9955. Metin
{١ - ٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} .
{1-3} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif, Lâm, Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi -ki onda asla şüphe yoktur- Âlemlerin Rabbi tarafındandır. Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? Hayır, o Rabbinden gelen haktır; tâ ki senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın, belki hidayete ererler.”
9956. Metin
يخبر تعالى أن هذا الكتاب الكريم، أنه تنزيل من رب العالمين، الذي رباهم بنعمته.
Allah Teâlâ bu Kerim Kitab'ın, kullarını nimetiyle terbiye eden Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunu haber vermektedir.
9957. Metin
ومن أعظم ما رباهم به، هذا الكتاب، الذي فيه كل ما يصلح أحوالهم، ويتمم أخلاقهم، وأنه لا ريب فيه، ولا شك، ولا امتراء، ومع ذلك قال المكذبون للرسول الظالمون في ذلك: افتراه محمد، واختلقه من عند نفسه، وهذا من أكبر الجراءة على إنكار كلام الله، ورمي محمد ﷺ، بأعظم الكذب، وقدرة الخلق على كلام مثل كلام الخالق.
Onları kendisiyle terbiye ettiği en büyük nimetlerden biri de, içinde hallerini ıslah edecek ve ahlaklarını kemale erdirecek her şeyin bulunduğu, kendisinde hiçbir şüphe, tereddüt ve tereddüt eseri bulunmayan bu Kitap'tır. Bununla beraber Resul'ü yalanlayan ve bu hususta haddi aşan zalimler: «Bunu Muhammed uydurdu ve kendiliğinden düzüp koştu» dediler. Bu ise Allah'ın kelamını inkâr etme, Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-'i en büyük yalanla itham etme ve yaratılmışların Yaratıcı'nın kelamı gibi bir söz söylemeye güç yetirebileceğini iddia etme cüretlerinin en büyüklerindendir.
9958. Metin
وكل واحد من هذه من الأمور العظائم، قال الله - رادًا على من قال: افتراه:-
Bunların her biri çok büyük hususlardır. Allah -“Onu uydurdu” diyen kimseye reddiye olarak- şöyle buyurdu:
9959. Metin
{بَلْ هُوَ الْحَقُّ} الذي لا يأتيه الباطل من بين يديه، ولا من خلفه، تنزيل من حكيم حميد. {مِنْ رَبِّكَ} أنزله رحمة للعباد {لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ} أي: في حالة ضرورة وفاقة لإرسال الرسول، وإنزال الكتاب، لعدم النذير، بل هم في جهلهم يعمهون، وفي ظلمة ضلالهم يترددون، فأنزلنا الكتاب عليك {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} من ضلالهم، فيعرفون الحق فيؤثرونه.
{بَلْ هُوَ الْحَقُّ} “Hayır, o haktır;” öyle ki önünden de arkasından da ona batıl yaklaşamaz, Hakîm ve Hamîd olan Allah katından indirilmiştir. Kullara bir rahmet olarak {مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden [gelendir];” {لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ} “tâ ki senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın.” Yani bir uyarıcı bulunmadığı için elçi gönderilmesine ve Kitap indirilmesine son derece muhtaç ve zaruret içinde oldukları bir halde [uyarasın]... Bilakis onlar cehaletleri içinde bocalayıp durmakta ve sapıklıklarının karanlığında tereddüt etmektedirler. İşte Kitab'ı sana indirdik ki {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “belki hidayete ererler;” sapıklıklarından kurtulup hakkı tanırlar ve onu tercih ederler.
9960. Metin
وهذه الأشياء التي ذكرها الله كلها، مناقضة لتكذيبهم له: وإنها تقتضي منهم الإيمان والتصديق التام به، وهو كونه {مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} وأنه {الْحَقُّ} والحق مقبول على كل حال، وأنه {لا رَيْبَ فِيهِ} بوجه من الوجوه، فليس فيه، ما يوجب الريبة، لا بخبر لا يطابق للواقع ١ ولا بخفاء واشتباه معانيه، وأنهم في ضرورة وحاجة إلى الرسالة، وأن فيه الهداية لكل خير وإحسان.
Allah'ın zikrettiği bütün bu hususlar, onların onu yalanlamalarıyla bütünüyle çelişmektedir. Aksine bunlar, onların ona tam olarak iman edip tasdik etmelerini gerektirmektedir. Şöyle ki: O, {مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbindendir”; şüphesiz o {الْحَقُّ} “haktır” -hak ise her hâlükârda makbuldür- ve onda hiçbir veçhile {لا رَيْبَ فِيهِ} “şüphe yoktur”. Zira onda şüpheyi gerektirecek ne gerçeğe uymayan bir haber 1 ne de manalarının kapalı ve müphem olması gibi bir durum söz konusudur. Üstelik onlar peygamberliğe/risalete son derece muhtaç durumdadırlar ve onda her türlü hayra ve ihsana ulaştıracak bir hidayet mevcuttur.
9961. Metin
{٤ - ٩} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ * يُدَبِّرُ الأمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الأرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ * ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ * الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الإنْسَانِ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ * ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} .
{4-9} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ * يُدَبِّرُ الأمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الأرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ * ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ * الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الإنْسَانِ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ * ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} “Allah O'dur ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Sizin için O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? Gökten yere kadar bütün işleri O çekip çevirir; sonra da o işler, sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'na yükselir. İşte gaybı da görünen âlemi de bilen, Azîz ve Rahîm olan O'dur. O ki yarattığı her şeyi güzel kıldı ve insanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden kıldı. Sonra onu düzeltip tamamladı, ona Kendi ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”
9962. Metin
يخبر تعالى عن كمال قدرته بخلق {السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} أولها، يوم الأحد، وآخرها الجمعة، مع قدرته على خلقها بلحظة، ولكنه تعالى رفيق حكيم.
Allah Teâlâ bir anda yaratmaya kadir olduğu halde -fakat O Râfık'tır, Hakîm'dir- ilki Pazar ve sonuncusu Cuma günü olmak üzere {السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} “gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde” yaratmakla kudretinin kemalini haber vermektedir.
9963. Metin
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} الذي هو سقف المخلوقات، استواء يليق بجلاله.
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} “Sonra Arş'a istiva etti;” yani mahlukatın tavanı olan Arş'a, Kendi celaline yaraşır bir istiva ile istiva etti.
9964. Metin
{مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ} يتولاكم، في أموركم، فينفعكم {وَلا شَفِيع} يشفع لكم، إن توجه عليكم العقاب.
İşlerinizi üstlenip size fayda sağlayacak {مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ} “Sizin için O'ndan başka ne bir dost,” aleyhinize azap tahakkuk ettiğinde size şefaat edecek {وَلا شَفِيع} “ne de bir şefaatçi vardır.”
9965. Metin
{أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ} فتعلمون أن خالق الأرض والسماوات، المستوي على العرش العظيم، الذي انفرد بتدبيركم، وتوليكم، وله الشفاعة كلها، هو المستحق لجميع أنواع العبادة.
{أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?” Böylece yerin ve göklerin Yaratıcısı olan, yüce Arş'a istiva eden, sizin idarenizi ve işlerinizi üstlenmede tek olan ve bütün şefaat elinde bulunan Zât'ın her türlü ibadete layık yegâne mâbud olduğunu bilirsiniz.
9966. Metin
{يُدَبِّرُ الأمْرَ} القدري والأمر الشرعي، الجميع هو المتفرد بتدبيره، نازلة تلك التدابير من عند المليك القدير {مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الأرْضِ} فَيُسْعِدُ بها ويُشْقِي، ويُغْنِي ويُفْقِرُ، ويُعِزُّ، ويُذِلُّ، ويُكرِمُ، ويُهِينُ، ويرفع أقوامًا، ويضع آخرين، ويُنزل الأرزاق.
Kaderî ve şer'î {يُدَبِّرُ الأمْرَ} “bütün işleri O çekip çevirir;” hepsini idare etmede O tektir. Bu tedbirler Melik ve Kadîr olan Allah'ın katından {مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الأرْضِ} “gökten yere kadar” iner. Onlarla kimini mesut kimini bedbaht kılar, kimini zengin kimini fakir eder, kimini aziz kimini zelil kılar, kimine ikram eder kimini alçaltır, nice kavimleri yükseltir, nicelerini alçaltır ve rızıkları indirir.
9967. Metin
{ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ} أي: الأمر ينزل من عنده، ويعرج إليه {فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} وهو يعرج إليه، ويصله في لحظة.
{ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ} “Sonra da o işler O'na yükselir;” yani iş O'nun katından iner ve {فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} “sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde” O'na yükselir; o iş O'na yükselir ve bir anda O'na ulaşır.
9968. Metin
{ذَلِكَ} الذي خلق تلك المخلوقات العظيمة، الذي استوى على العرش العظيم، وانفرد بالتدابير في المملكة، {عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} فبسعة علمه، وكمال عزته، وعموم رحمته، أوجدها، وأودع فيها، من المنافع ما أودع، ولم يعسر عليه تدبيرها.
Bu muazzam mahlukatı yaratan, yüce Arş'a istiva eden ve mülkündeki tedbirlerde tek olan {ذَلِكَ} “İşte O,” {عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “gaybı da görünen âlemi de bilen, Azîz ve Rahîm olandır.” İlminin genişliği, izzetinin kemali ve rahmetinin umumiliğiyle onları var etmiş, içlerine bunca menfaati yerleştirmiş ve onların tedbiri O'na asla güç gelmemiştir.
9969. Metin
{الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ} أي: كل مخلوق خلقه الله، فإن الله أحسن خلقه، وخلقه خلقًا يليق به، ويوافقه، فهذا عام.
{الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ} “O ki yarattığı her şeyi güzel kıldı;” yani Allah'ın yarattığı her mahlukatı Allah en güzel şekilde yaratmış, ona layık ve uygun bir hilkat bahşetmiştir; bu umumi bir hükümdür.
9970. Metin
ثم خص الآدمي لشرفه وفضله فقال: {وَبَدَأَ خَلْقَ الإنْسَانِ مِنْ طِينٍ} وذلك بخلق آدم ﵇، أبي البشر.
Sonra şerefi ve faziletinden ötürü insanoğlunu hususi olarak zikredip şöyle buyurdu: {وَبَدَأَ خَلْقَ الإنْسَانِ مِنْ طِينٍ} “ve insanın yaratılışına çamurdan başladı.” Bu da insanlığın atası olan Âdem -aleyhisselâm-'ın yaratılmasıyla [başlamıştır].
9971. Metin
{ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} أي: ذرية آدم ناشئة {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} وهو النطفة المستقذرة الضعيفة.
{ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} “Sonra onun neslini kıldı;” yani Âdem'in zürriyetini {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} “değersiz bir sudan” -ki o zayıf ve hakir görülen nutfedir- var kıldı.
9972. Metin
{ثُمَّ سَوَّاهُ} بلحمه، وأعضائه، وأعصابه، وعروقه، وأحسن خلقته، ووضع كل عضو منه، بالمحل الذي لا يليق به غيره، {وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ} بأن أرسل إليه الملك، فينفخ فيه الروح، فيعود
{ثُمَّ سَوَّاهُ} “Sonra onu düzeltip tamamladı;” etiyle, azalarıyla, sinirleriyle, damarlarıyla hilkatini en güzel kıldı ve onun her bir uzvunu kendisinden başkasına yakışmayacak en uygun yerine yerleştirdi. {وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ} “ve ona Kendi ruhundan üfledi;” şöyle ki ona meleği gönderdi, melek de ona ruh üfledi ve böylece...
9973. Metin
بإذن الله، حيوانا، بعد أن كان جمادًا.
Allah'ın izniyle, cansız bir madde iken canlı bir varlık haline geldi.
9974. Metin
{وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ} أي: ما زال يعطيكم من المنافع شيئًا فشيئا، حتى أعطاكم السمع والأبصار {وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} الذي خلقكم وصوركم.
{وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ} “Ve sizin için kulaklar, gözler... var etti;” yani size kulaklar, gözler ve gönüller verinceye kadar menfaatleri azar azar bahşetmeye devam etti. {وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} “ve gönüller var etti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” Sizi yaratan ve size suret veren Zât'a [ne kadar da az şükrediyorsunuz].
9975. Metin
{١٠ - ١١} {وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ * قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} .
{10-11} {وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ * قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} “Dediler ki: ‘Biz toprakta kaybolup yok olduktan sonra gerçekten yeni bir yaratılışta mı olacağız?’ Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir. De ki: ‘Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.’”
9976. Metin
أي: قال المكذبون بالبعث على وجه الاستبعاد: {أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرْضِ} أي: بَلِينَا وتمزقنا، وتفرقنا في المواضع التي لا تُعْلَمُ.
Yani dirilişi yalanlayanlar bunu akıldan uzak görerek şöyle dediler: {أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرْضِ} “Biz toprakta kaybolup yok olduktan sonra...” Yani çürüyüp parçalandıktan ve bilinmeyen yerlere dağılıp gittikten sonra mı?
9977. Metin
{أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} أي: لمبعوثون بعثًا جديدًا بزعمهم أن هذا من أبعد الأشياء، وذلك لقياسهم قدرة الخالق، بقدرهم.
{أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} “gerçekten yeni bir yaratılışta mı olacağız?” Yani yeniden mi diriltileceğiz? İddialarınca bu olabilecek en uzak şeydir; zira onlar Yaratıcı'nın kudretini kendi aciz güçleriyle kıyaslamışlardır.
9978. Metin
وكلامهم هذا، ليس لطلب الحقيقة، وإنما هو ظلم، وعناد، وكفر بلقاء ربهم وجحد، ولهذا قال: {بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُون} فكلامهم علم (١) مصدره وغايته، وإلا فلو كان قصدهم بيان الحق، لَبَيَّنَ لهم من الأدلة القاطعة على ذلك، ما يجعله مشاهداً للبصيرة، بمنزلة الشمس للبصر.
Onların bu sözleri hakikati aramak için değildir; yalnızca bir zulüm, inat ve Rablerine kavuşmayı inkâr ve reddir. İşte bundan dolayı şöyle buyurdu: {بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُون} “Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.” Onların sözlerinin kaynağı ve gayesi bilinmiştir (1). Yoksa şayet maksatları hakkın beyan edilmesi olsaydı, göz için güneş ne ise basiret için de onu apaçık müşahede edilir kılacak kesin deliller kendilerine açıklanırdı.
9979. Metin
ويكفيهم، أنهم معهم علم أنهم قد ابتدئوا من العدم، فالإعادة أسهل من الابتداء، وكذلك الأرض الميتة، ينزل الله عليها المطر، فتحيا بعد موتها، وينبت به متفرق بذورها.
Onlara, yoktan yaratıldıklarını bilmeleri delil olarak yeter; zira yeniden yaratmak ilk baştan yaratmaktan daha kolaydır. Keza ölü toprağa Allah yağmur indirir de toprak ölümünden sonra dirilir ve onunla dağılmış tohumları biter.
9980. Metin
{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ} أي: جعله الله وكيلا على قبض الأرواح، وله أعوان. {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} فيجازيكم بأعمالكم، وقد أنكرتم البعث، فانظروا ماذا يفعل الله بكم.
{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ} “De ki: Size vekil kılınan (canınızı almakla görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacaktır.” Yani: Allah onu ruhları kabzetmekle görevlendirmiştir ve onun yardımcıları da vardır. {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” Böylece O da amellerinizin karşılığını size verecektir. Sizler dirilişi inkâr etmiştiniz; artık Allah'ın size ne yapacağını bir görün!1
9981. Metin
{١٢ - ١٤} {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ * وَلَوْ شِئْنَا لآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لأمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ * فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{12-14} {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ * وَلَوْ شِئْنَا لآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لأمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ * فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “O günahkârların Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek: ‘Rabbimiz! Gördük ve işittik; artık bizi [dünyaya] geri döndür de salih amel işleyelim, doğrusu biz artık kesin olarak inandık’ dediklerini bir görsen! Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik. Fakat benden şu söz hak olmuştur: ‘Cehennemi cinlerden ve insanlardan bütünüyle dolduracağım!’ Öyleyse bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan ötürü [azabı] tadın! Şüphesiz biz de sizi unuttuk (kendi halinize bıraktık); yaptıklarınız sebebiyle ebedî azabı tadın!”
9982. Metin
لما ذكر تعالى رجوعهم إليه يوم القيامة، ذكر حالهم في مقامهم بين [يديه] (١) فقال: {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ} الذين أصروا على الذنوب العظيمة، {نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ} خاشعين خاضعين أذلاء، مقرين بجرمهم، سائلين الرجعة قائلين: {رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا} أي: بان لنا الأمر، ورأيناه عيانًا، فصار عين يقين.
Allah Teâlâ kıyamet gününde Kendi huzuruna döneceklerini zikrettikten sonra [huzurunda] (1) durdukları andaki hallerini zikrederek şöyle buyurdu: Büyük günahlarda ısrar eden {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ} “O günahkârların...” {نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ} “Rablerinin huzurunda başlarını öne eğdiklerini bir görsen!” Korku içinde, boyun eğmiş, zelil, suçlarını itiraf etmiş ve geri dönmeyi isteyerek şöyle dediklerini: {رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا} “‘Rabbimiz! Gördük ve işittik;’” yani mesele bize apaçık oldu, onu ayan beyan gördük ve ayne'l-yakîn haline geldi.
9983. Metin
{فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} أي: صار عندنا الآن، يقين بما [كنا] (٢) نكذب به، أي: لرأيت أمرا فظيعًا، وحالا مزعجة، وأقوامًا خاسرين، وسؤلا غير مجاب، لأنه قد مضى وقت الإمهال.
{فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} “‘...artık bizi geri döndür de salih amel işleyelim, doğrusu biz artık kesin olarak inandık’” yani yalanlamış [olduğumuz] (2) şeylere karşı şu anda bizde kesin bir inanç hasıl oldu [derler]. Yani [onları bir görseydin] dehşet verici bir durum, sarsıcı bir hâl, hüsrana uğramış kavimler ve karşılıksız kalan bir talep görürdün; çünkü mühlet vakti artık geçmiştir.
9984. Metin
وكل هذا بقضاء الله وقدره، حيث خلى بينهم وبين الكفر والمعاصي، فلهذا قال: {وَلَوْ شِئْنَا لآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} أي: لهدينا الناس كلهم، وجمعناهم على الهدى، فمشيئتنا صالحة لذلك، ولكن الحكمة، تأبى أن يكونوا كلهم على الهدى، ولهذا قال: {وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي} أي: وجب، وثبت ثبوتًا لا تغير فيه.
Bütün bunlar Allah'ın kaza ve kaderi iledir; zira onları küfür ve isyanlarıyla baş başa bırakmıştır. İşte bundan ötürü şöyle buyurdu: {وَلَوْ شِئْنَا لآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} “Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik;” yani bütün insanları hidayete erdirir ve onları hidayet üzere toplardık; zira meşietimiz buna elverişlidir. Fakat hikmet hepsinin hidayet üzere olmasını kabul etmez. İşte bundan ötürü şöyle buyurdu: {وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي} “Fakat benden şu söz hak olmuştur;” yani değişmeyecek kesin bir şekilde tahakkuk edip sabit olmuştur:
9985. Metin
{لأمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} فهذا الوعد، لا بد منه، ولا محيد عنه، فلا بد من تقرير أسبابه من الكفر والمعاصي.
{لأمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} “«Cehennemi cinlerden ve insanlardan bütünüyle dolduracağım!»” Bu vaat mutlaka gerçekleşecektir, ondan kaçış yoktur; dolayısıyla onun küfür ve isyanlardan ibaret olan sebepleri de mutlaka takdir edilecektir.
9986. Metin
{فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} أي: يقال للمجرمين، الذين ملكهم الذل، وسألوا الرجعة إلى الدنيا، ليستدركوا ما فاتهم، قد فات وقت الرجوع ولم يبق إلا العذاب، فذوقوا العذاب الأليم، بما نسيتم لقاء يومكم هذا، وهذا النسيان نسيان ترك، أي: بما أعرضتم عنه، وتركتم العمل له، وكأنكم غير قادمين عليه، ولا ملاقيه.
{فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} “Öyleyse bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan ötürü [azabı] tadın!” Yani zilletin kendilerini kapladığı, kaçırdıklarını telafi etmek için dünyaya dönmek isteyen mücrimlere şöyle denir: Geri dönüş vakti geçmiştir, geriye sadece azap kalmıştır; bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan ötürü can yakıcı azabı tadın! Bu unutma, terk etme manasında bir unutmadır; yani ondan yüz çevirdiğiniz, onun için amel etmeyi terk ettiğiniz ve sanki onun huzuruna gelmeyecek ve onunla karşılaşmayacakmış gibi davrandığınız için [tadın].
9987. Metin
{إِنَّا نَسِينَاكُمْ} أي: تركناكم بالعذاب، جزاء من جنس عملكم، فكما نَسِيتُمْ نُسِيتُمْ، {وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ} أي: العذاب غير المنقطع، فإن العذاب إذا كان له أجل وغاية، كان فيه بعض التنفيس والتخفيف، وأما عذاب جهنم - أعاذنا الله منه - فليس فيه روح راحة، ولا انقطاع لعذابهم فيها. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} من الكفر والفسوق والمعاصي.
{إِنَّا نَسِينَاكُمْ} “Şüphesiz biz de sizi unuttuk.” Yani amelinizin kendi cinsinden bir ceza olarak sizi azap içinde terk ettik; nitekim siz nasıl unuttuysanız siz de öylece unutuldunuz1. {وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ} “Ve ebedî azabı tadın!” Yani kesintisiz azabı [tadın]. Çünkü azabın şayet bir süresi ve sonu bulunsaydı onda bir nebze rahatlama ve hafifleme olurdu. Cehennem azabına gelince -Allah bizi ondan muhafaza eylesin2- onda ne bir anlık rahatlık vardır ne de onların oradaki azaplarının bir kesintisi söz konusudur. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık.” [Yani] küfür, fısk ve günahlardan [yaptıklarınıza karşılık].
9988. Metin
{١٥ - ١٧} {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ * فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{15-17} {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ * فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Bizim ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, kendilerine o ayetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve büyüklük taslamaksızın Rablerini hamd ile tesbih ederler. Yanları yataklarından uzaklaşır; korku ve ümitle Rablerine yalvarırlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için göz aydınlığı olacak hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”
9989. Metin
لما ذكر تعالى الكافرين بآياته، وما أعد لهم من العذاب، ذكر المؤمنين بها، ووصفهم، وما أعد لهم من الثواب، فقال: {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا} [أي] (١) إيمانًا حقيقيًا، من يوجد منه شواهد الإيمان، وهم: {الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا} بآيات ربهم فتليت عليهم آيات القرآن، وأتتهم النصائح على أيدي رسل الله، ودُعُوا إلى التذكر، سمعوها فقبلوها، وانقادوا، و {خَرُّوا سُجَّدًا} أي: خاضعين لها، خضوع ذكر لله، وفرح بمعرفته.
Allah Teâlâ ayetlerini inkâr eden kâfirleri ve onlar için hazırladığı azabı zikrettikten sonra, ayetlerine iman edenleri, onların vasıflarını ve kendileri için hazırladığı mükâfatı zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا} “Bizim ayetlerimize ancak... inanırlar;” [yani] (1) iman delilleri kendisinde bulunan kimseler hakiki manada inanırlar. Bunlar: Rablerinin ayetleriyle {الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا} “kendilerine öğüt verildiği zaman” -kendilerine Kur'an ayetleri okunduğunda, Allah'ın elçileri eliyle kendilerine nasihatler ulaştığında ve düşünüp öğüt almaya davet edildiklerinde- onu işitip kabul eden, boyun eğen ve {خَرُّوا سُجَّدًا} “secdeye kapanan” kimselerdir; yani Allah'ı zikretmenin getirdiği bir hudu ve O'nu tanımanın verdiği sevinçle ayetlere boyun bükerler.
9990. Metin
{وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ} لا بقلوبهم، ولا بأبدانهم، فيمتنعون من الانقياد لها، بل متواضعون لها، قد تلقوها بالقبول، والتسليم، وقابلوها بالانشراح والتسليم، وتوصلوا بها إلى مرضاة الرب الرحيم، واهتدوا بها إلى الصراط المستقيم.
{وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ} “ve büyüklük taslamaksızın Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Ne kalpleriyle ne de bedenleriyle büyüklük taslarlar ki ona boyun eğmekten geri dursunlar; bilakis ona karşı mütevazıdırlar, onu kabul ve teslimiyetle karşılamışlar, gönül ferahlığı ve teslimiyetle karşı çıkmamışlar, onun vasıtasıyla Rahîm olan Rabbin rızasına ulaşmışlar ve onunla dosdoğru yola hidayet bulmuşlardır.
9991. Metin
{تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ} أي: ترتفع جنوبهم، وتنزعج عن مضاجعها اللذيذة، إلى ما هو ألذ عندهم منه وأحب إليهم، وهو الصلاة في الليل، ومناجاة الله تعالى.
{تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ} “Yanları yataklarından uzaklaşır;” yani yanları lezzetli yataklarından kalkıp uzaklaşarak kendilerince ondan daha tatlı ve daha sevimli olana, yani geceleyin namaz kılmaya ve Allah Teâlâ'ya münacatta bulunmaya yönelir.
9992. Metin
ولهذا قال: {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ} أي: في جلب مصالحهم الدينية والدنيوية، ودفع مضارهما. {خَوْفًا وَطَمَعًا} أي: جامعين بين الوصفين، خوفًا أن ترد أعمالهم، وطمعًا في قبولها، خوفًا من عذاب الله، وطمعًا في ثوابه.
İşte bundan dolayı şöyle buyurdu: Din ve dünyalarına ait menfaatleri celbetmek ve zararlarını defetmek için {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ} “Rablerine yalvarırlar;” {خَوْفًا وَطَمَعًا} “korku ve ümitle;” yani her iki vasfı bir araya getirerek: Amellerinin reddedilmesinden korkarak ve kabul edilmesini umarak; Allah'ın azabından korkarak ve O'nun sevabını umarak [dua ederler].
9993. Metin
{وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} من الرزق، قليلا كان أو كثيرًا {يُنْفِقُونَ} ولم يذكر قيد النفقة، ولا المنفق عليه، ليدل على العموم، فإنه يدخل فيه، النفقة الواجبة، كالزكوات، والكفارات، ونفقة الزوجات والأقارب، والنفقة المستحبة في وجوه الخير، والنفقة والإحسان المالي، خير مطلقًا، سواء وافق غنيًا أو فقيرًا، قريبًا أو بعيدًا، ولكن الأجر يتفاوت، بتفاوت النفع، فهذا عملهم.
Kendilerine verdiğimiz rızıktan -az olsun çok olsun- {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “infak ederler.” Umumu ifade etmesi için infakın kaydı ve kime infak edildiği zikredilmemiştir; zira zekâtlar, kefaretler, eşlerin ve akrabaların nafakası gibi vacip infaklar ile hayır yollarında yapılan müstehap infaklar bunun içine girer. Mali infak ve ihsan mutlak olarak hayırdır; ister zengine ister fakire, ister yakına ister uzağa denk gelsin fark etmez; ancak ecir, menfaatin derecesine göre farklılık gösterir. İşte onların ameli budur.
9994. Metin
وأما جزاؤهم، فقال: {فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ} يدخل فيه جميع نفوس الخلق، لكونها نكرة في سياق النفي. أي: فلا يعلم أحد {مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ} من الخير الكثير، والنعيم الغزير، والفرح والسرور، واللذة والحبور، كما قال تعالى على لسان رسوله: "أعددت لعبادي الصالحين، ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر"
Mükâfatlarına gelince; şöyle buyurdu: {فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ} “Hiç kimse bilemez;” nefy (olumsuzluk) bağlamında belgisiz (nekire) geldiği için bütün mahlukatın canları buna dahildir. Yani hiç kimse {مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ} “onlar için göz aydınlığı olacak hangi nimetlerin saklandığını” -pek çok hayrı, bol nimeti, sevinç ve neşeyi, lezzet ve sürûru- bilemez. Nitekim Allah Teâlâ Resulü'nün lisanıyla şöyle buyurmuştur: “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler hazırladım.”
9995. Metin
فكما صلوا في الليل، ودعوا، وأخفوا العمل، جازاهم من جنس عملهم، فأخفى أجرهم، ولهذا قال: {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ}
Onlar geceleyin namaz kılıp dua ettikleri ve amellerini gizledikleri gibi, [Allah da] onları amellerinin cinsiyle mükâfatlandırarak mükâfatlarını gizlemiştir.1 İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Yaptıklarına karşılık olarak.”
9996. Metin
{١٨ - ٢٠} {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لا يَسْتَوُونَ * أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} .
{18-20} {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لا يَسْتَوُونَ * أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Mümin olan kimse, yoldan çıkmış (fasık) kimse gibi midir? Onlar eşit olmazlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince; yaptıklarına karşılık bir konaklama yeri olarak onlar için Me'vâ cennetleri vardır. Yoldan çıkanlara gelince; onların barınağı ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, tekrar oraya geri döndürülürler ve onlara: ‘Yalanlayıp durduğunuz ateş azabını tadın!’ denir.”
9997. Metin
ينبه تعالى، العقول على ما تقرر فيها، من عدم تساوي المتفاوتين المتباينين، وأن حكمته تقتضي عدم تساويهما فقال: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا} قد عمر قلبه بالإيمان، وانقادت جوارحه لشرائعه، واقتضى إيمانه آثاره وموجباته، من ترك مساخط الله، التي (١) يضر وجودها بالإيمان.
Allah Teâlâ birbirinden farklı ve zıt iki şeyin eşit olamayacağına dair akıllarda yer etmiş hakikate ve hikmetinin onların eşit olmamasını gerektirdiğine dikkat çekerek şöyle buyurdu: Kalbini imanla imar etmiş, azaları O'nun şeriatine boyun eğmiş ve imanı, varlığı imana zarar veren Allah'ın gazap ettiği şeyleri terk etmek gibi gereklerini ve eserlerini doğurmuş olan {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا} “Mümin olan kimse...”
9998. Metin
{كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا} قد خرب قلبه، وتعطل من الإيمان، فلم يكن فيه وازع ديني، فأسرعت جوارحه بموجبات الجهل والظلم، من كل إثم ومعصية، وخرج بفسقه عن طاعة الله.
{كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا} “yoldan çıkmış (fasık) kimse gibi midir?” Ki onun kalbi harabe olmuş, imandan mahrum kalmış, içinde dinî bir engel kalmamış, azaları cehalet ve zulmün gereği olan her türlü günah ve isyana koşmuş ve fasıklığı sebebiyle Allah'a itaatten çıkmıştır.
9999. Metin
أفيستوي هذان الشخصان؟.
Bu iki şahıs hiç eşit olur mu?!
10000. Metin
{لا يَسْتَوُونَ} عقلا وشرعًا، كما لا يستوي الليل والنهار، والضياء والظلمة، وكذلك لا يستوي ثوابهما في الآخرة.
Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık eşit olmadığı gibi {لا يَسْتَوُونَ} “Onlar eşit olmazlar;” ne aklen ne şer'an eşit olurlar, aynı şekilde ahiretteki mükâfatları da eşit olmaz.
10001. Metin
{أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} من فروض ونوافل {فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى} أي: الجنات التي هي مأوى اللذات، ومعدن الخيرات، ومحل الأفراح، ونعيم القلوب، والنفوس، والأرواح، ومحل الخلود، وجوار الملك المعبود، والتمتع بقربه، والنظر إلى وجهه، وسماع خطابه.
Farzlardan ve nafilelerden ibaret {أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince;” {فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى} “onlar için Me'vâ cennetleri vardır;” yani lezzetlerin barınağı, hayırların kaynağı, sevinçlerin mekânı, kalplerin, nefislerin ve ruhların nimeti, ebediyet yurdu, Melik ve Mâbud olan Allah'a komşuluk, O'na yakın olmanın hazzı, O'nun vechine bakmak ve hitabını işitmek [onlaradır].
10002. Metin
{نزلا} لهم أي: ضيافة، وقِرًى {بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} فأعمالهم التي تفضل الله بها عليهم، هي التي أوصلتهم لتلك المنازل الغالية العالية، التي لا يمكن التوصل إليها ببذل الأموال، ولا بالجنود والخدم، ولا بالأولاد، بل ولا بالنفوس والأرواح، ولا يتقرب إليها بشيء
{نزلا} “bir konaklama yeri (ağırlama) olarak;” yani {بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarına karşılık” bir ziyafet olarak [verilir]. Allah'ın kendilerine lütfettiği amelleri, onları mallar sarf ederek, ordular ve hizmetçilerle, evlatlarla, hatta nefisler ve canlarla dahi ulaşılamayacak olan o pek değerli ve yüce konaklara ulaştırmıştır. O konaklara...
10003. Metin
أصلا سوى الإيمان والعمل الصالح.
iman ve salih amelden başka hiçbir şeyle asla yaklaşılamaz.
10004. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ} أي: مقرهم ومحل خلودهم، النار التي جمعت كل عذاب وشقاء، ولا يُفَتَّرُ عنهم العقاب ساعة.
{وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ} “Yoldan çıkanlara gelince; onların barınağı ateştir;” yani karargâhları ve ebedî kalacakları yer, her türlü azap ve bedbahtlığı içinde toplayan ve kendilerinden cezası bir an bile hafifletilmeyen ateştir.
10005. Metin
{كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا} فكلما حدثتهم إرادتهم بالخروج، لبلوغ العذاب منهم كل مبلغ، ردوا إليها، فذهب عنهم روح ذلك الفرج، واشتد عليهم الكرب.
{كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا} “Ne zaman oradan çıkmak isteseler, tekrar oraya geri döndürülürler.” Azabın kendilerinde son hadde varması sebebiyle nefisleri ne zaman çıkmayı arzulasa hemen oraya geri itilirler; böylece o kurtuluş ferahlığı ellerinden gider ve kederleri katbekat şiddetlenir.
10006. Metin
{وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} فهذا عذاب النار، الذي يكون فيه مقرهم ومأواهم، وأما العذاب الذي قبل ذلك، ومقدمة له وهو عذاب البرزخ، فقد ذكر بقوله:
{وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Onlara: ‘Yalanlayıp durduğunuz o ateş azabını tadın!’ denilir.” İşte bu, içinde karargâh ve barınaklarının bulunacağı ateş azabıdır. Bundan önceki ve onun bir mukaddimesi olan azaba, yani berzah azabına gelince1, o da şu buyrukla zikredilmiştir:
10007. Metin
{٢١} {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الأدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الأكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} .
{21} {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الأدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الأكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “Andolsun ki biz onlara, o en büyük azaptan önce daha yakın azaptan da mutlaka tattıracağız; belki dönerler.”
10008. Metin
أي: ولنذيقن الفاسقين المكذبين، نموذجًا من العذاب الأدنى، وهو عذاب البرزخ، فنذيقهم طرفًا منه، قبل أن يموتوا، إما بعذاب بالقتل ونحوه، كما جرى لأهل بدر من المشركين، وإما عند الموت، كما في قوله تعالى {وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ} ثم يكمل لهم العذاب الأدنى في برزخهم.
Yani yoldan çıkmış o yalancı kâfirlere, yakın azabın -ki o berzah azabıdır- bir numunesini mutlaka tattıracağız; ölmeden önce ya Bedir ehli müşriklere olduğu gibi öldürülme ve benzeri şekillerdeki azapla ya da ölüm anında -nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O zalimleri ölümün şiddetli baygınlıkları içindeyken, meleklerin de ellerini uzatarak: ‘Çıkarın canlarınızı! Bugün alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız’ dedikleri an bir görsen!” (En'âm Suresi, 93)- onlara bundan bir pay tattıracağız; sonra da berzah âleminde yakın azap onlar için tamamlanacaktır.
10009. Metin
وهذه الآية من الأدلة على إثبات عذاب القبر، ودلالتها ظاهرة، فإنه قال: {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الأدْنَى} أي: بعض وجزء منه، فدل على أن ثَمَّ عذابًا أدنى قبل العذاب الأكبر، وهو عذاب النار.
Bu ayet-i kerime kabir azabının ispatına dair delillerdendir ve delaleti gayet açıktır. Zira Allah Teâlâ: {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الأدْنَى} “daha yakın azaptan da mutlaka tattıracağız” buyurmuştur; yani ondan bir parça ve bir pay... Bu da göstermektedir ki en büyük azap olan ateş azabından önce daha yakın bir azap vardır.
10010. Metin
ولما كانت الإذاقة من العذاب الأدنى في الدنيا، قد لا يتصل بها الموت، فأخبر تعالى أنه يذيقهم ذلك لعلهم يرجعون إليه ويتوبون من ذنوبهم كما قال تعالى: {ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ}
Dünyada yakın azaptan tattırılmanın peşinden hemen ölüm gelmeyebileceği için, Allah Teâlâ belki Kendisine dönerler ve günahlarından tevbe ederler diye bunu kendilerine tattırdığını haber vermiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanların elleriyle kazandıkları sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Tâ ki yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın, belki dönerler.” (Rûm Suresi, 41).
10011. Metin
{٢٢} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ} .
{22} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ} “Kendisine Rabbinin ayetleriyle öğüt verildikten sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim vardır? Şüphesiz biz günahkârlardan intikam alıcılarız.”
10012. Metin
أي: لا أحد أظلم، وأزيد تعديًا، ممن ذكر بآيات ربه، التي أوصلها إليه ربه، الذي يريد تربيته، وتكميل نعمته على أيدي رسله، تأمره، وتذكره مصالحه الدينية والدنيوية، وتنهاه عن مضاره الدينية والدنيوية، التي تقتضي أن يقابلها بالإيمان والتسليم، والانقياد والشكر، فقابلها هذا الظالم بضد ما ينبغي، فلم يؤمن بها، ولا اتبعها، بل أعرض عنها وتركها وراء ظهره، فهذا من أكبر المجرمين، الذين يستحقون شديد النقمة، ولهذا قال: {إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ}
Yani elçileri vasıtasıyla onu terbiye etmek ve nimetini tamamlamak isteyen Rabbinin kendisine ulaştırdığı, dinî ve dünyevî menfaatlerini emredip hatırlatan, dinî ve dünyevî zararlarından onu nehyeden -ki bunlar iman, teslimiyet, itaat ve şükürle karşılanmayı gerektirir- ayetleriyle öğüt verildikten sonra bu zalimin gerekenin tam zıddıyla karşılık verip iman etmeyen, ona uymayan, bilakis ondan yüz çevirip onu arkasına atan kimseden daha zalim ve haddi aşan hiç kimse olamaz! İşte bu kimse, şiddetli intikamı hak eden en büyük mücrimlerdendir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: {إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ} “Şüphesiz biz günahkârlardan intikam alıcılarız.”
10013. Metin
{٢٣ - ٢٥} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ * وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} .
{23-25} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ * وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı verdik; sakın sen ona kavuşacağından şüphe etme! Onu İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kıldık. Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Şüphesiz Rabbin, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.”
10014. Metin
لما ذكر تعالى، آياته التي ذكر بها عباده، وهو: القرآن، الذي أنزله على محمد ﷺ، ذكر أنه ليس ببدع من الكتب، ولا من جاء به، بغريب من الرسل، فقد آتى الله موسى الكتاب الذي هو التوراة المصدقة للقرآن، التي قد صدقها القرآن، فتطابق حقهما، وثبت برهانهما، {فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ} لأنه قد تواردت أدلة الحق وبيناته، فلم يبق للشك والمرية، محل.
Allah Teâlâ kullarına kendisiyle öğüt verdiği ayetlerini, yani Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e indirdiği Kur'an'ı zikrettikten sonra, onun kitaplar içinde bir ilk olmadığını, onu getirenin de elçiler arasında garip/yabancı olmadığını zikretti: Şüphesiz Allah, Musa'ya Kur'an'ı doğrulayan ve Kur'an'ın da kendisini doğruladığı Tevrat olan Kitab'ı vermiştir; ikisinin hakikati birbirine uymuş ve burhanları sabit olmuştur. {فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ} “sakın sen ona kavuşacağından şüphe etme!” Çünkü hakkın delilleri ve apaçık belgeleri birbiri ardınca gelmiştir; artık şüphe ve tereddüde yer kalmamıştır.
10015. Metin
{وَجَعَلْنَاهُ} أي: الكتاب الذي آتيناه موسى {هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ} يهتدون به في أصول دينهم، وفروعه (١) وشرائعه موافقة لذلك الزمان، في بني إسرائيل.
{وَجَعَلْنَاهُ} “Ve onu kıldık;” yani Musa'ya verdiğimiz Kitab'ı {هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kıldık;” dinlerinin usulünde ve füruunda (1) onunla hidayet bulurlar; onun hükümleri İsrailoğulları içinde o zamana uygundu.
10016. Metin
وأما هذا القرآن الكريم، فجعله الله هداية للناس كلهم، لأنه هداية للخلق، في أمر دينهم ودنياهم، إلى يوم القيامة، وذلك لكماله وعلوه {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ}
Bu Kur'an-ı Kerim'e gelince; Allah onu bütün insanlar için bir hidayet rehberi kılmıştır. Çünkü o kıyamet gününe kadar din ve dünya işlerinde mahlukat için bir hidayettir; bu da onun kemalinden ve yüceliğindendir: “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) çok yücedir, hikmet doludur.” (Zuhruf Suresi, 4).
10017. Metin
{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ} أي: من بني إسرائيل {أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا} أي: علماء بالشرع، وطرق الهداية، مهتدين في أنفسهم، يهدون غيرهم بذلك الهدى، فالكتاب الذي أنزل إليهم، هدى، والمؤمنون به منهم، على قسمين: أئمة يهدون بأمر الله، وأتباع مهتدون بهم.
{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ} “Ve içlerinden kıldık;” yani İsrailoğullarından {أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا} “emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık;” yani şeriatı ve hidayet yollarını bilen, bizzat kendileri hidayet üzere olup o hidayetle başkalarını da doğru yola ileten âlimler kıldık. Kendilerine indirilen Kitap bir hidayettir; onlardan o Kitab'a inanan müminler ise iki kısımdır: Allah'ın emriyle doğru yolu gösteren önderler ve onlara uyarak hidayet bulan tabiler.
10018. Metin
والقسم الأول أرفع الدرجات بعد درجة النبوة والرسالة، وهي درجة الصديقين، وإنما نالوا هذه الدرجة العالية بالصبر على التعلم والتعليم، والدعوة إلى الله، والأذى في سبيله، وكفوا أنفسهم عن جماحها في المعاصي، واسترسالها في الشهوات.
Birinci kısım, nübüvvet ve risalet derecesinden sonraki en yüce mertebedir ki o da Sıddîklerin mertebesidir. Onlar bu yüce dereceye ancak ilim öğrenmeye ve öğretmeye, Allah'a davet etmeye, O'nun yolunda eziyetlere katlanmaya sabretmekle ve nefislerini günahlara serkeşlik etmekten ve şehvetlere dalıp gitmekten alıkoymakla ulaşmışlardır.
10019. Metin
{وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ} أي: وصلوا في الإيمان بآيات الله، إلى درجة اليقين، وهو العلم التام، الموجب للعمل، وإنما وصلوا إلى درجة اليقين، لأنهم تعلموا تعلمًا صحيحًا، وأخذوا المسائل عن أدلتها المفيدة لليقين.
{وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ} “ve ayetlerimize kesin olarak inanıyorlardı;” yani Allah'ın ayetlerine imanda yakîn derecesine -ki o ameli gerektiren tastamam ilimdir- ulaştılar. Onlar yakîn derecesine ancak sahih bir ilim tahsil ettikleri ve meseleleri yakîn ifade eden delillerinden aldıkları için ulaşmışlardır.
10020. Metin
فما زالوا يتعلمون المسائل، ويستدلون عليها بكثرة الدلائل، حتى وصلوا لذاك، فبالصبر واليقين، تُنَالُ الإمامة في الدين.
Onlar durmaksızın meseleleri öğrendiler ve pek çok delille bunlara delil getirdiler; nihayet bu mertebeye eriştiler. İşte sabır ve yakîn ile dinde önderlik (imamet) elde edilir.
10021. Metin
وثَمَّ مسائل اختلف فيها بنو إسرائيل، منهم من أصاب فيها الحق، ومنهم من أخطأه خطأ، أو عمدًا، والله تعالى {يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} وهذا القرآن يقص على بني إسرائيل، بعض الذي يختلفون فيه، فكل خلاف وقع بينهم، ووجد في القرآن تصديق لأحد القولين، فهو الحق، وما عداه مما خالفه، باطل.
İsrailoğullarının hakkında ihtilafa düştüğü birtakım meseleler1 de vardı. Onlardan kimi bu meselelerde hakkı tutturmuş, kimi de sehven veya kasten yanılgıya düşmüştür. Yüce Allah ise {يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “ihtilaf edip durdukları hususlarda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” İşte bu Kur'an, İsrailoğullarına hakkında ihtilaf ettikleri şeylerin bir kısmını anlatmaktadır. Dolayısıyla onların arasında meydana gelen her bir ihtilafta, iki görüşten birini doğrulayan bir ifade Kur'an'da yer alıyorsa hak olan odur; ona muhalif olan diğer görüş ise batıldır.
10022. Metin
{٢٦ - ٢٧} {أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الأرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلا يُبْصِرُونَ} .
{26-27} {أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الأرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلا يُبْصِرُونَ} “Kendilerinden önce, yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onları doğru yola iletmedi (hidayet rehberi olmadı) mı? Şüphesiz bunda ayetler (ibretler) vardır. Hâlâ kulak vermezler mi? Görmediler mi ki, biz suyu çorak/kupkuru toprağa sevk ediyoruz da onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yedikleri ekinleri çıkarıyoruz? Hâlâ görmezler mi?”
10023. Metin
يعني: أولم يتبين لهؤلاء المكذبين للرسول، ويهدهم إلى الصواب. {كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ} الذين سلكوا مسلكهم، {يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ} فيشاهدونها عيانًا، كقوم هود، وصالح، وقوم لوط.
Yani Resul'ü yalanlayan bu kimselere açıklığa kavuşup onları doğruya iletmedi mi ki; kendilerinin yolunu tutan {كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ} “nice nesilleri helak ettik;” {يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ} “onların yurtlarında gezip dolaşırlar” da Hûd kavmi, Sâlih kavmi ve Lût kavmi gibi onların meskenlerini gözleriyle görürler.
10024. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ} يستدل بها، على صدق الرسل، التي جاءتهم، وبطلان ما هم عليه، من الشرك والشر، وعلى أن من فعل مثل فعلهم، فُعِلَ بهم، كما فُعِلَ بأشياعه من قبل.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ} “Şüphesiz bunda ayetler (ibretler) vardır;” kendilerine gelen elçilerin doğruluğuna, içinde bulundukları şirk ve kötülüğün batıllığına ve onların yaptıkları gibi yapanlara, daha önceki benzerlerine yapıldığı gibi muamele edileceğine bununla delil getirilir.
10025. Metin
وعلى أن الله تعالى مجازي العباد، وباعثهم للحشر والتناد. {أَفَلا يَسْمَعُونَ} آيات الله، فيعونها، فينتفعون بها، فلو كان لهم سمع صحيح، وعقل رجيح، لم يقيموا على حالة (١) يجزم بها، بالهلاك.
Yine Allah Teâlâ'nın kullara karşılıklarını vereceğine ve onları haşir ve feryat günü için dirilteceğine dair ibretler vardır. {أَفَلا يَسْمَعُونَ} “Hâlâ kulak vermezler mi?” Yani Allah'ın ayetlerini işitip kavrasalar da onlardan faydalansalar ya! Şayet onların sağlıklı bir işitmeleri ve olgun bir akılları olsaydı, helaki kesin olan bir hâl (1) üzere ısrar edip kalmazlardı.
10026. Metin
{أَوَلَمْ يَرَوْا} بأبصارهم نعمتنا، وكمال حكمتنا {أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الأرْضِ الْجُرُزِ} التي لا نبات فيها، فيسوق الله المطر، الذي لم يكن قبل موجودًا فيها، فيفرغه فيها، من السحاب، أو من الأنهار. {فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا} أي: نباتًا، مختلف الأنواع {تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ} وهو نبات البهائم {وَأَنْفُسهمْ} وهو طعام الآدميين.
Gözleriyle nimetimizi ve hikmetimizin kemalini {أَوَلَمْ يَرَوْا} “Görmediler mi ki;” {أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الأرْضِ الْجُرُزِ} “biz suyu çorak/kupkuru toprağa sevk ediyoruz;” yani içinde hiç bitki bulunmayan toprağa... Allah daha önce orada bulunmayan yağmuru sevk eder de bulutlardan veya nehirlerden oraya boşaltır. {فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا} “onunla ekinleri çıkarıyoruz;” yani çeşitli türlerde bitkiler... {تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ} “hayvanlarının yedikleri” -ki bu hayvanların otudur- {وَأَنْفُسهمْ} “ve kendilerinin yedikleri...” ki bu da insanların yiyeceğidir.
10027. Metin
{أَفَلا يُبْصِرُونَ} تلك المنة، التي أحيا الله بها البلاد والعباد، فيستبصرون فيهتدون بذلك البصر، وتلك البصيرة، إلى الصراط المستقيم، ولكن غلب عليهم العمى، واستولت عليهم الغفلة، فلم يبصروا في ذلك، بصر الرجال، وإنما نظروا إلى ذلك، نظر الغفلة، ومجرد العادة، فلم يوفقوا للخير.
{أَفَلا يُبْصِرُونَ} “Hâlâ görmezler mi?” Allah'ın beldeleri ve kulları kendisiyle dirilttiği o nimeti [görüp de] gerçeği kavrasalar ve bu görme ve bu basiret sayesinde dosdoğru yola (sırat-ı müstakîme) hidayet bulsalar ya! Fakat onlara körlük galip gelmiş, gaflet kendilerini kuşatmıştır. Dolayısıyla ona [olgun] erlerin bakışıyla bakmadılar; aksine ona sadece gaflet nazarıyla ve sırf alışkanlıkla baktılar da hayra muvaffak kılınmadılar.
10028. Metin
{٢٨ - ٣٠} {وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ * فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} .
{28-30} {وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ * فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} “Derler ki: ‘Eğer doğru sözlü iseniz bu fetih (hüküm günü) ne zaman?’ De ki: ‘Fetih gününde, kâfirlere iman etmeleri fayda vermez ve onlara mühlet de tanınmaz.’ Artık onlardan yüz çevir ve bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler.”
10029. Metin
أي: يستعجل المجرمون بالعذاب، الذي وعدوا به على التكذيب، جهلا منهم ومعاندة.
Yani günahkârlar, yalanlamalarına karşılık kendilerine vaat edilen azabın cehalet ve inatları yüzünden bir an önce gelmesini isterler.
10030. Metin
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ} الذي يفتح بيننا وبينكم، بتعذيبنا على زعمكم {إِنْ كُنْتُمْ} أيها الرسل {صَادِقِينَ} في دعواكم.
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ} “Derler ki: ‘Bu fetih ne zaman?’” İddianıza göre bize azap edilmek suretiyle aramızda hükmün verileceği o fetih... {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘eğer doğru sözlü iseniz’” ey elçiler, davanızda [ne zaman gerçekleşecek]?
10031. Metin
{قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ} الذي يحصل به عقابكم، لا تستفيدون به شيئًا، فلو كان إذا حصل، حصل إمهالكم، لتستدركوا ما فاتكم، حين صار الأمر عندكم يقينًا، لكان لذلك وجه، ولكن إذا جاء يوم الفتح، انقضى الأمر، ولم يبق للمحنة محل فـ {لا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ} لأنه صار إيمان ضرورة، {وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ} أي: يمهلون، فيؤخر عنهم العذاب، فيستدركون أمرهم.
{قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ} “De ki: ‘Fetih gününde...’” Yani cezanızın gerçekleşeceği günde hiçbir fayda elde edemezsiniz. Şayet o gün geldiğinde, durum sizce yakîn hâlini aldığında kaçırdıklarınızı telafi etmeniz için size mühlet verilseydi bir anlamı olurdu; fakat fetih günü geldiğinde iş bitmiştir ve artık imtihana yer kalmamıştır. Bu sebeple {لا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ} “kâfirlere iman etmeleri fayda vermez;” çünkü o zorunluluk (yeis) anındaki bir imandır. {وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ} “ve onlara mühlet de tanınmaz;” yani azapları ertelenmez ki durumlarını telafi edebilsinler.
10032. Metin
{فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} لما وصل خطابهم إلى حالة الجهل، واستعجال العذاب. {وَانْتَظِرْ} الأمر الذي يحل بهم، فإنه لا بد منه، ولكن له أجل، إذا جاء لا يتقدم ولا يتأخر. {إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} بك ريب المنون، ومتربصون بكم دوائر السوء، والعاقبة للتقوى.
Sözleri cehalet ve azabı acele isteme derecesine vardığında {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Artık onlardan yüz çevir,” {وَانْتَظِرْ} “ve bekle!” Başlarına gelecek olan şeyi [bekle]; zira o mutlaka vuku bulacaktır, fakat onun bir eceli vardır ki geldiğinde ne öne alınır ne de ertelenir. {إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} “Şüphesiz onlar da beklemektedirler;” senin hakkında ölüm felaketlerini beklemekte, başınıza kötü belaların gelmesini gözetlemektedirler; hâlbuki güzel akıbet takva sahiplerinindir.
10033. Metin
تم تفسير سورة السجدة - بحول الله ومنه فله تعالى كمال الحمد والثناء والمجد.
Secde Suresi'nin tefsiri -Allah'ın havli ve ihsanıyla- tamamlandı. Kemal derecesindeki hamd, sena ve şan yüceliği Allah Teâlâ'ya mahsustur.