Fecr Suresi Tefsiri

İbn Kesîr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

33514. Metin

وهي مكية.

Mekkîdir.

33515. Metin

قال النسائي: أخبرنا عبد الوهاب بن الحكم، أخبرني يحيى بن سعيد، عن سليمان، عن محارب بن دِثار وأبي صالح، عن جابر قال: صلى معاذ صلاةً، فجاء رجل فصلى معه فطَول، فصلى في ناحية المسجد ثم انصرف، فبلغ ذلك معاذا فقال: منافق. فذكر ذلك لرسول الله ﷺ فسأل الفتى، فقال: يا رسول الله، جئت أصلي معه فَطَوّل عَلَيّ، فانصرفت وصليتُ في ناحية المسجد، فعلقت ناضحي. فقال رسول الله ﷺ: "أفَتَّان يا معاذ؟ أين أنت مِن (سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأعْلَى) (وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا) (وَالْفَجْرِ) (وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى) (¬١).

Nesâî şöyle dedi: Bize Abdülvehhâb b. el-Hakem bildirdi, bana Yahyâ b. Saîd, Süleyman'dan, [o da] Muhârib b. Disâr ve Ebû Sâlih'ten, [onlar da] Câbir'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Muâz bir namaz kıldırdı; bir adam gelip onunla birlikte namaza durdu, [Muâz namazı] uzatınca [adam cemaatten ayrılıp] mescidin bir köşesinde namazını kıldı, sonra da dönüp gitti. Bu durum Muâz'a ulaşınca: "O bir münafıktır!" dedi. Bu durum Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlatılınca o gence sordu. Genç: "Ey Allah'ın Resûlü! Onunla birlikte namaz kılmaya geldim, ancak o bana namazı uzattı; ben de ayrılıp mescidin bir köşesinde kıldım, sonra da sulama devemi yemlemeye gittim." dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Sen fitneci misin ey Muâz? { سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأَعْلَى }, { وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا }, { وَالْفَجْرِ } ve { وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى } [surelerini okumaktan] neredesin?" buyurdu (¬١).

33516. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

33517. Metin

{وَالْفَجْرِ (١) وَلَيَالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ (٤) هَلْ فِي ذَلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ (٥) أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ (٦) إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الأَوْتَادِ (١٠) الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ (١٤)}

{وَالْفَجْرِ (١) وَلَيَالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ (٤) هَلْ فِي ذَلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ (٥) أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ (٦) إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الأَوْتَادِ (١٠) الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ (١٤)} “Fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp gittiği zaman geceye andolsun ki, akıl sahibi için bunlarda bir yemin [değeri] var mıdır? Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd [kavmine]? Direkleri olan İrem'e? Ki beldeler arasında benzeri yaratılmamıştı. Vadide kayaları oyan Semûd'a? Ve kazıklar sahibi Firavun'a? Ki onlar beldelerde azgınlık etmişlerdi. Oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Bunun üzerine Rabbin onların üzerine azap kırbacını yağdırdı. Şüphesiz Rabbin her an gözetlemektedir.”

33518. Metin

أما الفجر فمعروف، وهو: الصبح. قاله علي، وابن عباس، ومجاهد، وعكرمة، والسدي. وعن مسروق، ومجاهد، ومحمد بن كعب: المراد به فجر يوم النحر خاصة، وهو خاتمة الليالي العشر.

Fecr ise bilinendir; o da sabahtır. Bunu Ali, İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime ve Süddî söylemiştir. Mesrûk, Mücâhid ve Muhammed b. Kâ'b'dan [gelen rivayete göre ise] bununla özellikle kurban günü fecri kastedilmektedir ki o da on gecenin sonudur.

33519. Metin

وقيل: المراد بذلك الصلاة التي تفعل عنده، كما قاله عكرمة.

İkrime'nin dediği gibi, bununla o vakitte kılınan [sabah] namazının kastedildiği de söylenmiştir.

33520. Metin

وقيل: المراد به جميع النهار. وهو رواية عن ابن عباس.

Bununla gündüzün tamamının kastedildiği de söylenmiştir ki bu, İbn Abbâs'tan gelen bir rivayettir.

33521. Metin

والليالي العشر: المراد بها عشر ذي الحجة. كما قاله ابن عباس، وابن الزبير، ومجاهد، وغير واحد من السلف والخلف. وقد ثبت في صحيح البخاري، عن ابن عباس مرفوعا: "ما من أيام العمل الصالح أحب إلى الله فيهن من هذه الأيام" -يعني عشر ذي الحجة -قالوا: ولا الجهاد في سبيل الله؟ قال: "ولا الجهاد في سبيل الله، إلا رجلا خرج بنفسه وماله، ثم لم يرجع من ذلك بشيء" ٢.

On gece [ifadesine gelince]: İbn Abbâs, İbnü'z-Zübeyr, Mücâhid ve selef ile haleften birçok kimsenin belirttiği gibi, bununla Zilhicce'nin on günü kastedilmektedir. Nitekim Sahîh-i Buhârî'de İbn Abbâs'tan merfû olarak [Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu] sabit olmuştur: « ما من أيام العمل الصالح أحب إلى الله فيهن من هذه الأيام » «Salih amelin Allah'a kendisinde [yapılan amellerden] daha sevimli olduğu bu günlerden başka hiçbir gün yoktur» -yani Zilhicce'nin on gününü [kastetmiştir]-. [Ashâb]: "Allah yolunda cihad da mı [bundan daha sevimli] değildir?" dediler. [Bunun üzerine] şöyle buyurdu: « ولا الجهad في سبيل الله، إلا رجلا خرج بنفسه وماله، ثم لم يرجع من ذلك بشيء » «Allah yolunda cihad da değildir; ancak canı ve malıyla [cihada] çıkıp bunlardan hiçbir şeyi geri dönmeyen (şehit olan) kimse müstesnadır.»2

33522. Metin

وقيل: المراد بذلك العشر الأول من المحرم، حكاه أبو جعفر ابن جرير ولم يعزه إلى أحد (¬١) وقد روى أبو كُدَيْنة، عن قابوس بن أبي ظِبْيان، عن أبيه، عن ابن عباس: (وَلَيَالٍ عَشْرٍ) قال: هو العشر الأول من رمضان.

Bununla Muharrem'in ilk on gününün kastedildiği de söylenmiştir. Bunu Ebû Ca'fer İbn Cerîr zikretmiş fakat kimseye nispet etmemiştir (¬١). Ebû Küdeyne, Kâbûs b. Ebî Zıbyân'dan, o babasından, o da İbn Abbâs'tan { وَلَيَالٍ عَشْرٍ } “on geceye” ayeti hakkında: "O, Ramazan'ın ilk onudur." dediğini rivayet etmiştir.

33523. Metin

والصحيح القول الأول؛ قال الإمام أحمد:

Doğru olan ise birinci görüştür. İmam Ahmed şöyle demiştir:

33524. Metin

حدثنا زيد بن الحباب، حدثنا عَيَّاش بن عقبة، حدثني خَير بن نُعَيم، عن أبي الزبير، عن جابر، عن النبي ﷺ قال: "إن العشر عشر الأضحى، والوتر يوم عرفة، والشفع يوم النحر".

Bize Zeyd b. Hubâb rivayet etti, bize Ayyâş b. Ukbe rivayet etti, bana Hayr b. Nuaym, Ebû'z-Zübeyr'den, o Câbir'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etti ki şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz o on [gün], kurban [ayının] on günüdür; tek (el-vitr) Arefe günüdür, çift (eş-şef') ise kurban bayramı günüdür."

33525. Metin

ورواه النسائي عن محمد بن رافع وعبدة بن عبد الله، كل منهما عن زيد بن الحباب، به (¬٢) ورواه ابن جرير وابن أبي حاتم، من حديث زيد بن الحباب، به (¬٣) وهذا إسناد رجاله لا بأس بهم، وعندي أن المتن في رفعه نكارة، والله أعلم.

Bunu Nesâî; Muhammed b. Râfi' ve Abde b. Abdullah'tan, her ikisi de Zeyd b. Hubâb'dan bu senedle rivayet etmiştir (¬٢). İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim de Zeyd b. Hubâb'ın hadisinden bu senedle rivayet etmişlerdir (¬٣). Bu, ricalinde bir beis olmayan bir seneddir; ancak bana göre metnin merfû kılınmasında bir münkerlik (nekâret) vardır, en doğrusunu Allah bilir.

33526. Metin

وقوله: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) قد تقدم في هذا الحديث أن الوتر يوم عرفة، لكونه التاسع، وأن الشفع يوم النحر لكونه العاشر. وقاله ابن عباس، وعكرمة، والضحاك أيضا.

{ وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” ayetine gelince: Bu hadiste geçtiği üzere tekin dokuzuncu gün olması sebebiyle Arefe günü, çiftin ise onuncu gün olması sebebiyle kurban bayramı günü olduğu belirtilmişti. Bunu İbn Abbâs, İkrime ve Dahhâk da söylemiştir.

33527. Metin

قول ثان: وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو سعيد الأشج، حدثني عقبة بن خالد، عن واصل ابن السائب قال: سألت عطاء عن قوله: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) قلتُ: صلاتنا وترنا هذا؟ قال: لا ولكن الشفع يوم عرفة، والوتر ليلة الأضحى.

İkinci Görüş: İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Ebû Saîd el-Eşecc rivayet etti, bana Ukbe b. Hâlid, Vâsıl b. es-Sâib'den rivayet etti, o şöyle dedi: Atâ'ya { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” ayeti hakkında sordum: "Bu bizim namazımız ve kıldığımız vitir namazı mıdır?" dedim. O: "Hayır, lakin çift Arefe günüdür, tek ise kurban gecesidir." dedi.

33528. Metin

قول ثالث: قال ابن أبي حاتم: حدثنا محمد بن عامر بن إبراهيم الأصبهاني، حدثني أبي، عن النعمان -يعني ابن عبد السلام-عن أبي سعيد بن عوف، حدثني بمكة قال: سمعتُ عبد الله بن الزبير يخطب الناس، فقام إليه رجلٌ فقال: يا أمير المؤمنين، أخبرني عن الشفع والوتر. فقال: الشفع قول الله، ﷿: {فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} والوتر قوله: {وَمَنْ تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} [البقرة: ٢٠٣].

Üçüncü Görüş: İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Muhammed b. Âmir b. İbrâhim el-Isbahânî rivayet etti, bana babam Nu'mân'dan -yani İbn Abdissselâm'dan-, o Ebû Saîd b. Avf'tan rivayet etti; o Mekke'de bana şöyle rivayet etti: Abdullah b. ez-Zübeyr'i insanlara hutbe verirken dinledim. Bir adam ona doğru kalkıp: "Ey Müminlerin Emîri! Bana çift ve tek hakkında bilgi ver." dedi. Bunun üzerine o şöyle dedi: "Çift, aziz ve celil olan Allah'ın: {فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} “Kim iki gün içinde acele ederse ona bir günah yoktur” buyruğudur; tek ise O'nun: {وَمَنْ تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} “Kim de geri kalırsa ona da bir günah yoktur” [el-Bakara: 203] buyruğudur."

33529. Metin

وقال ابن جريج: أخبرني محمد بن المرتفع أنه سمع ابن الزبير يقول: الشفع أوسط أيام (¬٤) التشريق، والوتر آخر أيام التشريق.

İbn Cüreyc şöyle dedi: Bana Muhammed b. el-Mürtefi', İbnu'z-Zübeyr'in şöyle dediğini işittiğini haber verdi: "Çift, teşrik günlerinin ortancasıdır (¬٤); tek ise teşrik günlerinin sonuncusudur."

33530. Metin

وفي الصحيحين من رواية أبي هُرَيرة، عن رسول الله ﷺ: "إن لله تسعة وتسعين اسما، مائة إلا واحدا، من أحصاها دخل الجنة، وهو وتر يحب الوتر" (¬٥).

Sahîhayn'da Ebû Hüreyre'nin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayetinde şöyle geçmektedir: "Şüphesiz Allah'ın doksan dokuz ismi vardır; yüzden bir eksik. Kim onları sayarsa (ezberler ve kavrarsa) cennete girer. O tektir (vitr), teki sever." (¬٥).

33531. Metin

قول رابع: قال الحسن البصري، وزيد بن أسلم: الخلق كلهم شفع، ووتر، أقسم تعالى بخلقه. وهو رواية عن مجاهد، والمشهور عنه الأول.

Dördüncü Görüş: Hasan el-Basrî ve Zeyd b. Eslem şöyle demişlerdir: Yaratılmışların tümü çift ve tektir; Yüce Allah yarattıklarına yemin etmiştir. Bu [aynı zamanda] Mücâhid'den gelen bir rivayettir; fakat ondan meşhur olanı birinci [görüş]tür.

33532. Metin

وقال العَوفي، عن ابن عباس: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) قال: الله وتر واحد، وأنتم شفع. ويقال: الشفع صلاة الغداة، والوتر: صلاة المغرب.

el-Avfî, İbn Abbâs'tan { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” ayeti hakkında şöyle dediğini nakletti: "Allah birdir, tektir; sizler ise çiftsiniz." Şöyle de denilmiştir: Çift sabah namazı, tek ise akşam namazıdır.

33533. Metin

قول خامس: قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو سعيد الأشج، حدثنا عبيد بن موسى، عن إسرائيل، عن أبي يحيى، عن مجاهد: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) قال: الشفع الزوج، والوتر: الله ﷿.

Beşinci Görüş: İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Ebû Saîd el-Eşecc rivayet etti, bize Ubeyd b. Mûsâ, İsrâil'den, o Ebû Yahyâ'dan, o da Mücâhid'den { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” hakkında şöyle dediğini rivayet etti: "Çift, eştir (yaratılmışlar); tek ise aziz ve celil olan Allah'tır."

33534. Metin

وقال أبو عبد الله، عن مجاهد: الله الوتر، وخلقه الشفع، الذكر والأنثى.

Ebû Abdullah, Mücâhid'den şöyle dediğini nakletti: "Allah tektir, O'nun yarattıkları ise çifttir; erkek ve dişi."

33535. Metin

وقال ابن أبي نَجِيح، عن مجاهد قوله: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) كل شيء خلقه الله شفع، السماء والأرض، والبر والبحر، والجن والإنس، والشمس والقمر، ونحو هذا. ونحا مجاهد في هذا ما ذكروه في قوله تعالى: {وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} [الذاريات: ٤٩] أي: لتعلموا أن خالق الأزواج واحد.

İbn Ebî Necîh, Mücâhid'in { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: "Allah'ın yarattığı her şey çifttir: gök ve yer, kara ve deniz, cin ve insan, güneş ve ay ve benzerleri." Mücâhid bu hususta, Yüce Allah'ın: {وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden çiftler yarattık” [ez-Zâriyât: 49] ayeti hakkında zikrettikleri anlama yönelmiştir; yani çiftleri yaratanın tek olduğunu bilesiniz diye.

33536. Metin

قول سادس: قال قتادة، عن الحسن: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) هو العدد، منه شفع ومنه وتر.

Altıncı Görüş: Katâde, Hasan'dan { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” hakkında: "O sayıdır; ondan çift olanı da vardır, tek olanı da." dediğini nakletmiştir.

33537. Metin

قول سابع: في الآية الكريمة رواه ابنُ أبي حاتم وابنُ جَرير من طريق ابن جريج، ثم قال ابن جرير: وَرُوي عن النبي ﷺ خبر يؤيد القول الذي ذكرنا عن أبي الزبير: حدثني عَبد الله بن أبي زياد القطواني، حدثنا زيد بن الحباب، أخبرني عياش بن عقبة، حدثني خير (¬١) بن نُعَيم، عن أبي الزبير، عن جابر: أن رسول الله ﷺ قال: "الشفع اليومان، والوتر اليوم الثالث" (¬٢).

Yedinci Görüş: Bu yüce ayet hakkında İbn Ebî Hâtim ve İbn Cerîr, İbn Cüreyc tarikiyle rivayet etmişlerdir. Sonra İbn Cerîr şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den, Ebû'z-Zübeyr'den zikrettiğimiz görüşü destekleyen bir haber rivayet edilmiştir: Bana Abdullah b. Ebî Ziyâd el-Katavânî rivayet etti, bize Zeyd b. Hubâb rivayet etti, bana Ayyâş b. Ukbe haber verdi, bana Hayr (¬١) b. Nuaym, Ebû'z-Zübeyr'den, o Câbir'den rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Çift iki gündür, tek ise üçüncü gündür." (¬٢).

33538. Metin

هكذا ورد هذا الخبر بهذا اللفظ، وهو مخالف لما تقدم من اللفظ في رواية أحمد والنسائي وابن أبي حاتم، وما رواه هو أيضا، والله أعلم.

Bu haber bu lafızla böyle vârid olmuştur; ancak Ahmed, Nesâî ve İbn Ebî Hâtim'in rivayetinde daha önce geçen lafza ve bizzat kendisinin rivayet ettiğine muhaliftir, en doğrusunu Allah bilir.

33539. Metin

قال أبو العالية، والربيع بن أنس، وغيرهما: هي الصلاة، منها شفع كالرباعية والثنائية، ومنها وتر كالمغرب، فإنها ثلاث، وهي وتر النهار. وكذلك صلاة الوتر في آخر التهجد من الليل.

Ebu'l-Âliye, Rebî' b. Enes ve başkaları şöyle demişlerdir: O namazdır; dört rekatlı ve iki rekatlılar gibi çift olanı vardır, üç rekat olup gündüzün vitri sayılan akşam namazı gibi tek olanı da vardır. Gece teheccüdünün sonundaki vitir namazı da böyledir.

33540. Metin

وقد قال عبد الرزاق، عن مَعْمَر، عن قتادة، عن عمران بن حصين: (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) قال: هي الصلاة المكتوبة، منها شفع ومنها وتر. وهذا منقطع وموقوف، ولفظه خاص بالمكتوبة. وقد روي متصلا مرفوعا إلى النبي ﷺ ولفظه عام، قال الإمام أحمد:

Abdürrezzâk, Ma'mer'den, o Katâde'den, o İmrân b. Husayn'dan { وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ } “Çifte ve teke [andolsun]” hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "O farz namazdır; ondan çift olanı da vardır, tek olanı da." Bu [rivayet] munkatı' ve mevkûftur; lafzı da farz namaza mahsustur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e muttasıl ve merfû olarak genel lafızla da rivayet edilmiştir. İmam Ahmed şöyle demiştir:

33541. Metin

حدثنا أبو داود -هو الطيالسي-حدثنا همام، عن قتادة، عن عمران بن عصام: أن شيخا (¬٣) حدثه من أهل البصرة، عن عمران بن حصين: أن رسول الله ﷺ سُئِل عن الشفع والوتر، فقال: "هي الصلاة، بعضها شفع، وبعضها وتر" (¬٤).

Bize Ebû Dâvûd -ki o et-Tayâlisî'dir- rivayet etti, bize Hemmâm, Katâde'den rivayet etti, o İmrân b. Isâm'dan rivayet etti ki Basra ehlinden bir yaşlı zat (¬٣) ona İmrân b. Husayn'dan rivayetle şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e çift ve tek hakkında soruldu da şöyle buyurdu: "O namazdır; bazısı çift, bazısı tektir." (¬٤).

33542. Metin

هكذا وقع في المسند، وكذا رواه ابن جرير عن بُنْدَار، عن عفان وعن أبي كُرَيْب، عن عبيد الله بن موسى، كلاهما عن همام -وهو ابن يحيى-عن قتادة، عن عمران بن عصام، عن

el-Müsned'de bu şekilde yer almıştır. İbn Cerîr de Bundâr'dan, o Affân'dan; [ayrıca] Ebû Küreyb'den, o Ubeydullâh b. Mûsâ'dan -her ikisi Hemmâm'dan (ki o İbn Yahyâ'dır), o Katâde'den, o İmrân b. Isâm'dan, o da-

33543. Metin

شيخ، عن عمران بن حصين (¬١) وكذا رواه أبو عيسى الترمذي، عن عمرو بن علي، عن ابن مَهْدِيّ وأبي داود، كلاهما عن همام، عن قتادة، عن عمران بن عصام، عن رجل من أهل البصرة، عن عمران بن حصين، به. ثم قال: غريب، لا نعرفه إلا من حديث قتادة، وقد رواه خالد بن قيس أيضا عن قتادة (¬٢).

bir yaşlı zattan, o da İmrân b. Husayn'dan böyle rivayet etmiştir (¬١). Ebû Îsâ et-Tirmizî de Amr b. Ali'den, o İbn Mehdî ve Ebû Dâvûd'dan, her ikisi Hemmâm'dan, o Katâde'den, o İmrân b. Isâm'dan, o Basra ehlinden bir adamdan, o da İmrân b. Husayn'dan bu senedle rivayet etmiştir. Sonra şöyle demiştir: [Bu hadis] gariptir; onu sadece Katâde'nin hadisinden bilmekteyiz. Hâlid b. Kays da onu Katâde'den rivayet etmiştir (¬٢).

33544. Metin

وقد روي عن عمران بن عصام، عن عمران نفسه، والله أعلم.

İmrân b. Isâm'dan, doğrudan İmrân'ın kendisinden de rivayet edilmiştir, en doğrusunu Allah bilir.

33545. Metin

قلت: ورواه ابن أبي حاتم: حدثنا أحمد بن سنان الواسطي، حدثنا يزيد بن هارون، أخبرنا همام (¬٣) عن قتادة، عن عمران بن عصام الضبعي -شيخ من أهل البصرة-عن عمران بن حصين، عن النبي ﷺ فذكره، هكذا رأيته في تفسيره، فجعل الشيخ البصري هو عمران بن عصام [الضبعي] (¬٤).

Derim ki: Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet edip şöyle demiştir: Bize Ahmed b. Sinân el-Vâsıtî rivayet etti, bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti, bize Hemmâm bildirdi (¬٣), Katâde'den, o İmrân b. Isâm ed-Dubaî'den -ki Basra ehlinden yaşlı bir zattır-, o İmrân b. Husayn'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ederek hadisi zikretti. Onun tefsirinde böyle gördüm; Basralı yaşlı zatı İmrân b. Isâm [ed-Dubaî] kılmıştır (¬٤).

33546. Metin

وهكذا رواه ابن جرير: حدثنا نصر بن علي، حدثني أبي، حدثني خالد بن قيس، عن قتادة، عن عمران بن عصام، عن عمران بن حصين، عن النبي ﷺ في الشفع والوتر قال: "هي الصلاة منها شفع، ومنها وتر" (¬٥).

İbn Cerîr de şöyle rivayet etmiştir: Bize Nasr b. Ali rivayet etti, bana babam rivayet etti, bana Hâlid b. Kays, Katâde'den rivayet etti, o İmrân b. Isâm'dan, o İmrân b. Husayn'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den çift ve tek hakkında: "O namazdır; bazısı çift, bazısı tektir." buyurduğunu rivayet etti (¬٥).

33547. Metin

فأسقط ذكر الشيخ المبهم، وتفرد به عمران بن عصام الضبعي أبو عمارة البصري، إمام مسجد بني ضُبَيعة وهو والد أبي جَمْرَة (¬٦) نصر بن عمران الضبعي. روى عنه قتادة، وابنه أبو جمرة (¬٧) والمثنى بن سعيد، وأبو التياح يزيد بن حميد. وذكره ابن حبَّان في كتاب الثقات (¬٨) وذكره خليفة بن خَيَاط في التابعين (¬٩) من أهل البصرة، وكان شريفا نبيلا حظيا عند الحجاج بن يوسف، ثم قتله يوم الزاوية سنة ثلاث (¬١٠) وثمانين لخروجه مع ابن الأشعث، وليس له عند الترمذي سوى هذا الحديث الواحد. وعندي أن وقفه على عمران بن حصين أشبه، والله أعلم.

Böylece mübhem yaşlı zatın zikrini düşürmüş oldu. Bunda İmrân b. Isâm ed-Dubaî Ebû Ammâre el-Basrî tek kalmıştır; kendisi Benî Dubay'a mescidinin imamı olup Ebû Cemre (¬٦) Nasr b. İmrân ed-Dubaî'nin babasıdır. Ondan Katâde, oğlu Ebû Cemre (¬٧), Müsennâ b. Saîd ve Ebü't-Teyyâh Yezîd b. Humeyd rivayette bulunmuştur. İbn Hibbân onu es-Sikât kitabında zikretmiştir (¬٨). Halîfe b. Hayyât da onu Basra ehlinden olan tâbiîn arasında zikretmiştir (¬٩). O, şerefli, asil ve Haccâc b. Yûsuf'un yanında itibarlı bir kimseydi; sonra İbnu'l-Eş'as ile birlikte isyana çıktığı için seksen üç (¬١٠) senesinde Zâviye gününde [Haccâc] onu öldürdü. Tirmizî'de onun bu tek hadisinden başka rivayeti yoktur. Bana göre bunun İmrân b. Husayn üzerinde mevkûf olması [sahih olmaya] daha uygundur, en doğrusunu Allah bilir.

33548. Metin

ولم يجزم ابن جرير بشيء من هذه الأقوال في الشفع والوتر.

İbn Cerîr, çift ve tek hakkındaki bu görüşlerden hiçbirini kesin bir dille tercih etmemiştir.

33549. Metin

وقوله: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) (¬١١) قال العوفي، عن ابن عباس: أي إذا ذهب.

{ وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } (¬١١) “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]” ayeti hakkında el-Avfî, İbn Abbâs'tan: "Yani gittiği zaman." dediğini nakletmiştir.

33550. Metin

وقال عبد الله بن الزبير: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) حتى يذهب بعضه بعضا.

Abdullah b. ez-Zübeyr: { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]”, yani bir kısmı diğer kısmını alıp götürünceye kadar, demiştir.

33551. Metin

وقال مجاهد، وأبو العالية، وقتادة، ومالك، عن زيد بن أسلم وابن زيد: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) إذا سار.

Mücâhid, Ebu'l-Âliye, Katâde ve Mâlik'in Zeyd b. Eslem ve İbn Zeyd'den rivayetine göre: { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]”, yürüdüğü (akıp gittiği) zaman, demektir.

33552. Metin

وهذا يمكن حمله على ما قاله ابن عباس، أي: ذهب. ويحتمل أن يكون المراد إذا سار،

Bunun, İbn Abbâs'ın dediği üzere 'çekip gitti' [anlamına] hamledilmesi mümkündür. Yürüdüğü [zamandan] kastedilenin ise,

33553. Metin

أي: أقبل. وقد يقال: إن هذا أنسب؛ لأنه في مقابلة قوله: (وَالْفَجْرِ) فإن الفجر هو إقبال النهار وإدبار الليل، فإذا حمل قوله: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) (¬١) على إقباله كان قَسَمًا بإقبال الليل وإدبار النهار، وبالعكس، كقوله: {وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ * وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ} [التكوير: ١٧، ١٨]. وكذا قال الضحاك: ([وَاللَّيْلِ] إِذَا يَسْرِ) (¬٢) أي: يجري.

yani gelmesi olması da muhtemeldir. Şöyle de denilebilir: Bu daha uygundur; çünkü bu, { وَالْفَجْرِ } “Fecre [andolsun]” ayetinin mukabilindedir; zira fecir, gündüzün gelmesi ve gecenin dönüp gitmesidir. Dolayısıyla { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } (¬١) “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]” sözü gecenin gelmesine hamledilirse, gecenin gelmesine ve gündüzün gitmesine yemin edilmiş olur; aksi de [böyledir]. Nitekim Yüce Allah'ın: {وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ * وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ} “Kararmaya yüz tuttuğunda geceye ve ağardığında sabaha andolsun” [et-Tekvîr: 17, 18] buyruğu gibidir. Dahhâk da: { [وَاللَّيْلِ] إِذَا يَسْرِ } (¬٢) “[Akıp] gittiği zaman [geceye andolsun]”, yani akıp gittiğinde, demiştir.

33554. Metin

وقال عكرمة: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) يعني: ليلة جَمْع. رواه ابن جرير، وابن أبي حاتم.

İkrime: { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]”, yani Müzdelife (Cem') gecesidir, demiştir. Bunu İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir.

33555. Metin

ثم قال ابن أبي حاتم: حدثنا أحمد بن عصام، حدثنا أبو عامر، حدثنا كثير بن عبد الله بن عمرو قال: سمعت محمد بن كعب القرظي، يقول في قوله: (وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ) قال: اسر يا سار ولا تبين إلا بجَمْع.

Sonra İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Ahmed b. Isâm rivayet etti, bize Ebû Âmir rivayet etti, bize Kesîr b. Abdullah b. Amr rivayet edip dedi ki: Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'yi { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } “Akıp gittiği zaman geceye [andolsun]” ayeti hakkında şöyle derken işittim: "Ey gece yürüyen! Yürü ve ancak Cem'de (Müzdelife'de) konakla."

33556. Metin

وقوله: (هَلْ فِي ذَلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ) أي: لذي عقل ولب وحجا [ودين] (¬٣) وإنما سمي العقل حجْرًا لأنه يمنع الإنسان من تعاطي ما لا يليق به من الأفعال والأقوال، ومنه حجْرُ البيت لأنه يمنع الطائف من اللصوق بجداره الشامي. ومنه حجر اليمامة، وحَجَرَ الحاكم على فلان: إذا منعه التصرف، {وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا} [الفرقان: ٢٢]، كل هذا من قبيل واحد، ومعنى متقارب، وهذا القسم هو بأوقات العبادة، وبنفس العبادة من حج وصلاة وغير ذلك من أنواع القرب التي يتقرب بها [إليه عباده] (¬٤) المتقون المطيعون له، الخائفون منه، المتواضعون لديه، الخاشعون لوجهه الكريم.

{ هَلْ فِي ذَلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ } “Akıl sahibi için bunlarda bir yemin [değeri] var mıdır?” buyruğu; yani akıl, idrak, kavrayış [ve din] sahibi kimse için (¬٣) demektir. Akla hicr (حِجْر) denmesi, insanı kendisine yakışmayan fiil ve sözleri yapmaktan alıkoyması (menetmesi) sebebiyledir. Nitekim Beyt'in (Kâbe'nin) hicr'i de tavaf edenin Kâbe'nin Şam tarafındaki duvarına yapışmasını engellediği için böyle isimlendirilmiştir. Yemâme'nin hicr'i de bundandır. Hâkim falan kimseyi hacretti (tasarruftan menetti) denmesi de tasarrufunu engellediği zamandır. {وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا} “Ve '[Bu bize] kesinlikle yasaktır' derler” [el-Furkân: 22] ayeti de böyledir; bunların hepsi aynı türden olup manaları birbirine yakındır. Bu yemin ise ibadet vakitlerine ve hac, namaz gibi bizzat ibadetin kendisine ve takva sahibi, O'na itaatkar, O'ndan korkan, O'nun huzurunda boyun eğen ve O'nun kerîm vechine huşû duyan müttakî [kullarının] O'na yakınlaştığı (¬٤) diğer kurbet nevilerine yapılmıştır.

33557. Metin

ولما ذكر هؤلاء وعبادتهم وطاعتهم قال بعده: (أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ) وهؤلاء كانوا متمردين عتاة جبارين، خارجين عن طاعته مكذبين لرسله، جاحدين لكتبه. فذكر تعالى كيف أهلكهم ودمرهم، وجعلهم أحاديث وعبَرا، فقال: (أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ * إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) وهؤلاء عاد الأولى، وهم أولاد عاد بن إرم بن عَوص بن سام بن نوح، قاله ابن إسحاق وهم الذين بعث الله فيهم رسوله هودًا، ﵇، فكذبوه وخالفوه، فأنجاه الله من بين أظهرهم ومن آمن معه منهم، وأهلكهم بريح صرصر عاتية، {سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ * فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} [الحاقة: ٧، ٨] وقد ذكر الله قصتهم في القرآن في غير ما موضع، ليعتبر بمصرعهم المؤمنون.

Bunları, ibadetlerini ve itaatlerini zikredince ardından şöyle buyurdu: { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ } “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd [kavmine]?”. Bunlar ise azgın, haddi aşan, zorba, O'na itaatten çıkmış, peygamberlerini yalanlayan, kitaplarını inkâr eden kimselerdi. Yüce Allah onları nasıl helak edip köklerini kazıdığını, onları ibretlik hikayeler ve dersler kıldığını zikrederek şöyle buyurdu: { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ * إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd [kavmine]? Direkleri olan İrem'e?”. Bunlar birinci Âd kavmidir; onlar Âd b. İrem b. Avs b. Sâm b. Nûh'un evlatlarıdır; bunu İbn İshâk söylemiştir. Bunlar, Allah'ın içlerine peygamberi Hûd aleyhisselâm'ı gönderdiği, ancak kendisini yalanlayıp ona muhalefet ettikleri kavimdir. Bunun üzerine Allah, onu ve beraberindeki inananları onların arasından kurtarmış, onları ise dondurucu ve kasıp kavuran bir rüzgarla helak etmiştir: {سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ * فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} “[Allah] onu ardı ardına yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?” [el-Hâkka: 7, 8]. Allah Teâlâ müminler onların helak oluşundan ibret alsınlar diye onların kıssasını Kur'an'da pek çok yerde zikretmiştir.

33558. Metin

فقوله تعالى: (إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) (¬٥) عطف بيان؛ زيادة تعريف بهم.

Yüce Allah'ın: { إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } (¬٥) “Direkleri olan İrem'e” buyruğu, onları daha fazla tanıtmak için yapılmış bir atf-ı beyândır (açıklayıcı atıftır).

33559. Metin

وقوله: (ذَاتِ الْعِمَادِ) لأنهم كانوا يسكنون بيوت الشِّعر التي ترفع بالأعمدة الشداد، وقد كانوا أشد الناس في زمانهم ٦ خلقة وأقواهم بطشا، ولهذا ذكَّرهم هود بتلك النعمة وأرشدهم إلى أن يستعملوها في طاعة ربهم الذي خلقهم، فقال: {وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُوا آلاءَ اللَّهِ [لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ]} ٧ [الأعراف: ٦٩]. وقال تعالى:

Yüce Allah'ın: { ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkleri olan” buyruğu [şundan dolayıdır]: Çünkü onlar, sağlam direklerle yükseltilen kıl çadırlarda oturuyorlardı. Kendi zamanlarındaki 6 insanların yaratılışça en güçlüsü ve yakalayışça/kuvvetçe en çetini idiler. Bu sebeple Hûd onlara bu nimeti hatırlatmış ve onu, kendilerini yaratan Rablerinin itaatinde kullanmaları konusunda onlara yol göstererek şöyle demiştir: { وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُوا آلاءَ اللَّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } “Hatırlayın ki [Allah], Nûh kavminden sonra sizi halifeler kıldı ve yaratılışta size boy pos/kuvvet fazlalığı verdi. Öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki [kurtuluşa eresiniz].” 7 [el-A'râf: 69]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur:

33560. Metin

{فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} [فصلت: ١٥]، وقال هاهنا: (الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ) أي: القبيلة التي لم يخلق مثلها في بلادهم، لقوتهم وشدتهم وعظم تركيبهم.

{فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: 'Bizden daha güçlü kim var?' dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi?” [Fussilet: 15]. Burada ise şöyle buyurmuştur: { الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ } “Ki beldeler arasında benzeri yaratılmamıştı.”; yani güçleri, şiddetleri ve beden yapılarının büyüklüğü sebebiyle kendi beldelerinde benzeri yaratılmamış olan kabile [demektir].

33561. Metin

قال مجاهد: إرم: أمة قديمة. يعني: عادا الأولى، كما قال قتادة بن دعامة، والسُّدِّيُّ: إن إرم بيت مملكة عاد. وهذا قول حسن جيد قوي.

Mücâhid şöyle dedi: İrem, kadim bir ümmettir; yani birinci Âd kavmidir. Nitekim Katâde b. Diâme ve es-Süddî de: "İrem, Âd kavminin krallık merkezidir (sarayıdır)." demişlerdir. Bu, güzel, sağlam ve kuvvetli bir görüştür.

33562. Metin

وقال مجاهد، وقتادة، والكلبي في قوله: (ذَاتِ الْعِمَادِ) كانوا أهل عمود لا يقيمون.

Mücâhid, Katâde ve el-Kelbî { ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkleri olan” sözü hakkında: "Onlar bir yerde yerleşik durmayan çadır (direk) ehli idiler." demişlerdir.

33563. Metin

وقال العوفي، عن ابن عباس: إنما قيل لهم: (ذَاتِ الْعِمَادِ) لطولهم.

el-Avfî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmiştir: Onlara boylarının uzunluğundan dolayı { ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkleri olan” denilmiştir.

33564. Metin

واختار الأول ابنُ جرير، ورد الثاني فأصاب.

İbn Cerîr birinci [görüşü] tercih etmiş, ikinciyi ise reddetmiştir ve isabet etmiştir.

33565. Metin

وقوله: (الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ) أعاد ابن زيد الضميرَ على العماد؛ لارتفاعها، وقال: بنوا عُمُدا بالأحقاف لم يخلق مثلها في البلاد. وأما قتادة وابن جرير فأعاد الضمير على القبيلة، أي: لم يخلق مثل تلك القبيلة في البلاد، يعني في زمانهم. وهذا القول هو الصواب، وقول ابن زيد ومن ذهب مذهبه ضعيف؛ لأنه لو كان أراد ذلك لقال: التي لم يعمل مثلها في البلاد، وإنما قال: (لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ)

{الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ} “Ki beldeler arasında benzeri yaratılmamıştı.” buyruğunda İbn Zeyd, zamiri yüksekliğinden dolayı direklere döndürmüş ve: "Ahkâf'ta, benzeri beldelerde yaratılmamış direkler inşa ettiler." demiştir. Katâde ve İbn Cerîr ise zamiri kabileye döndürmüşlerdir; yani o kabilenin bir benzeri kendi dönemlerindeki beldelerde yaratılmamıştı. Doğru olan görüş de budur. İbn Zeyd'in ve onun benimsediği görüşe gidenlerin sözü zayıftır; çünkü şayet öyle kastedilseydi: "Beldelerde benzeri yapılmamıştı" derdi, oysa sadece: { لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلادِ } “Beldeler arasında benzeri yaratılmamıştı” buyurmuştur.

33566. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا أبو صالح كاتب الليث، حدثنا معاوية بن صالح، عمن حدثه، عن المقدام، عن النبي ﷺ أنه ذكر إرم ذات العماد فقال: "كان الرجل منهم يأتي على صخرة فيحملها على الحي فيهلكهم" (¬١).

İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize babam anlattı, bize Leys'in kâtibi Ebû Sâlih anlattı, bize Muâviye b. Sâlih, kendisine anlatan kimseden, o da Mikdâm'dan, o da Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den İrem Zâti'l-İmâd'ı zikrettiğini ve şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Onlardan bir adam bir kayanın yanına gelir, onu kabilenin üzerine taşır ve onları helak ederdi." (¬١).

33567. Metin

ثم قال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا أبو الطاهر، حدثنا أنس بن عياض، عن ثور بن زيد الديلي. قال: قرأت كتابا -قد سمى حيث قرأه-: أنا شداد بن عاد، وأنا الذي رفعت العماد، وأنا الذي شددت بذراعي نظر واحد، وأنا الذي كنزت كنزا على سبعة أذرع، لا يخرجه إلا أمة محمد ﷺ.

Sonra İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ali b. el-Huseyn anlattı, bize Ebu't-Tâhir anlattı, bize Enes b. İyâz, Sevr b. Zeyd ed-Dîlî'den nakletti; o şöyle dedi: Bir kitaptan okudum -nerede okuduğunu da isimlendirmişti-: "Ben Âd oğlu Şeddâd'ım. Direkleri yükselten benim. Pazılarımla aynı anda tek bir kimseden güç alan benim. Yedi arşın derinliğe bir hazine gömen benim; onu Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ümmetinden başkası çıkaramaz."

33568. Metin

قلت: فعلى كل قول سواء كانت العماد أبنية بنوها، أو أعمدة بيوتهم للبدو، أو سلاحا يقاتلون به، أو طول الواحد منهم -فهم قبيلة وأمة من الأمم، وهم المذكورون في القرآن في غير ما موضع، المقرونون بثمود كما هاهنا، والله أعلم. ومن زعم أن المراد بقوله: (إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) مدينة إما دمشق، كما روي عن سعيد بن المسيب وعكرمة، أو اسكندرية كما رُوي عن القُرَظي ٢ أو غيرهما، ففيه نظر، فإنه كيف يلتئم الكلام على هذا: (أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ * إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) إن جعل ذلك بدلا أو عطف بيان، فإنه لا يتسق الكلام حينئذ. ثم المراد إنما هو الإخبار عن إهلاك القبيلة المسماة بعاد، وما أحل الله بهم من بأسه الذي لا يُرَد، لا أن المراد الإخبار عن مدينة أو إقليم.

Derim ki: Her görüşe göre—ister 'imâd' onların inşa ettikleri binalar, ister göçebelik dönemindeki çadır direkleri, ister savaştıkları silahlar, isterse her bir ferdinin boy uzunluğu olsun—onlar bir kabile ve topluluklardan bir topluluktur. Kur'an'da pek çok yerde zikredilen ve burada olduğu gibi Semûd ile birlikte anılanlar da onlardır; en doğrusunu Allah bilir. Saîd b. el-Müseyyeb ve İkrime'den rivayet edildiği üzere Şam veya el-Kurazî'den2 rivayet edildiği üzere İskenderiye yahut bu ikisinin dışında bir yer kastedilerek { إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkler sahibi İrem” ifadesiyle bir şehrin kastedildiğini iddia eden kimsenin bu görüşünde tutarsızlık vardır. Zira şayet bu ifade bedel veya atf-ı beyân kılınacak olursa { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ * إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd'a? Direkler sahibi İrem'e?” sözü bu kabule göre nasıl uyum sağlayabilir? Bu takdirde söz intizamını kaybeder. Kaldı ki burada asıl maksat, bir şehirden veya bölgeden haber vermek değil; bizzat Âd ismiyle anılan kabilenin helak edilişini ve Allah'ın geri çevrilmez azabından onların başına neleri indirdiğini haber vermektir.

33569. Metin

وإنما نبهت على ذلك لئلا يُغْتَرَّ بكثير مما ذكره جماعة من المفسرين عند هذه الآية، من ذكر مدينة يقال لها: (إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) مبنية بلبن الذهب والفضة، قصورها ودورها وبساتينها، وإن حصباءها (¬١) لآلئ وجواهر، وترابها بنادق المسك، وأنهارها سارحة، وثمارها ساقطة، ودورها لا أنيس بها، وسورها (¬٢) وأبوابها تصفر، ليس بها داع ولا مجيب. وأنها تنتقل فتارة تكون بأرض الشام، وتارة باليمن، وتارة بالعراق، وتارة بغير ذلك من البلاد -فإن هذا كله من خرافات الإسرائيليين، من وضع بعض زنادقتهم، ليختبروا بذلك عقول الجهلة من الناس أن تصدقهم في جميع ذلك.

Buna dikkat çekmemin sebebi, bir grup müfessirin bu ayet hakkında zikrettiği pek çok şeye aldanılmaması içindir; nitekim onlar sarayları, evleri ve bahçeleri altın ve gümüş kerpiçlerden yapılmış, çakılları (¬١) inci ve mücevherden, toprağı misk toplarından olan, ırmakları akan, meyveleri dökülen, evlerinde kimsenin bulunmadığı, surları (¬٢) ve kapıları ıssızlıktan inleyen, ne çağıranın ne de cevap verenin olduğu { إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkleri olan İrem” adında bir şehirden bahsetmişlerdir. Güya bu şehir yer değiştirmekte, bazen Şam diyarında, bazen Yemen'de, bazen Irak'ta, bazen de diğer beldelerde olmaktadır. Bütün bunlar, insanların cahillerinin aklını bütün bunlara inanıp inanmayacakları konusunda sınamak üzere bazı zındıklarının uydurduğu İsrâiliyyât hurafelerindendir.

33570. Metin

وذكر الثعلبي وغيره أن رجلا من الأعراب -وهو عبد الله بن قِلابة-في زمان معاوية ذهب في طلب أباعر له شردت، فبينما هو يتيه في ابتغائها، إذ طلع على مدينة عظيمة لها سور وأبواب، فدخلها فوجد فيها قريبًا مما ذكرناه من صفات المدينة الذهبية التي تقدم ذكرها، وأنه رجع فأخبر الناس، فذهبوا معه إلى المكان الذي قال فلم يروا شيئا.

es-Sa'lebî ve başkaları zikretmiştir ki: Muâviye zamanında bedevilerden bir adam -ki o Abdullah b. Kılâbe'dir- kaçan develerini aramak için yola çıktı. Onları ararken kaybolduğu sırada birden surları ve kapıları olan büyük bir şehre rastladı. İçeri girdi ve daha önce bahsi geçen altın şehrin sıfatlarına benzer şeyler buldu. Geri dönüp insanlara haber verdi, onunla birlikte söylediği yere gittiler fakat hiçbir şey göremediler.

33571. Metin

وقد ذكر ابن أبي حاتم قصة (إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ) هاهنا مطولة جدا، فهذه الحكاية ليس يصح إسنادها، ولو صح إلى ذلك الأعرابي فقد يكون اختلق ذلك، أو أنه أصابه نوع من الهَوَس والخبال (¬٣) فاعتقد أن ذلك له حقيقة في الخارج، وليس كذلك. وهذا مما يقطع بعدم صحته. وهذا قريب مما يخبر به كثير من الجهلة والطامعين والمتحيلين، من وجود مطالب تحت الأرض، فيها قناطير الذهب والفضة، وألوان الجواهر واليواقيت (¬٤) واللآلئ والإكسير الكبير، لكن عليها موانع تمنع من الوصول إليها والأخذ منها، فيحتالون على أموال الأغنياء والضعفة والسفهاء، فيأكلونها بالباطل في صرفها في بخاخير وعقاقير، ونحو ذلك من الهذيانات، ويَطْنزون بهم. والذي يجزم به أن في الأرض دفائن جاهلية وإسلامية وكنوزًا كثيرة، من ظفر بشيء منها أمكنه تحويله (¬٥) فأما على الصفة التي زعموها فكذب وافتراء وبهت، ولم يصح في ذلك شيء مما يقولون إلا عن نقلهم أو نقل من أخذ عنهم، والله ﷾ الهادي للصواب.

İbn Ebî Hâtim burada { إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ } “Direkleri olan İrem” kıssasını çok uzun bir şekilde zikretmiştir. Bu hikâyenin isnadı sahih değildir. Şayet o bedeviye kadar sahih olsa bile, o bunu uydurmuş olabilir veya ona bir çeşit hezeyan ve cinnet (¬٣) isabet etmiş de bunun dış dünyada bir gerçekliği olduğunu zannetmiştir, oysa öyle değildir. Bu, kesinlikle sahih olmadığı bilinen şeylerdendir. Bu durum; pek çok cahil, tamahkâr ve düzenbazın yeraltında kantar kantar altın ve gümüş, türlü türlü mücevherler, yakutlar (¬٤), inciler ve büyük iksirlerin bulunduğu yerler olduğunu, ancak buralara ulaşmayı ve oradan bir şey almayı engelleyen manialar bulunduğunu iddia etmelerine benzer. Böylece zenginlerin, zayıfların ve beyinsizlerin mallarını dolandırır, tütsüler, ilaçlar ve benzeri hezeyanlara harcayarak mallarını batıl yollarla yerler ve onlarla alay ederler. Kesin olarak bilinen şey şudur ki yeryüzünde Câhiliye ve İslâm dönemine ait gömüler ve pek çok hazine vardır; bunlardan bir şey elde eden kimse onu tasarrufuna geçirebilir (¬٥). İddia ettikleri nitelikte olanına gelince, bu bir yalan, iftira ve bühtandır. Bu konuda söylediklerinin hiçbirisi kendi nakillerinden veya onlardan nakledenlerin sözlerinden başka sahih bir temele dayanmamaktadır. Doğruya ulaştıran ancak aziz ve celil olan Allah'tır.

33572. Metin

وقولُ ابن جرير: يحتمل أن يكون المراد بقوله: (إِرَمَ) قبيلة أو بلدة كانت عاد تسكنها فلذلك لم تُصرَف فيه نظر؛ لأن المراد من السياق إنما هو الإخبار عن القبيلة، ولهذا قال بعده: (وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ) يعني: يقطعون الصخر بالوادي. قال ابن عباس: ينحتونها ويخرقونها. وكذا قال مجاهد، وقتادة، والضحاك، وابن زيد. ومنه يقال: "مجتابي النمار". إذا خرقوها، واجتاب الثوب: إذا فتحه. ومنه الجيب أيضا. وقال الله تعالى: {وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ} [الشعراء: ١٤٩]. وأنشد ابن جرير وابن أبي حاتم هاهنا قول الشاعر:

İbn Cerîr'in: "(İrem) sözüyle kastedilenin Âd kavminin ikamet ettiği bir kabile veya bir belde olması muhtemeldir, bundan dolayı gayrimunsarıf olmuştur (tenvin almamıştır)" şeklindeki sözü üzerinde durulması gereken bir görüştür; çünkü bağlamdan kastedilen yalnızca kabilenin haber verilmesidir. Nitekim bundan sonra: { وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ } “Vadide kayaları oyan Semûd'a [ne yaptığını görmedin mi?]” buyurmuştur. Yani: Vadideki kayaları kesip yontuyorlardı. İbn Abbâs: "Onları yontuyor ve yarıp deliyorlardı" demiştir. Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk ve İbn Zeyd de böyle söylemiştir. Nitekim delip yırttıkları zaman [Araplar tarafından] "müctâbi'n-nimâr" (kaplan postu gibi çizgili elbiseleri yırtıp giyenler) denilir. Elbiseyi baştan geçirip yardığında "Elbiseyi ictiyâb etti" denir. "Ceyb" (yaka) kelimesi de buradan gelir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ } “Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz” (eş-Şu‘arâ: 149). İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim burada şairin şu sözünü nakletmişlerdir:

33573. Metin

ألا كُلّ شيء -ما خَلا الله-بائدٌ … كَما بَاد حَيٌّ من شنيف ومارد

Dikkat edin, Allah'tan başka her şey yok olucudur... Nasıl ki Şuneyf ve Mârid'den bir kabile yok olduysa.

33574. Metin

هُم ضَرَبُوا في كُلِّ صَمَّاء صَعدة … بأيد شِدَاد أيّدات السَّواعد (¬١)

Onlar her sert kayayı yontup biçimlendirdiler... Güçlü bilekli kuvvetli ellerle. (¬١)

33575. Metin

وقال ابن إسحاق: كانوا عربا، وكان منزلهم بوادي القرى. وقد ذكرنا قصة "عاد" مستقصاة في سورة "الأعراف" بما أغنى عن إعادته.

İbn İshâk şöyle demiştir: Onlar Araplardı ve yurtları Vâdilkurâ'da idi. Âd kıssasını A'râf sûresinde tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde etraflıca zikretmiştik.

33576. Metin

وقوله: (وَفِرْعَوْنَ ذِي الأوْتَادِ) قال العوفي، عن ابن عباس: الأوتاد: الجنود الذين يشدون له أمره. ويقال: كان فرعون يوتد أيديهم وأرجلهم في أوتاد من حَديد يعلقهم بها. وكذا قال مجاهد: كان يوتد الناس بالأوتاد. وهكذا قال سعيد بن جبير، والحسن، والسدي. قال السدي: كان يربط الرجل، كل قائمة من قوائمه في وتد ثم يرسل عليه صخرة عظيمة فتشدخه (¬٢).

{وَفِرْعَوْنَ ذِي الأوْتَادِ} “Ve kazıklar sahibi Firavun'a [ne yaptı?]” buyruğu hakkında el-Avfî, İbn Abbâs'tan şöyle nakletmiştir: Kazıklar; onun emrini sağlamlaştıran ordulardır. Bir rivayete göre ise Firavun, insanların ellerini ve ayaklarını demirden kazıklara çakar ve onları bunlara asardı. Mücâhid de böyle demiştir: "İnsanları kazıklara bağlardı." Saîd b. Cübeyr, el-Hasan ve es-Süddî de böyle demişlerdir. es-Süddî şöyle demiştir: "Adamın her bir uzvunu bir kazığa bağlar, sonra üzerine büyük bir kaya fırlatıp onu ezerdi (¬٢)."

33577. Metin

وقال قتادة: بلغنا أنه كانت له مَطَالٌّ وملاعب، يلعب له تحتها، من أوتاد وحبال.

Katâde şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre onun kazıklardan ve iplerden oluşan seyir çardakları ve oyun alanları vardı, onun için bunların altında oyunlar sergilenirdi.

33578. Metin

وقال ثابت البناني، عن أبي رافع: قيل لفرعون (ذِي الأوْتَادِ)؛ لأنه ضرب لامرأته أربعة أوتاد، ثم جعل على ظهرها رحى عظيمة حتى ماتت.

Sâbit el-Bünânî, Ebû Râfi'den nakletti ki: Firavun'a { ذِي الأوْتَادِ } “kazıklar sahibi” denilmiştir; çünkü karısı için dört kazık çakmış, sonra sırtına kocaman bir değirmen taşı koymuş ve kadın ölmüştür.

33579. Metin

وقوله: (الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ * فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ) أي: تمردوا وعتوا وعاثوا في الأرض بالإفساد والأذية للناس، (فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ) أي: أنزل عليهم رجزا من السماء، وأحل بهم عقوبة لا يردها عن القوم المجرمين.

{الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ * فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ} “Onlar beldelerde azgınlık etmişler ve oralarda fesadı çoğaltmışlardı.” Yani isyan ettiler, taşkınlık yaptılar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp insanlara eziyet ettiler. {فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ} “Bunun üzerine Rabbin onların üzerine azap kırbacını yağdırdı.” Yani üzerlerine gökten bir azap indirdi ve mücrim kavimden asla geri çevrilmeyecek olan cezasını başlarına geçirdi.

33580. Metin

وقوله: (إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ) قال ابن عباس: يسمع ويرى. يعني: يرصد (¬٣) خلقه فيما يعملون، ويجازي كلا بسعيه في الدنيا والآخرى، وسيعرض الخلائق كلهم عليه، فيحكم فيهم بعدله، ويقابل كلا بما يستحقه. وهو المنزه عن الظلم والجور.

{إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ} “Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir.” buyruğu hakkında İbn Abbâs: "İşitir ve görür." demiştir. Yani kullarını yaptıklarında gözetler (¬٣) ve dünyada da ahirette de herkesin karşılığını ameline göre verir. Bütün mahlûkat O'na arz olunacak, O da aralarında adaletiyle hükmedecek ve herkese hak ettiğinin karşılığını verecektir. O, zulüm ve haksızlıktan münezzehtir.

33581. Metin

وقد ذكر ابن أبي حاتم هاهنا حديثًا غريبًا جدًا -وفي إسناده نظر وفي صحته-فقال: حدثنا أبي، حدثنا أحمد بن أبي الحواري، حدثنا يونس الحذاء، عن أبي حمزة البيساني، عن معاذ بن جبل قال: قال رسول الله ﷺ: "يا معاذ، إن المؤمن لدى الحق أسير. يا معاذ، إن المؤمن لا يسكن روعه ولا يأمن اضطرابه حتى يُخَلَّف جسر جهنم خلف ظهره. يا معاذ، إن المؤمن قيده القرآن عن كثير من شهواته، وعن أن يهلك فيها هو بإذن الله، ﷿، فالقرآن دليله، والخوف محجته، والشوق مطيته، والصلاة كهفه، والصوم جنته، والصدقة فكاكه، والصدق أميره، والحياء وزيره، وربه، ﷿، من وراء ذلك كله بالمرصاد" (¬٤).

İbn Ebî Hâtim burada çok garip -isnadında ve sıhhatinde eleştiriye açık yön bulunan- bir hadis zikrederek şöyle demiştir: Bize babam anlattı, bize Ahmed b. Ebi'l-Havârî anlattı, bize Yûnus el-Hazzâ, Ebû Hamza el-Beysânî'den, o da Muâz b. Cebel'den rivayet etti; o dedi ki: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey Muâz! Mümin Hak katında bir esirdir. Ey Muâz! Cehennem köprüsü sırtının gerisinde kalıncaya kadar müminin korkusu dinmez ve endişesinden emin olamaz. Ey Muâz! Allah'ın izniyle helak olmasın diye Kur'an mümini pek çok arzusundan alıkoymuştur. Kur'an onun rehberi, korku onun açık yolu, şevk onun bineği, namaz onun sığınağı, oruç onun kalkanı, sadaka onun kurtuluş fidyesi, doğruluk onun emiri, hayâ onun veziridir. Bütün bunların ardında ise aziz ve celil olan Rabbi gözetlemededir." (¬٤).

33582. Metin

قال ابن أبي حاتم: يونس الحذاء وأبو حمزة مجهولان، وأبو حمزة عن معاذ مرسل. ولو كان عن أبي حمزة لكان حسنًا. أي: لو كان من كلامه لكان حسنًا. ثم قال ابن أبي حاتم:

İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Yûnus el-Hazzâ ve Ebû Hamza meçhuldür; Ebû Hamza'nın Muâz'dan [rivayeti] ise mürseldir. Şayet bu [rivayet] Ebû Hamza'dan olsaydı hasen olurdu. Yani: Şayet onun kendi sözü olsaydı güzel olurdu. Ardından İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir:

33583. Metin

حدثنا أبي، حدثنا صفوان بن صالح، حدثنا الوليد بن مسلم، عن صفوان بن عمرو، عن أيفع بن عبد الكلاعي: أنه سمعه وهو يعظ الناس يقول: إن لجهنم سبع قناطر -قال: والصراط عليهن، قال: فيحبس الخلائق عند القنطرة الأولى، فيقول: {وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} [الصافات: ٢٤]، قال: فيحاسبون على الصلاة ويُسألون عنها، قال: فيهلك فيها من هلك، وينجو من نجا، فإذا بلغوا القنطرة الثانية حُوسبوا على الأمانة كيف أدوها، وكيف خانوها؟ قال: فيهلك من هلك وينجو من نجا. فإذا بلغوا القنطرة الثالثة سُئلوا عن الرحم كيف وَصَلُوها وكيف قطعوها؟ قال: فيهلك من هلك وينجو من نجا. قال: والرحم يومئذ متدلية إلى الهُويّ في جهنم تقول: اللهم من وصلني فَصِلْه، ومن قطعني فاقطعه. قال: وهي التي يقول الله ﷿: (إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ).

Bize babam anlattı, bize Safvân b. Sâlih anlattı, bize el-Velîd b. Müslim, Safvân b. Amr'dan, o da Eyfe' b. Abd el-Kelâî'den nakletti; o insanlara vaaz ederken şöyle dediğini işitmiştir: "Cehennemin yedi köprüsü vardır -dedi ki: Sırat da bunların üzerindedir-. Mahlûkat birinci köprüde durdurulur ve {وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} [es-Sâffât: 24] 'Onları durdurun, çünkü onlar sorgulanacaklardır' denilir. Namazdan hesaba çekilirler ve ondan sorulurlar. Helak olan orada helak olur, kurtulan da kurtulur. İkinci köprüye ulaştıklarında emanetten hesaba çekilirler; onu nasıl yerine getirdiler, ona nasıl hıyanet ettiler? Helak olan helak olur, kurtulan kurtulur. Üçüncü köprüye vardıklarında akrabalık bağından sorulurlar; onu nasıl gözettiler, nasıl kopardılar? Helak olan helak olur, kurtulan kurtulur. O gün akrabalık bağı cehennemin derinliğine doğru sarkmış vaziyette şöyle der: 'Allah'ım! Beni gözeteni Sen de gözet, beni koparanı Sen de kopar!' İşte bu, aziz ve celil olan Allah'ın: { إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ } “Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir” buyurduğudur."

33584. Metin

هكذا أورد هذا الأثر، ولم يذكر تمامه.

Bu eseri bu şekilde nakletmiş ve tamamını zikretmemiştir.

33585. Metin

{فَأَمَّا الإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ (١٥) وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ (١٦) كَلا بَلْ لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ (١٧) وَلا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ (١٨) وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلا لَمًّا (١٩) وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا (٢٠)}

{فَأَمَّا الإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ (١٥) وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ (١٦) كَلا بَلْ لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ (١٧) وَلا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ (١٨) وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلا لَمًّا (١٩) وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا (٢٠)} “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğunda ve nimet verdiğinde: 'Rabbim bana ikram etti' der. Ama onu imtihan edip rızkını daralttığında ise: 'Rabbim beni küçük düşürdü (aşağıladı)' der. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası helal-haram demeden hırsla yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.”

33586. Metin

يقول تعالى منكرًا على الإنسان في اعتقاده إذا وسع الله عليه في الرزق ليختبره في ذلك، فيعتقد أن ذلك من الله إكرام له وليس كذلك، بل هو ابتلاء وامتحان. كما قال تعالى: {أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لا يَشْعُرُونَ} [المؤمنون: ٥٥، ٥٦]. وكذلك في الجانب الآخر إذا ابتلاه وامتحنه وضَيَّق عليه في الرزق، يعتقد أن ذلك من الله إهانة له. قال الله: (كَلا) أي: ليس الأمر كما زعم، لا في هذا ولا في هذا، فإن الله يعطي المال من يحب ومن لا يحب، ويضيق على من يحب ومن لا يحب، وإنما المدار في ذلك على طاعة الله في كل من الحالين، إذا كان غنيا بأن يشكر الله على ذلك، وإذا كان فقيرًا بأن يصبر.

Allah Teâlâ insanı, kendisini sınamak için rızkını genişlettiğinde bunun Allah'tan bir ikram olduğunu zannetmesini inkâr ederek kınamaktadır. Oysa durum böyle değildir; bilakis bu bir imtihan ve denemedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لا يَشْعُرُونَ} “Onlara mal ve evlat vermekle, kendilerinin iyiliğine acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller!” [el-Mü'minûn: 55, 56]. Aynı şekilde diğer taraftan onu imtihan edip sınayarak rızkını daralttığında ise bunun Allah'tan kendisine bir hakaret ve alçaltma olduğunu zanneder. Allah Teâlâ: { كَلا } “Hayır!” buyurmuştur; yani durum ne bunda ne de diğerinde zannettikleri gibi değildir. Zira Allah malı sevdiğine de sevmediğine de verir; rızkı sevdiğine de sevmediğine de daraltır. Bu hususta asıl ölçü, her iki durumda da Allah'a itaat etmektir; zengin olduğunda buna karşı Allah'a şükretmeli, fakir olduğunda ise sabretmelidir.

33587. Metin

وقوله: (بَل لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ) فيه أمر بالإكرام له، كما جاء في الحديث الذي رواه عبد الله بن المبارك، عن سعيد بن أبي أيوب، عن يحيى بن سليمان، عن زيد بن أبي عتاب (¬١) عن أبي هُريرة، عن النبي ﷺ: "خير بيت في المسلمين بيت فيه يتيم يحسن إليه، وشر بيت في المسلمين بيت فيه يتيم يساء إليه" ثم قال بأصبعه: "أنا وكافل اليتيم في الجنة هكذا" (¬٢).

{ بَل لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ } “Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.” buyruğunda ona ikram etme emri vardır. Nitekim Abdullah b. el-Mübârek'in Saîd b. Ebî Eyyûb'dan, onun Yahyâ b. Süleymân'dan, onun Zeyd b. Ebî Attâb'dan (¬١), onun Ebû Hüreyre'den, onun da Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulmuştur: "Müslümanlar içindeki en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içindeki en kötü ev ise içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir." Sonra parmağıyla işaret ederek: "Ben ve yetimi gözeten kimse cennette böyleyiz." buyurmuştur (¬٢).

33588. Metin

وقال أبو داود: حدثنا محمد بن الصباح بن سفيان، أخبرنا عبد العزيز -يعني ابن أبي حازم-حدثني أبي، عن سهل -يعني ابن سعد-أن رسول الله ﷺ قال: "أنا وكافل اليتيم كهاتين في الجنة". وقرن ٣ بين إصبعيه: الوسطى والتي تلي الإبهام ٤.

Ebû Dâvûd şöyle demiştir: Bize Muhammed b. es-Sabbâh b. Süfyân rivayet etti, bize Abdülazîz -yani İbn Ebî Hâzim- haber verdi, bana babam Sehl'den -yani İbn Sa'd'dan- rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ كَهَاتَيْنِ فِي الْجَنَّةِ » «Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şu ikisi gibiyiz.» [Bunu söylerken] iki parmağını; orta parmağı ile başparmağın bitişiğindeki [işaret] parmağını birleştirdi 3 4.

33589. Metin

(وَلا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ) يعني: لا يأمرون بالإحسان إلى الفقراء والمساكين، ويحث بعضهم على بعض في ذلك، (وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ) يعني: الميراث (أَكْلا لَمًّا) أي: من أي جهة حصل لهم، من حلال أو حرام، (وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا) أي: كثيرا -زاد بعضهم: فاحشا.

{ وَلا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ } “Yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Yani fakirlere ve yoksullara iyilik yapmayı emretmez ve bu konuda birbirlerini teşvik etmezler. { وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ } “Mirası yiyorsunuz”; yani mirası, { أَكْلا لَمًّا } “hırsla”; yani helal veya haram demeden hangi yoldan ellerine geçerse öylece [yiyorsunuz]. { وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا } “Malı da pek çok seviyorsunuz.” Yani çokça -bazıları: aşırı/ölçüsüzce diye eklemiştir-.

33590. Metin

{كَلا إِذَا دُكَّتِ الأَرْضُ دَكًّا دَكًّا (٢١) وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا (٢٢) وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى (٢٣)}

{كَلا إِذَا دُكَّتِ الأَرْضُ دَكًّا دَكًّا (٢١) وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا (٢٢) وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى (٢٣)} “Hayır! Yer parça parça darmadağın edildiği, Rabbin[in emri] ve melekler saf saf geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman; işte o gün insan hatırlar, fakat hatırlamanın ona ne faydası var?”

33591. Metin

يخبر تعالى عما يقع يوم القيامة من الأهوال العظيمة، فقال: (كَلا) أي: حقا (إِذَا دُكَّتِ الأرْضُ دَكًّا دَكًّا) أي: وطئت ومهدت وسويت الأرض والجبال، وقام الخلائق من قبورهم لربهم، (وَجَاءَ رَبُّكَ) يعني: لفصل القضاء بين خلقه، وذلك بعد ما يستشفعون (¬١) إليه بسيد ولد آدم على الإطلاق محمد ﷺ، بعدما يسألون أولي العزم من الرسل واحدًا بعد واحد، فكلهم يقول: لست بصاحب ذاكم، حتى تنتهي النوبة إلى محمد ﷺ (¬٢) فيقول: "أنا لها، أنا لها". فيذهب فيشفع عند الله في أن يأتي لفصل القضاء فيشفعه الله في ذلك، وهي أول الشفاعات، وهي المقام المحمود كما تقدم بيانه في سورة "سبحان" (¬٣) فيجيء الرب تعالى لفصل القضاء كما يشاء، والملائكة يجيئون بين يديه صفوفا صفوفا.

Yüce Allah kıyamet günü meydana gelecek büyük korku ve dehşetleri haber vererek şöyle buyurmaktadır: { كَلا } “Hayır!” Yani gerçekten, { إِذَا دُكَّتِ الأرْضُ دَكًّا دَكًّا } “Yer parça parça darmadağın edildiği”; yani yeryüzü ve dağlar çiğnenip düzleştirildiği ve mahlûkat kabirlerinden Rableri için kalktığı [zaman]. { وَجَاءَ رَبُّكَ } “Rabbin geldiği”; yani yaratıkları arasında hükmü fasletmek (nihai hükmü vermek) için [geldiği zaman]. Bu da Âdemoğlunun mutlak efendisi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den O'nun katında şefaat dilemelerinden (¬١) sonradır; zira onlar tek tek azim sahibi resullere başvururlar, hepsi: "Ben bu makamın sahibi değilim" der; nihayet sıra Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e gelir (¬٢) de o: "Ben onun ehliyim, ben onun ehliyim" der. Gidip Allah katında hükmü fasletmek üzere gelmesi için şefaat eder, Allah da onun bu şefaatini kabul buyurur. Bu ilk şefaattir ve "Sübhân" (el-İsrâ) sûresinde açıklandığı üzere Makâm-ı Mahmûd'dur (¬٣). Böylece Yüce Rab dilediği şekilde hükmü fasletmek üzere gelir; melekler de O'nun huzurunda saf saf gelirler.

33592. Metin

وقوله: (وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ) قال الإمام مسلم بن الحجاج في صحيحه: حدثنا عمر بن حفص بن (¬٤) غياث، حدثنا أبي، عن العلاء بن خالد الكاهلي، عن شقيق، عن عبد الله -هو ابن مسعود-قال: قال رسول الله ﷺ: "يؤتى بجهنم يومئذ لها سبعون ألف زمام، مع كل زمام سبعون ألف مَلَك يجرونها".

{ وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ } “Ve o gün cehennem getirildiği [zaman]” buyruğu hakkında İmam Müslim b. el-Haccâc Sahîh'inde şöyle demiştir: Bize Ömer b. Hafs b. (¬٤) Gıyâs anlattı, bize babam el-Alâ b. Hâlid el-Kâhilî'den, o Şakîk'ten, o da Abdullah'tan -ki o İbn Mes'ûd'dur- rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "O gün cehennem yetmiş bin yuları olduğu halde getirilir; her yuların yanında onu çeken yetmiş bin melek vardır." buyurdu.

33593. Metin

وهكذا رواه الترمذي عن عبد الله بن عبد الرحمن الدارمي، عن عمر بن حفص، به ٥ ورواه أيضا عن عبد بن حُمَيد، عن أبي عامر، عن سفيان الثوري، عن العلاء بن خالد، عن شقيق ابن سلمة -وهو أبو وائل-عن عبد الله بن مسعود، قوله ولم يرفعه ٦ وكذا رواه ابن جرير، عن الحسن بن عرفة، عن مَروان بن معاوية الفزاري، عن العلاء بن خالد، عن شقيق، عن عبد الله، قوله ٧.

Aynı şekilde bunu Tirmizî, Abdullah b. Abdirrahmân ed-Dârimî'den, o Ömer b. Hafs'tan bu isnadla rivayet etmiştir.5 [Tirmizî] yine bunu Abd b. Humeyd'den, o Ebû Âmir'den, o Süfyân es-Sevrî'den, o el-Alâ b. Hâlid'den, o Şakîk b. Seleme'den -ki kendisi Ebû Vâil'dir-, o da Abdullah b. Mes'ûd'un kendi sözü olarak rivayet etmiş ve onu [Hz. Peygamber'e] merfû kılmamıştır.6 İbn Cerîr de aynı şekilde bunu el-Hasan b. Arafe'den, o Mervân b. Muâviye el-Fezârî'den, o el-Alâ b. Hâlid'den, o Şakîk'ten, o da Abdullah'ın kendi sözü olarak rivayet etmiştir.7

33594. Metin

وقوله: (يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإنْسَانُ) أي: عمله وما كان أسلفه في قديم دهره وحديثه، (وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى) أي: وكيف تنفعه الذكرى؟.

{ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإنْسَانُ } “İşte o gün insan hatırlar”; yani amelini ve geçmişinde eskiden ve yeniden işlediklerini [hatırlar], { وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى } “Fakat hatırlamanın ona ne faydası var?”; yani hatırlamak ona nasıl fayda versin ki?

33595. Metin

{يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي (٢٤) فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ (٢٥) وَلا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ (٢٦) يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (٢٧) ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (٢٨) فَادْخُلِي فِي عِبَادِي (٢٩) وَادْخُلِي جَنَّتِي (٣٠)}

{يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي (٢٤) فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ (٢٥) وَلا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ (٢٦) يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (٢٧) ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (٢٨) فَادْخُلِي فِي عِبَادِي (٢٩) وَادْخُلِي جَنَّتِي (٣٠)} “'Keşke [bu ebedi] hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!' der. Artık o gün O'nun azabı gibi hiç kimse azap edemez. O'nun vurduğu bağ gibi hiç kimse bağ vuramaz. Ey huzura ermiş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! Artık kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!”

33596. Metin

(يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي) يعني: يندم على ما كان سلف منه من المعاصي -إن كان عاصيا-ويود لو كان ازداد من الطاعات -إن كان طائعا-كما قال الإمام أحمد بن حنبل:

{ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي } “'Keşke [bu ebedi] hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!' der.” Yani -eğer isyankâr ise- geçmişte işlediği günahlara pişman olur; -eğer itaatkâr ise- taatlerini artırmış olmayı temenni eder. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:

33597. Metin

حدثنا علي بن إسحاق، حدثنا عبد الله -يعني ابن المبارك-حدثنا ثور بن يزيد، عن خالد بن معدان، عن جبير بن نفير، عن محمد بن أبي عَمِيرة -وكان من أصحاب رسول الله ﷺ-قال: لو أن عبدًا خر على وجهه من يوم ولد إلى أن يموت هَرمًا في طاعة الله، لَحَقِرَه يوم القيامة، ولودَّ أنه يُرَدَّ إلى الدنيا كيما يزداد من الأجر والثواب.

Bize Ali b. İshâk anlattı, bize Abdullah -yani İbnü'l-Mübârek- anlattı, bize Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma'dân'dan, o Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ashabından olan Muhammed b. Ebî Amîre'den nakletti; o şöyle dedi: "Eğer bir kul, doğduğu günden yaşlanıp öldüğü güne kadar Allah'a itaat uğrunda yüzüstü kapansa, kıyamet günü bunu mutlaka küçük görür ve ecir ile sevabı artsın diye dünyaya geri döndürülmeyi temenni ederdi."

33598. Metin

ورواه بَحِيرُ بنُ سَعد، عن خالد بن معدان، عن عتبة بن عبد، عن رسول الله ﷺ (¬١).

Bunu Bahîr b. Sa'd, Hâlid b. Ma'dân'dan, o Utbe b. Abd'den, o da Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den rivayet etmiştir (¬١).

33599. Metin

قال الله تعالى: (فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ) أي: ليس أحد أشد عذابًا من تعذيب الله من عصاه، (وَلا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ) أي: وليس أحد أشد قبضا ووثقا من الزبانية لمن كفر بربهم، ﷿، هذا في حق المجرمين من الخلائق والظالمين (¬٢) فأما النفس الزكية المطمئنة وهي الساكنة الثابتة الدائرة مع الحق فيقال لها: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ) أي: إلى جواره وثوابه وما أعد لعباده في جنته، (رَاضِيَةً) أي: في نفسها (مَرْضِيَّةً) أي: قد رضيت عن الله ورضي عنها وأرضاها، (فَادْخُلِي فِي عِبَادِي) أي: في جملتهم، (وَادْخُلِي جَنَّتِي) وهذا يقال لها عند الاحتضار، وفي يوم القيامة أيضا، كما أن الملائكة يبشرون المؤمن عند احتضاره وعند قيامه من قبره، وكذلك هاهنا.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ } “Artık o gün O'nun azabı gibi hiç kimse azap edemez.”; yani Allah'ın Kendisine isyan edene verdiği azaptan daha şiddetlisini hiç kimse veremez. { وَلا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ } “O'nun vurduğu bağ gibi hiç kimse bağ vuramaz.”; yani zebanilerin Rablerini inkâr eden kimseyi yakalayıp bağlamasından daha çetinini hiç kimse yapamaz. Bu, yaratılmışların suçluları ve zalimleri hakkındadır (¬٢). Tertemiz ve mutmain olan; hak ile sükûnet bulmuş, sebat etmiş ve hakkın etrafında dönen nefse gelince ona şöyle denir: {يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ} “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön!”; yani O'nun civarına, sevabına ve cennetinde kulları için hazırladıklarına dön. { رَاضِيَةً } “Razı olmuş olarak”; yani kendi içinde, { مَرْضِيَّةً } “kendisinden razı olunmuş olarak”; yani Allah'tan razı olmuş, Allah da ondan razı olmuş ve onu hoşnut kılmıştır. { فَادْخُلِي فِي عِبَادِي } “Artık kullarımın arasına katıl”; yani onların cemaatine [katıl], { وَادْخُلِي جَنَّتِي } “ve cennetime gir!” Bu söz ona can çekişirken ve kıyamet gününde de söylenir; nitekim melekler mümini can çekiştiğinde ve kabrinden kalktığında müjdelerler, burada da böyledir.

33600. Metin

ثم اختلف المفسرون فيمن نزلت هذه الآية، فروى الضحاك، عن ابن عباس: نزلت في عثمان بن عفان. وعن بُرَيدة بن الحصيب: نزلت في حمزة بن عبد المطلب، ﵁.

Sonra müfessirler bu ayetin kimin hakkında indiğinde ihtilaf ettiler. ed-Dahhâk, İbn Abbâs'tan: "Osman b. Affân hakkında indi." rivayetini nakletti. Büreyde b. el-Husayb'dan ise: "Hamza b. Abdilmuttalib (radıyallâhu anh) hakkında indi." rivayeti nakledilmiştir.

33601. Metin

وقال العوفي، عن ابن عباس: يقال للأرواح المطمئنة يوم القيامة: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ) يعني: صاحبك، وهو بدنها الذي كانت تعمره في الدنيا، (رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً)

el-Avfî, İbn Abbâs'tan nakletti ki kıyamet günü mutmain ruhlara şöyle denir: {يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ} “Ey huzura ermiş nefis! Sahibine dön!”; yani sahibine, ki o dünyada imar ettiği bedenidir, { رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً } “razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak.”

33602. Metin

وروي عنه أنه كان يَقرؤها: "فادخلي في عبدي وادخلي جنتي". وكذا (¬٣) قال عكرمة والكلبي، واختاره ابن جرير، وهو غريب، والظاهر الأول؛ لقوله: {ثُمَّ رُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ} [الأنعام: ٦٢] {وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ} (¬٤) [غافر: ٤٣] أي: إلى حكمه والوقوف بين يديه.

Ondan, bu ayeti: "Kulumun içine gir ve cennetime gir" şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. İkrime ve el-Kelbî de böyle (¬٣) demiş ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir; ancak bu garip bir görüştür, zâhir olan ise birincisidir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {ثُمَّ رُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ} “Sonra gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler.” [el-En'âm: 62], {وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ} “Ve dönüşümüz şüphesiz Allah'adır.” (¬٤) [el-Mü'min/Gâfir: 43]; yani O'nun hükmüne ve huzurunda durmaya [döndürülürler].

33603. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا أحمد بن عبد الرحمن بن عبد الله الدشتكي، حدثنا أبي، عن أبيه، عن أشعث، عن جعفر، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس في

İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Ali b. el-Hüseyn anlattı, bize Ahmed b. Abdirrahmân b. Abdillâh ed-Deştekî anlattı, bize babası babasından, o Eş'as'tan, o Ca'fer'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti:

33604. Metin

قوله: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً) قال: نزلت وأبو بكر جالس، فقال: يا رسول الله، ما أحسن هذا. فقال: "أما إنه سيقال لك هذا" (¬١).

{يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً} “Ey huzura ermiş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön!” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu ayet indiğinde Ebû Bekir oturuyordu ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu ne kadar güzel!" dedi. Bunun üzerine [Resûlullah]: "Haberin olsun ki bu sana da söylenecektir." buyurdu (¬١).

33605. Metin

ثم قال: حدثنا أبو سعيد الأشج، حدثنا ابن يمان، عن أشعث، عن سعيد بن جبير قال: قرأت عند النبي ﷺ: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً) فقال أبو بكر، ﵁: إن هذا حسن. فقال له النبي ﷺ: "أما إن الملك سيقول لك هذا عند الموت".

Sonra dedi ki: Bize Ebû Saîd el-Eşecc anlattı, bize İbn Yemân, Eş'as'tan, o Saîd b. Cübeyr'den anlattı; o şöyle dedi: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yanında: {يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً} “Ey huzura ermiş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön!” ayetini okudum. Ebû Bekir (radıyallâhu anh): "Şüphesiz bu çok güzeldir." dedi. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: "Bilesin ki melek sana ölüm anında bunu söyleyecektir." buyurdu.

33606. Metin

وكذا رواه ابن جرير، عن أبي كُرَيْب، عن ابن يمان، به. وهذا مرسل حسن (¬٢).

İbn Cerîr de bunu Ebû Küreyb'den, o İbn Yemân'dan aynı şekilde rivayet etmiştir. Bu mürsel ve hasen bir rivayettir (¬٢).

33607. Metin

ثم قال ابن أبي حاتم: وحدثنا الحسن بن عرفة، حدثنا مَرْوان بن شجاع الجزري، عن سالم الأفطس، عن سعيد بن جبير قال: مات ابن عباس بالطائف، فجاء طير لم ير على خَلْقه (¬٣) فدخل نعشه، ثم لم ير خارجا منه فلما دفن تُليت هذه الآية على شفير القبر، ما يدرى من تلاها: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي).

Sonra İbn Ebî Hâtim dedi ki: Ve bize el-Hasan b. Arefe anlattı, bize Mervân b. Şucâ' el-Cezerî, Sâlim el-Eftas'tan, o Saîd b. Cübeyr'den nakletti; o şöyle dedi: İbn Abbâs Tâif'te vefat etti. Benzeri görülmemiş yaratılışta bir kuş geldi (¬٣) ve tabutunun içine girdi, sonra oradan çıktığı görülmedi. Defnedilince kabrin kenarında, okuyanın kim olduğu bilinmeksizin şu ayet okundu: {يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي} “Ey huzura ermiş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! Artık kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!”

33608. Metin

رواه الطبراني عن عبد الله بن أحمد عن أبيه، عن مَرْوان بن شجاع، عن سالم بن عجلان الأفطس، به فذكره (¬٤).

Bunu et-Taberânî, Abdullah b. Ahmed'den, o babasından, o Mervân b. Şucâ'dan, o Sâlim b. Aclân el-Eftas'tan aynı senedle rivayet edip zikretmiştir (¬٤).

33609. Metin

وقد ذكر الحافظ محمد بن المنذر الهروي -المعروف بشكِّر-في كتاب "العجائب" بسنده عن قُبَاث بن رزين أبي هاشم قال: أسرتُ في بلاد الروم، فجمعنا الملك وعَرَض علينا دينه، على أن من امتنع ضربت عنقه. فارتد ثلاثة، وجاء الرابع فامتنع، فضربت عنقه، وألقي رأسه في نهر هناك، فرسب في الماء ثم طفا على وجه الماء، ونظر إلى أولئك الثلاثة فقال: يا فلان، ويا فلان، ويا فلان -يناديهم بأسمائهم-قال الله تعالى في كتابه: (يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي) ثم غاص في الماء، [قال] (¬٥) فكادت النصارى أن يسلموا، ووقع سرير الملك، ورجع أولئك الثلاثة إلى الإسلام. قال: وجاء الفداء من عند الخليفة أبي جعفر المنصور فخلصنا.

el-Hâfız Muhammed b. el-Münzir el-Herevî -Şükkür diye bilinir- "el-Acâib" adlı kitabında senediyle Kubâs b. Rezîn Ebû Hâşim'den rivayetle zikretti; o şöyle dedi: Bizans diyarında esir düştüm. Kral bizi topladı ve dinini bize arz etti; kabul etmeyenin boynu vurulacaktı. Üç kişi dinden döndü, dördüncüsü geldi ve reddetti. Bunun üzerine boynu vuruldu ve başı oradaki bir nehre atıldı. Baş suya battı, sonra suyun yüzeyine çıktı ve o üç kişiye bakarak: "Ey filan! Ey filan! Ey filan!" dedi -onlara isimleriyle seslendi-. "Allah Teâlâ Kitabı'nda şöyle buyurdu: {يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي} 'Ey huzura ermiş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! Artık kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!'" Sonra suya daldı. [Ravi] dedi ki: (¬٥) Neredeyse Hristiyanlar Müslüman olacaktı, kralın tahtı devrildi ve o üç kişi İslâm'a geri döndü. Dedi ki: Halife Ebû Ca'fer el-Mansûr tarafından fidye geldi ve biz kurtulduk.

33610. Metin

وروى الحافظ ابن عساكر في ترجمة رواحة بنت أبي عمرو الأوزاعي، عن أبيها: حدثني سليمان بن حبيب المحاربي، حدثني أبو أمامة: أن رسول الله ﷺ قال لرجل: "قل اللهم، إني أسألك نفسًا بك مطمئنة، تؤمن بلقائك، وترضى بقضائك، وتقنع بعطائك" (¬٦)

el-Hâfız İbn Asâkir, Ravâha bint Ebî Amr el-Evzâî'nin biyografisinde babasından rivayet etti: Bana Süleymân b. Habîb el-Muhâribî anlattı, bana Ebû Ümâme anlattı ki Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir adama: "De ki: Allah'ım! Senden Seninle mutmain olan, Sana kavuşmaya inanan, kazana razı olan ve verdiğine kanaat eden bir nefis dilerim." buyurdu (¬٦).

33611. Metin

ثم روى عن أبي سليمان بن زَبْر أنه قال: حديث رواحة هذا واحد أمّه.

Sonra Ebû Süleymân b. Zebr'den onun şöyle dediğini rivayet etti: Ravâha'nın bu hadisi, benzeri olmayan tek (ferid) bir hadistir.

33612. Metin

آخر تفسير سورة "الفجر" ولله الحمد [والمنة] ٧.

Fecr Suresi tefsirinin sonudur. Hamd [ve lütuf] Allah'a aittir7.