32666. Metin
وهي مكية.
O, Mekkîdir.
32667. Metin
قال البخاري: حدثنا عمر بن حفص بن غياث، [حدثنا أبي] (¬١)، حدثنا الأعمش، حدثني إبراهيم، عن الأسود، عن عبد الله -هو ابن مسعود-قال: بينما نحن مع النبي ﷺ، في غار بمنى، إذ نزلت عليه: " وَالْمُرْسَلاتِ "فإنه ليتلوها وإني لأتلقاها من فيه، وإن فاه لرطب بها، إذ وَثَبت علينا حَيَّة، فقال النبي ﷺ: "اقتلوها". فابتدرناها فذهبت، فقال النبي ﷺ: "وُقِيَتْ شركم كما وُقِيتُم شرّهَا".
Buhârî dedi ki: Bize Ömer b. Hafs b. Gıyâs anlattı, [bize babam anlattı] (¬١), bize A'meş anlattı, bana İbrâhim, Esved'den, o da Abdullah'tan -ki o İbn Mes'ûd'dur- rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Biz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Minâ'da bir mağaradayken ona "Ve'l-Mürselât" indi. O onu okuyordu ve ben de onu bizzat onun ağzından alıyordum, henüz onun ağzı bu sure ile ıslaktı ki üzerimize bir yılan sıçradı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Onu öldürün" buyurdu. Biz hemen ona doğru davrandık, fakat o kaçıp gitti. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Siz onun şerrinden korunduğunuz gibi, o da sizin şerrinizden korundu" buyurdu.
32668. Metin
وأخرجه مسلم أيضا، من طريق الأعمش (¬٢).
Bunu Müslim de A'meş tarikinden rivayet etmiştir (¬٢).
32669. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا سفيان بن عُيَيْنَة، عن الزّهْري، عن عُبَيد الله، عن ابن عباس، عن أمه: أنها سَمعَت النبي ﷺ يقرأ في المغرب بالمرسلات عُرفًا (¬٣).
İmam Ahmed dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o Ubeydullah'tan, o İbn Abbâs'tan, o da annesinden rivayet ettiğine göre: O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazında {وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا} "Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere" suresini okuduğunu işitmiştir (¬٣).
32670. Metin
وفي رواية مالك، عن الزهري، عن عُبَيد الله، عن ابن عباس: أن أم الفضل سمعته يقرأ: " وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا "، فقالت: يا بني، ذكَّرتني بقراءتك هذه السورة، أنها لآخر ما سمعتُ من رسولِ الله ﷺ يقرأ بها في المغرب.
Mâlik'in Zührî'den, onun Ubeydullah'tan, onun da İbn Abbâs'tan rivayetinde ise: Ümmü'l-Fadl, onun {وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا} "Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere" suresini okuduğunu işitmiş ve şöyle demiştir: "Ey oğulcuğum! Bu sureyi okuman bana, onun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den akşam namazında okurken işittiğim en son şey olduğunu hatırlattı."
32671. Metin
أخرجاه في الصحيحين، من طريق مالك، به (¬٤).
Bunu Sahîhayn'da Mâlik tarikinden bu şekilde tahric etmişlerdir (¬٤).
32672. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
32673. Metin
{وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا (١) فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا (٢) وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا (٣) فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا (٤) فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا (٥) عُذْرًا أَوْ نُذْرًا (٦) إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ (٧) فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ (٨) وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ (٩) وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ (١٠) وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ (١١) لأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ (١٢) لِيَوْمِ الْفَصْلِ (١٣) وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ (١٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥)}
{وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا (١) فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا (٢) وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا (٣) فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا (٤) فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا (٥) عُذْرًا أَوْ نُذْرًا (٦) إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ (٧) فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ (٨) وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ (٩) وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ (١٠) وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ (١١) لأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ (١٢) لِيَوْمِ الْفَصْلِ (١٣) وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ (١٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥)} “(1) Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere, (2) Esip savuran kasırgalara, (3) Yaydıkça yayanlara, (4) Hak ile batılı büsbütün ayıranlara, (5) Bir öğüt bırakanlara, (6) Özür yahut uyarı olsun diye; (7) Şüphesiz size vaad olunan mutlaka gerçekleşecektir. (8) Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman, (9) Gökyüzü yarıldığı zaman, (10) Dağlar un ufak edilip savrulduğu zaman, (11) Peygamberlerin vakti tayin edildiği zaman; (12) Hangi gün için ertelenmişti? (13) Ayırt etme günü için! (14) Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? (15) O gün, yalanlayanların vay haline!”
32674. Metin
قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا زكريا بن سهل المروزي، حدثنا علي بن الحسن بن شقيق، أخبرنا الحسين بن واقد، حدثنا الأعمش، عن أبي صالح، عن أبي هُرَيرة: (وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا) قال: الملائكة.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Zekeriyyâ b. Sehl el-Mervezî anlattı, bize Ali b. el-Hasen b. Şakîk anlattı, bize el-Hüseyn b. Vâkıd haber verdi, bize el-A'meş, Ebû Sâlih'ten, o da Ebû Hureyre'den [şöyle dediğini] anlattı: { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا } “Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere” [ayetini tefsir ederken] "Onlar meleklerdir." dedi.
32675. Metin
قال: ورُوي عن مسروق، وأبي الضحى، ومجاهد -في إحدى الروايات-والسّدي، والربيع بن أنس، مثلُ ذلك.
Dedi ki: Mesrûk, Ebü'd-Duhâ, -rivayetlerden birinde- Mücâhid, Süddî ve Rebî' b. Enes'ten de bunun benzeri rivayet edilmiştir.
32676. Metin
ورُويَ عن أبي صالح أنه قال: هي الرسل. وفي رواية عنه: أنها الملائكة. وهكذا قال أبو صالح في " الْعَاصِفَاتِ" و " النَّاشِرَات " [و " الْفَارِقَاتِ "] (¬١) و " الْمُلْقِيَاتِ": أنها الملائكة.
Ebû Sâlih'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar resullerdir. Ondan gelen bir rivayette ise: Onların melekler olduğu söylenmiştir. Ebû Sâlih el-Âsıfât, en-Nâşirât, [el-Fârikât] (¬١) ve el-Mülkıyât hakkında da böyle demiş ve onların melekler olduğunu söylemiştir.
32677. Metin
وقال الثوري، عن سلمة بن كُهَيل، عن مُسلم البَطين، عن أبي العُبَيدَين قال: سألت ابنَ مسعود عن (وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا) قال: الريح. وكذا قال في: (فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا* وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا) إنها الريح. وكذا قال ابن عباس، ومجاهد، وقتادة، وأبو صالح -في رواية عنه-وتوقف ابن جرير في (وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا) هل هي الملائكة إذا أرسلت بالعُرْف، أو كعُرْف الفَرَس يتبع بعضهم بعضا؟ أو: هي الرياح إذا هَبَّت شيئا فشيئا؟ وقطع بأن العاصفات عصفا هي الرياح، كما قاله ابن مسعود ومن تابعه. وممن قال ذلك في العاصفات أيضا: علي بن أبي طالب (¬٢)، والسدي، وتوقف في (وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا) هل هي الملائكة أو الريح؟ كما تقدم. وعن أبي صالح: أن الناشرات نشرا: المطر.
Sevrî, Seleme b. Küheyl'den, o Müslim el-Batîn'den, o da Ebü'l-Ubeydeyn'den rivayetle dedi ki: İbn Mes'ûd'a {وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا} hakkında sordum; "Rüzgârdır" dedi. Aynı şekilde {فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا * وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} hakkında da bunların rüzgâr olduğunu söyledi. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve -kendisinden gelen bir rivayette- Ebû Sâlih de böyle demişlerdir. İbn Cerîr ise {وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا} hakkında; iyilikle/marufla gönderilen veya atın yelesi (urf) gibi birbiri ardınca gelen melekler mi yoksa peyderpey esen rüzgârlar mıdır diye tereddüt etmiştir (duraksamıştır). İbn Mes'ûd ve ona uyanların dediği gibi, şiddetle esen fırtınaların (el-Âsıfât) rüzgârlar olduğunu ise kesin bir dille belirtmiştir. el-Âsıfât hakkında bunu söyleyenlerden biri de Ali b. Ebî Tâlib (¬٢) ve es-Süddî'dir. {وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} hakkında ise daha önce geçtiği gibi melekler mi yoksa rüzgâr mı olduğu konusunda duraksamıştır. Ebû Sâlih'ten: Yaydıkça yayanların yağmur olduğu da rivayet edilmiştir.
32678. Metin
والأظهر أن: "الْمُرْسَلات" هي الرياح، كما قال تعالى: {وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ} [الحجر: ٢٢]، وقال تعالى: {وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} [الأعراف: ٥٧] وهكذا العاصفات هي: الرياح، يقال: عصفت الريح إذا هَبَّت بتصويت، وكذا الناشرات هي: الرياح التي تنشر السحاب في آفاق السماء، كما يشاء الرب ﷿.
Daha açık ve zahir olan görüşe göre: "el-Mürselât" rüzgârlardır; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ} “Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik” [Hicr: 22] ve yine Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} “Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O'dur” [A'râf: 57]. Aynı şekilde el-Âsıfât da rüzgârlardır; rüzgâr ses çıkararak estiğinde 'asefetir-rîh' denir. Keza en-Nâşirât da, Rabb Teâlâ'nın dilediği gibi göğün ufuklarında bulutları yayan rüzgârlardır.
32679. Metin
وقوله: (فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا * فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا * عُذْرًا أَوْ نُذْرًا) يعني: الملائكة قاله ابن مسعود، وابن عباس، ومسروق، ومجاهد، وقتادة، والربيع بن أنس، والسّدي، والثوري. ولا خلاف هاهنا؛ فإنها تنزل بأمر الله على الرسل، تفرق بين الحق والباطل، والهدى والغيّ، والحلال والحرام، وتلقي إلى الرسل وحيا فيه إعذار إلى الخلق، وإنذارٌ لهم عقابَ الله إن خالفوا أمره.
Ve O'nun: (فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا * فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا * عُذْرًا أَوْ نُذْرًا) sözü melekler demektir; bunu İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mesrûk, Mücâhid, Katâde, er-Rebî' b. Enes, es-Süddî ve es-Sevrî söylemiştir. Bu konuda bir ihtilaf yoktur; çünkü melekler Allah'ın emriyle peygamberlere inerler; hak ile batılın, hidayet ile sapıklığın, helal ile haramın arasını ayırırlar ve peygamberlere yaratılmışlar için bir mazeret ortadan kaldırma ve O'nun emrine muhalefet ettikleri takdirde Allah'ın azabına dair bir uyarı içeren vahyi ulaştırırlar.
32680. Metin
وقوله: (إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ) هذا هو المقسم عليه بهذه الأقسام، أي: ما وعدتم به من قيام الساعة، والنفخ في الصور، وبعث الأجساد وجمع الأولين والآخرين في صعيد واحد، ومجازاة كل عامل بعمله، إن خيرا فخير وإن شرا فشر، إن هذا كله (لَوَاقِع) أي: لكائن لا محالة.
O'nun: (إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ) sözü ise bu yeminlerle üzerine yemin edilen husustur; yani size vaad olunan kıyametin kopması, Sûr'a üfürülmesi, bedenlerin diriltilmesi, öncekilerin ve sonrakilerin tek bir düzlükte toplanması, her amel edene amelinin karşılığının -hayırsa hayır, şerse şer olarak- verilmesi; bütün bunlar (لَوَاقِعٌ) yani kesinlikle gerçekleşecektir.
32681. Metin
ثم قال: (فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ) أي: ذهب ضوؤها، كقوله: {وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ} [التكوير: ٢] وكقوله: {وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ} [الانفطار: ٢].
Sonra şöyle buyurdu: (فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ) Yani ışığı gittiğinde; nitekim O'nun: {وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ} “Yıldızlar dökülüp karardığı zaman” [Tekvîr: 2] ve O'nun: {وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ} “Yıldızlar dağılıp saçıldığı zaman” [İnfitâr: 2] buyurduğu gibidir.
32682. Metin
(وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ) أي: انفطرت وانشقت، وتدلت أرجاؤها، وَوَهَت أطرافها.
(وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ) Yani yarıldığı, çatladığı, kenarları sarktığı ve uçları gevşeyip zayıfladığı [zaman].
32683. Metin
(وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ) أي: ذُهِب بها، فلا يبقى لها عين ولا أثر، كقوله: {وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا * فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا * لا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلا أَمْتًا} [طه: ١٠٥ - ١٠٧]
(وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ) Yani giderildiği, geriye ne bir cismi ne de bir izi kaldığı [zaman]; nitekim O'nun: {وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا * فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا * لا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلا أَمْتًا} “Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak; böylece yerlerini dümdüz, bomboş bir halde bırakacaktır. Orada ne bir çukurluk ne de bir tümseklik görebilirsin” [Tâhâ: 105-107] buyurduğu gibidir.
32684. Metin
وقال تعالى: {وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا} [الكهف: ٤٧]
Ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا} “Dağları yürüteceğimiz ve yeri çırılçıplak göreceğin gün; onları bir araya toplamışızdır da içlerinden hiçbirini bırakmamışızdır” [Kehf: 47].
32685. Metin
وقوله: (وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ) قال العوفي، عن ابن عباس: جمعت. وقال ابن زيد: وهذه كقوله تعالى: {يَوْمَ يَجْمَعُ اللَّهُ الرُّسُلَ} [المائدة: ١٠٩]. وقال مجاهد: (أُقِّتَت) أجلت.
O'nun: (وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ) sözü hakkında el-Avfî, İbn Abbâs'tan rivayet etti ki: Toplandığı zaman, [demektir]. İbn Zeyd dedi ki: Bu, Teâlâ'nın: {يَوْمَ يَجْمَعُ اللَّهُ الرُّسُلَ} “Allah'ın peygamberleri toplayacağı gün” [Mâide: 109] sözü gibidir. Mücâhid: (أُقِّتَتْ) ertelendiği, [demiştir].
32686. Metin
وقال الثوري، عن منصور، عن إبراهيم: (أُقِّتَت) أوعدت. وكأنه يجعلها كقوله: {وَأَشْرَقَتِ الأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} [الزمر: ٦٩].
Sevrî, Mansûr'dan, o da İbrâhim'den: (أُقِّتَتْ) vaad edildiği [zaman], dediğini rivayet etmiştir. Sanki o bunu, O'nun şu sözü gibi kılmaktadır: {وَأَشْرَقَتِ الأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap konur, peygamberler ve şahitler getirilir; aralarında hak ile hüküm verilir ve onlara asla haksızlık edilmez” [Zümer: 69].
32687. Metin
ثم قال: (لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ * لِيَوْمِ الْفَصْلِ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) يقول تعالى: لأي يوم أجلت الرسل وأرجئ أمرها؟ حتى تقوم الساعة، كما قال تعالى: {فَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ * يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} [إبراهيم: ٤٧، ٤٨] وهو يوم الفصل، كما قال (لِيَوْمِ الْفَصْلِ)
Sonra şöyle buyurdu: (لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ * لِيَوْمِ الْفَصْلِ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) Teâlâ şöyle buyurur: Peygamberler ve onların işi hangi güne ertelendi ve tehir edildi? Kıyamet kopana dek; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ * يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} “Sakın Allah'ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah Azîz'dir, intikam sahibidir. O gün yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) dönüştürülür ve hepsi bir ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna çıkarlar” [İbrâhim: 47-48]. Bu da O'nun (لِيَوْمِ الْفَصْلِ) dediği gibi ayırt etme günüdür.
32688. Metin
ثم قال معظما لشأنه: (وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) أي: ويل لهم من عذاب الله غدا. وقد قدمنا في الحديث أن "ويل": واد في جهنم. ولا يصح.
Sonra onun şanını yücelterek şöyle buyurdu: (وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) Yani yarın Allah'ın azabından ötürü onların vay haline! Hadiste "veyl"in cehennemde bir vadi olduğuna dair rivayeti daha önce zikretmiştik; ancak sahih değildir.
32689. Metin
{أَلَمْ نُهْلِكِ الأَوَّلِينَ (١٦) ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ (١٧) كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩)}
{أَلَمْ نُهْلِكِ الأَوَّلِينَ (١٦) ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ (١٧) كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩)} “(16) Biz öncekileri helak etmedik mi? (17) Sonra arkalarındakileri de onlara katarız. (18) İşte suçlulara böyle yaparız. (19) O gün, yalanlayanların vay haline!”
32690. Metin
يقول تعالى: (أَلَمْ نُهْلِكِ الأوَّلِينَ)؟ يعني: من المكذبين للرسل المخالفين لما جاؤوهم به،
Teâlâ buyuruyor ki: (أَلَمْ نُهْلِكِ الأوَّلِينَ) Yani peygamberleri yalanlayanlardan ve onların getirdiklerine muhalefet edenlerden olanları?
32691. Metin
(ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ) أي: ممن أشبههم؛ ولهذا قال: (كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) قاله ابن جرير (¬١).
(ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ) Yani onlara benzeyenlerden olanları; nitekim şöyle buyurmuştur: (كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) Bunu İbn Cerîr söylemiştir (¬١).
32692. Metin
{أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٢٠) فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ (٢١) إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢٢) فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ (٢٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤) أَلَمْ نَجْعَلِ الأَرْضَ كِفَاتًا (٢٥) أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا (٢٦) وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا (٢٧) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٨)}
{أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٢٠) فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ (٢١) إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢٢) فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ (٢٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤) أَلَمْ نَجْعَلِ الأَرْضَ كِفَاتًا (٢٥) أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا (٢٦) وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا (٢٧) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٨)} “(20) Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı? (21) Sonra onu sağlam bir karargâha yerleştirdik, (22) Belli bir süreye kadar. (23) İşte buna güç yetirdik, ne güzel güç yetirenleriz! (24) O gün, yalanlayanların vay haline! (25) Biz yeryüzünü bir toplanma yeri yapmadık mı? (26) Dirilere de ölülere de. (27) Orada heybetli, sarsılmaz dağlar kıldık ve size tatlı bir su içirdik. (28) O gün, yalanlayanların vay haline!”
32693. Metin
ثم قال ممتنا على خلقه ومحتجا على الإعادة بالبَدَاءة: {أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ}؟ أي: ضعيف حقير بالنسبة إلى قُدرَة البارئ ﷿، كما تقدم في سورة "يس" في حديث بُسْر بن جِحَاش: "ابنَ آدم، أنَّى تُعجزُني وقد خلقتك من مثل هذه؟ " ٢.
Sonra [Allah Teâlâ], yarattıklarına lütufta bulunarak ve ilk yaratılışı [öldükten sonraki] iadeye (yeniden diriltmeye) delil göstererek şöyle buyurdu: {أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} “Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?” Yani Bâri [olan Allah] azze ve celle’nin kudretine nispetle zayıf ve hakir [bir sudan]. Nitekim Yâsîn Suresi'nde, Büsr b. Cihâş'ın rivayet ettiği şu hadiste geçtiği üzere: «ابنَ آدم، أنَّى تُعجزُني وقد خلقتك من مثل هذه؟» «Ey Âdemoğlu! Seni bunun gibi bir şeyden yaratmışken Beni nasıl aciz bırakabilirsin?»2
32694. Metin
{فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} يعني: جمعناه في الرّحِم، وهو قرار الماء من الرجل والمرأة، والرحم معد لذلك، حافظ لما أودع فيه من الماء.
{فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} “Sonra onu sağlam bir karargâha yerleştirdik” Yani onu rahimde topladık; orası erkek ve kadından gelen suyun yerleştiği yerdir. Rahim bunun için hazırlanmış olup, içine emanet edilen suyu koruyucudur.
32695. Metin
وقوله: {إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} يعنى: إلى مدة معينة من ستة أشهر أو تسعة أشهر؛ ولهذا قال: {فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} * {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ}.
Ve O'nun: {إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} “Belli bir süreye kadar” sözü: Yani altı ay veya dokuz ay gibi muayyen bir vakte kadar, demektir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} * {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “İşte buna güç yetirdik, ne güzel güç yetirenleriz!” * “O gün, yalanlayanların vay haline!”.
32696. Metin
ثم قال: {أَلَمْ نَجْعَلِ الأَرْضَ كِفَاتًا} * أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا) قال ابن عباس: (كِفَاتًا) كنَّا. وقال مجاهد: يُكَفتُ الميت فلا يُرَى منه شيء. وقال الشعبي: بطنها لأمواتكم، وظهرها لأحيائكم. وكذا قال مجاهد وقتادة.
Sonra şöyle buyurdu: {أَلَمْ نَجْعَلِ الأَرْضَ كِفَاتًا} “Biz yeryüzünü bir toplanma yeri yapmadık mı?” * (أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا) İbn Abbâs: (كِفَاتًا) barınak/toplanma yeri, dedi. Mücâhid dedi ki: Ölü içine konulur (sarılıp gizlenir) de ondan hiçbir şey görünmez. Şa'bî dedi ki: Karnı (içi) ölüleriniz için, sırtı (üstü) ise dirileriniz içindir. Mücâhid ve Katâde de böyle demiştir.
32697. Metin
(وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ) يعني: الجبال، أرسى بها الأرض لئلا تميد وتضطرب.
(وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ) Yani dağlar; yeryüzü çalkalanıp sarsılmasın diye onunla yere ağırlık kıldı.
32698. Metin
(وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا) عذبا زُلالا من السحاب، أو مما أنبعه الله من عيون الأرض.
(وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا) Bulutlardan veya Allah'ın yerin kaynaklarından fışkırttığı şeylerden tatlı, içimi hoş su [içirdik].
32699. Metin
(وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) أي: ويل لمن تأمل هذه المخلوقات الدالة على عظمة خالقها، ثم بعد هذا يستمر على تكذيبه وكفره.
(وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) Yani yaratıcısının azametine delalet eden bu mahlukatı düşünüp tefekkür ettikten sonra yalanlamasında ve küfründe ısrarla devam eden kimsenin vay haline!
32700. Metin
{انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٩) انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ (٣٠) لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ (٣١) إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ (٣٢) كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ (٣٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤) هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ (٣٥) وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧) هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأَوَّلِينَ (٣٨) فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٠)}
{انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٩) انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ (٣٠) لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ (٣١) إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ (٣٢) كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ (٣٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤) هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ (٣٥) وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧) هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأَوَّلِينَ (٣٨) فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٠)} “(29) Haydi, yalanlayıp durduğunuz şeye gidin! (30) Üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin! (31) Ki o ne gölgelendirir ne de alevden korur. (32) Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar atar; (33) Sanki o sarı develer gibidir. (34) O gün, yalanlayanların vay haline! (35) Bu, konuşamayacakları gündür. (36) Kendilerine izin de verilmez ki mazeret beyan etsinler. (37) O gün, yalanlayanların vay haline! (38) Bu, ayırt etme günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık. (39) Eğer bir tuzağınız varsa bana tuzak kurun! (40) O gün, yalanlayanların vay haline!”
32701. Metin
يقول تعالى مخاطبا للكفار المكذبين بالمعاد والجزاء والجنة والنار، أنهم يقال لهم يوم القيامة: (انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ * انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ) يعني: لَهَبَ النار إذا ارتفع وصَعِدَ معه دخان، فمن شدته وقوته أن له ثلاث شعب، (لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ) أي: ظل الدخان المقابل للهب لا ظليل هو في نفسه، ولا يغني من اللهب، يعني: ولا يقيهم حر اللهب.
Teâlâ, ahireti, karşılığı, cenneti ve cehennemi yalanlayan kâfirlere hitap ederek kıyamet günü kendilerine şöyle denileceğini bildirmektedir: (انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ * انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ) Yani ateşin alevi yükselip onunla beraber duman çıktığında, şiddetinden ve kuvvetinden dolayı üç kola ayrılır. (لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ) Yani alevin karşısındaki dumanın gölgesi ne kendisi gölgelendirir ne de alevden korur; yani onları alevin hararetinden muhafaza etmez.
32702. Metin
وقوله: (إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ) أي: يتطاير الشرر من لهبها كالقصر. قال (¬١) ابن مسعود: كالحصون. وقال ابن عباس وقتادة، ومجاهد، ومالك عن زيد بن أسلم، وغيرهم: يعني أصول الشجر.
Ve O'nun: (إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ) sözü: Yani onun alevinden saray gibi kıvılcımlar uçar, demektir. İbn Mes'ûd: Kaleler gibi, dedi (¬١). İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, Zeyd b. Eslem'den rivayetle Mâlik ve başkaları: Ağaç kütükleri demektir, dediler.
32703. Metin
(كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ) أي: كالإبل السود. قاله مجاهد، والحسن، وقتادة، والضحاك. واختاره ابن جرير.
(كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ) Yani siyah develer gibi. Bunu Mücâhid, el-Hasen, Katâde ve ed-Dahhâk söylemiştir. İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.
32704. Metin
وعن ابن عباس، ومجاهد، وسعيد بن جبير: (جِمَالَةٌ صُفْرٌ) يعني: حبال السفن. وعنه -
İbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr'den [rivayetle]: { جِمَالَةٌ صُفْرٌ } “Sarı develer”, gemi halatları demektir. Yine ondan1 -
32705. Metin
أعني ابن عباس-: (جِمَالَةٌ صُفْرٌ) قطع نحاس (¬١).
yani İbn Abbâs'tan-: (جِمَالَةٌ صُفْرٌ) Bakır parçalarıdır (¬١).
32706. Metin
وقال البخاري: حدثنا عمرو بن علي، حدثنا يحيى، أخبرنا سفيان، عن عبد الرحمن بن عابس قال: سمعت ابن عباس: (إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ) قال: كنا نعمد إلى الخشبة ثلاثة أذرع وفوق ذلك، فنرفعه للشتاء، فنسميه القَصَرَ، (كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ) حبال السفن، تجمع حتى تكون كأوساط الرجال (¬٢)، (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
Buhârî dedi ki: Bize Amr b. Ali anlattı, bize Yahyâ anlattı, bize Süfyân haber verdi, Abdurrahman b. Âbis'ten dedi ki: İbn Abbâs'tan işittim; (إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ) hakkında şöyle dedi: "Biz üç zira veya daha fazla uzunluktaki odun kütüğünü kış için ayırıp saklar ve ona el-kasar derdik." (كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ) Adamların belleri kadar kalınlıkta bir araya getirilmiş gemi halatlarıdır (¬٢), (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
32707. Metin
ثم قال تعالى: (هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ) أي: لا يتكلمون.
Sonra Teâlâ şöyle buyurdu: (هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ) Yani konuşamazlar.
32708. Metin
(وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ) أي: لا يقدرون على الكلام، ولا يؤذن لهم فيه ليعتذروا، بل قد قامت عليهم الحجة، ووقع القولُ عليهم بما ظلموا فهم لا ينطقون. وعرصات القيامة حالات، والرب تعالى يخبر عن هذه الحالة تارة، وعن هذه الحالة تارة؛ ليدل على شدّة الأهوال والزلازل يومئذ. ولهذا يقول بعد كل فصل من هذا الكلام: (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
(وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ) Yani konuşmaya güçleri yetmez ve mazeret beyan etmeleri için kendilerine izin de verilmez; aksine aleyhlerine hüccet ikame edilmiş ve zulmettikleri sebebiyle aleyhlerindeki söz gerçekleşmiştir; bu yüzden onlar konuşamazlar. Kıyamet meydanları safha safhadır; Rabb Teâlâ o günün dehşet ve sarsıntılarının şiddetini göstermek için bazen şu hâli, bazen de bu hâli haber verir. Bundan dolayı bu kelamın her bir faslından sonra: (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) buyurmaktadır.
32709. Metin
وقوله: (هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ) وهذه مخاطبة من الخالق لعباده يقول لهم: (هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ) يعني: أنه جمعهم بقدرته في صعيد واحد، يُسمعُهم الداعي ويَنفُذهُم البصر.
Ve O'nun: (هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ) sözü, Yaratıcı'nın kullarına hitabıdır; onlara şöyle buyurur: (هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ) Yani kudretiyle onları çağıranın sesini duyuracağı ve gözün hepsini göreceği tek bir düzlükte toplamıştır.
32710. Metin
وقوله: (فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ) تهديد شديد ووعيد أكيد، أي: إن قدرتم على أن تتخلصوا من قبضتي، وتَنجُوا من حكمي فافعلوا، فإنكم لا تقدرون على ذلك، كما قال تعالى {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} [الرحمن: ٣٣]، وقال تعالى: {وَلا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا} [هود: ٥٧] وفي الحديث: "يا عبادي، إنكم لن تَبلُغوا نَفْعِي فتنفعوني، ولن تبلغوا ضري فتضروني".
Ve O'nun: (فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ) sözü şiddetli bir tehdit ve kesin bir uyarıdır; yani benim kabzamdan kurtulmaya ve hükmümden kaçıp kurtulmaya gücünüz yetiyorsa yapın; fakat buna asla güç yetiremezsiniz; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi geçin! Ancak üstün bir güç (ve yetki) olmadıkça geçemezsiniz” [Rahmân: 33]. Ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا} “O'na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz” [Hûd: 57]. Hadiste ise şöyle buyrulmuştur: "Ey kullarım! Siz bana fayda verecek dereceye asla ulaşamazsınız ki bana faydanız dokunsun; bana zarar verecek dereceye de asla ulaşamazsınız ki bana zararınız dokunsun."
32711. Metin
وقد قال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن المنذر الطريقي الأودي، حدثنا محمد بن فضيل، حدثنا حُصيَن بن عبد الرحمن، عن ٣ حسان بن أبي المخارق، عن أبي عبد الله الجَدَلي قال: أتيت بيت المقدس، فإذا عُبادة بن الصامت، وعبد الله بن عمرو، وكعب الأحبار يتحدثون في بيت المقدس، فقال عبادة: إذا كان يوم القيامة جمع الله الأولين والآخرين بصعيد واحد، ينفذهم البصر ويُسمعهم الداعي، ويقول الله: (هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ) اليوم لا ينجو مني جبار عنيد، ولا شيطان مريد. فقال عبد الله بن عمرو ٤: فإنا نحدث يومئذ أنه يخرج عُنُق من النار فتنطلق حتى إذا كانت بين ظهراني الناس نادت: أيها الناس، إني بُعثتُ إلى ثَلاثَة أنا أعرف بهم من الأب بولده ومن الأخ بأخيه، لا يُغَيّبهم عني وَزَر، ولا تُخفِيهم عني خافية: الذي جعل مع الله إلها آخر، وكلّ جبار عنيد، وكلّ شيطان مريد. فتطوي عليهم فتقذف بهم في النار قبل الحساب بأربعين سنة ٥.
İbn Ebî Hâtim der ki: Bize Ali b. el-Münzir et-Tarîkî el-Evdî rivayet etti, bize Muhammed b. Fudayl rivayet etti, bize Husayn b. Abdirrahmân, Hassân b. Ebî'l-Muhârik'ten 3, o da Ebû Abdillâh el-Cedelî'den rivayet etti; o şöyle dedi: Beytü'l-Makdis'e geldim; bir de baktım ki Ubâde b. es-Sâmit, Abdullah b. Amr ve Ka'b el-Ahbâr Beytü'l-Makdis'te konuşuyorlar. Ubâde şöyle dedi: "Kıyamet günü olduğunda Allah öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar; [bakanın] gözü hepsini görür, çağıran [sesini] hepsine duyurur ve Allah şöyle buyurur: { هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ } “Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık. Eğer bir tuzağınız varsa hemen bana tuzak kurun!” Bugün hiçbir inatçı zorba ve hiçbir azgın şeytan elimden kurtulamaz." Bunun üzerine Abdullah b. Amr 4 şöyle dedi: "Bize rivayet edildiğine göre o gün ateşten bir boyun çıkar; ilerleyip nihayet insanların ortasına vardığında şöyle seslenir: 'Ey insanlar! Şüphesiz ben üç [sınıf kişiye] gönderildim; ben onları, babanın evladını ve kardeşin kardeşini tanıdığından daha iyi tanırım. Hiçbir sığınak onları benden saklayamaz ve hiçbir gizli [şey] onları benden gizleyemez: Allah ile birlikte başka bir ilah edinen kimse, her inatçı zorba ve her azgın şeytan.' Sonra onları sarıp kuşatır ve hesaptan kırk yıl önce ateşe fırlatıp atar." 5
32712. Metin
{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ (٤١) وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٤٢) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣) إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥) كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ (٤٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩) فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠)}
{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ (٤١) وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٤٢) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣) إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥) كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ (٤٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩) فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠)} “(41) Şüphesiz muttakiler gölgeler ve pınarlar içindedirler, (42) Canlarının çektiği türlü meyveler arasındadırlar. (43) Yapmış olduklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için! (44) Şüphesiz biz güzel davrananları işte böyle mükafatlandırırız. (45) O gün, yalanlayanların vay haline! (46) Yiyin ve az bir süre faydalanın; şüphesiz siz suçlularsınız. (47) O gün, yalanlayanların vay haline! (48) Onlara: 'Rükû edin' denildiğinde rükû etmezler. (49) O gün, yalanlayanların vay haline! (50) Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?”
32713. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن عباده المتقين (¬١) الذين عبدوه بأداء الواجبات، وترك المحرمات: إنهم يوم القيامة يكونون في جنات وعيون، أي: بخلاف ما أولئك الأشقياء فيه، من ظل اليحموم، وهو الدخان الأسود المنتن.
Teâlâ, farzları yerine getirip haramları terk ederek kendisine kulluk eden muttaki kullarını (¬١) haber vererek; onların kıyamet gününde cennetlerde ve pınarlarda olacaklarını bildirmektedir; yani o bedbahtların içinde bulunduğu kapkara kokuşmuş duman olan Yahmûm gölgesinin aksine.
32714. Metin
(وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ) أي: من سائر أنواع الثمار، مهما طلبوا وجدوا. (كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ) أي: يقال لهم ذلك على سبيل الإحسان إليهم.
(وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ) Yani her türlü meyvelerden; ne isterlerse bulurlar. (كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ) Yani onlara bir lütuf ve ihsan olarak böyle denilir.
32715. Metin
ثم قال تعالى مخبرًا خبرًا مستأنفًا: (إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ) أي: هذا حزاؤنا لمن أحسن العمل، (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
Sonra Teâlâ yeni bir söz olarak bildirerek şöyle buyurdu: (إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ) Yani amelini güzel yapanlara karşılığımız işte böyledir, (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
32716. Metin
وقوله: (كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ) خطاب للمكذبين بيوم الدين، وأمَرَهم أمر تهديد ووعيد فقال تعالى: (كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا) أي: مدة قليلة قريبة قصيرة، (إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ) أي: ثم تساقون إلى نار جهنم التي تقدم ذكرها، (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) كما قال تعالى: {نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} [لقمان: ٢٤] وقال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لا يُفْلِحُونَ * مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} [يونس: ٦٩، ٧٠]
Onun: (كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ) sözü, din gününü yalanlayanlara bir hitaptır. Onlara bir tehdit ve uyarı emri vererek Teâlâ şöyle buyurmuştur: (كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا) Yani: Az, yakın ve kısa bir süre; (إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ) yani: Sonra daha önce zikri geçen cehennem ateşine sevk edileceksiniz. (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ) Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} “Onları biraz faydalandırır, sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.” [Lokmân: 24]. Teâlâ şöyle de buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لا يُفْلِحُونَ * مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} “Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. [Onlar için] dünyada bir geçim vardır; sonra dönüşleri bizedir. Sonra da inkâr etmekte olduklarından ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.” [Yûnus: 69, 70].
32717. Metin
وقوله: (وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ) أي: إذا أمر هؤلاء الجهلة من الكفار أن يكونوا من المصلين مع الجماعة، امتنعوا من ذلك واستكبروا عنه؛ ولهذا قال: (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
Onun: (وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ) sözü; yani kâfirlerin bu cahillerine cemaatle birlikte namaz kılanlardan olmaları emredildiğinde, bundan kaçınır ve büyüklük taslarlar demektir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ).
32718. Metin
ثم قال: (فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ)؟ أي: إذا لم يؤمنوا بهذا القرآن، فبأي كلام يؤمنون به؟ ! كقوله تعالى: {فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ} [الجاثية: ٦].
Sonra: (فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ) buyurdu. Yani: Bu Kur'an'a inanmazlarsa, bundan sonra hangi söze inanırlar?! Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ} “Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” [Câsiye: 6].
32719. Metin
قال ابن أبي حاتم: حدثنا ابن أبي عمر، حدثنا سفيان، عن إسماعيل بن أمية: سمعت رجلا أعرابيا بَدَويا يقول: سمعت أبا هريرة يرويه إذا قرأ: {وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا} فقرأ: (فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ)؟ فليقل: آمنت بالله وبما أنزل.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize İbn Ebî Ömer rivayet etti, bize Süfyân, İsmâîl b. Ümeyye'den rivayet etti: Bir bedevî çöl arabının şöyle dediğini işittim: Ebû Hureyre'nin şunu rivayet ettiğini işittim: {وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا} “Birbiri ardınca gönderilenlere...” [suresini] okuyup (فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ) kısmına geldiğinde: “Allah'a ve indirdiğine iman ettim” desin.
32720. Metin
وقد تقدم هذا الحديث في سورة "القيامة" (¬٢).
Bu hadis "Kıyâme" Suresi'nde (¬٢) geçmişti.
32721. Metin
آخر تفسير سورة "والمرسلات" [ولله الحمد والمنة] ٣
"Mürselât" Suresi tefsirinin sonu. [Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.] 3