. قال: فألقي عليه شبه عيسى، ورُفع عيسى ﵇ من روزَنة في البيت إلى السماء، قال: وجاء الطلَبُ من اليهود، فأخذوا شِبهَه فقتلوه وصلبوه، وكفر به بعضهم اثنتي عشرة مرة بعد أن آمن به، فتفرقوا فيه ثلاث فرق. فقالت فرقة: كان الله فينا ما شاء، ثم صعد إلى السماء. وهؤلاء اليعقوبية. وقالت فرقة: كان فينا ابن الله ما شاء، ثم رفعه إليه وهؤلاء النسطورية، وقالت فرقة كان فينا عبد الله ورسوله ما شاء الله ثم رفعه اليه، وهؤلاء المسلمون فتظاهرت الكافرتان على المسلمة، فقتلوها، فلم يزل الإسلام طامسا حتى بعث الله محمدا ﷺ، (فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ) يعني: الطائفة التي كفرت من بني إسرائيل في زمن عيسى، والطائفة التي آمنت في زمن عيسى، (فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ) بإظهار محمد ﷺ دينهم على دين الكفار (فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ)

genç yine ayağa kalkıp: "Ben" dedi. [Îsâ]: "Evet, o sensin" dedi. Dedi ki: Bunun üzerine ona Îsâ'nın benzerliği verildi; Îsâ aleyhisselâm ise evdeki bir tavan penceresinden göğe yükseltildi. Dedi ki: Yahudilerden arayanlar geldi; onun benzerini alıp öldürdüler ve çarmıha gerdiler. İçlerinden bazıları ona iman ettikten sonra on iki defa onu inkâr etti ve onun hakkında üç fırkaya ayrıldılar. Bir fırka dedi ki: "Allah dilediği kadar aramızda kaldı, sonra göğe yükseldi." Bunlar Ya'kûbîlerdir. Bir fırka dedi ki: "Allah'ın oğlu dilediği kadar aramızda kaldı, sonra onu Kendisine yükseltti." Bunlar Nastûrîlerdir. Bir fırka da dedi ki: "Allah'ın kulu ve Resûlü, Allah'ın dilediği kadar aramızda kaldı, sonra onu Kendisine yükseltti." Bunlar da Müslümanlardır. İki kâfir fırka Müslüman fırkaya karşı birleşip onları öldürdüler; nihayet Allah Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i gönderene kadar İslâm silinmiş olarak kaldı. (فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ) “Bunun üzerine İsrailoğullarından bir zümre iman etti, bir zümre de inkâr etti.” Yani Îsâ zamanında İsrailoğullarından inkâr eden fırka ile Îsâ zamanında iman eden fırkadır. (فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ) “Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik ve böylece üstün geldiler.” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in onların dinini kâfirlerin dinine üstün kılmasıyla (فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ) “üstün geldiler.”

31248. Metin

هذا لفظه في كتابه عند تفسير هذه الآية الكريمة. وهكذا رواه النسائي عند تفسير هذه الآية من سننه، عن أبي كُرَيْب عن محمد بن العلاء، عن أبي معاوية، بمثله سواء (¬١).

Bu, onun bu yüce ayetin tefsirinde kitabındaki lafzıdır. Nesâî de Sünen'inde bu ayetin tefsirinde Ebû Küreyb'den, o Muhammed b. el-Alâ'dan, o da Ebû Muâviye'den aynısını bu şekilde rivayet etmiştir.(¬١)

31249. Metin

فأمة محمد ﷺ لا يزالون ظاهرين على الحق، حتى يأتي أمر الله وهم كذلك، وحتى يقاتل آخرهم الدجال مع المسيح عيسى ابن مريم ﵇، كما وردت [بذلك] ٢ الأحاديث الصحاح، والله أعلم.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmeti ise, Allah'ın emri gelinceye kadar onlar bu hâl üzere hakka galip olmaya ve en sonuncuları Mesîh Îsâ b. Meryem aleyhisselâm ile birlikte Deccâl'e karşı savaşıncaya kadar [böylece devam etmeye] devam edeceklerdir; nitekim sahih hadislerde [bu husus] 2 vârid olmuştur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.