6832. Metin
وهي مكية
Bu [sure] Mekkîdir.
6833. Metin
{١ - ٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ * رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ * ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الأمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ * وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ * مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ} .
{1-5} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ * رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ * ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الأمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ * وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ * مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab'ın ve apaçık Kur'an'ın ayetleridir. İnkâr edenler zaman zaman: ‘Keşke Müslüman olsaydık!’ diye çok arzu ederler. Bırak onları; yesinler, [dünyadan] faydalansınlar ve boş emel onları oyalayadursun. Yakında bilecekler! Helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı yoktur ki onun belirlenmiş bir yazısı (vakti) olmasın. Hiçbir ümmet kendi ecelinin önüne geçemez ve onu erteleyemez.”
6834. Metin
يقول تعالى معظما لكتابه مادحا له {تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} أي: الآيات الدالة على أحسن المعاني وأفضل المطالب، {وَقُرْآنٍ مُبِينٍ} للحقائق بأحسن لفظ وأوضحه وأدله على المقصود، وهذا مما يوجب على الخلق الانقياد إليه، والتسليم لحكمه وتلقيه بالقبول والفرح والسرور.
Allah Teâlâ kitabını tazim ederek ve onu överek şöyle buyurmaktadır: {تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} “Bunlar Kitab'ın ayetleridir;” yani en güzel manalara ve en faziletli taleplere delalet eden ayetlerdir. Hakikatleri en güzel, en açık ve maksada en iyi delalet eden lafızlarla açıklayan {وَقُرْآنٍ مُبِينٍ} “ve apaçık Kur'an'ın [ayetleridir].” Bu durum mahlûkatın ona boyun eğmesini, hükmüne teslim olmasını, onu sevinç ve mutlulukla kabul etmesini gerektiren hususlardandır.
6835. Metin
فأما من قابل هذه النعمة العظيمة بردها والكفر بها، فإنه من المكذبين الضالين، الذين سيأتي عليهم وقت يتمنون أنهم مسلمون، أي: منقادون لأحكامه وذلك حين ينكشف الغطاء وتظهر أوائل الآخرة ومقدمات الموت، فإنهم في أحوال الآخرة كلها يتمنون أنهم مسلمون، وقد فات وقت الإمكان، ولكنهم في هذه الدنيا مغترون.
Bu yüce nimeti onu reddetmekle ve inkâr etmekle karşılayan kimseye gelince; o, üzerlerine Müslüman olmayı -yani hükümlerine boyun eğmiş olmayı- arzu edecekleri bir zamanın geleceği yalanlayıcı sapıklardandır. Bu da perde kalktığında, ahiretin başlangıcı ve ölümün öncüleri belirdiğinde olur. Zira onlar ahiretin bütün hallerinde Müslüman olmayı temenni ederler fakat artık imkân vakti geçmiştir; ne var ki onlar bu dünyada aldanmışlardır.
6836. Metin
فـ {ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا} بلذاتهم {وَيُلْهِهِمُ الأمَلُ} أي: يؤملون البقاء في الدنيا فيلهيهم عن الآخرة، {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} أن ما هم عليه باطل وأن أعمالهم ذهبت خسرانا عليهم ولا يغتروا بإمهال الله تعالى فإن هذه سنته في الأمم.
Öyleyse {ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا} “Bırak onları; yesinler, faydalansınlar,” lezzetlerini tatsınlar {وَيُلْهِهِمُ الأمَلُ} “ve boş emel onları oyalayadursun.” Yani dünyada ebedî kalmayı umarak ahiretten gafil olsunlar. {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} “Yakında bilecekler” ki üzerinde bulundukları şey batıldır ve amelleri kendilerine hüsran olarak dönmüştür. Allah Teâlâ'nın mühlet vermesine aldanmasınlar; zira O'nun ümmetler hakkındaki sünneti böyledir.
6837. Metin
{وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} كانت مستحقة للعذاب {إِلا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ} مقدر لإهلاكها.
Azabı hak etmiş olan {وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} “Helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı yoktur ki” {إِلا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ} helâki için takdir edilmiş “belirlenmiş bir yazısı olmasın.”
6838. Metin
{مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ} وإلا فالذنوب لا بد من وقوع أثرها وإن تأخر.
{مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ} “Hiçbir ümmet kendi ecelinin önüne geçemez ve onu erteleyemez.” Yoksa günahların eseri gecikse bile mutlaka vuku bulacaktır.
6839. Metin
{٦ - ٩} {وَقَالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ * لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلائِكَةِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ * مَا نُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ إِلا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ * إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} .
{6-9} {وَقَالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ * لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلائِكَةِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ * مَا نُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ إِلا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ * إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} “Dediler ki: ‘Ey kendisine zikir indirilen! Gerçekten sen bir mecnunsun! Eğer doğrulardan isen bize melekleri getirsene!’ Biz melekleri ancak hak ile indiririz; o zaman da onlara mühlet verilmez. Şüphesiz zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da elbette biziz.”
6840. Metin
أي: وقال المكذبون لمحمد ﷺ استهزاء وسخرية: {يَا أَيُّهَا الَّذِي نزلَ عَلَيْهِ الذِّكْر} على زعمك {إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ} إذ تظن أنا سنتبعك ونترك ما وجدنا عليه آباءنا لمجرد قولك.
Yani yalanlayıcılar Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem alay ve istihza ederek şöyle dediler: Kendi iddiana göre {يَا أَيُّهَا الَّذِي نزلَ عَلَيْهِ الذِّكْر} “Ey kendisine zikir indirilen!” {إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ} “Gerçekten sen bir mecnunsun!” Zira sadece senin sözünle sana uyacağımızı ve atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu terk edeceğimizi sanıyorsun.
6841. Metin
{لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلائِكَةِ} يشهدون لك بصحة ما جئت به {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} فلما لم تأت بالملائكة فلست بصادق، وهذا من أعظم الظلم والجهل.
Getirdiğin şeyin doğruluğuna şahitlik edecek {لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلائِكَةِ} “bize melekleri getirsene,” {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “eğer doğrulardan isen!” Melekleri getirmediğine göre sen doğru söyleyen biri değilsin. Bu ise zulmün ve cehaletin en büyüğündendir.
6842. Metin
أما الظلم فظاهر فإن هذا تجرؤ على الله وتعنت بتعيين الآيات التي لم يخترها وحصل المقصود والبرهان بدونها من الآيات الكثيرة الدالة على صحة ما جاء به، وأما الجهل، فإنهم جهلوا مصلحتهم من مضرتهم، فليس في إنزال الملائكة، خير لهم بل لا ينزل الله الملائكة إلا بالحق الذي لا إمهال على من لم يتبعه وينقد له.
Zulme gelince apaçıktır; zira bu Allah'a karşı bir cüretkârlık ve O'nun seçmediği ayetleri (mucizeleri) inatla tayin etmeye kalkışmaktır. Oysa getirdiği şeyin sıhhatine delalet eden pek çok ayetle maksat ve kanıt onlarsız da gerçekleşmiştir. Cehalete gelince; onlar kendi menfaat ve zararlarını bilememişlerdir. Zira meleklerin indirilmesinde onlar için bir hayır yoktur; bilakis Allah melekleri ancak kendisine uymayan ve boyun eğmeyen kimseye mühlet tanınmayacak olan hak ile indirir.
6843. Metin
{وَمَا كَانُوا إِذًا} أي: حين تنزل الملائكة، إن لم يؤمنوا، ولن يؤمنوا بـ {مُنْظَرِينَ} أي: بمهملين، فصار طلبهم لإنزال الملائكة تعجيلا لأنفسهم بالهلاك والدمار، فإن الإيمان ليس في أيديهم وإنما هو بيد الله، {ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلا ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله ولكن أكثرهم يجهلون} ويكفيهم من الآيات إن كانوا صادقين، هذا القرآن العظيم ولهذا قال هنا: {إِنَّا نَحْنُ نزلْنَا الذِّكْرَ} أي: القرآن الذي فيه ذكرى لكل شيء من المسائل والدلائل الواضحة، وفيه يتذكر من أراد التذكر، {وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} أي: في حال إنزاله وبعد إنزاله، ففي حال إنزاله حافظون له من استراق كل شيطان رجيم، وبعد إنزاله أودعه الله في قلب رسوله، واستودعه فيها ثم في قلوب أمته، وحفظ الله ألفاظه من التغيير فيها والزيادة والنقص، ومعانيه من التبديل، فلا يحرف محرف معنى من معانيه إلا وقيض الله له من يبين الحق المبين، وهذا من أعظم آيات الله ونعمه على عباده المؤمنين، ومن حفظه أن الله يحفظ أهله من أعدائهم، ولا يسلط عليهم عدوا يجتاحهم.
{وَمَا كَانُوا إِذًا} “O zaman da onlara” yani melekler indiğinde iman etmezlerse -ki asla iman etmeyeceklerdir- {مُنْظَرِينَ} “mühlet verilmez;” yani ertelenmezler. Dolayısıyla meleklerin indirilmesini istemeleri, kendi helâk ve yok oluşlarını aceleyle talep etmek haline gelmiştir. Zira iman onların elinde değil, yalnızca Allah'ın elindedir: {ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلا ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله ولكن أكثرهم يجهلون} “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat onların çoğu bilmezler.” Eğer doğru sözlü iseler, ayet olarak bu yüce Kur'an onlara yeter. Bundan dolayı burada şöyle buyurmuştur: {إِنَّا نَحْنُ نزلْنَا الذِّكْرَ} “Şüphesiz zikri biz indirdik;” yani meselelere ve apaçık delillere dair her şeyin zikrini (öğüdünü) barındıran ve ibret almak isteyenin kendisinden ibret aldığı Kur'an'ı [biz indirdik]. {وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} “ve onu koruyacak olan da elbette biziz.” Yani hem indirilişi esnasında hem de indirildikten sonra [koruyucuyuz]. İndirilişi esnasında onu taşlanmış her şeytanın kulak hırsızlığından koruruz; indirildikten sonra ise Allah onu Resûlünün kalbine yerleştirmiş, oraya ve ardından ümmetinin kalplerine emanet etmiştir. Allah onun lafızlarını değiştirilmekten, fazlalaştırılmaktan ve eksiltilmekten; manalarını da tahrif edilmekten korumuştur. Dolayısıyla bir bozguncu onun manalarından birini saptırmaya kalkışsa, Allah mutlaka apaçık hakkı ortaya koyacak kimseleri görevlendirir. Bu, Allah'ın mümin kullarına olan en büyük ayetlerinden ve nimetlerindendir. Kur'an'ı korumanın bir tecellisi de, Allah'ın Kur'an ehlini düşmanlarından koruması ve onların kökünü kazıyacak bir düşmanı üzerlerine musallat etmemesidir.
6844. Metin
{١٠ - ١٣} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الأوَّلِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ * لا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الأوَّلِينَ} .
{10-13} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الأوَّلِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ * لا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الأوَّلِينَ} “Andolsun ki senden önce önceki milletlerin fırkaları içine de elçiler gönderdik. Onlara hiçbir elçi gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar. İşte biz onu suçluların kalplerine böyle sokarız. Ona inanmazlar; oysa öncekilerin sünneti (uğradıkları akıbet) geçmiştir.”
6845. Metin
يقول تعالى لنبيه إذ كذبه المشركون: لم يزل هذا دأب الأمم الخالية والقرون الماضية: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الأوَّلِينَ} أي: فرقهم وجماعتهم رسلا.
Müşrikler kendisini yalanladığında Allah Teâlâ Peygamberine; geçmiş ümmetlerin ve asırların âdetinin hep böyle süregeldiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الأوَّلِينَ} “Andolsun ki senden önce önceki milletlerin fırkaları içine de” yani fırkaları ve cemaatleri arasına elçiler “gönderdik.”
6846. Metin
{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ} يدعوهم إلى الحق والهدى {إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ}
Onları hakka ve hidayete çağıran {وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ} “onlara hiçbir elçi gelmezdi ki” {إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “onunla alay etmiş olmasınlar.”
6847. Metin
{كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ} أي: ندخل التكذيب {فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ} أي: الذين وصفهم لظلم والبهت، عاقبناهم لما اشتبهت قلوبهم بالكفر والتكذيب، تشابهت معاملتهم لأنبيائهم ورسلهم بالاستهزاء والسخرية وعدم الإيمان ولهذا قال: {لا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الأوَّلِينَ} أي: عادة الله فيهم بإهلاك من لم يؤمن بآيات الله.
{كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ} Yani yalanlamayı {فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ} vasfı zulüm ve bühtan olan “suçluların kalplerine böyle sokarız.” Kalpleri küfür ve tekzipte birbirine benzediği için onları cezalandırdık; böylece peygamberlerine ve elçilerine karşı muameleleri de alay, istihza ve imansızlık noktasında birbirine benzedi. Bundan dolayı: {لا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الأوَّلِينَ} “Ona inanmazlar; oysa öncekilerin sünneti geçmiştir” buyurmuştur; yani Allah'ın ayetlerine inanmayanları helâk etme hususundaki ilahî âdeti [geçmiştir].
6848. Metin
{١٤ - ١٥} {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ * لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} .
{14-15} {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ * لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} “Eğer onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı yükselselerdi, mutlaka: ‘Gözlerimiz perdelendi, hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz!’ derlerdi.”
6849. Metin
أي: ولو جاءتهم كل آية عظيمة لم يؤمنوا وكابروا {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ} فصاروا يعرجون فيه، ويشاهدونه عيانا بأنفسهم لقالوا من ظلمهم وعنادهم منكرين لهذه الآية: {إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا} أي: أصابها سكر وغشاوة حتى رأينا ما لم نر، {بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} أي: ليس هذا بحقيقة، بل هذا سحر، وقوم وصلت بهم الحال إلى هذا الإنكار، فإنهم لا مطمع فيهم ولا رجاء، ثم ذكر الآيات الدالات على ما جاءت به الرسل من الحق فقال:
Yani onlara her türlü büyük mucize gelse bile inanmazlar ve büyüklük taslarlar. {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ} “Eğer onlara gökten bir kapı açsak” da oradan yukarı yükselseler ve bunu bizzat gözleriyle görselerdi, zulüm ve inatlarından ötürü bu ayeti inkâr ederek şöyle derlerdi: {إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا} “Gözlerimiz perdelendi,” yani görmediğimiz şeyleri görecek şekilde gözlerimize bir sarhoşluk ve perde geldi; {بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} “hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz!” Yani bu gerçek değildir, bilakis bir büyüdür. Durumu bu derece inkâra varan bir kavimden artık hiçbir ümit ve beklenti kalmaz. Sonra elçilerin getirdiği hakka delalet eden ayetleri (delilleri) zikrederek şöyle buyurdu:
6850. Metin
{١٦ -٢٠} {وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ * وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ * إِلا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ * وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ * وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ} .
{16-20} {وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ * وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ * إِلا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ * وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ * وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ} “Andolsun ki biz gökte burçlar kıldık ve onu bakanlar için süsledik. Ve onu taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu apaçık parlak bir alev (ışık) takip eder. Yeryüzünü de yayıp döşedik, içine sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü her şeyden bitirdik. Orada hem sizin için hem de rızkını veremeyeceğiniz kimseler için geçimlikler sağladık.”
6851. Metin
يقول تعالى -مبينا كمال اقتداره ورحمته بخلقه-: {وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا} أي: نجوما كالأبراج والأعلام العظام يهتدى بها في ظلمات البر والبحر، {وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ} فإنه لولا النجوم لما كان للسماء هذا المنظر البهي والهيئة العجيبة، وهذا مما يدعو الناظرين إلى التأمل فيها والنظر في معانيها والاستدلال بها على باريها.
Allah Teâlâ -kudretinin kemalini ve mahlûkatına olan rahmetini açıklayarak- şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا} “Andolsun ki biz gökte burçlar kıldık;” yani karanın ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulunan büyük burçlar ve işaretler gibi yıldızlar kıldık. {وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ} “Ve onu bakanlar için süsledik.” Zira yıldızlar olmasaydı gökyüzü bu güzel manzaraya ve hayranlık verici heybete sahip olmazdı. Bu durum bakanları gökyüzünü tefekküre, manalarını düşünmeye ve onunla Yaratıcısına delil getirmeye sevk eder.
6852. Metin
{وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ} إذا استرق السمع أتبعته الشهب الثواقب فبقيت السماء ظاهرها مجملا بالنجوم النيرات وباطنها محروسا ممنوعا من الآفات.
{وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ} “Ve onu taşlanmış her şeytandan koruduk.” Kulak hırsızlığı yapmaya kalkıştığında delen ve yakan şihablar (ışıklar) onun peşine düşer; böylece gökyüzünün zahiri nurlu yıldızlarla güzelleşmiş, batını ise afetlerden korunmuş ve engellenmiş olarak kalır.
6853. Metin
{إِلا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ} أي: في بعض الأوقات قد يسترق بعض الشياطين السمع بخفية واختلاس، {فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ} أي: بين منير يقتله أو يخبله. فربما أدركه الشهاب قبل أن يوصلها الشيطان إلى وليه فينقطع خبر السماء عن الأرض، وربما ألقاها إلى وليه قبل أن يدركه الشهاب فيضمُّها ويكذب معها مائة كذبة، ويستدل بتلك الكلمة التي سمعت من السماء.
{إِلا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ} “Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa;” yani bazı vakitlerde şeytanlardan biri gizlice ve hırsızlama kulak kabartabilir, {فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ} “onu apaçık parlak bir alev takip eder;” onu öldüren veya aklını başından alan apaçık nurlu bir alev peşine düşer. Bazen şeytan o haberi dostuna ulaştırmadan önce şihab ona yetişir de semanın haberi yerden kesilir; bazen de şihab ona yetişmeden önce haberi dostuna fırlatır; o da bunu alıp yanına yüz yalan katar ve semadan işitilen o tek kelimeyle delil getirmeye çalışır.
6854. Metin
{وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا} أي: وسعناها سعة يتمكن الآدميون والحيوانات كلها على الامتداد بأرجائها والتناول من أرزاقها والسكون في نواحيها.
{وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا} “Yeryüzünü de yayıp döşedik;” yani insanların ve bütün hayvanların dört bir yanında yayılabilmesine, rızıklarından yararlanabilmesine ve köşelerinde yerleşebilmesine imkân verecek bir genişlikte kıldık.
6855. Metin
{وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} أي: جبالا عظاما تحفظ الأرض بإذن الله أن تميد وتثبتها أن تزول {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ} أي: نافع متقوم يضطر إليه العباد والبلاد ما بين نخيل وأعناب وأصناف الأشجار وأنواع النبات.
{وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} “İçine sabit dağlar yerleştirdik;” yani Allah'ın izniyle yeryüzünü sarsılmaktan koruyan ve kayıp gitmesini engelleyen yüce dağlar koyduk. {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ} “Ve orada ölçülü her şeyden bitirdik;” yani hurmalıklar, üzüm bağları, türlü ağaçlar ve nebat çeşitleri arasından kulların ve beldelerin muhtaç olduğu faydalı ve değer taşıyan her şeyden bitirdik.
6856. Metin
{وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ} من الحرث ومن الماشية ومن أنواع المكاسب والحرف. {وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ} أي: أنعمنا عليكم بعبيد وإماء وأنعام لنفعكم ومصالحكم وليس عليكم رزقها، بل خولكم الله إياها وتكفل بأرزاقها.
Ziraat, hayvanlar, çeşitli kazanç yolları ve sanatlardan oluşan {وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ} “orada hem sizin için geçimlikler sağladık,” {وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ} “hem de rızkını veremeyeceğiniz kimseler için.” Yani menfaatiniz ve maslahatlarınız için size köleler, cariyeler ve hayvanlar lütfettik; onların rızkı sizin üzerinize değildir, bilakis Allah onları size bahşetmiş ve rızıklarını da bizzat tekeffül etmiştir.
6857. Metin
{٢١} {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ} .
{21} {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ} “Hazine ve kaynakları bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur; biz onu ancak belirlenmiş bir ölçüye göre indiririz.”
6858. Metin
أي: جميع الأرزاق وأصناف الأقدار لا يملكها أحد إلا الله، فخزائنها بيده يعطي من يشاء، ويمنع من يشاء، بحسب حكمته ورحمته الواسعة، {وَمَا نُنزلُهُ} أي: المقدر من كل شيء من مطر وغيره، {إِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ} فلا يزيد على ما قدره الله ولا ينقص منه.
Yani bütün rızıklara ve türlü takdirlere Allah'tan başka hiç kimse malik değildir; hazineleri O'nun elindedir, hikmeti ve geniş rahmeti gereğince dilediğine verir, dilediğine vermez. Yağmur ve diğer şeylerden takdir edilen her şeyi {وَمَا نُنزلُهُ} “biz indiririz,” {إِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ} “ancak belirlenmiş bir ölçüye göre;” dolayısıyla Allah'ın takdir ettiğinden ne fazla olur ne de eksik.
6859. Metin
{٢٢} {وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ} .
{22} {وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ} “Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik, gökten su indirdik de sizi onunla suladık. Onu depolayıp tutan da siz değilsiniz.”
6860. Metin
أي: وسخرنا الرياح، رياح الرحمة تلقح السحاب، كما يلقح الذكر الأنثى، فينشأ عن ذلك الماء بإذن الله، فيسقيه الله العباد ومواشيهم وأرضهم، ويبقى في الأرض مدخرا لحاجاتهم وضروراتهم ما هو مقتضى قدرته ورحمته، {وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ} أي: لا قدرة لكم على خزنه وادخاره، ولكن الله يخزنه لكم ويسلكه ينابيع في الأرض رحمة بكم وإحسانا إليكم.
Yani rüzgârları, rahmet rüzgârlarını boyun eğdirdik; erkeğin dişiyi aşılaması gibi bulutları aşılarlar ve bundan Allah'ın izniyle su meydana gelir. Allah onunla kullarını, hayvanlarını ve arazilerini sular; kudret ve rahmetinin gereği olarak ihtiyaç ve zaruretleri için yeryüzünde depolanmış olarak kalır. {وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ} “Onu depolayıp tutan da siz değilsiniz.” Yani onu depolamaya ve saklamaya sizin gücünüz yetmez; fakat Allah size bir rahmet ve ihsan olarak onu sizin için depolar ve yeryüzünde pınarlar şeklinde akıtır.
6861. Metin
{٢٣ - ٢٥} {وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ * وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ * وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ} .
{23-25} {وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ * وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ * وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ} “Şüphesiz biz, evet yalnız biz diriltir ve öldürürüz; [her şeyin] varisi olan da biziz. Andolsun sizden öncekileri bildiğimiz gibi sonrakileri de bilmekteyiz. Şüphesiz Rabbin onları toplayacaktır. O Hakîmdir, Alîmdir.”
6862. Metin
أي: هو وحده لا شريك له الذي يحيي الخلق من العدم بعد أن لم يكونوا شيئا مذكورا ويميتهم لآجالهم التي قدرها {وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ} كقوله: {إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الأرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} وليس ذلك بعزيز ولا ممتنع على الله فإنه تعالى يعلم المستقدمين من الخلق والمستأخرين منهم ويعلم ما تنقص الأرض منهم وما تفرق من أجزائهم، وهو الذي قدرته لا يعجزها معجز فيعيد عباده خلقا جديدا ويحشرهم إليه.
Yani anılmaya değer bir şey değilken mahlûkatı yoktan dirilten ve takdir ettiği ecelleri geldiğinde onları öldüren, hiçbir ortağı bulunmayan yalnızca O'dur. {وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ} “[Her şeyin] varisi olan da biziz;” tıpkı Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibi: {إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الأرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} “Şüphesiz yeryüzüne ve üzerindekilere biz varis olacağız ve onlar bize döndürüleceklerdir.” Bu durum Allah'a güç ve imkânsız değildir; zira O mahlûkattan öncekileri de sonrakileri de bilir; yerin onlardan ne eksilttiğini ve parçalarından nelerin dağılıp gittiğini bilir. O, kudretini hiçbir gücün âciz bırakamayacağı zattır; böylece kullarını yeni bir yaratılışla tekrar diriltir ve huzurunda toplar.
6863. Metin
{إِنَّهُ حَكِيمٌ} يضع الأشياء مواضعها، وينزلها منازلها، ويجازي كل عامل بعمله، إن خيرا فخير، وإن شرا فشر.
{إِنَّهُ حَكِيمٌ} “O Hakîmdir;” her şeyi yerli yerine koyar, layık olduğu makama indirir ve her amel edene ameliyle karşılık verir; hayır ise hayır, şer ise şer ile cezalandırır.
6865. Metin
{٢٦ - ٤٤} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ * وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ * فَسَجَدَ الْمَلائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ * إِلا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ} .
{26-44} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ * وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ * فَسَجَدَ الْمَلائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ * إِلا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ} “Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan yarattık. Cânnı (cinlerin atasını) da daha önce kavurucu kızgın ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu tamamlayıp ruhumdan üflediğim zaman derhal onun için secdeye kapanın!’ Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.”
6866. Metin
يذكر تعالى نعمته وإحسانه على أبينا آدم ﵇، وما جرى من عدوه إبليس، وفي ضمن ذلك التحذير لنا من شره وفتنته فقال تعالى: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ} أي آدم ﵇ {مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ} أي: من طين قد يبس بعد ما خمر حتى صار له صلصلة وصوت، كصوت الفخار، والحمأ المسنون: الطين المتغير لونه وريحه من طول مكثه.
Allah Teâlâ atamız Âdem'e aleyhisselâm olan nimetini ve ihsanını, düşmanı İblis'ten kaynaklanan hadiseyi ve bunun zımnında bizi onun şerrinden ve fitnesinden sakındırmayı zikrederek şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ} Yani Âdem'i aleyhisselâm yarattık; {مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ} “kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan;” yani yoğrulduktan sonra kuruyup çömlek sesi gibi ses veren kuru çamurdan yarattık. 'Hame-i mesnûn' ise uzun süre beklemesi sebebiyle rengi ve kokusu değişmiş balçık demektir.
6867. Metin
{وَالْجَانَّ} وهو: أبو الجن أي: إبليس {خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ} خلق آدم {مِنْ نَارِ السَّمُومِ} أي: من النار الشديدة الحرارة، فلما أراد الله خلق آدم قال للملائكة: {إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ} جسدا تاما {وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ} فامتثلوا أمر ربهم.
Cinlerin atası yani İblis olan {وَالْجَانَّ} “Cânnı da,” Âdem'in yaratılışından {خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ} “daha önce,” {مِنْ نَارِ السَّمُومِ} “kavurucu kızgın ateşten” yani harareti son derece şiddetli ateşten “yarattık.” Allah Âdem'i yaratmayı dilediğinde meleklere şöyle buyurdu: {إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ} “Ben kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu tamamlayıp” tam bir ceset haline getirdiğim {وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ} “ve ona ruhumdan üflediğim zaman derhal onun için secdeye kapanın!” Onlar da Rablerinin emrine itaat ettiler.
6868. Metin
{فَسَجَدَ الْمَلائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ} تأكيد بعد تأكيد ليدل على أنه لم يتخلف منهم أحد، وذلك تعظيما لأمر الله وإكراما لآدم حيث علم ما لم يعلموا.
{فَسَجَدَ الْمَلائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ} “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Onlardan hiçbirinin geri kalmadığına delalet etmek üzere tekit üstüne tekit gelmiştir. Bu, Allah'ın emrini tazim etmek ve onların bilmediği şeyleri bilen Âdem'e ikramda bulunmak içindir.
6869. Metin
{إِلا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ} وهذه أول عداوته لآدم وذريته.
{إِلا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ} “İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem'e ve zürriyetine olan düşmanlığının ilkidir.
6870. Metin
{قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ * قَالَ لَمْ أَكُنْ لأسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ * وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ * قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ * قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ * إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ * قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأرْضِ وَلأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ * إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ * قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ * إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ * وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ * لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ} .
{قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ * قَالَ لَمْ أَكُنْ لأسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ * قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ * وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ * قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ * قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ * إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ * قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأرْضِ وَلأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ * إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ * قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ * إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ * وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ * لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ} “[Allah] dedi ki: ‘Ey İblis! Sana ne oldu ki secde edenlerle beraber olmadın?’ [İblis] dedi ki: ‘Kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim!’ [Allah] buyurdu: ‘Öyleyse oradan çık, çünkü sen kovuldun! Ceza gününe kadar lânet senin üzerinedir!’ [İblis] dedi ki: ‘Rabbim! Öyleyse insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’ [Allah] buyurdu: ‘Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin; bilinen vaktin gününe kadar.’ [İblis] dedi ki: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki ben de yeryüzünde [kötülükleri] onlara süslü göstereceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesna.’ [Allah] buyurdu: ‘İşte bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur; ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.’ Ve şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşma yeridir. Onun yedi kapısı vardır; her bir kapıya onlardan ayrılmış bir zümre düşer.”
6871. Metin
قال الله: {يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ * قَالَ لَمْ أَكُنْ لأسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ} فاستكبر على أمر الله وأبدى العداوة لآدم وذريته وأعجب بعنصره وقال أنا خير من آدم
Allah şöyle buyurdu: {يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ * قَالَ لَمْ أَكُنْ لأسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ} “[Allah] dedi ki: ‘Ey İblis! Sana ne oldu ki secde edenlerle beraber olmadın?’ [İblis] dedi ki: ‘Kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim!’” Böylece Allah'ın emrine karşı büyüklük tasladı, Âdem'e ve nesline düşmanlığını açığa vurdu, kendi aslıyla gururlanıp 'Ben Âdem'den hayırlıyım' dedi.
6872. Metin
{قَالَ} الله معاقبا له على كفره واستكباره {فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ} أي مطرود مبعد من كل خير {وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ} أي الذم والعيب والبعد عن رحمة الله {إِلَى يَوْمِ الدِّينِ} ففيها وما أشبهها دليل على أنه سيستمر على كفره وبعده من الخير
Allah onun küfrüne ve kibrine ceza olarak şöyle {قَالَ} “buyurdu:” {فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ} “Öyleyse oradan çık, çünkü sen kovuldun!” Yani her türlü hayırdan kovulup uzaklaştırıldın. {وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ} “Ve lânet senin üzerinedir;” yani yerilme, ayıplanma ve Allah'ın rahmetinden uzak kalma {إِلَى يَوْمِ الدِّينِ} “ceza gününe kadar.” Bu ve benzeri ayetlerde, onun küfrü ve hayırdan uzaklığı üzere devam edeceğine dair bir delil vardır.
6873. Metin
{قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي} أي أمهلني {إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ * قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ * إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ} وليس إجابة الله لدعائه كرامة في حقه وإنما ذلك امتحان وابتلاء من الله له وللعباد ليتبين الصادق الذي يطيع مولاه دون عدوه ممن ليس كذلك ولذلك حذرنا منه غاية التحذير وشرح لنا ما يريده منا
{قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي} [İblis] “Dedi ki: ‘Rabbim! Bana mühlet ver,” yani beni ertele {إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ * قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ * إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ} “insanların diriltilecekleri güne kadar.’ [Allah] buyurdu: ‘Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin; bilinen vaktin gününe kadar.’” Allah'ın onun duasına icabet etmesi onun hakkında bir ikram ve keramet değildir; bilakis bu, düşmanına değil Mevlâsına itaat eden sadık kimse ile öyle olmayanın açığa çıkması için Allah'ın hem ona hem de kullara yönelik bir imtihanı ve sınamasıdır. Bundan dolayı bizi ondan son derece sakındırmış ve bizden ne istediğini bize açıklamıştır.
6874. Metin
{قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأرْضِ} أي أزين لهم الدنيا وأدعوهم إلى إيثارها على الأخرى حتى يكونوا منقادين لكل معصية {وَلأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ} أي أصدهم كلهم عن الصراط المستقيم {إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ} أي الذين أخلصتهم واجتبيتهم لإخلاصهم وإيمانهم وتوكلهم
{قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأرْضِ} “[İblis] dedi ki: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki ben de yeryüzünde [kötülükleri] onlara süslü göstereceğim;’” yani dünyayı onlara süsleyecek ve her türlü günaha boyun eğecek derecede onu ahirete tercih etmeye çağıracağım; {وَلأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ} “ve onların hepsini mutlaka azdıracağım;” yani hepsini dosdoğru yoldan alıkoyacağım; {إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ} “ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesna.” Yani ihlasları, imanları ve tevekkülleri sebebiyle arındırdığın ve seçtiğin kulların müstesnadır.
6875. Metin
قال الله تعالى {هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ} أي معتدل موصل إليَّ وإلى دار كرامتي
Allah Teâlâ: {هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ} “İşte bana varan dosdoğru yol budur” buyurdu; yani bana ve ikram yurduma ulaştıran dosdoğru ve dengeli yoldur.
6876. Metin
{إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ} تميلهم به إلى ما تشاء من أنواع الضلالات بسبب عبوديتهم لربهم وانقيادهم لأوامره أعانهم الله وعصمهم من الشيطان
{إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ} “Şüphesiz kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur;” yani onları dilediğin sapıklık türlerine meylettirecek bir gücün yoktur; zira Rablerine kullukları ve O'nun emirlerine boyun eğmeleri sebebiyle Allah onlara yardım etmiş ve onları şeytandan korumuştur.
6877. Metin
{إِلا مَنِ اتَّبَعَكَ} فرضي بولايتك وطاعتك بدلا من طاعة الرحمن {مِنَ الْغَاوِينَ} والغاوي ضد الراشد فهو الذي عرف الحق وتركه والضال الذي تركه من غير علم منه به
Rahmân'a itaat yerine senin velayetine ve sana itaate razı olup {إِلا مَنِ اتَّبَعَكَ} “sana uyanlar müstesna,” {مِنَ الْغَاوِينَ} “azgınlardan.” 'Gâvî' (azgın), reşidin (doğru yolda olanın) zıddıdır; yani hakkı bilip de terk eden kimsedir. Sapık (dâll) ise onu bilgisizlikten ötürü terk edendir.
6878. Metin
{وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ} أي إبليس وجنوده {لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ} كل باب أسفل من الآخر {لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ} أي من أتباع إبليس {جُزْءٌ مَقْسُومٌ} بحسب أعمالهم قال الله تعالى {فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ * وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ}
{وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ} “Ve şüphesiz cehennem, onların hepsinin” yani İblis ve ordularının “buluşma yeridir.” {لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ} “Onun yedi kapısı vardır;” her bir kapı diğerinin altındadır. {لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ} Yani İblis'e uyanlardan {جُزْءٌ مَقْسُومٌ} amellerine göre “ayrılmış bir zümre düşer.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ * وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ} “Onlar ve o azgınlar, İblis'in bütün ordularıyla birlikte oraya yüzüstü fırlatılırlar.”
6879. Metin
ولما ذكر تعالى ما أعد لأعدائه أتباع إبليس من النكال والعذاب الشديد ذكر ما أعد لأوليائه من الفضل العظيم والنعيم المقيم فقال
Allah Teâlâ düşmanları olan İblis'in takipçileri için hazırladığı ibretlik cezayı ve şiddetli azabı zikredince, dostları için hazırladığı büyük lütuf ve ebedî nimeti zikrederek şöyle buyurdu:
6881. Metin
{٤٥ - ٥٠} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ * وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ * لا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ * نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الألِيمُ} .
{45-50} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ * وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ * لا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ * نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الألِيمُ} “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadırlar. [Onlara denir ki:] ‘Oraya esenlikle ve güven içinde girin!’ Onların göğüslerindeki kini çıkarıp attık; tahtlar üzerinde karşılıklı oturan kardeşler olmuşlardır. Orada kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir. Kullarıma haber ver ki, gerçekten ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim. Ve azabım ise, işte o can yakıcı bir azaptır.”
6882. Metin
يقول تعالى: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} الذين اتقوا طاعة الشيطان وما يدعوهم إليه من جميع الذنوب والعصيان {فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} قد احتوت على جميع الأشجار وأينعت فيها جميع الثمار اللذيذة في جميع الأوقات.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Şeytana itaatten ve onun çağırdığı bütün günah ve isyanlardan sakınan {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} “takva sahipleri,” her türlü ağacı ihtiva eden ve her an içinde tüm leziz meyvelerin olgunlaştığı {فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} “cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.”
6883. Metin
ويقال لهم حال دخولها: {ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ} من الموت والنوم والنصب، واللغوب وانقطاع شيء من النعيم الذي هم فيه أو نقصانه ومن المرض، والحزن والهم وسائر المكدرات، {وَنزعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ} فتبقى قلوبهم سالمة من كل دغل (١) وحسد متصافية متحابة {إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ} .
Oraya girerlerken kendilerine şöyle denir: {ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ} “Oraya esenlikle ve güven içinde girin!” Ölümden, uykudan, yorgunluktan, bitkinlikten, içinde bulundukları nimetlerin herhangi birinin kesilmesinden veya azalmasından; hastalıktan, hüzünden, kederden ve diğer tüm sıkıntılardan güvende olarak [girin]. {وَنزعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ} “Onların göğüslerindeki kini çıkarıp attık;” böylece kalpleri her türlü fesat (1) ve hasetten arınmış, tertemiz ve birbirini seven halde kalır; {إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ} “tahtlar üzerinde karşılıklı oturan kardeşler olmuşlardır.”
6884. Metin
دل ذلك على تزاورهم واجتماعهم وحسن أدبهم فيما بينهم في كون كل منهم مقابلا للآخر لا مستدبرا له متكئين على تلك السرر المزينة بالفرش واللؤلؤ وأنواع الجواهر.
Bu durum; mefruşat, inci ve türlü mücevherlerle süslenmiş tahtlar üzerine yaslanmış olarak birbirlerine sırt dönmeksizin karşılıklı durmaları suretiyle aralarındaki ziyaretleşmeye, toplanmaya ve aralarındaki edep güzelliğine delalet eder.
6885. Metin
{لا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ} لا ظاهر ولا باطن، وذلك لأن الله ينشئهم نشأة وحياة كاملة لا تقبل شيئا من الآفات، {وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ} على سائر الأوقات.
{لا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ} “Orada kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz;” ne zahirî ne de batınî. Zira Allah onları hiçbir afeti kabul etmeyen kâmil bir yaratılış ve hayatla var eder. Ve {وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ} hiçbir zaman “oradan çıkarılacak da değillerdir.”
6886. Metin
ولما ذكر ما يوجب الرغبة والرهبة من مفعولات الله من الجنة والنار، ذكر ما يوجب ذلك من أوصافه تعالى فقال: {نَبِّئْ عِبَادِي} أي: أخبرهم خبرا جازما مؤيدا بالأدلة، {أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} فإنهم إذا عرفوا كمال رحمته، ومغفرته سَعَوا في الأسباب (٢) الموصلة لهم إلى رحمته وأقلعوا عن الذنوب وتابوا منها، لينالوا مغفرته.
Allah Teâlâ cennet ve cehennem gibi yaratıp meydana getirdiği şeylerden rağbet ve korkuyu gerektiren hususları zikredince, kendi sıfatlarından bunu gerektirenleri zikrederek şöyle buyurdu: {نَبِّئْ عِبَادِي} “Kullarıma haber ver,” yani delillerle teyit edilmiş kesin bir haberle bildir ki, {أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} “gerçekten ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.” Zira onlar O'nun rahmetinin ve mağfiretinin kemalini bildiklerinde kendilerini O'nun rahmetine ulaştıracak sebeplere (2) sarılırlar; mağfiretine nail olmak için de günahlardan vazgeçip onlardan tevbe ederler.
6887. Metin
ومع هذا فلا ينبغي أن يتمادى بهم الرجاء إلى حال الأمن والإدلال، فنبئهم {وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الألِيمُ} أي: لا عذاب في الحقيقة إلا عذاب الله الذي لا يقادر قدره ولا يبلغ كنهه نعوذ به من عذابه، فإنهم إذا عرفوا أنه {لا يعذب عذابه أحد ولا يوثق وثاقه أحد} حذروا وأبعدوا عن كل سبب يوجب لهم العقاب، فالعبد ينبغي أن يكون قلبه دائما بين الخوف والرجاء، والرغبة والرهبة، فإذا نظر إلى رحمة ربه ومغفرته وجوده وإحسانه، أحدث له ذلك الرجاء والرغبة، وإذا نظر إلى ذنوبه وتقصيره في حقوق ربه، أحدث له الخوف والرهبة والإقلاع عنها.
Bununla birlikte, ümitlerinin [onları] [azaptan] emin olma ve güvenerek şımarma1 durumuna vardırmaması gerekir. Bu yüzden onlara {وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الألِيمُ} “Benim azabımın da gerçekten pek acı bir azap olduğunu” bildir! Yani gerçekte Allah'ın azabından başka [böyle] bir azap yoktur; O'nun azabının derecesi takdir edilemez ve mahiyetine ulaşılamaz. O'nun azabından O'na sığınırız. Zira onlar {لا يعذب عذابه أحد ولا يوثق وثاقه أحد} “O'nun edeceği azabı hiç kimse edemez ve O'nun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz” [ayetini] bildiklerinde, sakınırlar ve kendilerine azabı gerektirecek her türlü sebepten2 uzak dururlar. Dolayısıyla kulun kalbi daima korku ile ümit, rağbet ile dehşet arasında bulunmalıdır. Kul, Rabbinin rahmetine, bağışlamasına, cömertliğine ve ihsanına baktığında bu durum onda ümit ve rağbet meydana getirir; günahlarına ve Rabbinin haklarındaki kusurlarına baktığında ise bu durum onda korku, dehşet ve o günahlardan vazgeçme [bilinci] hâsıl eder.
6888. Metin
{٥١ - ٥٦} {وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ} .
{51-56} {وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ} “Onlara İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.”
6889. Metin
يقول تعالى لنبيه محمد ﷺ: {وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ} أي: عن تلك القصة العجيبة فإن في قصك عليهم أنباء الرسل وما جرى لهم ما يوجب لهم العبرة والاقتداء بهم، خصوصا إبراهيم الخليل، الذي أمرنا الله أن نتبع ملته، وضيفه هم الملائكة الكرام أكرمه الله بأن جعلهم أضيافه.
Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: {وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ} “Onlara İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.” Yani o hayret verici kıssadan haber ver; zira elçilerin haberlerini ve başlarına gelenleri onlara anlatmanda, ibret almayı ve onlara uymayı gerektiren hususlar vardır. Bilhassa Allah'ın bize dinine uymayı emrettiği Halil İbrahim ve onun misafirleri olan şerefli melekler hakkında... Allah onları kendisine misafir kılarak İbrahim'e ikramda bulunmuştur.
6890. Metin
{إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا قَالَ إِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ * قَالُوا لا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ عَلِيمٍ * قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِي عَلَى أَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ * قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ * قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلا الضَّالُّونَ} .
{إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا قَالَ إِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ * قَالُوا لا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ عَلِيمٍ * قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِي عَلَى أَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ * قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ * قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلا الضَّالُّونَ} “Hani onun yanına girmişler ve ‘Selâm!’ demişlerdi. O da: ‘Doğrusu biz sizden korkuyoruz’ demişti. Dediler ki: ‘Korkma! Biz sana çok bilgili bir oğul müjdeliyoruz.’ [İbrahim] dedi ki: ‘Bana ihtiyarlık çökmüşken mi beni müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz öyleyse?’ Dediler ki: ‘Seni hak ile müjdeledik; sakın ümit kesenlerden olma!’ [İbrahim] dedi ki: ‘Sapıklardan başka Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?’”
6891. Metin
{إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا} أي: سلموا عليه فرد عليهم {قَالَ إِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ} أي: خائفون، لأنه لما دخلوا عليه وحسبهم ضيوفا ذهب مسرعا إلى بيته فأحضر لهم ضيافتهم، عجلا حنيذا فقدمه إليهم، فلما رأى أيديهم لا تصل، إليه خاف منهم أن يكونوا لصوصا أو نحوهم.
{إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا} “Hani onun yanına girmişler ve ‘Selâm!’ demişlerdi;” yani ona selâm verdiler, o da selâmlarını aldı. {قَالَ إِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ} “O da: ‘Doğrusu biz sizden korkuyoruz’ demişti.” Çünkü yanına girdiklerinde onları misafir sanıp süratle evine gitmiş ve misafir ikramı olarak onlara kızartılmış bir buzağı getirip önlerine sunmuştu; ellerinin ona uzanmadığını görünce hırsız veya benzeri kimseler olmalarından korktu.
6892. Metin
فـ {قَالُوا} له: {لا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ عَلِيمٍ} وهو إسحاق ﵊، تضمنت هذه البشارة بأنه ذكر لا أنثى عليم أي: كثير العلم، وفي الآية الأخرى {وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ}
Bunun üzerine ona: {قَالُوا} “Dediler ki:” {لا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ عَلِيمٍ} “Korkma! Biz sana çok bilgili bir oğul müjdeliyoruz.” Bu çocuk İshak'tır aleyhisselâm. Bu müjde onun kız değil erkek olacağını ve 'alîm' yani çok ilim sahibi olacağını ihtiva etmiştir. Diğer bir ayette ise: {وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ} “Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile müjdeledik” buyrulmuştur.
6893. Metin
فقال لهم متعجبا من هذه البشارة: {أَبَشَّرْتُمُونِي} بالولد {عَلَى أَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ} وصار نوع إياس منه {فَبِمَ تُبَشِّرُونَ} أي: على أي وجه تبشرون وقد عدمت الأسباب؟
Bu müjdeye hayret ederek onlara şöyle dedi: {أَبَشَّرْتُمُونِي} Bana çocukla mı müjde veriyorsunuz; {عَلَى أَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ} “bana ihtiyarlık çökmüşken” ve çocuktan bir nevi ümit kesilmişken? {فَبِمَ تُبَشِّرُونَ} “Beni ne ile müjdeliyorsunuz öyleyse?” Yani sebepler ortadan kalkmışken bunu nasıl bir veçhile müjdeliyorsunuz?
6894. Metin
{قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ} الذي لا شك فيه لأن الله على كل شيء قدير، وأنتم بالخصوص -يا أهل هذا البيت- رحمة الله وبركاته عليكم فلا يستغرب فضل الله وإحسانه إليكم.
{قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ} “Dediler ki: ‘Seni hak ile müjdeledik’” ki bunda hiçbir şüphe yoktur; zira Allah her şeye hakkıyla kadirdir. Bilhassa siz ey bu evin ehli, Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir; dolayısıyla Allah'ın fazl ve ihsanının size ulaşması yadırganamaz.
6895. Metin
{فَلا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ} الذين يستبعدون وجود الخير، بل لا تزال راجيا لفضل الله وإحسانه، وبره وامتنانه، فأجابهم إبراهيم بقوله: {وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلا الضَّالُّونَ} الذين لا علم لهم بربهم، وكمال اقتداره وأما من أنعم الله عليه بالهداية والعلم العظيم، فلا سبيل إلى القنوط إليه لأنه يعرف من كثرة الأسباب والوسائل والطرق لرحمة الله شيئا كثيرا، ثم لما بشروه بهذه البشارة، عرف أنهم مرسلون لأمر مهم.
{فَلا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ} “sakın ümit kesenlerden olma!” Yani hayrın meydana gelmesini uzak görenlerden olma; bilakis daima Allah'ın lütuf ve ihsanını, iyilik ve ikramını umar ol. İbrahim onlara şu sözüyle cevap verdi: {وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلا الضَّالُّونَ} “Sapıklardan başka Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?” Yani Rablerini ve O'nun kudretinin kemalini bilmeyenlerden başkası [ümit kesmez]. Allah'ın kendisine hidayet ve yüce bir ilim bahşettiği kimseye gelince; onun ümitsizliğe düşmesine imkân yoktur; çünkü o Allah'ın rahmetine ulaştıran sayısız sebepleri, vesileleri ve yolları çok iyi bilir. Sonra onlar kendisine bu müjdeyi verince, önemli bir iş için gönderilmiş elçiler olduklarını anladı.
6897. Metin
{٥٧ - ٧٧} {قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ * قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ * إِلا آلَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ * إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ * فَلَمَّا جَاءَ آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ * قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ * قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ * وَأَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ * فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ وَلا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ * وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الأمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ * وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ * قَالَ إِنَّ هَؤُلاءِ ضَيْفِي فَلا تَفْضَحُونِ * وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلا تُخْزُونِ * قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ} .
{57-77} {قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ * قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ * إِلا آلَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ * إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ * فَلَمَّا جَاءَ آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ * قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ * قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ * وَأَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ * فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ وَلا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ * وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الأمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ * وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ * قَالَ إِنَّ هَؤُلاءِ ضَيْفِي فَلا تَفْضَحُونِ * وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلا تُخْزُونِ * قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ} “[İbrahim] dedi ki: ‘Ey elçiler! Göreviniz nedir?’ Dediler ki: ‘Biz suçlu bir topluluğa gönderildik. Lût ailesi hariç; onların hepsini mutlaka kurtaracağız. Karısı müstesna; onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.’ Elçiler Lût ailesine gelince, [Lût]: ‘Siz tanınmayan bir topluluksunuz’ dedi. Dediler ki: ‘Bilakis biz sana onların şüphe edip durdukları şeyi getirdik. Sana hak ile geldik ve biz şüphesiz doğru söyleyenleriz. Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkasına bakmasın ve emrolunduğunuz yere doğru gidin.’ Ve ona şu kesin hükmü vahyettik: ‘Sabaha çıkarlarken bunların kökü mutlaka kesilmiş olacaktır.’ Şehir halkı birbirini müjdeleyerek geldiler. [Lût] dedi ki: ‘Bunlar benim misafirlerimdir, beni rezil etmeyin! Allah'tan korkun ve beni utandırmayın!’ Dediler ki: ‘Biz seni el âleme arka çıkmaktan men etmemiş miydik?’”
6898. Metin
أي: {قَالَ} الخليل ﵇ للملائكة: {فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ} أي: ما شأنكم ولأي شيء أرسلتم؟
Yani Halil aleyhisselâm meleklere şöyle {قَالَ} “dedi:” {فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ} “Ey elçiler! Göreviniz nedir?” Yani haliniz nedir ve ne maksatla gönderildiniz?
6899. Metin
{قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ} أي: كثر فسادهم وعظم شرهم، لنعذبهم ونعاقبهم، {إِلا آلَ لُوطٍ} أي: إلا لوطا وأهله {إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ} أي: الباقين بالعذاب، وأما لوط فسنخرجنه وأهله وننجيهم منها، فجعل إبراهيم يجادل الرسل في إهلاكهم ويراجعهم، فقيل له: {يا إبراهيم أعرض عن هذا إنه قد جاء أمر ربك وإنهم آتيهم عذاب غير مردود} فذهبوا منه.
{قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ} “Dediler ki: ‘Biz suçlu bir topluluğa gönderildik.’” Yani fesatları çoğalan ve şerleri büyüyen bir kavme, onları azaplandırıp cezalandırmak için [gönderildik]. {إِلا آلَ لُوطٍ} “Lût ailesi hariç;” yani Lût ve ailesi müstesnadır; {إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ} “karısı müstesna; onun geride kalanlardan” yani azap içinde kalanlardan “olmasını takdir ettik.” Lût'a gelince; onu ve ailesini oradan çıkarıp kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim helâkleri konusunda elçilerle tartışmaya ve onlara müracaat etmeye başladı; kendisine şöyle denildi: {يا إبراهيم أعرض عن هذا إنه قد جاء أمر ربك وإنهم آتيهم عذاب غير مردود} “Ey İbrahim! Bundan vazgeç; çünkü Rabbinin emri gelmiştir ve onlara geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir.” Bunun üzerine melekler onun yanından ayrıldılar.
6900. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ * قَالَ} لهم لوط {إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ} أي لا أعرفكم ولا أدري من أنتم
{فَلَمَّا جَاءَ آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ * قَالَ} “Elçiler Lût ailesine gelince, [Lût]” onlara: {إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ} “‘Siz tanınmayan bir topluluksunuz’ dedi;” yani sizi tanımıyorum ve kim olduğunuzu bilmiyorum.
6901. Metin
{قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ} أي جئناك بعذابهم الذي كانوا يشكون فيه ويكذبونك حين تعدهم به {وَأَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ} الذي ليس بالهزل {وَإِنَّا لَصَادِقُونَ} فيما قلنا لك
{قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ} “Dediler ki: ‘Bilakis biz sana onların şüphe edip durdukları şeyi getirdik;’” yani kendilerini tehdit ettiğinde şüpheye düştükleri ve seni yalanladıkları azaplarını getirdik. {وَأَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ} “Sana şakası olmayan hak ile geldik” {وَإِنَّا لَصَادِقُونَ} “ve biz” sana söylediğimiz şeylerde “şüphesiz doğru söyleyenleriz.”
6902. Metin
{فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ} أي في أثنائه حين تنام العيون ولا يدري أحد عن مسراك {وَلا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ} أي بادروا وأسرعوا {وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ} كأن معهم دليلا يدلهم إلى أين يتوجهون {وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ} أي أخبرناه خبرا لا مثنوية فيه {أَنَّ دَابِرَ هَؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ} أي سيصبحهم العذاب الذي يجتاحهم ويستأصلهم {وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ} أي المدينة التي فيها قوم لوط {يَسْتَبْشِرُونَ} أي يبشر بعضهم بعضا بأضياف لوط وصباحة وجوههم واقتدارهم عليهم وذلك لقصدهم فعل الفاحشة فيهم فجاءوا حتى وصلوا إلى بيت لوط فجعلوا يعالجون لوطا على أضيافه ولوط يستعيذ منهم ويقول {إِنَّ هَؤُلاءِ ضَيْفِي فَلا تَفْضَحُونِ * وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلا تُخْزُونِ} أي: راقبوا الله أول ذلك وإن كان ليس فيكم خوف من الله فلا تفضحون في أضيافي، وتنتهكوا منهم الأمر الشنيع.
{فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ} “Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar;” yani gece ortasında gözler uyurken ve hiç kimse senin gidişinden haberdar değilken [yola çık]. {وَلا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ} “Hiçbiriniz arkasına bakmasın;” yani acele edin ve süratle yürüyün. Nereye yöneleceklerini gösteren bir rehberleri varmışçasına {وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ} “ve emrolunduğunuz yere doğru gidin.” {وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ} “Ve ona şu kesin hükmü vahyettik;” yani ona içinde hiçbir şüphe ve tereddüt olmayan kesin bir haber bildirdik ki: {أَنَّ دَابِرَ هَؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ} “Sabaha çıkarlarken bunların kökü mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani sabah vakti onların kökünü kazıyıp helâk edecek olan azap onları yakalayacaktır. Lût kavminin bulunduğu beldenin insanları olan {وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ} “şehir halkı,” Lût'un misafirlerini, yüzlerinin güzelliğini ve onlara güç yetirebileceklerini birbirlerine müjdeleyerek {يَسْتَبْشِرُونَ} “birbirini müjdeleyerek geldiler.” Zira onlarla çirkin hayasızlığı (fahişeyi) yapmayı kastetmişlerdi; nihayet Lût'un evine ulaşıp misafirlerini elinden almak için Lût'u sıkıştırmaya başladılar. Lût ise onlardan Allah'a sığınıyor ve şöyle diyordu: {إِنَّ هَؤُلاءِ ضَيْفِي فَلا تَفْضَحُونِ * وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلا تُخْزُونِ} “[Lût] dedi ki: ‘Bunlar benim misafirlerimdir, beni rezil etmeyin! Allah'tan korkun ve beni utandırmayın!’” Yani öncelikle Allah'tan sakının; şayet sizde Allah korkusu yoksa bile misafirlerim hususunda beni rezil etmeyin ve onlara karşı bu iğrenç fiili işlemeyin!
6903. Metin
فـ {قَالُوا} له جوابا عن قوله ولا تخزون فقط: {أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ} أن تضيفهم فنحن قد أنذرناك، ومن أنذر فقد أعذر.
Onun sadece 'beni utandırmayın' sözüne cevap olarak {قَالُوا} “Dediler ki:” İnsanları misafir etmekten {أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ} “Biz seni el âleme arka çıkmaktan men etmemiş miydik?” Biz seni uyarmıştık; uyaran ise mazereti ortadan kaldırmış demektir.
6904. Metin
{قَالَ هَؤُلاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ * لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ * فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ * وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} .
{قَالَ هَؤُلاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ * لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ * فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ * وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} “[Lût] dedi ki: ‘Eğer [bir şey] yapacaksanız, işte bunlar kızlarımdır!’ [Resûlüm!] Ömrüne andolsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Şehrin altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda feraset ve basiret sahipleri için ayetler vardır. O [şehir harabeleri] işlek bir yol üzerinde hâlâ durmaktadır. Şüphesiz bunda müminler için bir ibret vardır.”
6905. Metin
فـ {قَالَ} لهم لوط من شدة الأمر الذي أصابه: {هَؤُلاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} فلم يبالوا بقوله ولهذا قال الله لرسوله محمد ﷺ {لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ} وهذه السكرة هي سكرة محبة الفاحشة التي لا يبالون معها بعذل ولا لوم.
Başına gelen sıkıntının şiddetinden Lût onlara şöyle {قَالَ} “dedi:” {هَؤُلاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} “Eğer yapacaksanız, işte bunlar kızlarımdır!” Fakat onlar onun sözüne aldırmadılar; bundan dolayı Allah Resûlü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: {لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ} “Ömrüne andolsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.” Bu sarhoşluk, beraberinde hiçbir kınama ve ayıplamaya aldırmadıkları fahişe (çirkin hayasızlık) sevgisinin sarhoşluğudur.
6906. Metin
فلما بينت له الرسل حالهم، زال عن لوط ما كان يجده من الضيق والكرب، فامتثل أمر ربه وسرى بأهله ليلا فنجوا، وأما أهل القرية {فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ} أي: وقت شروق الشمس حين كانت العقوبة عليهم أشد، {فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا} أي: قلبنا عليهم مدينتهم، {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ} تتبع فيها من شذ من البلد منهم.
Elçiler durumlarını açıklayınca Lût'un hissettiği darlık ve sıkıntı yok olup gitti. Rabbinin emrine uyarak geceleyin ailesini yola çıkardı ve kurtuldular. Şehir halkına gelince; cezanın üzerlerine daha çetin olduğu güneşin doğuş vaktinde {فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ} “güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi.” {فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا} “Şehrin altını üstüne getirdik;” yani şehirlerini başlarına geçirdik. Ve beldeden kaçıp kurtulmaya çalışanları tek tek takip eden {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ} “üzerlerine pişirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık.”
6907. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ} أي: المتأملين المتفكرين، الذين لهم فكر وروية وفراسة، يفهمون بها ما أريد بذلك، من أن من تجرأ على معاصي الله، خصوصا هذه الفاحشة العظيمة، وأن الله سيعاقبهم بأشنع العقوبات، كما تجرأوا على أشنع السيئات.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ} “Şüphesiz bunda feraset ve basiret sahipleri için ayetler vardır.” Yani tefekkür eden, düşünen, kendisiyle kastedilen manayı anlayacak akla, basirete ve ferasete sahip olan kimseler için [ayetler vardır]. Onlar anlarlar ki, kim Allah'ın günahlarına ve bilhassa bu büyük hayasızlığa cüret ederse, en çirkin kötülüklere cüret ettikleri gibi Allah da onları en çirkin cezalarla cezalandıracaktır.
6908. Metin
{وَإِنَّهَا} أي: مدينة قوم لوط {لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ} للسالكين، يعرفه كل من تردد في تلك الديار {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} وفي هذه القصة من العبر: عنايته تعالى بخليله إبراهيم، فإن لوطا ﵇ من أتباعه، وممن آمن به فكأنه تلميذ له، فحين أراد الله إهلاك قوم لوط حين استحقوا ذلك، أمر رسله أن يمروا على إبراهيم ﵇ كي يبشروه بالولد ويخبروه بما بعثوا له، حتى إنه جادلهم ﵇ في إهلاكهم حتى أقنعوه، فطابت نفسه.
Lût kavminin şehri yoldan geçenler için {وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ} “işlek bir yol üzerinde hâlâ durmaktadır;” o diyarlara gidip gelen herkes orayı bilir. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda müminler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerden biri: Allah Teâlâ'nın Halili İbrahim'e olan ihtimamıdır. Zira Lût aleyhisselâm onun takipçilerinden ve ona iman edenlerdendir; adeta onun bir talebesi gibidir. Allah hak ettiklerinde Lût kavmini helâk etmeyi dileyince, elçilerine İbrahim'e aleyhisselâm uğramalarını, ona çocuk müjdesi vermelerini ve ne için gönderildiklerini haber vermelerini emretti; öyle ki o da helâkleri konusunda elçilerle tartıştı, nihayet onu ikna ettiler de gönlü mutmain oldu.
6909. Metin
وكذلك لوط ﵇، لما كانوا أهل وطنه، فربما أخذته الرقة عليهم والرأفة بهم قدَّر الله من الأسباب ما به يشتد غيظه وحنقه عليهم، حتى استبطأ إهلاكهم لما قيل له: {إن موعدهم الصبح أليس الصبح بقريب} ومنها: أن الله تعالى إذا أراد أن يهلك قرية [ازداد] شرهم وطغيانهم، فإذا انتهى أوقع بهم من العقوبات ما يستحقونه.
Aynı şekilde Lût aleyhisselâm kendi kavminin insanları olmaları hasebiyle belki onlara acıma ve şefkat duyar diye, Allah Teâlâ onlara karşı öfkesinin ve kızgınlığının şiddetlenmesini sağlayacak sebepleri takdir etti; öyle ki kendisine: {إن موعدهم الصبح أليس الصبح بقريب} “Onların helâk vakti sabahtır; sabah yakın değil mi?” denildiğinde helâklerinin geciktiğini bile düşündü. Bu ibretlerden biri de şudur: Allah Teâlâ bir şehri helâk etmeyi murat ettiğinde onların şerri ve azgınlığı artar; nihayet haddi aşınca Allah hak ettikleri cezaları onların başına indirir.
6910. Metin
{٧٨ - ٧٩} {وَإِنْ كَانَ أَصْحَابُ الأيْكَةِ لَظَالِمِينَ * فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ} .
{78-79} {وَإِنْ كَانَ أَصْحَابُ الأيْكَةِ لَظَالِمِينَ * فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ} “Eyke halkı da gerçekten zalim idiler. Biz onlardan da intikam aldık. Her iki [şehir harabesi de] apaçık bir anayol üzerindedir.”
6911. Metin
وهؤلاء هم قوم شعيب، نعتهم الله وأضافهم إلى الأيكة، وهو البستان كثير الأشجار، ليذكر نعمته عليهم، وأنهم ما قاموا بها بل جاءهم نبيهم شعيب، فدعاهم إلى التوحيد، وترك ظلم الناس في المكاييل والموازين، وعاجلهم على ذلك على أشد المعالجة فاستمروا على ظلمهم في حق الخالق، وفي حق الخلق، ولهذا وصفهم هنا بالظلم، {فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} فأخذهم عذاب يوم الظلة إنه كان عذاب يوم عظيم. {وَإِنَّهُمَا} أي: ديار قوم لوط وأصحاب الأيكة {لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ} أي: لبطريق واضح يمر بهم المسافرون كل وقت، فيبين من آثارهم ما هو مشاهد بالأبصار فيعتبر بذلك أولوا الألباب.
Bunlar Şuayb'ın kavmidir. Allah Teâlâ onlara olan nimetini hatırlatmak üzere onları ağaçları bol bir bahçe olan 'Eyke'ye izafe ederek nitelemiştir; fakat onlar bu nimetin şükrünü yerine getirmediler. Bilakis kendilerine peygamberleri Şuayb geldi; onları tevhide, ölçü ve tartılarda insanlara zulmetmeyi bırakmaya davet etti ve bu konuda onları en ciddi şekilde uyardı. Fakat onlar hem Yaratıcının hakkında hem de kulların hakkında zulümlerine devam ettiler; bundan dolayı Allah onları burada zulümle niteledi: {فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} “Biz onlardan da intikam aldık.” Böylece onları 'Gölge Günü'nün azabı yakaladı; gerçekten o büyük bir günün azabı idi. Lût kavminin ve Eyke halkının diyarları {وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ} “her iki [şehir harabesi de] apaçık bir anayol üzerindedir;” yani yolcuların her zaman gelip geçtiği açık bir yol üzerindedir. Gözlerle müşahede edilen kalıntılarından durumları apaçık görülür ve böylece akıl sahipleri ibret alır.
6912. Metin
{٨٠ - ٨٤} {وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ * وَآتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ * وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا آمِنِينَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ * فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} .
{80-84} {وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ * وَآتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ * وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا آمِنِينَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ * فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanladı. Biz onlara ayetlerimizi verdik ama onlardan yüz çevirdiler. Dağlardan güvenli güvenli evler yontuyorlardı. Sabaha çıkarlarken o korkunç çığlık onları da yakalayıverdi. Kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.”
6913. Metin
يخبر تعالى عن أهل الحجر، وهم قوم صالح الذين كانوا يسكنون الحجر المعروف في أرض الحجاز، أنهم كذبوا المرسلين أي: كذبوا صالحا، ومن كذب رسولا فقد كذب سائر الرسل، لاتفاق دعوتهم، وليس تكذيب بعضهم لشخصه بل لما جاء به من الحق الذي اشترك جميع الرسل بالإتيان به، {وَآتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا} الدالة على صحة ما جاءهم به صالح من الحق، التي من جملتها: تلك الناقة التي هي من آيات الله العظيمة.
Allah Teâlâ Hicaz bölgesinde bilinen Hicr mevkiinde ikamet eden Salih'in kavmi Hicr halkı hakkında; peygamberleri yalanladıklarını yani Salih'i yalanladıklarını haber vermektedir. Bir peygamberi yalanlayan kimse davetlerinin birliği sebebiyle bütün peygamberleri yalanlamış olur. Onların yalanlaması sadece onun şahsına değil, bütün peygamberlerin getirmekte ortak olduğu hakka yöneliktir. Salih'in getirdiği hakkın sıhhatine delalet eden {وَآتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا} “Biz onlara ayetlerimizi verdik;” ki Allah'ın büyük ayetlerinden olan o meşhur dişi deve de bu ayetlerdendir.
6914. Metin
{فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} كبرا وتجبرا على الله، {وَكَانُوا} من كثرة إنعام الله عليهم {يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا آمِنِينَ} من المخاوف مطمئنين في ديارهم، فلو شكروا النعمة وصدقوا نبيهم صالحا ﵇ لأدرَّ الله عليهم الأرزاق، ولأكرمهم بأنواع من الثواب العاجل والآجل، ولكنهم -لما كذبوا وعقروا الناقة، وعتوا عن أمر ربهم وقالوا: {يا صالح ائتنا بما تعدنا إن كنت من الصادقين}
Kibirlerinden ve Allah'a karşı böbürlenmelerinden ötürü {فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} “onlardan yüz çevirdiler.” Allah'ın kendilerine olan nimetlerinin çokluğundan dolayı korkulardan emin ve yurtlarında huzur içinde {وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا آمِنِينَ} “dağlardan güvenli güvenli evler yontuyorlardı.” Şayet bu nimete şükredip peygamberleri Salih'i aleyhisselâm tasdik etselerdi Allah onların üzerine rızıkları bolca akıtır, onları dünyada ve ahirette türlü mükâfatlarla onurlandırırdı. Fakat onlar yalanlayıp deveyi boğazlayınca ve Rablerinin emrinden çıkıp: {يا صالح ائتنا بما تعدنا إن كنت من الصادقين} “Ey Salih! Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!” dediklerinde,
6915. Metin
{فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ} فتقطعت قلوبهم في أجوافهم وأصبحوا في دارهم جاثمين هلكى، مع ما يتبع ذلك من الخزي واللعنة المستمرة {فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} لأن أمر الله إذا جاء لا يرده كثرة جنود، ولا قوة أنصار ولا غزارة أموال.
{فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ} “Sabaha çıkarlarken o korkunç çığlık onları da yakalayıverdi.” Kalpleri göğüslerinde paramparça oldu ve yurtlarında dizüstü çökmüş helâk olmuş vaziyette sabaha çıktılar; buna sürekli bir rüsvaylık ve lânet de eşlik etti. {فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Zira Allah'ın emri geldiğinde onu ne askerlerin çokluğu ne yardımcıların gücü ne de malların bolluğu geri çevirebilir.
6916. Metin
{٨٥ - ٨٦} {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ} .
{85-86} {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık. Şüphesiz o saat (kıyamet) mutlaka gelecektir; öyleyse sen güzel bir hoşgörü ile muamele et! Şüphesiz Rabbin, hakkıyla yaratan, her şeyi bilendir.”
6917. Metin
أي: ما خلقناهما عبثا وباطلا كما يظن ذلك أعداء الله، بل ما خلقناهما {إِلا بِالْحَقِّ} الذي منه أن يكونا بما فيهما دالتين على كمال خالقهما، واقتداره، وسعة رحمته وحكمته، وعلمه المحيط، وأنه الذي لا تنبغي العبادة إلا له وحده لا شريك له، {وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ} لا ريب فيها لخلق السماوات والأرض أكبر من خلق الناس {فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ} وهو الصفح الذي لا أذية فيه بل يقابل إساءة المسيء بالإحسان، وذنبه بالغفران، لتنال من ربك جزيل الأجر والثواب، فإن كل ما هو آت فهو قريب، وقد ظهر لي معنى أحسن مما ذكرت هنا.
Yani Allah düşmanlarının zannettiği gibi biz onları boş yere ve batıl olarak yaratmadık; bilakis içindekilerle birlikte Yaratıcılarının kemaline, kudretine, rahmet ve hikmetinin genişliğine, her şeyi kuşatan ilmine ve hiçbir ortağı olmaksızın ibadetin yalnızca O'na layık olduğuna delalet etsinler diye {إِلا بِالْحَقِّ} “ancak hak ile” yarattık. {وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ} “Şüphesiz o saat mutlaka gelecektir;” bunda hiçbir şüphe yoktur; zira göklerin ve yerin yaratılışı insanların yaratılışından daha büyüktür. {فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ} “Öyleyse sen güzel bir hoşgörü ile muamele et!” Bu, içinde hiçbir eziyet bulunmayan, bilakis kötülük edenin kötülüğüne iyilikle, kusuruna bağışlamayla karşılık verilen bir hoşgörüdür; ta ki Rabbinden bol mükâfat ve ecir alabilesin. Zira gelecek olan her şey yakındır. Burada zikrettiğimden daha güzel bir mana da zihnime belirmiştir:
6918. Metin
وهو: أن المأمور به هو الصفح الجميل أي: الحسن الذي قد سلم من الحقد والأذية القولية والفعلية، دون الصفح الذي ليس بجميل، وهو الصفح في غير محله، فلا يصفح حيث اقتضى المقام العقوبة، كعقوبة المعتدين الظالمين الذين لا ينفع فيهم إلا العقوبة، وهذا هو المعنى.
O da şudur: Emredilen şey, kin ile sözlü ve fiilî eziyetten arınmış olan güzel sayf (hoşgörü)dür; güzel olmayan yani yerinde yapılmayan hoşgörü değildir. Dolayısıyla makamın cezalandırmayı gerektirdiği yerde -cezadan başkasının fayda vermediği haddi aşan zalimlerin cezalandırılması gibi- hoşgörü gösterilmez. Asıl mana da budur.
6919. Metin
{إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلاقُ} لكل مخلوق {الْعَلِيمُ} بكل شيء، فلا يعجزه أحد من جميع ما أحاط به علمه وجرى عليه خلقه، وذلك سائر الموجودات.
{إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلاقُ} “Şüphesiz Rabbin, hakkıyla yaratan,” yani her mahlûkun yaratıcısı, {الْعَلِيمُ} “her şeyi bilendir.” İlminin kuşattığı ve yaratmasının cereyan ettiği bütün varlıklardan hiçbiri O'nu âciz bırakamaz.
6920. Metin
{٨٧ - ٩٣} {وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ * لا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ * وَقُلْ إِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ * كَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ} .
{87-93} {وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ * لا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ * وَقُلْ إِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ * كَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ} “Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi [ayeti] ve yüce Kur'an'ı verdik. Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya nimetlerine sakın gözlerini dikme! Onlara karşı üzülme ve müminlere kanatlarını indir. Ve de ki: ‘Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım.’ Tıpkı o bölücülere indirdiğimiz gibi...”
6921. Metin
يقول تعالى ممتنًّا على رسوله {وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي} وهن -على الصحيح- السور السبع الطوال: " البقرة " و " آل عمران " و " النساء " و " المائدة " و " الأنعام " و " الأعراف " و " الأنفال " مع " التوبة " أو أنها فاتحة الكتاب لأنها سبع آيات، فيكون عطف " القرآن العظيم " على ذلك من باب عطف العام على الخاص، لكثرة ما في المثاني من التوحيد، وعلوم الغيب، والأحكام الجليلة، وتثنيتها فيها.
Allah Teâlâ Resûlüne minnetini bildirerek şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي} “Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi [ayeti/sureyi] verdik.” Bunlar -sahih görüşe göre- yedi uzun suredir: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En'âm, A'râf ve Tevbe ile birlikte Enfâl sureleridir. Yahut yedi ayet olduğu için Fâtiha suresidir. Bu takdirde 'yüce Kur'an'ın buna atfedilmesi, 'Mesânî'de yer alan tevhid, gayb ilimleri, yüce hükümler ve bunların onda tekrarlanması sebebiyle genel olanın özele atfı kabilinden olur.
6922. Metin
وعلى القول بأن " الفاتحة " هي السبع المثاني معناها: أنها سبع آيات، تثنى في كل ركعة، وإذا كان الله قد أعطاه القرآن العظيم مع السبع المثاني كان قد أعطاه أفضل ما يتنافس فيه المتنافسون، وأعظم ما فرح به المؤمنون، {قل بفضل الله وبرحمته فبذلك فليفرحوا هو خير مما يجمعون} ولذلك قال بعده: {لا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ} أي: لا تعجب إعجابا يحملك على إشغال فكرك بشهوات الدنيا التي تمتع بها المترفون، واغترَّ بها الجاهلون، واستغن بما آتاك الله من المثاني والقرآن العظيم، {وَلا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ} فإنهم لا خير فيهم يرجى، ولا نفع يرتقب، فلك في المؤمنين عنهم أحسن البدل وأفضل العوض، {وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ} أي: ألن لهم جانبك، وحسِّن لهم خلقك، محبة وإكراما وتودُّدا، {وَقُلْ إِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ} أي: قم بما عليك من النذارة وأداء الرسالة والتبليغ للقريب والبعيد والعدو والصديق، فإنك إذا فعلت ذلك فليس عليك من حسابهم من شيء، وما من حسابك عليهم من شيء.
'Seb'u'l-Mesânî'nin Fâtiha olduğu görüşüne göre ise bunun manası: Her rekâtta tekrarlanan yedi ayet olmasıdır. Allah ona Seb'u'l-Mesânî ile birlikte yüce Kur'an'ı verdiğine göre, yarışanların uğrunda yarışacağı en faziletli şeyi ve müminlerin sevineceği en büyük nimeti vermiş demektir: {قل بفضل الله وبرحمته فبذلك فليفرحوا هو خير مما يجمعون} “De ki: Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, yalnızca bununla sevinsinler. Bu, onların topladıkları şeylerden daha hayırlıdır.” Bundan dolayı ardından şöyle buyurmuştur: {لا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ} “Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya nimetlerine sakın gözlerini dikme!” Yani lüks içinde yaşayanların faydalandığı ve cahillerin aldandığı dünya şehvetleriyle zihnini meşgul edecek derecede onlara imrenme; Allah'ın sana verdiği Mesânî ve yüce Kur'an ile yetin. {وَلا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ} “Onlara karşı üzülme;” zira onlarda umulacak bir hayır ve beklenecek bir fayda yoktur. Onların yerine müminlerde senin için en güzel bedel ve en faziletli karşılık vardır. {وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ} “Ve müminlere kanatlarını indir;” yani sevgi, ikram ve muhabbetle onlara karşı yumuşak davran ve ahlakını güzelleştir. {وَقُلْ إِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ} “Ve de ki: ‘Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım.’” Yani yakına ve uzağa, düşmana ve dosta uyarı, risaleti eda ve tebliğ vazifeni yerine getir; bunu yaptığın takdirde onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez.
6923. Metin
وقوله: {كَمَا أَنزلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ} أي: كما أنزلنا العقوبة على المقتسمين على بطلان ما جئت به، الساعين لصد الناس عن سبيل الله.
{كَمَا أَنزلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ} “Tıpkı o bölücülere indirdiğimiz gibi...” buyruğunun manası: Getirdiğin şeyin batıl olduğuna dair kendi aralarında and içip bölüşen ve insanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan kimselerin üzerine cezayı indirdiğimiz gibi [uyar].
6924. Metin
{الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ * فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ * عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ * فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ * عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Onlar ki Kur'an'ı parça parça edenlerdir. Rabbine andolsun ki onların hepsini yaptıklarından ötürü mutlaka hesaba çekeceğiz.”
6925. Metin
{الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ} أي: أصنافا وأعضاء وأجزاء، يصرفونه بحسب ما يهوونه، فمنهم من يقول: سحر ومنهم من يقول: كهانة ومنهم من يقول: مفترى إلى غير ذلك من أقوال الكفرة المكذبين به، الذين جعلوا قدحهم فيه ليصدوا الناس عن الهدى.
{الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ} “Onlar ki Kur'an'ı parça parça edenlerdir.” Yani onu çeşitlere, organlara ve kısımlara ayırıp hevalarına göre yorumlayanlardır. Kimi sihir der, kimi kehânet der, kimi de uydurmadır der. Kur'an'ı yalanlayan ve insanları hidayetten alıkoymak için onu kötülemeyi gaye edinen kâfirlerin diğer sözleri de böyledir.
6926. Metin
{فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ} أي: جميع من قدح فيه وعابه وحرفه وبدله {عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ} وفي هذا أعظم ترهيب وزجر لهم عن الإقامة على ما كانوا عليه (١) .
{فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ} “Rabbine andolsun ki onların hepsini,” yani onu kötüleyen, ayıplayan, tahrif eden ve değiştiren herkesi, {عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarından ötürü mutlaka hesaba çekeceğiz.” Bunda, bulundukları hal üzere devam etmekten onları meneden ve sakındıran en büyük tehdit ve uyarı vardır (1).
6927. Metin
ثم أمر الله رسوله أن لا يبالي بهم ولا بغيرهم وأن يصدع بما أمر الله ويعلن بذلك لكل أحد ولا يعوقنه عن أمره عائق ولا تصده أقوال المتهوكين، {وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ} أي: لا تبال بهم واترك مشاتمتهم ومسابتهم مقبلا على شأنك، {إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ} بك وبما جئت به وهذا وعد من الله لرسوله، أن لا يضره المستهزئون، وأن يكفيه الله إياهم بما شاء من أنواع العقوبة. وقد فعل تعالى فإنه ما تظاهر أحد بالاستهزاء برسول الله ﷺ وبما جاء به إلا أهلكه الله وقتله شر قتلة.
Sonra Allah Resûlüne; onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah'ın emrettiği şeyi açıkça tebliğ edip bunu herkese duyurmasını, hiçbir engelin kendisini bu görevden alıkoymamasını ve şaşkınların sözlerinin onu durdurmamasını emretti: {وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ} “Müşriklerden yüz çevir!” Yani onlara aldırma, onlarla karşılıklı sövüşüp atışmayı bırak ve kendi işine yönel. {إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ} “Şüphesiz o alaycılara karşı biz sana yeteriz.” Sana ve getirdiğin dine karşı [seni koruruz]. Bu, Allah'ın Resûlüne bir vaadidir: Alaycılar ona asla zarar veremeyecek ve Allah dilediği ceza çeşitleriyle onlara karşı Peygamberine kâfi gelecektir. Nitekim Allah Teâlâ bunu gerçekleştirmiştir; zira Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ve onun getirdiği din ile açıktan alay eden hiç kimse yoktur ki Allah onu helâk etmiş ve en kötü şekilde öldürmüş olmasın.
6928. Metin
ثم ذكر وصفهم وأنهم كما يؤذونك يا رسول الله، فإنهم أيضا يؤذون الله ويجعلون معه {إِلهًا آخَرَ} وهو ربهم وخالقهم ومدبرهم {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} غب أفعالهم إذا وردوا القيامة، {وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ} لك من التكذيب والاستهزاء، فنحن قادرون على استئصالهم بالعذاب، والتعجيل لهم بما يستحقون، ولكن الله يمهلهم ولا يهملهم.
Sonra onların niteliklerini ve Ey Allah'ın Resûlü, sana eziyet ettikleri gibi Allah'a da eziyet edip kendilerinin Rabbi, Yaratıcısı ve Yöneticisi olduğu halde O'nunla birlikte {إِلهًا آخَرَ} “başka bir ilah” edindiklerini zikretti: {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} “Yakında bileceklerdir!” Kıyamete vardıklarında yaptıklarının acı akıbetini [göreceklerdir]. {وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ} “Andolsun ki onların söyledikleri [yalanlama ve alaylar] yüzünden senin göğsünün daraldığını çok iyi biliyoruz.” Biz onları azapla kökünden kazımaya ve hak ettiklerini hemen başlarına getirmeye elbette kâdiriz; fakat Allah onlara mühlet verir ama onları asla ihmal etmez.
6929. Metin
فأنت يا محمد {فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ} أي: أكثر من ذكر الله وتسبيحه وتحميده والصلاة فإن ذلك يوسع الصدر ويشرحه ويعينك على أمورك.
Sen de ey Muhammed! {فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ} “Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Yani Allah'ı zikretmeyi, O'nu tesbih ve tenzih etmeyi, O'na hamdetmeyi ve namaz kılmayı çoğalt. Çünkü bunlar göğsü genişletip ferahlatır ve işlerinde sana yardımcı olur.1
6930. Metin
{٩٩} {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} .
{99} {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”
6931. Metin
{وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} أي: الموت أي: استمر في جميع الأوقات على التقرب إلى الله بأنواع العبادات، فامتثل ﷺ أمر ربه، فلم يزل دائبا في العبادة، حتى أتاه اليقين من ربه ﷺ تسليما كثيرا.
{وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} “Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani ölüm gelinceye kadar... Yani her vakit türlü ibadetlerle Allah'a yakınlaşmaya devam et. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbinin bu emrine boyun eğdi ve Rabbinden yakîn (ölüm) gelinceye kadar sürekli ibadet üzere kaldı. Allah ona çokça salât ve selâm eylesin.
6932. Metin
تم تفسير سورة الحجر
Hicr Suresinin tefsiri tamamlandı.