Ahkāf Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12024. Metin

مكية

Mekkîdir.

12025. Metin

{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ * مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ} .

{ 1-3 } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ * مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hâ, Mîm. Bu kitabın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.”

12026. Metin

هذا ثناء منه تعالى على كتابه العزيز وتعظيم له، وفي ضمن ذلك إرشاد العباد إلى الاهتداء بنوره والإقبال على تدبر آياته واستخراج كنوزه.

Bu, Allah Teâlâ'nın aziz Kitabı'nı bir övgüsü ve onu yüceltmesidir. Bunun zımnında kulları, onun nuruyla hidayete ermeye, ayetlerini tefekkür etmeye ve hazinelerini çıkarmaya yönelmeye bir irşad vardır.

12027. Metin

ولما بين إنزال كتابه المتضمن للأمر والنهي ذكر خلقه السماوات والأرض فجمع بين الخلق والأمر {أَلا لَهُ الْخَلْقُ وَالأمْرُ} كما قال تعالى: {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنزلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ} وكما قال تعالى: {يُنزلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقّ} فالله تعالى هو الذي خلق المكلفين وخلق مساكنهم وسخر لهم ما في السماوات وما في الأرض ثم أرسل إليهم رسله وأنزل عليهم كتبه وأمرهم ونهاهم وأخبرهم أن هذه الدار دار أعمال وممر للعمال لا دار إقامة لا يرحل عنها أهلها، وأنهم سينتقلون منها إلى دار الإقامة والقرار وموطن الخلود والدوام، وإنما أعمالهم التي عملوها في هذه الدار سيجدون ثوابها في تلك الدار كاملا موفرا.

Emir ve nehiyleri içeren Kitabı'nın indirilişini açıkladıktan sonra gökleri ve yeri yaratışını zikretti; böylece yaratma ile emri bir arada zikretti: { أَلا لَهُ الْخَلْقُ وَالأمْرُ } “Dikkat edin, yaratmak da emretmek de O'na aittir”. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنزلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ } “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Emir bunlar arasında inip durur” ve yine şöyle buyurmuştur: { يُنزلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقّ } “Kullarından dilediğine kendi emrinden olan vahiyle melekleri indirir: 'Benden başka ilah olmadığı hususunda uyarın, benden sakının!' Gökleri ve yeri hak ile yarattı”. İşte mükellefleri ve onların meskenlerini yaratan, göklerde ve yerde olanları onların hizmetine veren Allah Teâlâ'dır. Sonra onlara peygamberlerini gönderdi, kitaplarını indirdi, onlara emredip yasakladı ve bu dünyanın bir amel yurdu, amel edenler için bir geçiş yeri olduğunu, ehlinin hiç ayrılmayacağı bir ikamet yurdu olmadığını, buradan asıl karar ve ikamet yurduna, ebediyet ve devam diyarına intikal edeceklerini ve bu dünyada yaptıkları amellerin karşılığını o yurtta tastamam ve eksiksiz bulacaklarını haber verdi.

12028. Metin

وأقام تعالى الأدلة على تلك الدار وأذاق العباد نموذجا من الثواب والعقاب العاجل ليكون أدعى لهم إلى طلب المحبوب والهرب من المرهوب، ولهذا قال هنا: {مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقّ} أي: لا عبثا ولا سدى بل ليعرف العباد عظمة خالقهما ويستدلوا على كماله ويعلموا أن الذي خلقهما على عظمهما قادر على أن يعيد العباد بعد موتهم للجزاء وأن خلقهما وبقاءهما مقدر إلى {أَجَلٍ مُسَمًّى}

Allah Teâlâ o yurda dair deliller ikame etti; arzulananı talep etmeye ve korkulandan kaçmaya daha çok sevk etsin diye kullara peşin sevap ve cezadan birer numune tattırdı. Bundan dolayı burada şöyle buyurdu: { مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık”. Yani boş yere ve abes olarak değil; kullar yaratıcılarının azametini bilsinler, kemaline delil getirsinler ve bu ikisini bütün azametiyle yaratanın kulları ölümlerinden sonra ceza ve mükâfat için yeniden diriltmeye kadir olduğunu, bu ikisinin yaratılışının ve varlığının { أَجَلٍ مُسَمًّى } “belirlenmiş bir süreye kadar” takdir edildiğini bilsinler diye [yarattık].

12029. Metin

فلما أخبر بذلك -وهو أصدق القائلين وأقام الدليل وأنار السبيل أخبر -مع ذلك- أن طائفة من الخلق قد أبوا إلا إعراضا عن الحق، وصدوفا عن دعوة الرسل فقال: {وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ} وأما الذين آمنوا فلما علموا حقيقة الحال قبلوا وصايا ربهم، وتلقوها بالقبول والتسليم وقابلوها بالانقياد والتعظيم ففازوا بكل خير، واندفع عنهم كل شر.

Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Allah bunu haber verip delili ikame edince ve yolu aydınlatınca, buna rağmen yaratılmışlardan bir zümrenin haktan yüz çevirmekten ve peygamberlerin davetinden kaçınmaktan başka bir şeye yanaşmadığını haber vererek şöyle buyurdu: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ } “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler”. İman edenlere gelince; onlar işin hakikatini bildiklerinde Rablerinin tavsiyelerini kabul ettiler, onları rıza ve teslimiyetle karşıladılar, itaat ve tazimle mukabelede bulundular; böylece her türlü hayra eriştiler ve her türlü şer onlardan savruldu.

12030. Metin

{٤-٦} {قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ} .

{ 4-6 } { قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ } “De ki: 'Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, yerden neyi yaratmışlar? Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlü iseniz bundan önce [indirilmiş] bir kitap veya ilimden bir kalıntı getirin bana!' Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olan ve kendilerine yapılan dualardan habersiz bulunan kimselere yalvarandan daha sapık kim olabilir?”

12031. Metin

أي: {قُلْ} لهؤلاء الذين أشركوا بالله أوثانا وأندادا لا تملك نفعا ولا ضرا ولا موتا ولا حياة ولا نشورا، قل لهم -مبينا عجز أوثانهم وأنها لا تستحق شيئا من العبادة-: {أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ} هل خلقوا من أجرام السماوات والأرض شيئا؟ هل خلقوا جبالا؟ هل أجروا أنهارا؟ هل نشروا حيوانا؟ هل أنبتوا أشجارا؟ هل كان منهم معاونة على خلق شيء من ذلك؟

Yani: Allah'a, fayda ve zarar vermeye, öldürmeye, diriltmeye ve yeniden diriltip toplamaya güç yetiremeyen putları ve denkleri ortak koşan bu kimselere { قُلْ } “de ki”; putlarının acizliğini ve ibadetten hiçbir şeyi hak etmediklerini açıklayarak onlara şöyle söyle: { أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ } “Gösterin bana, yerden neyi yaratmışlar? Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var?” Göklerin ve yerin cisimlerinden herhangi bir şey yaratmışlar mıdır? Dağlar yaratmışlar mıdır? Nehirler akıtmışlar mıdır? Canlıları yaymışlar mıdır? Ağaçlar bitirmişler midir? Bunlardan herhangi bir şeyin yaratılmasında bir yardımları olmuş mudur?

12032. Metin

لا شيء من ذلك بإقرارهم على أنفسهم فضلا عن غيرهم، فهذا دليل عقلي قاطع على أن كل من سوى الله فعبادته باطلة.

Başkaları bir yana, bizzat kendilerinin de itirafıyla bunlardan hiçbirini yapmamışlardır. Bu, Allah'tan başka her varlığa ibadet etmenin batıl olduğuna dair kesin bir aklî delildir.

12033. Metin

ثم ذكر انتفاء الدليل النقلي فقال: {ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا} الكتاب يدعو إلى الشرك {أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ} موروث عن الرسل يأمر بذلك. من المعلوم أنهم عاجزون أن يأتوا عن أحد من الرسل بدليل يدل على ذلك، بل نجزم ونتيقن أن جميع الرسل دعوا إلى توحيد ربهم ونهوا عن الشرك به، وهي أعظم ما يؤثر عنهم من العلم قال تعالى: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} وكل رسول قال لقومه: {اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} فعلم أن جدال المشركين في شركهم غير مستندين فيه على برهان ولا دليل وإنما اعتمدوا على ظنون كاذبة وآراء كاسدة وعقول فاسدة. يدلك على فسادها استقراء أحوالهم وتتبع علومهم وأعمالهم والنظر في حال من أفنوا أعمارهم بعبادته هل أفادهم شيئا في الدنيا أو في الآخرة؟

Sonra naklî delilin de bulunmadığını zikrederek şöyle buyurdu: { ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا } “Bundan önce [indirilmiş] bir kitap getirin bana!”; şirke çağıran bir kitap [getirin], { أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ } “veya ilimden bir kalıntı”; peygamberlerden tevarüs eden ve bunu emreden bir ilim kalıntısı [getirin]. Bilinmektedir ki onlar peygamberlerden herhangi birinden buna delalet eden bir delil getirmekten acizdirler. Bilakis biz bütün peygamberlerin Rablerinin tevhidine çağırdıklarını ve O'na şirk koşmaktan nehyettiklerini kesin olarak bilir ve inanırız; onlardan rivayet edilen ilmin en büyüğü de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ } “Andolsun biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının' diye bir peygamber gönderdik”. Her peygamber kavmine: { اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ } “Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur” demiştir. Böylece anlaşılmıştır ki müşriklerin şirk konusundaki tartışmaları hiçbir burhan ve delile dayanmamaktadır; onlar ancak asılsız zanlara, değersiz görüşlere ve bozuk akıllara dayanmışlardır. Onların hâllerini incelemek, ilim ve amellerini takip etmek ve ömürlerini ibadetiyle tükettikleri şeylerin durumuna bakmak -dünyada veya ahirette kendilerine bir fayda sağlamış mıdır?- bu bozukluğu sana açıkça gösterir.

12034. Metin

ولهذا قال تعالى: {وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} أي: مدة مقامه في الدنيا لا ينتفع به بمثقال ذرة {وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ} لا يسمعون منهم دعاء ولا يجيبون لهم نداء هذا حالهم في الدنيا، ويوم القيامة يكفرون بشركهم.

Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ } “Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olan kimselere yalvarandan daha sapık kim olabilir?” Yani dünyada kaldığı müddetçe ondan zerre ağırlığınca dahi faydalanamaz. { وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ } “Ve onlar kendilerine yapılan dualardan habersizdirler”; onlardan ne bir dua işitirler ne de bir çağrıya cevap verirler. Bu, onların dünyadaki hâlidir; kıyamet gününde ise onların şirkini inkâr edeceklerdir.

12035. Metin

{وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} .

{ وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ } “İnsanlar toplandığı zaman onlar kendilerine düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”

12036. Metin

{وَإِذَا حُشرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً} يلعن بعضهم بعضا ويتبرأ بعضهم من بعض {وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ}

{ وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً } “İnsanlar toplandığı zaman onlar kendilerine düşman olurlar”; birbirlerine lânet eder ve birbirlerinden teberri ederler. { وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ } “ve onların ibadetlerini inkâr ederler”.

12037. Metin

{٧-١٠} {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ * أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} .

{ 7-10 } { وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ * أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “Ayetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman, o inkâr edenler kendilerine gelen hak hakkında: 'Bu apaçık bir büyüdür' dediler. Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] siz benim için hiçbir şeye güç yetiremezsiniz. O, sizin neye daldığınızı çok iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.' De ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.' De ki: 'Söyleyin bakalım; eğer bu [Kur'an] Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de benzeri bir şeye şahitlik edip iman etmiş, siz ise büyüklük taslamışsanız [hâliniz ne olur]? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.'”

12038. Metin

أي: وإذا تتلى على المكذبين {آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ} بحيث تكون على وجه لا يمترى بها ولا يشك في وقوعها وحقها لم تفدهم خيرا بل قامت عليهم بذلك الحجة، ويقولون من إفكهم وافترائهم {لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} أي: ظاهر لا شك فيه وهذا من باب قلب الحقائق الذي لا يروج إلا على ضعفاء العقول، وإلا فبين الحق الذي جاء به الرسول ﷺ وبين السحر من المنافاة والمخالفة أعظم مما بين السماء والأرض، وكيف يقاس الحق -الذي علا وارتفع ارتفاعا على الأفلاك وفاق بضوئه ونوره نور الشمس وقامت الأدلة الأفقية والنفسية عليه، وأقرت به وأذعنت أولو البصائر والعقول الرزينة- بالباطل الذي هو السحر الذي لا يصدر إلا من ضال ظالم خبيث النفس خبيث العمل؟! فهو مناسب له وموافق لحاله وهل هذا إلا من البهرجة؟

Yani: O yalanlayıcılara, hakkında şüphe edilmeyecek, gerçekleşmesinde ve hak oluşunda tereddüt duyulmayacak şekilde { آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ } “ayetlerimiz apaçık olarak” okunduğu zaman bu onlara bir hayır sağlamaz, bilakis aleyhlerine hüccet ikame edilmiş olur. İftiraları ve yalanları sebebiyle { لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ } “kendilerine gelen hak hakkında” şöyle derler: { هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ } “Bu apaçık bir büyüdür”; yani hiçbir şüphe bulunmayan belirgin [bir büyüdür]. Bu, ancak zayıf akıllılara yutturulabilecek hakikatleri tersyüz etme kabilindendir. Aksi takdirde Resûl'ün sallallâhu aleyhi ve sellem getirdiği hak ile büyü arasındaki zıtlık ve aykırılık, gökle yer arasındaki mesafeden daha büyüktür. Feleklerin üzerine yükselen, aydınlığı ve nuruyla güneşin nurunu aşan, afakî ve enfüsî delillerle sabit olan, basiret ve vakar sahibi akıl sahiplerinin ikrar edip boyun eğdiği Hak ile ancak sapkın, zalim, nefsi ve ameli habis kimseden sadır olan büyü şeklindeki batıl nasıl kıyaslanabilir ki?! O [büyü] ancak onun gibi birine uygundur ve onun hâline denktir; bu ise sadece bir göz boyamadan ibaret değil midir?

12039. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} أي: افترى محمد هذا القرآن من عند نفسه فليس هو من عند الله.

{ أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ } “Yoksa: 'Onu uydurdu' mu diyorlar?” Yani Muhammed bu Kur'an'ı kendi tarafından uydurdu, o Allah katından değildir [mi diyorlar]?

12040. Metin

{قُلْ} لهم: {إِنِ افْتَرَيْتُهُ} فالله علي قادر وبما تفيضون فيه عالم، فكيف لم يعاقبني على افترائي الذي زعمتم؟

Onlara { قُلْ } “de ki”: { إِنِ افْتَرَيْتُهُ } “Eğer onu ben uydurmuşsam”; Allah bana kadirdir ve sizin daldığınız şeyleri hakkıyla bilendir; o hâlde iddia ettiğiniz gibi uydurmam sebebiyle beni nasıl cezalandırmadı?

12041. Metin

فهل {تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} إن أرادني الله بضر أو أرادني برحمة {كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} فلو كنت متقولا عليه لأخذ مني باليمين ولعاقبني عقابا يراه كل أحد لأن هذا أعظم أنواع الافتراء لو كنت متقولا ثم دعاهم إلى التوبة مع ما صدر منهم من معاندة الحق ومخاصمته فقال: {وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} أي: فتوبوا إليه وأقلعوا عما أنتم فيه يغفر لكم ذنوبكم ويرحمكم فيوفقكم للخير ويثيبكم جزيل الأجر.

Şayet Allah bana bir zarar veya bir rahmet murad etse siz { تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Allah'a karşı benim için hiçbir şeye güç yetirebilir misiniz?” { كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ } “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Şayet ben O'nun adına söz uydurmuş olsaydım, beni kuvvetle yakalar ve herkesin göreceği bir şekilde cezalandırırdı; çünkü şayet söz uydurmuş olsaydım bu, iftiranın en büyüğü olurdu. Sonra haktan inatla kaçmalarına ve onunla husumetlerine rağmen onları tevbeye davet ederek şöyle buyurdu: { وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } “O, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Yani O'na tevbe edin ve içinde bulunduğunuz durumdan vazgeçin ki günahlarınızı bağışlasın, size merhamet etsin, sizi hayra muvaffak kılsın ve size bol mükâfat versin.

12042. Metin

{قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ} أي: لست بأول رسول جاءكم حتى تستغربوا رسالتي وتستنكروا دعوتي فقد تقدم من الرسل والأنبياء من وافقت دعوتي دعوتهم فلأي شيء تنكرون رسالتي؟ {وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ} أي: لست إلا بشرا ليس بيدي من الأمر شيء والله تعالى هو المتصرف بي وبكم الحاكم علي وعليكم، ولست الآتي بالشيء من عندي، {وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ} فإن قبلتم رسالتي وأجبتم دعوتي فهو حظكم ونصيبكم في الدنيا والآخرة، وإن رددتم ذلك علي فحسابكم على الله وقد أنذرتكم ومن أنذر فقد أعذر.

{ قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ } “De ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim'”; yani risaletimi yadırgamanız ve davetimi inkâr etmeniz için size gelen ilk peygamber ben değilim. Nitekim benden önce, davetimin onların davetine uygun olduğu peygamberler ve nebiler gelip geçmiştir; öyleyse peygamberliğimi ne diye inkâr ediyorsunuz? { وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ } “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem”; yani ben ancak bir beşerim, işten hiçbir şey benim elimde değildir. Bana da size de tasarruf eden, bana da size de hükmeden Allah Teâlâ'dır. Ben kendiliğimden bir şey getirecek değilim. { وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ } “Ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.” Şayet risaletimi kabul eder ve davetime icabet ederseniz bu sizin dünyada ve ahiretteki kazancınız ve nasibiniz olur. Şayet onu bana geri çevirirseniz sizin hesabınız Allah'a aittir. Ben sizi uyardım; uyaran kimse ise mazereti ortadan kaldırmış demektir.

12043. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ} أي: أخبروني لو كان هذا القرآن من عند الله وشهد على صحته الموفقون من أهل الكتاب الذين عندهم من الحق ما يعرفون أنه الحق فآمنوا به واهتدوا فتطابقت أنباء الأنبياء وأتباعهم النبلاء واستكبرتم أيها الجهلاء الأغبياء فهل هذا إلا أعظم الظلم وأشد الكفر؟ {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} ومن الظلم الاستكبار عن الحق بعد التمكن منه.

{ قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ } “De ki: 'Söyleyin bakalım; eğer bu [Kur'an] Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de benzeri bir şeye şahitlik edip iman etmiş, siz ise büyüklük taslamışsanız [hâliniz ne olur]?'” Yani bana haber verin; şayet bu Kur'an Allah katından ise ve Ehl-i Kitap'tan hakkı tanıyan ve onun hak olduğunu bilen muvaffak kılınmış kimseler onun doğruluğuna şahitlik edip ona iman etmiş ve hidayete ermişlerse, böylece peygamberlerin haberleri ile onların asil tabilerinin haberleri birbirine mutabık gelmişse; siz de ey cahil ve ahmaklar topluluğu, büyüklük taslamışsanız, bu zulmün en büyüğü ve küfrün en şiddetlisi değil midir? { إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Hakkı öğrenmeye ve kabul etmeye imkân bulduktan sonra ona karşı büyüklük taslamak ise zulümdendir.

12044. Metin

{١١-١٢} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ * وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ} .

{ 11-12 } { وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ * وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ } “İnkâr edenler iman edenler hakkında dediler ki: 'Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, ona ulaşmakta bizi geçemezlerdi.' Onunla doğru yolu bulamadıkları için de: 'Bu, eski bir uydurmadır' diyeceklerdir. Ondan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı vardı. Bu ise zalimleri uyarmak ve iyilik edenleri müjdelemek için Arap diliyle indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.”

12045. Metin

أي: قال الكفار بالحق معاندين له ورادين لدعوته: {لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ} أي: ما سبقنا إليه المؤمنون أي: لكنا أول مبادر به وسابق إليه وهذا من البهرجة في مكان، فأي دليل يدل على أن علامة الحق سبق المكذبين به للمؤمنين؟ هل هم أزكى نفوسا؟ أم أكمل عقولا؟ أم الهدى بأيديهم؟ ولكن هذا الكلام الذي صدر منهم يعزون به أنفسهم بمنزلة من لم يقدر على الشيء ثم طفق يذمه ولهذا قال: {وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ} أي: هذا السبب الذي دعاهم إليه أنهم لما لم يهتدوا بهذا القرآن وفاتهم أعظم المواهب وأجل الرغائب قدحوا فيه بأنه كذب وهو الحق الذي لا شك فيه ولا امتراء يعتريه.

Yani: Kâfirler inat ederek ve davetini reddederek Hak hakkında şöyle dediler: { لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ } “'Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, ona ulaşmakta bizi geçemezlerdi.'” Yani müminler ona ulaşmakta bizi geçemezdi; ona ilk yönelen ve koşan biz olurduk [demek istediler]. Bu ise tamamen bir safsatadır. Hakkın alametinin, onu yalanlayanların müminlerin önüne geçmesi olduğuna hangi delil delalet eder? Onlar nefisçe daha mı temizdirler? Yoksa akılca daha mı kâmildirler? Yoksa hidayet onların ellerinde midir? Fakat onlardan sadır olan bu söz, kendilerini teselli etmek içindir; tıpkı bir şeye güç yetiremeyip ardından onu yermeye başlayan kimsenin durumu gibidir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ } “Onunla doğru yolu bulamadıkları için de: 'Bu, eski bir uydurmadır' diyeceklerdir.” Yani onları buna sevk eden sebep şudur: Bu Kur'an ile doğru yolu bulamayınca, en büyük ihsanları ve en yüce nimetleri kaçırınca, onun yalan olduğunu söyleyerek karalamaya kalktılar. Oysa o, hakkında hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan hakkın ta kendisidir.

12046. Metin

الذي قد وافق الكتب السماوية خصوصا أكملها وأفضلها بعد القرآن وهي التوراة التي أنزلها الله على موسى {إِمَامًا وَرَحْمَةً} أي: يقتدي بها بنو إسرائيل ويهتدون بها فيحصل لهم خير الدنيا والآخرة. {وَهَذَا} القرآن {كِتَابٌ مُصَدِّقٌ} للكتب السابقة شهد بصدقها وصدَّقها بموافقته لها وجعله الله {لِسَانًا عَرَبِيًّا} ليسهل تناوله ويتيسر تذكره، {لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا} أنفسهم بالكفر والفسوق والعصيان إن استمروا على ظلمهم بالعذاب الوبيل ويبشر المحسنين في عبادة الخالق وفي نفع المخلوقين بالثواب الجزيل في الدنيا والآخرة ويذكر الأعمال التي ينذر عنها والأعمال التي يبشر بها.

O [Kur'an], semavî kitaplara, bilhassa Kur'an'dan sonra onların en kâmili ve en faziletlisi olan ve Allah'ın Musa'ya { إِمَامًا وَرَحْمَةً } “bir rehber ve rahmet olarak” indirdiği Tevrat'a muvafıktır. Yani İsrailoğulları ona uysunlar ve onunla hidayet bulsunlar da kendilerine dünya ve ahiret hayrı hâsıl olsun diye [indirilmiştir]. { وَهَذَا } “Bu” Kur'an ise önceki kitapları { كِتَابٌ مُصَدِّقٌ } “doğrulayıcı bir kitaptır”; onların doğruluğuna şahitlik etmiş ve onlara muvafık olmak suretiyle onları tasdik etmiştir. Kolayca anlaşılsın ve öğüt alınması kolay olsun diye Allah onu { لِسَانًا عَرَبِيًّا } “Arap diliyle” kılmıştır. { لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا } Küfür, fısk ve isyanla nefislerine zulmedenleri, şayet zulümlerine devam ederlerse şiddetli bir azapla “uyarmak”; Yaratıcı'ya ibadette ve yaratılmışlara faydalı olmakta ihsan sahibi olanları da dünyada ve ahirette bol sevapla müjdelemek ve sakındırılan ameller ile müjdelenen amelleri zikretmek için [indirilmiştir].

12047. Metin

{١٣-١٤} {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ * أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ}

{ 13-14 } { إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ * أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Şüphesiz: 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlere hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar cennet ehlidirler; yaptıklarının karşılığı olarak orada ebedî kalacaklardır.”

12048. Metin

أي: إن الذين أقروا بربهم وشهدوا له بالوحدانية والتزموا طاعته

Yani: Rablerini ikrar edip O'nun birliğine şehadet eden ve O'na itaate bağlananlar,

12050. Metin

وداموا على ذلك، و {اسْتَقَامُوا} مدة حياتهم {فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} من كل شر أمامهم، {وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ} على ما خلفوا وراءهم.

buna devam eden ve hayatları boyunca { اسْتَقَامُوا } “dosdoğru olanlar”; önlerindeki her türlü şerden ötürü { فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ } “onlara hiçbir korku yoktur”, geride bıraktıkları şeyler için de { وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ } “onlar üzülmeyeceklerdir”.

12051. Metin

{أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ} أي: أهلها الملازمون لها الذين لا يبغون عنها حولا ولا يريدون بها بدلا {خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} من الإيمان بالله المقتضى للأعمال الصالحة التي استقاموا عليها.

{ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ } “Onlar cennet ehlidirler”; yani oradan hiç ayrılmayan, oradan başka bir yere naklolunmak istemeyen ve onun yerine başka bir şey arzu etmeyen ehlidirler; üzerinde dosdoğru kaldıkları salih amelleri gerektiren Allah'a imanın { جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “karşılığı olarak” { خَالِدِينَ فِيهَا } “orada ebedî kalacaklardır”.

12052. Metin

{١٥-١٦} {وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} .

{ 15-16 } { وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ } “Biz insana anne babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına ulaşıp kırk yaşına basınca şöyle dedi: 'Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimetine şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et/nasip eyle. Soyum hakkında da benim için dirlik/ıslah nasip eyle. Şüphesiz ben sana tevbe ettim ve ben elbette müslümanlardanım.' İşte onlar, cennet ehli arasında kendilerinden yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir.”

12053. Metin

هذا من لطفه تعالى بعباده وشكره للوالدين أن وصى الأولاد وعهد إليهم أن يحسنوا إلى والديهم بالقول اللطيف والكلام اللين وبذل المال والنفقة وغير ذلك من وجوه الإحسان.

Bu, Allah Teâlâ'nın kullarına lütfundandır ve anne babanın hakkını gözetmesindendir ki evlatlara anne babalarına güzel söz, yumuşak hitap, mal ve nafaka sarf etmek ve diğer ihsan çeşitleriyle iyilik etmelerini tavsiye ve emretmiştir.

12054. Metin

ثم نبه على ذكر السبب الموجب لذلك فذكر ما تحملته الأم من ولدها وما قاسته من المكاره وقت حملها ثم مشقة ولادتها المشقة الكبيرة ثم مشقة الرضاع وخدمة الحضانة، وليست المذكورات مدة يسيرة ساعة أو ساعتين،

Sonra bunu gerektiren sebebi hatırlatarak annenin evladından ötürü nelere katlandığını, hamilelik vaktinde çektiği sıkıntıları, ardından doğumun o büyük meşakkatini, sonra emzirme ve bakım hizmetinin zorluğunu zikretti. Bu zikredilenler bir iki saatlik kısa bir müddet de değildir;

12055. Metin

وإنما ذلك مدة طويلة قدرها {ثَلاثُونَ شَهْرًا} للحمل تسعة أشهر ونحوها والباقي للرضاع هذا هو الغالب.

bilakis { ثَلاثُونَ شَهْرًا } “otuz ay” olarak takdir edilmiş uzun bir süredir. Genellikle bunun yaklaşık dokuz ayı hamilelik, kalanı ise emzirmedir.

12056. Metin

ويستدل بهذه الآية مع قوله: {وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ} أن أقل مدة الحمل ستة أشهر لأن مدة الرضاع -وهي سنتان- إذا سقطت منها السنتان بقي ستة أشهر مدة للحمل، {حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} أي: نهاية قوته وشبابه وكمال عقله، {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي} أي: ألهمني ووفقني {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ} أي: نعم الدين ونعم الدنيا، وشكره بصرف النعم في طاعة مسديها وموليها ومقابلته منته بالاعتراف والعجز عن الشكر والاجتهاد في الثناء بها على الله، والنعم على الوالدين نعم على أولادهم وذريتهم لأنهم لا بد أن ينالهم منها ومن أسبابها وآثارها، خصوصا نعم الدين فإن صلاح الوالدين بالعلم والعمل من أعظم الأسباب لصلاح أولادهم.

Bu ayet ile { وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ } “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler” buyruğundan, hamileliğin en az süresinin altı ay olduğuna delil getirilir. Çünkü iki yıl olan emzirme süresi otuz aydan düşüldüğünde hamilelik süresi olarak geriye altı ay kalır. { حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ } “Nihayet olgunluk çağına ulaşıp”; yani gücünün, gençliğinin ve aklının kemal noktasına ulaşıp, { وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي } “kırk yaşına basınca şöyle dedi: 'Rabbim! Bana ilham et / nasip eyle'”; yani bana ilham et ve beni muvaffak kıl, { أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ } “bana ve anne babama verdiğin nimetine şükretmemi”; yani din ve dünya nimetlerine şükretmemi. Nimete şükretmek; nimetleri onları bahşeden ve ihsan edenin itaatinde kullanmak, O'nun minnetini itiraf ve şükürden acziyet ile karşılamak ve Allah'a o nimetlerle övgüde bulunmaya gayret etmekle olur. Anne babaya verilen nimetler evlatlarına ve zürriyetlerine de verilmiş nimetlerdir; zira onlara bu nimetlerden, sebeplerinden ve eserlerinden pay düşmesi kaçınılmazdır. Bilhassa din nimetleri böyledir; zira anne babanın ilim ve ameldeki salahı, çocuklarının salahının en büyük sebeplerindendir.

12057. Metin

{وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ} بأن يكون جامعا لما يصلحه سالما مما يفسده، فهذا العمل الذي يرضاه الله ويقبله ويثيب عليه. {وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي} لما دعا لنفسه بالصلاح دعا لذريته أن يصلح الله أحوالهم، وذكر أن صلاحهم يعود نفعه على والديهم لقوله: {وَأَصْلِحْ لِي}

{ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ } “Ve senin razı olacağın salih amel işlememi [nasip eyle]”; yani onu ıslah eden şartları kendinde toplayan ve onu bozan unsurlardan salim olan bir amel [nasip eyle]. İşte Allah'ın razı olduğu, kabul ettiği ve mükâfat verdiği amel budur. { وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي } “Soyum hakkında da benim için dirlik/ıslah nasip eyle.” Kendi nefsi için salah dua edince zürriyeti için de Allah'ın onların hâllerini ıslah etmesi için dua etti. { وَأَصْلِحْ لِي } “benim için ıslah eyle” buyruğundan ötürü onların salahının anne babalarına da fayda sağlayacağını belirtti.

12058. Metin

{إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ} من الذنوب والمعاصي ورجعت إلى طاعتك {وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ}

Günahlardan ve masiyetlerden { إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ } “şüphesiz ben sana tevbe ettim” ve senin itaatine döndüm, { وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “ve ben elbette müslümanlardanım.”

12059. Metin

{أُولَئِكَ} الذين ذكرت أوصافهم {الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا} وهو الطاعات لأنهم يعملون أيضا غيرها. {وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ} فِي جملة {أَصْحَابِ الْجَنَّةِ} فحصل لهم الخير والمحبوب وزال عنهم الشر والمكروه.

Vasıfları zikredilen { أُولَئِكَ } “işte onlar”, { الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا } “kendilerinden yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz” -ki bu taatlerdir; çünkü onlar taat dışındaki şeyleri de işlerler- ve { أَصْحَابِ الْجَنَّةِ } “cennet ehli” zümresi içinde { وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ } “kötülüklerini bağışlayacağımız” kimselerdir. Böylece onlar için hayır ve arzulanan şey hâsıl olmuş, şer ve hoşlanılmayan şey ise onlardan zail olmuştur.

12060. Metin

{وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} أي: هذا الوعد الذي وعدناهم هو وعد صادق من أصدق القائلين الذي لا يخلف الميعاد.

{ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ } “Bu, kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir.” Yani kendilerine vadettiğimiz bu vaat; vaadinden asla dönmeyen, söz söyleyenlerin en doğrusunun verdiği doğru bir vaaddir.

12061. Metin

{١٧-١٩} {وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ * وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} .

{ 17-19 } { وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ * وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ } “Anne babasına: 'Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni [kabrimden diriltilip] çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?' diyen kimseye, anne babası Allah'a sığınarak: 'Yazıklar olsun sana! İman et; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır' dediklerinde o: 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' der. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler arasında haklarında azap sözü kesinleşmiş olanlardır. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır. Herkes için yaptıklarına göre dereceler vardır; ta ki Allah onlara amellerinin karşılığını tastamam versin ve onlara haksızlık edilmez.”

12062. Metin

لما ذكر تعالى حال الصالح البار لوالديه ذكر حالة العاق وأنها شر الحالات فقال: {وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ} إذ دعواه (١) إلى الإيمان بالله واليوم الآخر وخوفاه الجزاء.

Allah Teâlâ anne babasına itaatkâr ve iyiliksever olan salih kimsenin durumunu zikrettikten sonra, hâllerin en kötüsü olan asi ve hayırsız evladın durumunu zikrederek şöyle buyurdu: Onu Allah'a ve ahiret gününe imana davet ettiklerinde ve ceza ile korkuttuklarında { وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ } “anne babasına [şöyle] diyen kimse:”

12063. Metin

وهذا أعظم إحسان يصدر من الوالدين لولدهما أن يدعواه إلى ما فيه سعادته الأبدية وفلاحه السرمدي فقابلهما بأقبح مقابلة فقال: {أُفٍّ لَكُمَا} أي: تبا لكما ولما جئتما به.

Bu, anne babadan evlatlarına sadır olan en büyük ihsandır; zira onu ebedî saadeti ve sermedî kurtuluşunun bulunduğu şeye davet etmektedirler. O ise onları en çirkin şekilde karşılayarak { أُفٍّ لَكُمَا } “Öf size!” dedi; yani: Yazıklar olsun size de getirdiğiniz şeye de!

12064. Metin

ثم ذكر وجه استبعاده وإنكاره لذلك فقال: {أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ} من قبري إلى يوم القيامة {وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي} على التكذيب وسلفوا على الكفر وهم الأئمة المقتدى بهم لكل كفور وجهول ومعاند؟ {وَهُمَا} أي: والداه {يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ} عليه ويقولان له: {وَيْلَكَ آمِنْ} أي: يبذلان غاية جهدهما ويسعيان في هدايته أشد السعي حتى إنهما -من حرصهما عليه- أنهما يستغيثان الله له استغاثة الغريق ويسألانه سؤال الشريق ويعذلان ولدهما ويتوجعان له ويبينان له الحق فيقولان: {إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} ثم يقيمان عليه من الأدلة ما أمكنهما، وولدهما لا يزداد إلا عتوا ونفورا واستكبارا عن الحق وقدحا فيه، {فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} أي: إلا منقول من كتب المتقدمين ليس من عند الله ولا أوحاه الله إلى رسوله، وكل أحد يعلم أن محمدا ﷺ أمي لا يكتب ولا يقرأ ولا تعلم من أحد، فمن أين يتعلمه؟ وأنى للخلق أن يأتوا بمثل هذا القرآن ولو كان بعضهم لبعض ظهيرا؟.

Sonra bunu akıldan uzak görmesinin ve inkâr etmesinin gerekçesini zikrederek şöyle dedi: { أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ } “Beni [kabrimden diriltilip] çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?”; kabrimden kıyamet gününe diriltilip çıkarılmakla mı [tehdit ediyorsunuz]? { وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي } “Oysa benden önce nice nesiller gelip geçmiştir”; yalanlama üzere gelip geçmiş, küfür üzere ömür sürmüşlerdir ve onlar her nankör, cahil ve inatçı için uyulan önderlerdir! { وَهُمَا } “Anne babası ise” onun hidayeti için { يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ } “Allah'a sığınırlar” ve ona: { وَيْلَكَ آمِنْ } “'Yazıklar olsun sana! İman et'” derler. Yani olanca gayretlerini sarf eder ve onun hidayeti için var güçleriyle çabalarlar. Hatta ona olan düşkünlüklerinden ötürü boğulmakta olan kimsenin feryadı gibi onun için Allah'a sığınırlar, can havliyle O'na yalvarırlar; evlatlarını kınar, onun için acı çeker ve hakkı ona açıklayarak: { إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ } “'Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır'” derler. Ardından ellerinden geldiğince ona deliller sunarlar. Evlatları ise haktan kibirlenip uzaklaşmaktan, nefret etmekten, azgınlıktan ve onu karalamaktan başka bir şey artırmaz; { فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ } “ve şöyle der: 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.'” Yani öncekilerin kitaplarından aktarılmış şeylerden ibarettir, Allah katından değildir ve Allah onu elçisine vahyetmemiştir [der]. Oysa herkes bilir ki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ümmîdir; okuma yazması yoktur ve kimseden bir şey öğrenmemiştir. O hâlde onu nereden öğrenecektir? Birbirlerine arka çıksalar bile bütün yaratılmışlar bu Kur'an'ın bir benzerini nasıl getirebilirler?!

12065. Metin

{أُولَئِكَ الَّذِينَ} بهذه الحالة الذميمة {حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ} أي: حقت عليهم كلمة العذاب {فِي} جملة {أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ} على الكفر والتكذيب فسيدخل هؤلاء في غمارهم وسيغرقون في تيارهم.

Bu yerilmiş hâl üzere olan { أُولَئِكَ الَّذِينَ } “işte onlar”, kendilerinden önce küfür ve yalanlama üzere { أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ } “gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri arasında” haklarında { حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ } “azap sözü kesinleşmiş olanlardır.” Bunlar da onların arasına katılacak ve onların girdabında boğulacaklardır.

12066. Metin

{إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} والخسران فوات رأس مال الإنسان، وإذا فقد رأس ماله فالأرباح من باب أولى وأحرى، فهم قد فاتهم الإيمان ولم يحصلوا على شيء من النعيم ولا سلموا من عذاب الجحيم.

{ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ } “Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır.” Hüsran; insanın sermayesini kaybetmesidir. Sermayesini kaybeden kimse için kârları kaybetmek ise evleviyetle söz konusudur. Onlar imanı kaçırmışlar, nimetten hiçbir şey elde edememişler ve cehennem azabından da kurtulamamışlardır.

12067. Metin

{وَلِكُلٍّ} من أهل الخير وأهل الشر {دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا} أي: كل على حسب مرتبته من الخير والشر ومنازلهم في الدار الآخرة على قدر أعمالهم ولهذا قال: {وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} بأن لا يزاد في سيئاتهم ولا ينقص من حسناتهم.

Gerek hayır ehlinden gerekse şer ehlinden { وَلِكُلٍّ } “herkes için”, { دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا } “yaptıklarına göre dereceler vardır.” Yani herkes hayır ve şerdeki mertebesine göredir; onların ahiret yurdundaki menzilleri de amellerinin miktarıncadır. İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: { وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ } “Bu da onlara amellerinin karşılığını tam olarak vermesi içindir ve onlara asla haksızlık edilmez.”1 Bu da kötülüklerinin artırılmaması ve iyiliklerinin eksiltilmemesi suretiyledir.

12068. Metin

{٢٠} {وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ} .

{ 20 } { وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ } “İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün [onlara şöyle denir]: 'Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tüketip bitirdiniz ve onlarla zevk sürüp eğlendiniz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.'”

12069. Metin

يذكر تعالى حال الكفار عند عرضهم على النار حين يوبخون ويقرعون فيقال لهم: {أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا} حيث اطمأننتم إلى الدنيا، واغتررتم بلذاتها ورضيتم بشهواتها وألهتكم طيباتها عن السعي لآخرتكم وتمتعتم تمتع الأنعام السارحة فهي حظكم من آخرتكم، {فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ} أي: العذاب الشديد الذي يهينكم ويفضحكم بما كنتم تقولون على الله غير الحق، أي: تنسبون الطريق الضالة التي أنتم عليها إلى الله وإلى حكمه وأنتم كذبة في ذلك، {وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ} أي: تتكبرون عن طاعته، فجمعوا بين قول الباطل والعمل بالباطل والكذب على الله بنسبته إلى رضاه والقدح في الحق والاستكبار عنه فعوقبوا أشد العقوبة.

Allah Teâlâ kâfirlerin ateşe sunuldukları andaki hâllerini zikretmektedir; o sırada azarlanıp kınanarak kendilerine şöyle denilir: { أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا } “Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tüketip bitirdiniz”. Zira dünyaya bel bağladınız, lezzetlerine aldandınız, şehvetlerine razı oldunuz, güzel nimetleri sizi ahiretiniz için çalışmaktan alıkoydu ve otlayan hayvanlar gibi zevk sürdünüz; işte ahiretinizden nasibiniz budur! { فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ } “Bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız”; yani Allah hakkında gerçek dışı sözler söylemeniz sebebiyle sizi zelil edip rezil rüsva kılacak şiddetli bir azapla [cezalandırılacaksınız]. Yani üzerinde bulunduğunuz sapkın yolu Allah'a ve O'nun hükmüne nispet ediyordunuz, oysa bu hususta yalancı idiniz. { وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ } “Ve yoldan çıkmanızdan ötürü”; yani O'na itaatten kibirlenip kaçınmanız sebebiyle [cezalandırılacaksınız]. Böylece onlar batıl söz söylemeyi, batılla amel etmeyi, Allah'ın rızasına nispet ederek O'na iftira etmeyi, hakkı karalamayı ve ona karşı büyüklük taslamayı bir araya getirdiler; bu yüzden en şiddetli azapla cezalandırıldılar.

12070. Metin

{٢١-٢٦} {وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالأحْقَافِ} إلى آخر القصة (١)

{ 21-26 } { وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالأحْقَافِ } “Âd'ın kardeşini hatırla; hani o Ahkāf'ta kavmini uyarmıştı...” kıssanın sonuna kadar.

12071. Metin

أي: {وَاذْكُرْ} بالثناء الجميل {أَخَا عَادٍ} وهو هود ﵇، حيث كان من الرسل الكرام الذين فضلهم الله تعالى بالدعوة إلى دينه وإرشاد الخلق إليه.

Yani: { أَخَا عَادٍ } “Âd'ın kardeşini” -ki o Hûd [aleyhisselâm]'dır- güzel bir övgüyle { وَاذْكُرْ } “hatırla/an”. Zira o, Allah Teâlâ'nın dinine davet etmek ve kulları O'na irşad etmekle üstün kıldığı kerim peygamberlerdendi.

12072. Metin

{إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ} وهم عاد {بِالأحْقَافِ} أي: في منازلهم المعروفة بالأحقاف وهي: الرمال الكثيرة في أرض اليمن.

{ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ } “Hani kavmini uyarmıştı” -ki onlar Âd kavmidir-; { بِالأحْقَافِ } “Ahkāf'ta” yani Ahkāf adıyla bilinen yurtlarında. Ahkāf ise Yemen topraklarındaki bol kum tepeleridir.

12073. Metin

{وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} فلم يكن بدعا منهم ولا مخالفا لهم، قائلا لهم: {أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ}

{ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ } “Ondan önce ve sonra da nice uyarıcılar gelip geçmişti”. Dolayısıyla o, peygamberlerin ilki olmadığı gibi onlara aykırı da değildi; onlara şöyle diyordu: { أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.'”

12074. Metin

فأمرهم بعبادة الله الجامعة لكل قول سديد وعمل حميد، ونهاهم عن الشرك والتنديد وخوفهم -إن لم يطيعوه- العذاب الشديد فلم تفد فيهم تلك الدعوة.

Onlara her doğru sözü ve övgüye layık her ameli bünyesinde toplayan Allah'a ibadeti emretti; şirk koşmaktan ve O'na denkler koşmaktan nehyetti ve şayet kendisine itaat etmezlerse şiddetli azapla korkuttu. Fakat bu davet onlara fayda vermedi.

12075. Metin

{قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا} أي: ليس لك من القصد ولا معك من الحق إلا أنك حسدتنا على آلهتنا فأردت أن تصرفنا عنها.

{ قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا } “Dediler ki: 'Bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin?'” Yani senin başka bir amacın ve yanında hiçbir hak yoktur; sırf ilahlarımızı kıskandın da bizi onlardan çevirmek istedin [demek istediler].

12076. Metin

{فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} وهذا غاية الجهل والعناد.

{ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “'Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!'” Bu ise cehaletin ve inadın son noktasıdır.

12077. Metin

{قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ} فهو الذي بيده أزمة الأمور ومقاليدها وهو الذي يأتيكم بالعذاب إن شاء. {وَأُبَلِّغُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ} أي: ليس علي إلا البلاغ المبين، {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} فلذلك صدر منكم ما صدر من هذه الجرأة الشديدة، فأرسل الله عليهم العذاب العظيم وهو الريح التي دمرتهم وأهلكتهم.

{ قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ } “[Hûd] dedi ki: 'İlim ancak Allah'ın katındadır.'” İşlerin dizginleri ve anahtarları O'nun elindedir; dilerse azabı başınıza getirecek olan O'dur. { وَأُبَلِّغُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ } “Ben size benimle gönderilen şeyi tebliğ ediyorum.” Yani bana düşen ancak apaçık tebliğdir. { وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ } “Fakat ben sizi cahillik eden bir toplum olarak görüyorum.” İşte bu sebeple sizden böylesine aşırı bir cüret sadır olmuştur. Bunun üzerine Allah onların üzerine büyük azabı, yani onları yerle bir edip helak eden o rüzgârı gönderdi.

12078. Metin

ولهذا قال: {فَلَمَّا رَأَوْهُ} أي: العذاب {عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ} أي: معترضا كالسحاب قد أقبل على أوديتهم التي تسيل فتسقي نوابتهم ويشربون من آبارها وغدرانها.

Bundan dolayı şöyle buyurdu: { فَلَمَّا رَأَوْهُ } “Nihayet onu” yani azabı { عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ } “vadilerine doğru gelen bir bulut şeklinde gördüklerinde”; yani akıp da ekinlerini sulayan, kuyularından ve göletlerinden su içtikleri vadilerine doğru gelen bir bulut gibi ufku kaplamış hâlde gördüklerinde,

12079. Metin

{قَالُوا} مستبشرين: {هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا} أي: هذا السحاب سيمطرنا.

sevinip müjdelenerek { قَالُوا } “dediler ki:” { هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا } “'Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur!'” Yani bu bulut bize yağmur getirecektir.

12080. Metin

قال تعالى: {بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ} أي: هذا الذي جنيتم به على أنفسكم حيث قلتم: {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} {رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ}

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ } “Hayır! O, acele gelmesini istediğiniz şeydir;” yani { فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “'Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!'” diyerek kendi aleyhinize davetiye çıkardığınız şeydir: { رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ } “İçinde can yakıcı bir azap bulunan rüzgârdır.”

12081. Metin

{تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ} تمر عليه من شدتها ونحسها.

Şiddeti ve uğursuzluğu sebebiyle üzerinden geçtiği { تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ } “her şeyi yerle bir eder”.

12082. Metin

فسلطها الله عليهم {سبع ليالي وثمانية أيام حسوما فترى القوم فيها صرعى كأنهم أعجاز نخل خاوية} [ {بِأَمْرِ رَبِّهَا} أي: بإذنه ومشيئته] . {فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ} قد تلفت مواشيهم وأموالهم وأنفسهم. {كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ} بسبب جرمهم وظلمهم.

Allah onu onların üzerine { سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ } “yedi gece sekiz gün aralıksız musallat etti; öyle ki o kavmi orada içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürdün”. [ { بِأَمْرِ رَبِّهَا } “Rabbinin emriyle” yani O'nun izni ve meşîetiyle [yok eder]]. { فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ } “Nihayet meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Hayvanları, malları ve canları telef olup gitti. Cürümleri ve zulümleri sebebiyle { كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ } “İşte suçlu toplumu böyle cezalandırırız.”

12083. Metin

هذا مع أن الله تعالى قد أدر عليهم النعم العظيمة فلم يشكروه ولا ذكروه ولهذا قال: {وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِنْ مَكَّنَّاكُمْ فِيهِ} أي: مكناهم في الأرض يتناولون طيباتها ويتمتعون بشهواتها

Bununla beraber Allah Teâlâ onlara büyük nimetler akıtmıştı, fakat onlar şükretmediler ve O'nu anmadılar. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِنْ مَكَّنَّاكُمْ فِيهِ } “Andolsun biz onlara size vermediğimiz imkânlar vermiştik.” Yani onları yeryüzünde yerleştirip güçlendirmiş, temiz rızıklarından faydalanır ve şehvetlerinden lezzet alır kılmıştık,

12085. Metin

وعمرناهم عمرا يتذكر فيه من تذكر، ويتعظ فيه المهتدي، أي: ولقد مكنا عادا كما مكناكم يا هؤلاء المخاطبون أي: فلا تحسبوا أن ما مكناكم فيه مختص بكم وأنه سيدفع عنكم من عذاب الله شيئا، بل غيركم أعظم منكم تمكينا فلم تغن عنهم أموالهم ولا أولادهم ولا جنودهم من الله شيئا.

düşünmek isteyenin düşünebileceği ve hidayet bulanın öğüt alabileceği bir ömür vermiştik. Yani: Ey muhataplar! Biz Âd kavmine de size verdiğimiz gibi imkân vermiştik. Sakın size verilen imkânların sadece size has olduğunu ve Allah'ın azabından herhangi bir şeyi sizden savacağını sanmayın! Bilakis sizden başkaları güç ve imkân bakımından sizden daha üstündü; buna rağmen ne malları ne evlatları ne de orduları Allah'a karşı onlara hiçbir fayda sağlamadı.

12086. Metin

{وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً} أي: لا قصور في أسماعهم ولا أبصارهم ولا أذهانهم حتى يقال إنهم تركوا الحق جهلا منهم وعدم تمكن من العلم به ولا خلل في عقولهم ولكن التوفيق بيد الله. {فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلا أَبْصَارُهُمْ وَلا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ} لا قليل ولا كثير، وذلك بسبب أنهم {يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ} الدالة على توحيده وإفراده بالعبادة.

{ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً } “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik.” Yani onların işitmelerinde, görmelerinde ve zihinlerinde hakkı cehaletlerinden ve onu öğrenmeye güçleri yetmediğinden terk ettikleri söylenecek bir eksiklik veya akıllarında bir kusur yoktu; fakat muvaffakiyet Allah'ın elindedir. { فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلا أَبْصَارُهُمْ وَلا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ } “Fakat ne kulakları ne gözleri ne de kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı”; az veya çok hiçbir fayda vermedi. Bu da onların O'nun birliğine ve ibadette tekleştirilmesine delalet eden { يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ } “Allah'ın ayetlerini inkâr ediyor olmaları” sebebiyleydi.

12087. Metin

{وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} أي: نزل بهم العذاب الذي يكذبون بوقوعه ويستهزئون بالرسل الذين حذروهم منه.

{ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ }1 “Ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini bundan sakındıran elçilerle alay ettikleri o azap başlarına indi.

12088. Metin

{٢٧-٢٨} {وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرَى وَصَرَّفْنَا الآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ * فَلَوْلا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} .

{ 27-28 } { وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرَى وَصَرَّفْنَا الآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ * فَلَوْلا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ } “Andolsun biz çevrenizdeki beldeleri helak ettik ve belki dönerler diye ayetleri türlü türlü açıkladık. O hâlde Allah'ı bırakıp da O'na yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar onlara yardım etseydi ya! Bilakis onları yüzüstü bırakıp kayboldular. İşte bu onların yalanı ve uydurup durdukları iftiralarıdır.”

12089. Metin

يحذر تعالى مشركي العرب وغيرهم بإهلاك الأمم المكذبين الذين هم حول ديارهم، بل كثير منهم في جزيرة العرب كعاد وثمود ونحوهم وأن الله تعالى صرف لهم الآيات أي: نوعها من كل وجه، {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} عماهم عليه من الكفر والتكذيب.

Allah Teâlâ Arap müşriklerini ve diğerlerini, çevrelerindeki memleketlerde bulunan, hatta pek çoğu Âd ve Semûd gibi Arap Yarımadası'nda yaşayan yalanlayıcı kavimleri helak etmekle sakındırmaktadır. Allah Teâlâ onlara ayetleri türlü türlü açıklamıştı, yani her açıdan çeşitlendirmişti; { لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ } “belki dönerler” yani üzerinde bulundukları küfür ve yalanlamadan vazgeçerler diye.

12090. Metin

فلما لم يؤمنوا أخذهم الله أخذ عزيز مقتدر ولم تنفعهم آلهتهم التي يدعون من دون الله من شيء ولهذا قال هنا: {فَلَوْلا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً} أي: يتقربون إليهم ويتألهونهم لرجاء نفعهم.

İman etmeyince Allah onları mutlak güç ve kudret sahibinin yakalayışıyla yakalayıverdi; Allah'ı bırakıp da yalvardıkları ilahları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı burada şöyle buyurdu: { فَلَوْلا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً } “O hâlde Allah'ı bırakıp da [O'na] yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar onlara yardım etseydi ya!” Yani faydalarını umarak kendilerine yakınlaşmaya çalıştıkları ve ilah edindikleri şeyler [yardım etseydi ya]!

12091. Metin

{بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ} فلم يجيبوهم ولا دفعوا عنهم، {وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} من الكذب الذي يمنون به أنفسهم حيث يزعمون أنهم على الحق وأن أعمالهم ستنفعهم فضلت وبطلت.

{ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ } “Bilakis onları yüzüstü bırakıp kayboldular”; onlara ne bir cevap verdiler ne de azabı onlardan savabildiler. { وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ } “İşte bu onların yalanı ve uydurup durdukları iftiralarıdır”; yani hak üzere olduklarını ve amellerinin kendilerine fayda sağlayacağını iddia ederek nefislerini avuttukları o yalandır. Böylece amelleri boşa çıkıp yok oldu.

12092. Metin

{٢٩-٣٢} {وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ * قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ * يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * وَمَنْ لا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الأرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءُ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} .

{ 29-32 } { وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ * قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ * يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * وَمَنْ لا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الأرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءُ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Hani cinlerden bir topluluğu Kur'an'ı dinlesinler diye sana yöneltmiştik. Onun huzuruna vardıklarında: 'Susun, dinleyin!' dediler. Okuma tamamlanınca da kavimlerine birer uyarıcı olarak döndüler. Dediler ki: 'Ey kavmimiz! Biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, hakka ve dosdoğru bir yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine icabet edin ve ona iman edin ki [Allah] günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan korusun. Kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakamaz ve O'ndan başka onun hiçbir dostu da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.'”

12093. Metin

كان الله تعالى قد أرسل رسوله محمدا ﷺ إلى الخلق إنسهم وجنهم وكان لا بد من إبلاغ الجميع لدعوة النبوة والرسالة.

Allah Teâlâ Resulü Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem insanlara ve cinlere göndermişti; peygamberlik ve risalet davetinin hepsine ulaştırılması kaçınılmazdı.

12094. Metin

فالإنس يمكنه ﵊ دعوتهم وإنذارهم، وأما الجن فصرفهم الله إليه بقدرته وأرسل إليه {نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا} أي: وصى بعضهم بعضا بذلك، {فَلَمَّا قُضِي} وقد وعوه وأثر ذلك فيهم {وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ} نصحا منهم لهم وإقامة لحجة الله عليهم وقيضهم الله معونة لرسوله ﷺ في نشر دعوته في الجن.

İnsanları davet ve inzar etmek Resûl [aleyhisselâm] için mümkündü. Cinlere gelince, Allah kudretiyle onları ona yöneltti ve { نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا } “Kur'an'ı dinlesinler diye cinlerden bir topluluğu ona gönderdi. Onun huzuruna vardıklarında: 'Susun, dinleyin!' dediler.” Yani birbirlerine bunu tavsiye ettiler. { فَلَمَّا قُضِيَ } “Okuma tamamlanınca”; onu iyice kavrayıp bu durum kendilerine tesir edince, onlara nasihat etmek ve aleyhlerine Allah'ın hüccetini ikame etmek üzere { وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ } “kavimlerine birer uyarıcı olarak döndüler.” Allah onları cinler arasında davetini yayması hususunda Resulü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem bir yardımcı kıldı.

12095. Metin

{قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنزلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى} لأن كتاب موسى أصل للإنجيل وعمدة لبني إسرائيل في أحكام الشرع، وإنما الإنجيل متمم ومكمل ومغير لبعض الأحكام.

{ قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنزلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى } “Dediler ki: 'Ey kavmimiz! Biz Musa'dan sonra indirilen bir kitap dinledik.'” Çünkü Musa'nın kitabı İncil'in aslıdır ve şeriat hükümlerinde İsrailoğullarının dayanağıdır; İncil ise ancak onu tamamlayıcı, mükemmelleştirici ve bazı hükümleri değiştiricidir.

12096. Metin

{مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي} هذا الكتاب الذي سمعناه {إِلَى الْحَقِّ} وهو الصواب في كل مطلوب وخبر {وَإِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ} موصل إلى الله وإلى جنته من العلم بالله وبأحكامه الدينية وأحكام الجزاء.

Dinlediğimiz bu kitap, { مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ } “kendinden öncekileri doğrulayan”, { يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ } “hakka ileten” -ki bu her talep ve haberde isabet etmektir- { وَإِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ } “ve dosdoğru bir yola iletendir”; Allah'ı, dinî hükümlerini ve mükâfat/ceza hükümlerini bilmek suretiyle Allah'a ve cennetine ulaştıran [yola iletendir].

12097. Metin

فلما مدحوا القرآن وبينوا محله ومرتبته دعوهم إلى الإيمان به، فقالوا: {يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ} أي: الذي لا يدعو إلا إلى ربه لا يدعوكم إلى غرض من أغراضه ولا هوى وإنما يدعوكم إلى ربكم ليثيبكم ويزيل عنكم كل شر ومكروه، ولهذا قالوا: {يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} وإذا أجارهم من العذاب الأليم فما ثم بعد ذلك إلا النعيم فهذا جزاء من أجاب داعي الله.

Kur'an'ı övüp onun yüce yerini ve mertebesini beyan ettikten sonra onları ona iman etmeye davet ederek şöyle dediler: { يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ } “Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine icabet edin”; yani ancak Rabbine davet eden, kendi nefsi veya hevası için değil sırf sizi mükâfatlandırsın ve sizden her türlü şer ve kötülüğü gidersin diye sizi Rabbinize davet eden o elçiye icabet edin. Bundan dolayı şöyle dediler: { يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ } “[Allah] günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan korusun.” Onları can yakıcı azaptan koruduğunda ise geriye ancak nimet kalır; işte Allah'ın davetçisine icabet edenin mükâfatı budur.

12098. Metin

{وَمَنْ لا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الأرْضِ} فإن الله على كل شيء قدير فلا يفوته هارب ولا يغالبه مغالب. {وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءُ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} وأي ضلال أبلغ من ضلال من نادته الرسل ووصلت إليه النذر بالآيات البينات، والحجج المتواترات فأعرض واستكبر؟ "

{ وَمَنْ لا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الأرْضِ } “Kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakamaz.” Çünkü Allah her şeye kadirdir; ne kaçan biri O'ndan kurtulabilir ne de galip gelmek isteyen biri O'na üstün gelebilir. { وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءُ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Ve O'ndan başka onun hiçbir dostu da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” Peygamberlerin seslendiği, açık ayetler ve mütevatir delillerle uyarıların ulaştığı, buna rağmen yüz çevirip büyüklük taslayan kimsenin sapıklığından daha ileri bir sapıklık olabilir mi?

12099. Metin

{٣٣} {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .

{ 33 } { أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet! Şüphesiz O, her şeye hakkıyla kadirdir.”

12100. Metin

هذا استدلال منه تعالى على الإعادة بعد الموت بما هو أبلغ منها، وهو أنه الذي خلق السماوات والأرض على عظمهما وسعتهما وإتقان خلقهما من دون أن يكترث بذلك ولم يعي بخلقهن فكيف تعجزه إعادتكم بعد موتكم وهو على كل شيء قدير؟ "

Bu, Allah Teâlâ'nın ölümden sonra dirilmeye, ondan daha büyük ve etkili bir şeyle delil getirmesidir: O, gökleri ve yeri bütün büyüklüğü, genişliği ve yaratılışının mükemmelliğiyle, hiçbir zorluk çekmeksizin ve yaratılışlarından ötürü yorulmaksızın yaratan zattır. O hâlde her şeye kadir olduğu hâlde ölümünüzden sonra sizi yeniden diriltmek O'nu nasıl aciz bırakabilir?

12102. Metin

{٣٤-٣٥} {وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ * فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُولُو الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ بَلاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ} .

{ 34-35 } { وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ * فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُولُو الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ بَلاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ } “İnkâr edenlerin ateşe sunulacakları gün [onlara]: 'Bu hak değil miymiş?' [denir]. Onlar: 'Rabbimize andolsun ki evet!' derler. [Allah da] şöyle buyurur: 'O hâlde inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!' O hâlde peygamberlerden azim sahiplerinin sabrettiği gibi sabret; onlar hakkında acele etme. Tehdit olundukları şeyi görecekleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar kalmış gibi olurlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helak edilir mi hiç?”

12103. Metin

يخبر تعالى عن حال الكفار الفظيعة عند عرضهم على النار التي كانوا يكذبون بها وأنهم يوبخون ويقال لهم: {أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ} فقد حضرتموه وشاهدتموه عيانا؟ {قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا} فاعترفوا بذنبهم وتبين كذبهم {قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} أي: عذابا لازما دائما كما كان كفركم صفة لازمة.

Allah Teâlâ kâfirlerin, yalanlayıp durdukları o ateşe sunuldukları andaki korkunç hâllerini haber vermektedir. Onlar azarlanacak ve kendilerine şöyle denilecektir: { أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ } “'Bu hak değil miymiş?'”; işte hazır bulundunuz ve gözlerinizle gördünüz! { قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا } “Onlar: 'Rabbimize andolsun ki evet!' derler.” Böylece günahlarını itiraf ederler ve yalancılıkları ortaya çıkar. { قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ } “[Allah da]: 'O hâlde inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!' buyurur.” Yani küfrünüz nasıl ayrılmaz bir vasfınız idiyse, bu da ayrılmaz ve ebedî bir azaptır.

12104. Metin

ثم أمر تعالى رسوله أن يصبر على أذية المكذبين المعادين له وأن لا يزال داعيا لهم إلى الله وأن يقتدي بصبر أولي العزم من المرسلين سادات الخلق أولي العزائم والهمم العالية الذين عظم صبرهم، وتم يقينهم، فهم أحق الخلق بالأسوة بهم والقفو لآثارهم والاهتداء بمنارهم.

Sonra Allah Teâlâ Resulü'ne, kendisine düşmanlık eden yalanlayıcıların eziyetlerine sabretmesini, onları sürekli Allah'a davet etmeye devam etmesini ve peygamberlerden azim sahiplerinin -ki onlar yaratılmışların efendileri, azim ve yüksek himmet sahipleridir; sabırları pek büyük, yakînleri eksiksizdir- sabrına uymasını emretti. Zira onlar örnek alınmaya, izlerinden gidilmeye ve nurlu yollarıyla hidayet bulmaya yaratılmışlar içinde en layık olanlardır.

12105. Metin

فامتثل ﷺ لأمر ربه فصبر صبرا لم يصبره نبي قبله حتى رماه المعادون له عن قوس واحدة، وقاموا جميعا بصده عن الدعوة إلى الله وفعلوا ما يمكنهم من المعاداة والمحاربة، وهو ﷺ لم يزل صادعا بأمر الله مقيما على جهاد أعداء الله صابرا على ما يناله من الأذى، حتى مكن الله له في الأرض وأظهر دينه على سائر الأديان وأمته على الأمم، فصلى الله عليه وسلم تسليما.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbinin emrine boyun eğdi ve kendisinden önce hiçbir peygamberin göstermediği bir sabır gösterdi. Öyle ki düşmanları ona karşı tek bir yaydan ok attılar, hepsi birden onu Allah yoluna davetten alıkoymaya çalıştılar ve ellerinden gelen her türlü düşmanlık ve savaşı yaptılar. O sallallâhu aleyhi ve sellem ise Allah'ın emrini açıkça haykırmaya devam etti, Allah'ın düşmanlarıyla cihada sebat etti ve kendisine dokunan eziyetlere sabretti. Nihayet Allah onu yeryüzünde iktidar kıldı, dinini bütün dinlere ve ümmetini bütün ümmetlere üstün kıldı. Allah'ın salât ve selâmı bütünüyle onun üzerine olsun.

12106. Metin

وقوله: {وَلا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ} أي: لهؤلاء المكذبين المستعجلين للعذاب فإن هذا من جهلهم وحمقهم فلا يستخفنك بجهلهم ولا يحملك ما ترى من استعجالهم على أن تدعو الله عليهم بذلك فإن كل ما هو آت قريب، و {كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا} في الدنيا {إِلا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ} فلا يحزنك تمتعهم القليل وهم صائرون إلى العذاب الوبيل.

Allah Teâlâ'nın: { وَلا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ } “Onlar hakkında acele etme” buyruğu; azabın acele gelmesini isteyen bu yalanlayıcılar içindir. Çünkü bu onların cehalet ve ahmaklıklarındandır. Sakın cehaletleriyle seni hafife almasınlar ve onların aceleciliğini görmen seni onlar aleyhine dua etmeye sevk etmesin; çünkü gelecek olan her şey yakındır. { كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا } “Tehdit olundukları şeyi görecekleri gün” dünyada { إِلا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ } “sanki gündüzün sadece bir saati kadar kalmış gibi olurlar.” Onların bu azıcık faydalanmaları seni üzmesin; zira onlar pek ağır ve şiddetli bir azaba doğru gitmektedirler.

12107. Metin

{بَلاغٌ} أي: هذه الدنيا متاعها وشهوتها ولذاتها بلغة منغصة ودفع وقت حاضر قليل.

{ بَلاغٌ } “Bu bir tebliğdir / yetinecek kadardır.” Yani bu dünyanın metâı, şehveti ve lezzetleri, kederlerle dolu geçici bir azık ve azıcık bir şimdiki zaman geçirme vasıtasıdır.

12108. Metin

أو هذا القرآن العظيم الذي بينا لكم فيه البيان التام بلاغ لكم، وزاد إلى الدار الآخرة، ونعم الزاد والبلغة زاد يوصل إلى دار النعيم ويعصم من العذاب الأليم، فهو أفضل زاد يتزوده الخلائق وأجل نعمة أنعم الله بها عليهم.

Veya içinde size tam bir açıklama sunduğumuz bu yüce Kur'an sizin için bir tebliğ/kifayet ve ahiret yurdu için bir azıktır. Nimetler yurduna ulaştıran ve can yakıcı azaptan koruyan azık ne güzel bir azık ve kifayettir! O, yaratılmışların edinebileceği en hayırlı azık ve Allah'ın onlara bahşettiği en yüce nimettir.

12109. Metin

{فَهَلْ يُهْلَكُ} بالعقوبات {إِلا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ} أي: الذين لا خير فيهم وقد خرجوا عن طاعة ربهم ولم يقبلوا الحق الذي جاءتهم به الرسل.

Cezalar ile { فَهَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ } “yoldan çıkmış topluluktan başkası helak edilir mi hiç?” Yani içlerinde hiçbir hayır bulunmayan, Rablerinin itaatinden çıkmış ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı kabul etmemiş kimseler helak edilir.

12110. Metin

وأعذر الله لهم وأنذرهم فبعد ذلك إذ يستمرون على تكذيبهم وكفرهم نسأل

Allah onlara mazeret bırakmamış ve onları uyarmıştır. Bundan sonra yalanlama ve inkârlarında ısrar ederlerse artık

12111. Metin

الله العصمة.

Allah'tan korunma dileriz.

12112. Metin

آخر تفسير سورة الأحقاف، والحمد لله رب العالمين

Ahkāf Suresi tefsirinin sonu. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.