Fetih Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12239. Metin

وهي مدنية

Medenîdir.

12240. Metin

{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا * لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا * وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا} .

{ 1-3 } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا * لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا * وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın, seni dosdoğru bir yola iletsin ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin.”

12241. Metin

هذا الفتح المذكور هو صلح الحديبية، حين صد المشركون رسول الله ﷺ لما جاء معتمرا في قصة طويلة، صار آخر أمرها أن صالحهم رسول الله ﷺ على وضع الحرب بينه وبينهم عشر سنين، وعلى أن يعتمر من العام المقبل، وعلى أن من أراد أن يدخل في عهد قريش وحلفهم دخل، ومن أحب أن يدخل في عهد رسول الله ﷺ وعقده فعل.

Zikredilen bu fetih Hudeybiye Barışı'dır. Müşrikler, umre yapmak için gelen Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem engellediklerinde uzun bir kıssa cereyan etmiş ve neticede Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlarla şu şartlar üzerinde anlaşmıştır: Kendisi ile aralarındaki savaşı on yıl boyunca durdurmak, gelecek yıl umre yapmak, Kureyş'in ahdine ve ittifakına girmek isteyenin girmesi, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ahdine ve ittifakına girmek isteyenin de girmesi.

12242. Metin

وبسبب ذلك لما أمن الناس بعضهم بعضا، اتسعت دائرة الدعوة لدين الله ﷿، وصار كل مؤمن بأي محل كان من تلك الأقطار، يتمكن من ذلك، وأمكن الحريص على الوقوف على حقيقة الإسلام، فدخل الناس في تلك المدة في دين الله أفواجا، فلذلك سماه الله فتحا، ووصفه بأنه فتح مبين أي: ظاهر جلي، وذلك لأن المقصود في فتح بلدان المشركين إعزاز دين الله، وانتصار المسلمين، وهذا حصل بذلك (١) الفتح، ورتب الله على هذا الفتح عدة أمور، فقال: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ}

Bunun vesilesiyle insanlar birbirinden emin olunca Allah Azze ve Celle'nin dinine davet dairesi genişledi; o beldelerin neresinde olursa olsun her mümin bunu yapabilir hâle geldi ve İslâm'ın hakikatini öğrenmeye istekli olanlar için imkân doğdu. Böylece o süre zarfında insanlar dalga dalga Allah'ın dinine girdiler. Bundan dolayı Allah onu bir fetih olarak isimlendirdi ve onun apaçık, yani zahir ve aşikâr bir fetih olduğunu niteledi. Zira müşriklerin beldelerinin fethinden maksat Allah'ın dinini yüceltmek ve Müslümanların zafer kazanmasıdır; bu da o fetihle gerçekleşmiştir. Allah bu fethin ardından birtakım neticeler bağlayarak şöyle buyurdu: { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ } “Ta ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın.”

12243. Metin

وذلك -والله أعلم- بسبب ما حصل بسببه من الطاعات الكثيرة، والدخول في الدين بكثرة، وبما تحمل ﷺ من تلك الشروط التي لا يصبر عليها إلا أولو العزم من المرسلين، وهذا من أعظم مناقبه وكراماته ﷺ، أن غفر الله له ما تقدم من ذنبه وما تأخر.

Bu da -en doğrusunu Allah bilir- onun vesilesiyle pek çok itaatin gerçekleşmesi, dine kitleler hâlinde girilmesi ve peygamberlerden ancak azim sahiplerinin sabredebileceği o ağır şartlara Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem katlanmış olması sebebiyledir. Allah'ın onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlaması, onun sallallâhu aleyhi ve sellem en büyük menkıbelerinden ve ikramlarındandır.

12244. Metin

{وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} بإعزاز دينك، ونصرك على أعدائك، واتساع كلمتك، {وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} تنال به السعادة الأبدية، والفلاح السرمدي.

Dininin yüceltilmesi, düşmanlarına karşı sana yardım edilmesi ve kelimenin yayılması suretiyle { وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ } “üzerindeki nimetini tamamlasın” { وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا } “ve seni dosdoğru bir yola iletsin” ki onunla ebedî saadete ve sonsuz kurtuluşa eresin.

12245. Metin

{وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا} أي: قويا لا يتضعضع فيه الإسلام، بل يحصل الانتصار التام، وقمع الكافرين، وذلهم ونقصهم، مع توفر قوى المسلمين ونموهم، ونمو أموالهم.

{ وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا } “Ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin.” Yani İslâm'ın sarsılmayacağı güçlü bir yardım [etsin]; bilakis Müslümanların güçlerinin artıp çoğalması ve mallarının bereketlenmesiyle beraber tam bir zafer, kâfirlerin bastırılması, zelil kılınması ve hezimeti gerçekleşsin.

12246. Metin

ثم ذكر آثار هذا الفتح على المؤمنين فقال:

Sonra bu fethin müminler üzerindeki1 etkilerini zikrederek şöyle buyurdu:

12247. Metin

{٤-٦} {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا * لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا * وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا} .

{ 4-6 } { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا * لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا * وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا } “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Mümin erkekleri ve mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur. Bir de Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınlara ve müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük girdabı başlarına dönsün! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!”

12248. Metin

يخبر تعالى عن منته على المؤمنين بإنزال السكينة في قلوبهم، وهي السكون والطمأنينة، والثبات عند نزول المحن المقلقة، والأمور الصعبة، التي تشوش القلوب، وتزعج الألباب، وتضعف النفوس، فمن نعمة الله على عبده في هذه الحال أن يثبته ويربط على قلبه، وينزل عليه السكينة، ليتلقى هذه المشقات بقلب ثابت ونفس مطمئنة، فيستعد بذلك لإقامة أمر الله في هذه الحال، فيزداد بذلك إيمانه، ويتم إيقانه، فالصحابة ﵃ لما جرى ما جرى بين رسول الله ﷺ والمشركين، من تلك الشروط التي ظاهرها أنها غضاضة عليهم، وحط من أقدارهم، وتلك لا تكاد تصبر عليها النفوس، فلما صبروا عليها ووطنوا أنفسهم لها، ازدادوا بذلك إيمانا مع إيمانهم. وقوله: {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: جميعها في ملكه، وتحت تدبيره وقهره، فلا يظن المشركون أن الله لا ينصر دينه ونبيه، ولكنه تعالى عليم حكيم، فتقتضي حكمته المداولة بين الناس في الأيام، وتأخير نصر المؤمنين إلى وقت آخر.

Allah Teâlâ müminlerin kalplerine sekinet indirmek suretiyle onlara olan lütfunu haber vermektedir. Sekinet; kalpleri karıştıran, akılları tedirgin eden ve nefisleri zayıflatan sarsıcı mihnetler ve çetin durumlar vuku bulduğunda gönül huzuru, sükûnet ve sebattır. Bu durumda kulun üzerindeki Allah'ın nimeti; onu sebatkâr kılması, kalbini pekiştirmesi ve bu meşakkatleri sabit bir kalp ve mutmain bir nefisle karşılasın diye üzerine sekinet indirmesidir; böylece kul bu hâlde Allah'ın emrini ikame etmeye hazırlanır, imanı artar ve yakîni kemale erer. Nitekim sahabe radıyallâhu anhum, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında cereyan eden o hadiselerde -ki zahirde aleyhlerine bir zül ve mevkilerini düşürücü gibi görünen ve nefislerin neredeyse sabredemeyeceği o ağır şartlar karşısında- sabredip nefislerini buna hazırlayınca, bu sayede imanlarına iman katmış oldular. Allah Teâlâ'nın: { وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ } “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır” buyruğu; hepsi O'nun mülkünde, tedbiri ve kahredici kudreti altındadır demektir. Müşrikler sakın Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım etmeyeceğini sanmasınlar; fakat O Teâlâ her şeyi bilendir, hikmet sahibidir; dolayısıyla hikmeti, günler arasında insanlar arasında döngü olmasını ve müminlerin zaferinin başka bir vakte ertelenmesini gerektirir.

12249. Metin

{لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ} فهذا أعظم ما يحصل للمؤمنين، أن يحصل لهم المرغوب المطلوب بدخول الجنات، ويزيل عنهم المحذور بتكفير السيئات. {وَكَانَ ذَلِكَ} الجزاء المذكور للمؤمنين {عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا} فهذا ما يفعل بالمؤمنين في ذلك الفتح المبين.

{ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ } “Mümin erkekleri ve mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve onların günahlarını örtmesi içindir.” Müminlerin nail olacağı en büyük şey; cennetlere girmekle arzulanan ve talep edilen şeyin gerçekleşmesi ve kötülüklerin örtülmesiyle korkulan şeylerin giderilmesidir. Müminler için zikredilen bu mükâfat { وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا } “Allah katında büyük bir kurtuluştur.” İşte o apaçık fetihte müminlere yapılacak muamele budur.

12250. Metin

وأما المنافقون والمنافقات، والمشركون والمشركات، فإن الله يعذبهم بذلك، ويريهم ما يسوءهم؛ حيث كان مقصودهم خذلان المؤمنين، وظنوا بالله الظن السوء، أنه لا ينصر دينه، ولا يعلي كلمته، وأن أهل الباطل، ستكون لهم الدائرة على أهل الحق، فأدار الله عليهم ظنهم، وكانت دائرة السوء عليهم في الدنيا، {وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} بما اقترفوه من المحادة لله ولرسوله، {وَلَعَنَهُمْ} أي: أبعدهم وأقصاهم عن رحمته {وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}

Münafık erkekler ile münafık kadınlara, müşrik erkekler ile müşrik kadınlara gelince; Allah onları bununla cezalandırır ve kendilerine hoşlanmayacakları şeyleri gösterir. Çünkü onların maksadı müminlerin hezimetiydi ve Allah hakkında O'nun dinine yardım etmeyeceği, kelimesini yüceltmeyeceği ve batıl ehlinin hak ehline üstün geleceği şeklinde kötü zanda bulunmuşlardı. Allah onların bu zanlarını başlarına geçirdi ve dünyada kötülük girdabı onların üzerine oldu. Allah ile Resulüne karşı düşmanlık etmeleri sebebiyle { وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “Allah onlara gazap etmiş”, { وَلَعَنَهُمْ } “onları lanetlemiş” yani rahmetinden kovup uzaklaştırmış { وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا } “ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!”

12251. Metin

{٧} {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا} .

{ 7 } { وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا } “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mutlak güç sahibidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

12252. Metin

كرر الإخبار بأن له ملك السماوات والأرض وما فيهما من الجنود، ليعلم العباد أنه تعالى هو المعز المذل، وأنه سينصر جنوده المنسوبة إليه، كما قال تعالى: {وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ} {وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا} أي: قويا غالبا، قاهرا لكل شيء، ومع عزته وقوته فهو حكيم في خلقه وتدبيره، يجري على ما تقتضيه حكمته وإتقانه.

Kulların; izzet veren ve zelil kılanın Allah Teâlâ olduğunu, Kendisine nispet edilen ordularına mutlaka yardım edeceğini bilmeleri için göklerin, yerin ve içlerindeki orduların mülkünün Kendisine ait olduğunu tekrar haber verdi; nitekim Allah Teâlâ: { وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ } “Şüphesiz bizim ordumuz galip gelecektir” buyurmuştur. { وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا } “Allah mutlak güç sahibidir”; yani güçlüdür, galiptir, her şeye kahredendir. Bu izzeti ve gücüyle beraber O, yaratmasında ve tedbirinde hikmet sahibidir; hikmeti ve mükemmel sanatının gerektirdiği şekilde icra eder.

12253. Metin

{٨-٩} {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا * لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلا} .

{ 8-9 } { إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا * لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلا } “Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ta ki [ey insanlar] Allah'a ve Resûlü'ne iman edesiniz, ona yardım edip saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz.”

12254. Metin

أي: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ} أيها الرسول الكريم {شَاهِدًا} لأمتك بما فعلوه من خير وشر، وشاهدا على المقالات والمسائل، حقها وباطلها، وشاهدا لله تعالى بالوحدانية والانفراد بالكمال من كل وجه، {وَمُبَشِّرًا} من أطاعك وأطاع الله بالثواب الدنيوي والديني والأخروي، ومنذرا من عصى الله بالعقاب العاجل والآجل، ومن تمام البشارة والنذارة، بيان الأعمال والأخلاق التي يبشر بها وينذر، فهو المبين للخير والشر، والسعادة والشقاوة، والحق من الباطل، ولهذا رتب على ذلك قوله: {لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ}

Yani: Ey Kerim Resul! { إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ } “Şüphesiz biz seni”, ümmetine işledikleri hayır ve şerre şahitlik eden, söz ve meselelerin hakkına ve batılına tanıklık eden, her yönden kemalde tek ve bir olduğuna Allah Teâlâ adına şehadet eden bir { شَاهِدًا } “şahit”; sana ve Allah'a itaat edenleri dünyevî, dinî ve uhrevî sevapla müjdeleyen bir { وَمُبَشِّرًا } “müjdeci”; Allah'a isyan edenleri peşin ve gecikmeli cezayla uyaran bir uyarıcı olarak gönderdik. Müjde ve uyarının kemali ise kendisiyle müjdelenen ve uyarılan amel ve ahlakın beyanıyladır. Dolayısıyla o; hayrı ve şerri, saadeti ve bedbahtlığı, hak ile batılı açıklayandır. Bundan dolayı buna bağlı olarak şöyle buyurdu: { لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Ta ki Allah'a ve Resûlü'ne iman edesiniz”

12255. Metin

أي: بسبب دعوة الرسول لكم، وتعليمه لكم ما ينفعكم، أرسلناه لتقوموا بالإيمان بالله ورسوله، المستلزم ذلك لطاعتهما في جميع الأمور.

Yani Resul'ün sizi davet etmesi ve size fayda verecek şeyleri öğretmesi sebebiyle; her hususta ikisine itaati gerektiren Allah'a ve Resulüne imanı yerine getiresiniz diye onu gönderdik.

12256. Metin

{وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ} أي: تعزروا الرسول ﷺ وتوقروه أي: تعظموه وتجلوه، وتقوموا بحقوقه، كما كانت له المنة العظيمة برقابكم، {وَتُسَبِّحُوهُ} أي: تسبحوا لله {بُكْرَةً وَأَصِيلا} أول النهار وآخره، فذكر الله في هذه الآية الحق المشترك بين الله وبين رسوله، وهو الإيمان بهما، والمختص بالرسول، وهو التعزير والتوقير، والمختص بالله، وهو التسبيح له والتقديس بصلاة أو غيرها.

{ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ } “Ona yardım edip saygı gösteresiniz”; yani Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem yardım edesiniz, onu yüceltip hürmet edesiniz ve boyunlarınızda onun büyük bir lütfu olduğu gibi onun haklarını yerine getiresiniz; { وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلا } “ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz” yani günün başında ve sonunda Allah'ı tesbih edesiniz. Allah bu ayette hem Kendisi ile Resulü arasındaki ortak hakkı -ki her ikisine imandır-, hem Resul'e has olan hakkı -ki yardım ve hürmettir-, hem de Allah'a has olan hakkı -ki namaz veya başka vesilelerle O'nu tesbih ve takdis etmektir- zikretmiştir.

12257. Metin

{١٠} {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا} .

{ 10 } { إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا } “Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, [Allah] ona büyük bir ecir verecektir.”

12258. Metin

هذه المبايعة التي أشار الله إليها هي {بيعة الرضوان} التي بايع الصحابة ﵃ فيها رسول الله ﷺ، على أن لا يفروا عنه، فهي عقد خاص، من لوازمه أن لا يفروا، ولو لم يبق منهم إلا القليل، ولو كانوا في حال يجوز الفرار فيها، فأخبر تعالى: أن الذين بايعوك حقيقة الأمر أنهم {يُبَايِعُونَ اللَّهَ} ويعقدون العقد معه، حتى إنه من شدة تأكده أنه قال: {يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ} أي: كأنهم بايعوا الله وصافحوه بتلك المبايعة، وكل هذا لزيادة التأكيد والتقوية، وحملهم على الوفاء بها، ولهذا قال: {فَمَنْ نَكَثَ} فلم يف بما عاهد الله عليه {فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ} أي: لأن وبال ذلك راجع إليه، وعقوبته واصلة له، {وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ} أي: أتى به كاملا موفرا، {فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا} لا يعلم عظمه وقدره إلا الذي آتاه إياه.

Allah'ın işaret ettiği bu biat, sahabenin radıyallâhu anhum Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem savaştan kaçmamak üzere biat ettiği Rıdvan Biatidir (bey'atu'r-rıdvân). Bu özel bir akittir; gereklerinden biri de yanlarında pek az kişi kalsa ve kaçmanın caiz olduğu bir durumda bulunsalar dahi asla kaçmamaktır. Allah Teâlâ haber vermektedir ki: Sana biat edenler işin hakikatinde { يُبَايِعُونَ اللَّهَ } “Allah'a biat etmektedirler” ve akdi O'nunla yapmaktadırlar. Hatta bunun kuvvet ve teyidinin şiddetinden ötürü: { يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ } “Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir” buyurdu; yani sanki o biatle bizzat Allah'a biat etmiş ve O'nunla musafaha etmiş gibidirler. Bütün bunlar teyidi ve kuvveti artırmak, onları ahde vefaya sevk etmek içindir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { فَمَنْ نَكَثَ } “Artık kim ahdini bozarsa” yani Allah'a verdiği söze vefa göstermezse { فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ } “ancak kendi aleyhine bozmuş olur”; çünkü bunun vebali kendisine döner ve cezası ona ulaşır. { وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ } “Kim de Allah'a verdiği ahde” eksiksiz ve tastamam şekilde “vefa gösterirse”, Allah { فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا } “ona büyük bir ecir verecektir” ki onun büyüklüğünü ve kadrini ancak onu veren bilir.

12259. Metin

{١١-١٣} {سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الأعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا * بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا * وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا} .

{ 11-13 } { سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الأعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا * بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا * وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا } “Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki: 'Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti; bizim için bağışlanma dile.' Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki: 'Eğer Allah size bir zarar dilerse veya size bir fayda dilerse O'na karşı sizin için kim bir şeye güç yetirebilir? Hayır, Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Aslında siz, Resûl'ün ve müminlerin ailelerine bir daha asla dönmeyeceklerini sandınız; bu durum kalplerinizde süslendi de kötü zanda bulundunuz ve helaka mahkûm bir topluluk oldunuz.' Kim Allah'a ve Resûlü'ne iman etmezse bilsin ki biz, kâfirler için çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.”

12260. Metin

يذم تعالى المتخلفين عن رسوله، في الجهاد في سبيله، من الأعراب الذين ضعف إيمانهم، وكان في قلوبهم مرض، وسوء ظن بالله تعالى، وأنهم سيعتذرون بأن أموالهم وأهليهم شغلتهم عن الخروج في الجهاد، وأنهم طلبوا من رسول الله ﷺ أن يستغفر لهم، قال الله تعالى: {يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ} فإن طلبهم الاستغفار من رسول الله ﷺ يدل على ندمهم وإقرارهم على أنفسهم بالذنب، وأنهم تخلفوا تخلفا يحتاج إلى توبة واستغفار، فلو كان هذا الذي في قلوبهم، لكان استغفار الرسول نافعا لهم، لأنهم قد تابوا وأنابوا، ولكن الذي في قلوبهم، أنهم إنما تخلفوا لأنهم ظنوا بالله ظن السوء.

Allah Teâlâ imanları zayıf, kalplerinde hastalık ve Allah Teâlâ hakkında kötü zan bulunan bedevilerden, Allah yolunda cihad etmek üzere Resulünden geri kalanları kınamaktadır. Onlar mallarının ve ailelerinin kendilerini cihada çıkmaktan alıkoyduğu mazeretini ileri sürecek ve Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem kendileri için mağfiret dilemesini isteyeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ } “Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar.” Zira onların Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem mağfiret dilemesini istemeleri, pişman olduklarını, günahlarını itiraf ettiklerini ve tevbe ile istiğfar gerektiren bir geri kalışla geri kaldıklarını gösterir. Şayet kalplerinde olan bu olsaydı, tevbe edip yöneldikleri için Resul'ün istiğfarı onlara fayda verirdi. Fakat kalplerindeki asıl sebep, Allah hakkında kötü zanda bulundukları için geri kalmış olmalarıdır.

12261. Metin

فظنوا {أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا} أي: إنهم سيقتلون ويستأصلون، ولم يزل هذا الظن يزين في قلوبهم، ويطمئنون إليه، حتى استحكم، وسبب ذلك أمران:

Onlar: { أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا } “Resûl'ün ve müminlerin ailelerine bir daha asla dönmeyeceklerini” yani öldürülüp köklerinin kazınacağını sandılar. Bu zan kalplerinde süslenmeye ve onlar da buna güvenmeye devam etti; nihayet iyice yerleşti. Bunun sebebi ise iki husustur:

12262. Metin

أحدها: أنهم كانوا {قَوْمًا بُورًا} أي: هلكى، لا خير فيهم، فلو كان فيهم خير لم يكن هذا في قلوبهم.

Birincisi: Onların { قَوْمًا بُورًا } “helaka mahkûm” yani içlerinde hiçbir hayır bulunmayan helak olmuş bir topluluk olmalarıdır. Zira şayet kendilerinde bir hayır olsaydı kalplerinde bu bulunmazdı.

12263. Metin

الثاني: ضعف إيمانهم ويقينهم بوعد الله، ونصر دينه، وإعلاء كلمته، ولهذا قال: {وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} أي: فإنه كافر مستحق للعقاب، {فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا}

İkincisi: Allah'ın vaadine, dinine yardım edeceğine ve kelimesini yücelteceğine dair iman ve yakînlerinin zayıflığıdır. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Kim Allah'a ve Resûlü'ne iman etmezse” o cezayı hak etmiş bir kâfirdir; { فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا } “şüphesiz biz kâfirler için çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.”

12264. Metin

{١٤} {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} .

{ 14 } { وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا } “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

12265. Metin

أي: هو تعالى المنفرد بملك السماوات والأرض، يتصرف فيهما بما يشاء من الأحكام القدرية، والأحكام الشرعية، والأحكام الجزائية، ولهذا ذكر حكم الجزاء المرتب على الأحكام الشرعية، فقال: {يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ} وهو من قام بما أمره الله به {وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ} ممن تهاون بأمر الله، {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} أي: وصفه اللازم الذي لا ينفك عنه المغفرة والرحمة، فلا يزال في جميع الأوقات يغفر للمذنبين، ويتجاوز عن الخطائين، ويتقبل توبة التائبين، وينزل خيره المدرار، آناء الليل والنهار.

Yani göklerin ve yerin mülkünde tek olan Allah Teâlâ'dır; kaderî, şer'î ve cezaî hükümlerden dilediği şekilde her ikisinde de tasarrufta bulunur. Bundan dolayı şer'î hükümlere bağlı ceza hükmünü zikrederek şöyle buyurdu: Allah'ın kendisine emrettiği şeyleri yerine getiren kimse için { يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ } “dilediğini bağışlar”; Allah'ın emrini hafife alan kimselerden { وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ } “dilediğine azap eder.” { وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا } “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yani bağışlama ve merhamet O'nun zatından asla ayrılmayan sıfatlarıdır. Dolayısıyla her vakitte günahkârları bağışlamaya, hata edenleri affetmeye, tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeye ve gece gündüz bol bol hayrını indirmeye devam eder.

12266. Metin

{١٥} {سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلَى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذَلِكُمْ قَالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَا بَلْ كَانُوا لا يَفْقَهُونَ إِلا قَلِيلا} .

{ 15 } { سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلَى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذَلِكُمْ قَالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَا بَلْ كَانُوا لا يَفْقَهُونَ إِلا قَلِيلا } “Ganimetleri almak için gittiğiniz zaman o geri bırakılanlar: 'Bizi bırakın, sizinle gelelim' diyeceklerdir. Onlar Allah'ın kelamını değiştirmek istiyorlar. De ki: 'Siz bizimle asla gelmeyeceksiniz; daha önce Allah da böyle buyurmuştur.' Onlar: 'Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz' diyeceklerdir. Bilakis onlar pek az anlayan kimselerdir.”

12267. Metin

لما ذكر تعالى المخلفين وذمهم، ذكر أن من عقوبتهم الدنيوية، أن رسول الله ﷺ وأصحابه إذا انطلقوا إلى غنائم لا قتال فيها ليأخذوها، طلبوا منهم الصحبة والمشاركة، ويقولون: {ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ} بذلك {أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ} حيث حكم بعقوبتهم، واختصاص الصحابة المؤمنين بتلك الغنائم، شرعا وقدرا. {قُلْ} لهم {لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذَلِكُمْ قَالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ} إنكم محرومون منها بما جنيتم على أنفسكم، وبما تركتم القتال أول مرة.

Allah Teâlâ geri kalanları zikredip kınadıktan sonra dünyevî cezalarından birini zikretti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı, içinde savaş bulunmayan ganimetleri almak üzere gittiklerinde, onlardan kendileriyle gelmeyi ve ortak olmayı talep edecekler ve şöyle diyeceklerdir: { ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ } “'Bizi bırakın, sizinle gelelim.'” Bununla { يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ } “Allah'ın kelamını değiştirmek istiyorlar”; çünkü Allah hem şeriat hem de kader olarak onların cezalandırılmasına ve o ganimetlerin sadece mümin sahabeye tahsis edilmesine hükmetmiştir. Onlara { قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذَلِكُمْ قَالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ } “De ki: 'Siz bizimle asla gelmeyeceksiniz; daha önce Allah da böyle buyurmuştur.'” Kendi aleyhinize işlediğiniz günah ve ilk seferde savaşı terk etmeniz sebebiyle bundan mahrum bırakıldınız.

12268. Metin

{فَسَيَقُولُونَ} مجيبين لهذا الكلام، الذي منعوا به عن الخروج: {بَلْ تَحْسُدُونَنَا} على الغنائم، هذا منتهى علمهم في هذا الموضع، ولو فهموا رشدهم، لعلموا أن حرمانهم بسبب عصيانهم، وأن المعاصي لها عقوبات دنيوية ودينية، ولهذا قال: {بَلْ كَانُوا لا يَفْقَهُونَ إِلا قَلِيلا}

Çıkmaktan menedildikleri bu söze karşılık { فَسَيَقُولُونَ } “onlar diyeceklerdir ki:” Ganimetler hususunda { بَلْ تَحْسُدُونَنَا } “'Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz.'” Bu meselede onların ilminin varacağı son nokta budur. Şayet doğru yolu kavrasalardı, mahrumiyetlerinin kendi isyanları sebebiyle olduğunu ve günahların dünyevî ve dinî cezaları bulunduğunu bilirlerdi. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { بَلْ كَانُوا لا يَفْقَهُونَ إِلا قَلِيلا } “Bilakis onlar pek az anlayan kimselerdir.”

12269. Metin

{١٦-١٧} {قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الأعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا * لَيْسَ عَلَى الأعْمَى حَرَجٌ وَلا عَلَى الأعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا} .

{ 16-17 } { قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الأعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا * لَيْسَ عَلَى الأعْمَى حَرَجٌ وَلا عَلَى الأعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا } “O geri bırakılan bedevilere de ki: 'Siz yakında çok güçlü ve savaşçı bir kavme karşı çağrılacaksınız; onlarla savaşırsınız yahut onlar Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Yok eğer daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirirseniz sizi can yakıcı bir azapla cezalandırır.' Köre bir sorumluluk yoktur, topala bir sorumluluk yoktur, hastaya da bir sorumluluk yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse [Allah] onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse onu can yakıcı bir azapla cezalandırır.”

12270. Metin

لما ذكر تعالى أن المخلفين من الأعراب يتخلفون عن الجهاد في سبيله، ويعتذرون بغير عذر، وأنهم يطلبون الخروج معهم إذا لم يكن شوكة ولا قتال، بل لمجرد الغنيمة، قال تعالى ممتحنا لهم: {قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الأعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ} أي: سيدعوكم الرسول ومن ناب منابه من الخلفاء الراشدين والأئمة، وهؤلاء القوم فارس والروم ومن نحا نحوهم وأشبههم. {تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ} أي: إما هذا وإما هذا، وهذا هو الأمر الواقع، فإنهم في حال قتالهم ومقاتلتهم لأولئك الأقوام، إذ كانت شدتهم وبأسهم معهم، فإنهم في تلك الحال لا يقبلون أن يبذلوا الجزية، بل إما أن يدخلوا في الإسلام، وإما أن يقاتلوا على ما هم عليه، فلما أثخنهم المسلمون، وضعفوا وذلوا، ذهب بأسهم، فصاروا إما أن يسلموا، وإما أن يبذلوا الجزية، {فَإِنْ تُطِيعُوا} الداعي لكم إلى قتال هؤلاء {يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا} وهو الأجر الذي رتبه الله ورسوله على الجهاد في سبيل الله، {وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ} عن قتال من دعاكم الرسول إلى قتاله، {يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} ودلت هذه الآية على فضيلة الخلفاء الراشدين، الداعين لجهاد أهل البأس من الناس، وأنه تجب طاعتهم في ذلك.

Allah Teâlâ geri kalan bedevilerin O'nun yolunda cihattan geri kaldıklarını, mazeretsiz yere mazeretler ileri sürdüklerini ve zorluk ile savaş olmadığında sadece ganimet için sefere çıkmak istediklerini zikredince, onları imtihan etmek üzere şöyle buyurdu: { قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الأعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ } “O geri bırakılan bedevilere de ki: 'Siz yakında çok güçlü ve savaşçı bir kavme karşı çağrılacaksınız.'” Yani Resul veya onun yerine geçen Râşid Halifeler ve imamlar sizi çağıracaktır. Bu kavim ise Farslar, Rumlar ve onların yolunu tutup kendilerine benzeyen kimselerdir. { تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ } “Onlarla savaşırsınız yahut onlar Müslüman olurlar”; yani ya bu ya da şu olur. Nitekim fiilî durum da böyle gerçekleşmiştir; zira güç ve kuvvetleri yerindeyken o kavimlerle savaşıldığı sırada onlar cizye vermeyi kabul etmiyor, bilakis ya İslâm'a giriyor ya da bulundukları hal üzere savaşıyorlardı. Müslümanlar onlara ağır darbeler vurup zayıflatarak zelil kılınca güçleri kırıldı; böylece ya İslâm'a girdiler ya da cizye verdiler. Sizi bunlarla savaşmaya çağıran kimseye { فَإِنْ تُطِيعُوا } “eğer itaat ederseniz”, { يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا } “Allah size güzel bir mükâfat verir”; bu da Allah ve Resulünün Allah yolunda cihada vaat ettiği ecirdir. Resul'ün sizi savaşa çağırdığı kimselerle savaşmaktan { وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ } “daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirirseniz”, [Allah] { يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا } “sizi can yakıcı bir azapla cezalandırır.” Bu ayet; insanlardan güç sahibi olanlarla cihada çağıran Hulefâ-yi Râşidîn'in faziletine ve bu hususta onlara itaatin farz olduğuna delalet etmektedir.

12271. Metin

ثم ذكر الأعذار التي يعذر بها العبد عن الخروج إلى الجهاد، فقال: {لَيْسَ عَلَى الأعْمَى حَرَجٌ وَلا عَلَى الأعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ} أي: في التخلف عن الجهاد لعذرهم المانع.

Sonra kulun cihada çıkmaktan mazur sayılacağı mazeretleri zikrederek şöyle buyurdu: { لَيْسَ عَلَى الأعْمَى حَرَجٌ وَلا عَلَى الأعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ } “Köre bir sorumluluk yoktur, topala bir sorumluluk yoktur, hastaya da bir sorumluluk yoktur.” Yani engelleyici mazeretleri sebebiyle cihaddan geri kalmalarında onlara bir vebal yoktur.

12272. Metin

{وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} في امتثال أمرهما، واجتناب نهيهما {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} فيها ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، {وَمَنْ يَتَوَلَّ} عن طاعة الله ورسوله {يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا} فالسعادة كلها في طاعة الله، والشقاوة في معصيته ومخالفته.

Her ikisinin emrine uyup nehyinden sakınarak { وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse”, [Allah] { يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ } “onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar” ki orada nefislerin arzulayacağı ve gözlerin lezzet alacağı her şey vardır. Allah'a ve Resulüne itaatten { وَمَنْ يَتَوَلَّ } “kim de yüz çevirirse”, [Allah] { يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا } “onu can yakıcı bir azapla cezalandırır.” Bütün saadet Allah'a itaatte, bedbahtlık ise O'na isyan edip karşı gelmektedir.

12273. Metin

{١٨-٢١} {لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا * وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا * وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا * وَأُخْرَى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا} .

{ 18-21 } { لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا * وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا * وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا * وَأُخْرَى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا } “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, üzerlerine sekinet indirmiş ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır. Alacakları pek çok ganimetle de [mükâfatlandırdı]. Allah mutlak güç sahibidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Allah size alacağınız pek çok ganimet vaat etmiştir de bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir; ta ki müminler için bir ibret olsun ve sizi dosdoğru bir yola iletsin. Henüz güç yetiremediğiniz, fakat Allah'ın [ilmi ve kudretiyle] kuşattığı başka ganimetler de vardır. Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.”

12274. Metin

يخبر تعالى بفضله ورحمته، برضاه عن المؤمنين إذ يبايعون الرسول ﷺ تلك المبايعة التي بيضت وجوههم، واكتسبوا بها سعادة الدنيا والآخرة، وكان سبب هذه البيعة -التي يقال لها "بيعة الرضوان" لرضا الله عن المؤمنين فيها، ويقال لها "بيعة أهل الشجرة" - أن رسول الله ﷺ لما دار الكلام بينه وبين المشركين يوم الحديبية في شأن مجيئه، وأنه لم يجئ لقتال أحد، وإنما جاء زائرا هذا البيت، معظما له، فبعث رسول الله ﷺ عثمان بن عفان لمكة في ذلك، فجاء خبر غير صادق، أن عثمان قتله المشركون، فجمع رسول الله ﷺ من معه من المؤمنين، وكانوا نحوا من ألف وخمسمائة، فبايعوه تحت شجرة على قتال المشركين، وأن لا يفروا حتى يموتوا، فأخبر تعالى أنه رضي عن المؤمنين في تلك الحال، التي هي من أكبر الطاعات وأجل القربات، {فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ} من الإيمان، {فَأَنزلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ} شكرا لهم على ما في قلوبهم، زادهم هدى، وعلم ما في قلوبهم من الجزع من تلك الشروط التي شرطها المشركون على رسوله، فأنزل عليهم السكينة تثبتهم، وتطمئن بها قلوبهم، {وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا} وهو: فتح خيبر، لم يحضره سوى أهل الحديبية، فاختصوا بخيبر وغنائمها، جزاءا لهم، وشكرا على ما فعلوه من طاعة الله تعالى والقيام بمرضاته.

Allah Teâlâ lütfu ve rahmetiyle; müminlerin yüzlerini ak eden, kendisiyle dünya ve ahiret saadetini kazandıkları o biat esnasında Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem biat eden müminlerden razı olduğunu haber vermektedir. Allah'ın orada müminlerden razı olması sebebiyle "Rıdvan Biati" veya "Ağaç Ehlinin Biati" diye anılan bu biatin sebebi şuydu: Hudeybiye günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında geliş sebebi hakkında konuşma cereyan etmiş ve Resûlullah kimseyle savaşmak için gelmediğini, sadece bu Beyt'i ziyaret edip tazim etmek üzere geldiğini bildirmişti. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu maksatla Osman b. Affân'ı Mekke'ye gönderdi; ardından müşriklerin Osman'ı öldürdüğüne dair asılsız bir haber geldi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanındaki müminleri -yaklaşık bin beş yüz kişiydiler- topladı; onlar da bir ağacın altında müşriklerle savaşmak ve ölünceye kadar kaçmamak üzere biat ettiler. Allah Teâlâ en büyük itaatlerden ve en yüce kurbetlerden olan o hâlde müminlerden razı olduğunu haber vererek: Kalplerindeki imanı { فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ } “bildi”, kalplerindeki bu imana bir mükâfat ve şükran olarak { فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ } “üzerlerine sekinet indirdi” ve hidayetlerini artırdı. Müşriklerin O'nun Resulüne koştukları şartlar karşısında kalplerindeki hüznü de bildi ve onları sebatkâr kılsın, kalplerini mutmain eylesin diye üzerlerine sekinet indirdi. { وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا } “Ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı”; bu fetih Hayber'in fethidir. Hayber'e Hudeybiye ehlinden başkası katılmamış, böylece Allah Teâlâ'ya itaat edip rızasını yerine getirmelerinin bir karşılığı ve mükâfatı olarak Hayber ve ganimetleri sadece onlara tahsis edilmiştir.

12275. Metin

{وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا} أي: له العزة والقدرة، التي قهر بها الأشياء، فلو شاء لانتصر من الكفار في كل وقعة تكون بينهم وبين المؤمنين، ولكنه حكيم، يبتلي بعضهم ببعض، ويمتحن المؤمن بالكافر.

{ وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا } “Alacakları pek çok ganimetle de [mükâfatlandırdı]. Allah mutlak güç sahibidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Yani O, her şeye galebe çaldığı izzet ve kudret sahibidir. Dileseydi müminlerle aralarında cereyan eden her savaşta kâfirlerden intikamını alırdı; lâkin O hikmet sahibidir; bazısını bazısıyla dener ve mümini kâfirle imtihan eder.

12276. Metin

{وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا} وهذا يشمل كل غنيمة غنمها المسلمين إلى يوم القيامة، {فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ} أي: غنيمة خيبر أي: فلا تحسبوها وحدها، بل ثم شيء كثير من الغنائم سيتبعها، {و} احمدوا الله إذ {كف أَيْدِي النَّاسِ} القادرين على قتالكم، الحريصين عليه {عَنْكُمْ} فهي نعمة، وتخفيف عنكم.

{ وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا } “Allah size alacağınız pek çok ganimet vaat etmiştir”; bu kıyamet gününe kadar Müslümanların elde edeceği bütün ganimetleri kapsar. { فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ } “Bunu size hemen vermiş”; yani Hayber ganimetini [vermiştir]. Onu tek başına sanmayın; bilakis ardından gelecek daha pek çok ganimet vardır. Sizinle savaşmaya gücü yeten ve buna hırslı olan { كَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ } “insanların ellerini sizden çekmesi” sebebiyle de Allah'a hamdedin; zira bu bir nimet ve sizin için bir hafifletmedir.

12277. Metin

{وَلِتَكُونَ} هذه الغنيمة {آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} يستدلون بها على خبر الله الصادق، ووعده الحق، وثوابه للمؤمنين، وأن الذي قدرها سيقدر غيرها، {وَيَهْدِيَكُمْ} بما يقيض لكم من الأسباب {صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} من العلم والإيمان والعمل.

Bu ganimetin { وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ } “müminler için bir ibret olması” içindir ki onunla Allah'ın sadık haberine, hak vaadine, müminlere mükâfatına ve bunu takdir edenin başkalarını da takdir edeceğine delil getirsinler. Sizin için hazırlayacağı sebeplerle { وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا } “ve sizi” ilim, iman ve amelden ibaret “dosdoğru bir yola iletsin.”

12278. Metin

{وَأُخْرَى} أي: وعدكم أيضا غنيمة أخرى {لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا} وقت هذا الخطاب، {قَدْ أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا} أي: هو قادر عليها، وتحت تدبيره وملكه، وقد وعدكموها، فلا بد من وقوع ما وعد به، لكمال اقتدار الله تعالى، ولهذا قال: {وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا}

{ وَأُخْرَى } “Başka ganimetler de [vardır]”; yani bu hitabın yapıldığı vakitte { لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا } “henüz güç yetiremediğiniz”, fakat { قَدْ أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا } “Allah'ın kuşattığı” yani O'nun güç yetirdiği, tedbiri ve mülkü altında bulunan ve size vaat ettiği başka ganimetleri de vaat etmiştir. Allah Teâlâ'nın kudretinin kemalinden ötürü vaat ettiği şeyin vuku bulması kaçınılmazdır. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا } “Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.”

12279. Metin

{٢٢-٢٣} {وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الأدْبَارَ ثُمَّ لا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلا نَصِيرًا * سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا} .

{ 22-23 } { وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الأدْبَارَ ثُمَّ لا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلا نَصِيرًا * سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا } “Şayet inkâr edenler sizinle savaşsalardı arkalarını dönüp kaçarlardı; sonra ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirlerdi. Bu, Allah'ın öteden beri süregelen kanunudur; Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

12280. Metin

هذه بشارة من الله لعباده المؤمنين، بنصرهم على أعدائهم الكافرين، وأنهم لو قابلوهم وقاتلوهم {لَوَلَّوُا الأدْبَارَ ثُمَّ لا يَجِدُونَ وَلِيًّا} يتولى أمرهم، {وَلا نَصِيرًا} ينصرهم ويعينهم على قتالكم، بل هم مخذولون مغلوبون وهذه سنة الله في الأمم السابقة، أن جند الله هم الغالبون، {وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا}

Bu, Allah'ın mümin kullarına kâfir düşmanlarına karşı zafer kazanacaklarına dair bir müjdesidir. Şayet onlarla karşılaşıp savaşsalardı kâfirler { لَوَلَّوُا الأدْبَارَ ثُمَّ لا يَجِدُونَ وَلِيًّا } “arkalarını dönüp kaçarlardı; sonra ne bir dost” yani işlerini üstlenecek birini, { وَلا نَصِيرًا } “ne de bir yardımcı bulabilirlerdi” yani kendilerine yardım edip sizinle savaşta arka çıkacak birini bulamazlardı; bilakis yardımsız ve mağlup kalırlardı. Allah'ın ordusunun galip gelmesi önceki ümmetlerde de Allah'ın bir sünnetidir; { وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا } “ve Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

12281. Metin

{٢٤-٢٥} {وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا * هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَئُوهُمْ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} .

{ 24-25 } { وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا * هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَئُوهُمْ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا } “Sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin bağrında onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Onlar, inkâr eden ve sizi Mescid-i Harâm'dan ve bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır. Şayet kendilerini bilmediğiniz mümin erkekler ve mümin kadınlar bulunup da bilmeksizin onları çiğneyerek bu yüzden başınıza bir sıkıntı ve günah gelme ihtimali olmasaydı [savaşa izin verilirdi]. Bu, Allah'ın dilediğini rahmetine koyması içindir. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı içlerinden inkâr edenleri can yakıcı bir azapla cezalandırırdık.”

12282. Metin

يقول تعالى ممتنا على عباده بالعافية، من شر الكفار ومن قتالهم، فقال: {وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ} أي: أهل مكة {عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ} أي: من بعد ما قدرتم عليهم، وصاروا تحت ولايتكم بلا عقد ولا عهد، وهم نحو ثمانين رجلا انحدروا على المسلمين ليصيبوا منهم غرة، فوجدوا المسلمين منتبهين فأمسكوهم، فتركوهم ولم يقتلوهم، رحمة من الله بالمؤمنين إذ لم يقتلوهم، {وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا} فيجازي كل عامل بعمله، ويدبركم أيها المؤمنون بتدبيره الحسن.

Allah Teâlâ kâfirlerin şerrinden ve onlarla savaşmaktan gelen afiyetle kullarına olan lütfunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: { وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ } “Sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin bağrında onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur.” Yani hiçbir ahit ve antlaşma olmaksızın onlara güç yetirip hâkimiyetiniz altına girdikten sonra [bunu yaptı]. Onlar, Müslümanları gafil avlamak için dağdan inen yaklaşık seksen kişiydiler; fakat Müslümanları tetikte buldular ve Müslümanlar onları yakaladı. Müslümanlar onları öldürmeyip serbest bıraktılar; bu, öldürmedikleri takdirde müminler için Allah'ın bir rahmetiydi. { وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا } “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir”; dolayısıyla her amel edeni ameliyle mükâfatlandırır ve ey müminler, sizi güzel tedbiriyle sevk ve idare eder.

12283. Metin

ثم ذكر تعالى الأمور المهيجة على قتال المشركين، وهي كفرهم بالله ورسوله، وصدهم رسول الله ومن معه من المؤمنين، أن يأتوا للبيت الحرام زائرين معظمين له بالحج والعمرة، وهم الذين أيضا صدوا {الهدي مَعْكُوفًا} أي: محبوسا {أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ} وهو محل ذبحه وهو مكة، فمنعوه من الوصول إليه ظلما وعدوانا، وكل هذه أمور موجبة وداعية إلى قتالهم، ولكن ثم مانع وهو: وجود رجال ونساء من أهل الإيمان بين أظهر المشركين، وليسوا متميزين بمحلة أو مكان يمكن أن لا ينالهم أذى، فلولا هؤلاء الرجال المؤمنون، والنساء المؤمنات، الذين لا يعلمهم المسلمون أن تطأوهم، أي: خشية أن تطأوهم {فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ} والمعرة: ما يدخل تحت قتالهم، من نيلهم بالأذى والمكروه، وفائدة أخروية، وهو: أنه ليدخل في رحمته من يشاء فيمن عليهم بالإيمان بعد الكفر، وبالهدى بعد الضلال، فيمنعكم من قتالهم لهذا السبب.

Sonra Allah Teâlâ müşriklerle savaşı teşvik eden sebepleri zikretti: Onların Allah'ı ve Resulünü inkâr etmeleri, hac ve umre yaparak tazim etmek ve ziyaret etmek maksadıyla Mescid-i Harâm'a gelmek isteyen Resûlullah'ı ve beraberindeki müminleri engellemeleridir. Onlar aynı zamanda { الْهَدْيَ مَعْكُوفًا } kurbanlıkları alıkoyup hapsederek { أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ } “yerlerine ulaşmaktan” yani kesim yeri olan Mekke'ye ulaşmaktan zulüm ve düşmanlıkla meneden kimselerdir. Bütün bunlar onlarla savaşmayı gerektiren ve buna çağıran sebeplerdir. Fakat ortada bir engel vardı ki o da: Müşriklerin arasında iman ehlinden erkeklerin ve kadınların bulunması ve kendilerine zarar gelmeyecek şekilde ayrı bir mahalle veya mekânda ayrışmış olmamalarıydı. Şayet Müslümanların bilmediği bu mümin erkekler ve mümin kadınları çiğnemeniz, yani çiğneme endişeniz { فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “ve bu yüzden bilmeksizin başınıza bir sıkıntı ve günah gelme ihtimali” olmasaydı [onlarla savaşırdınız]. Mearre; savaş esnasında onlara zarar ve hoşlanılmayan bir şeyin dokunmasıdır. Uhrevî bir fayda da şudur: Dilediğini rahmetine koysun diye; yani küfürden sonra iman, dalaletten sonra hidayet bahşederek onlara lütufta bulunsun diye bu sebeple onlarla savaşmanıza engel oldu.

12284. Metin

{لَوْ تَزَيَّلُوا} أي: لو زالوا من بين أظهرهم {لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} بأن نبيح لكم قتالهم، ونأذن فيه، وننصركم عليهم.

{ لَوْ تَزَيَّلُوا } “Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı” yani aralarından çekilip ayrılsalardı; onlarla savaşmanızı mubah kılıp buna izin vererek ve onlara karşı size zafer nasip ederek { لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا } “içlerinden inkâr edenleri can yakıcı bir azapla cezalandırırdık.”

12285. Metin

{٢٦} {إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا} .

{ 26 } { إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا } “Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, o cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da Resûlü'nün ve müminlerin üzerine sekinetini indirdi; onlara takva kelimesini gerekli kıldı. Zaten onlar buna en layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

12286. Metin

يقول تعالى: {إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ} حيث أنفوا من كتابة {بسم الله الرحمن الرحيم} وأنفوا من دخول رسول الله ﷺ والمؤمنين إليهم في تلك السنة، لئلا يقول الناس: " دخلوا مكة قاهرين لقريش " وهذه الأمور ونحوها من أمور الجاهلية، لم تزل في قلوبهم حتى أوجبت لهم ما أوجبت من كثير من المعاصي، {فَأَنزلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} فلم يحملهم الغضب على مقابلة المشركين بما قابلوهم به، بل صبروا لحكم الله، والتزموا الشروط التي فيها تعظيم حرمات الله ولو كانت ما كانت، ولم يبالوا بقول القائلين، ولا لوم اللائمين.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ } “Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, o cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi”; nitekim “Bismillâhirrahmânirrahîm” yazılmasından çekinmişler ve insanlar “Kureyş'e galebe çalarak Mekke'ye girdiler” demesinler diye Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müminlerin o yıl yanlarına girmesini gururlarına yedirememişlerdi. Bu ve benzeri cahiliye işleri kalplerinde bulunmaya devam etti; nihayet pek çok günaha sebebiyet verdi. { فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Allah da Resûlü'nün ve müminlerin üzerine sekinetini indirdi”; dolayısıyla öfke onları müşriklere aynı şekilde karşılık vermeye sevk etmedi. Bilakis Allah'ın hükmüne sabrettiler; ne olursa olsun Allah'ın hürmetlerini tazim eden şartlara bağlı kaldılar ve konuşanların sözlerine yahut kınayanların kınamasına aldırmadılar.

12287. Metin

{وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى} وهي " لا إله إلا الله " وحقوقها، ألزمهم القيام بها، فالتزموها وقاموا بها، {وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا} من غيرهم {و} كانوا {أهلها} الذين استأهلوها لما يعلم الله عندهم وفي قلوبهم من الخير، ولهذا قال: {وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا}

{ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى } “Onlara takva kelimesini gerekli kıldı”; bu da “Lâ ilâhe illallâh” ve onun haklarıdır. Onu ikame etmeyi kendilerine gerekli kıldı; onlar da buna sarıldılar ve gereğini yerine getirdiler. Başkalarından ziyade { وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا } “onlar buna en layık ve ehil kimselerdi”; Allah'ın onların nezdinde ve kalplerinde var olduğunu bildiği hayır sebebiyle bunu hak etmişlerdi. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا } “Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

12288. Metin

{٢٧-٢٨} {لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا} .

{ 27-28 } { لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا } “Andolsun ki Allah, Resûlü'nün rüyasını hak olarak doğru çıkardı: Allah dilerse siz mutlaka Mescid-i Harâm'a güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkusuzca gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi de bundan önce [size] yakın bir fetih nasip etti. Resûlü'nü hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur; ta ki onu bütün dinlerin üzerine üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter!”

12289. Metin

يقول تعالى: {لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ} وذلك أن رسول الله ﷺ رأى في المدينة رؤيا أخبر بها أصحابه، أنهم سيدخلون مكة ويطوفون بالبيت، فلما جرى يوم الحديبية ما جرى، ورجعوا من غير دخول لمكة، كثر في ذلك الكلام منهم، حتى إنهم قالوا ذلك لرسول الله ﷺ: ألم تخبرنا أنا سنأتي البيت ونطوف به؟ فقال: " أخبرتكم أنه العام؟ " قالوا: لا قال: "فإنكم ستأتونه وتطوفون به" قال الله هنا: {لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ} أي: لا بد من وقوعها وصدقها، ولا يقدح في ذلك تأخر تأويلها، {لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ} أي: في هذه الحال المقتضية لتعظيم هذا البيت الحرام، وأدائكم للنسك، وتكميله بالحلق والتقصير، وعدم الخوف، {فَعَلِمَ} من المصلحة والمنافع {مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ} الدخول بتلك الصفة {فَتْحًا قَرِيبًا}

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ } “Andolsun ki Allah, Resûlü'nün rüyasını hak olarak doğru çıkardı.” Şöyle ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'de bir rüya görmüş ve bunu ashabına haber vererek Mekke'ye gireceklerini ve Beyt'i tavaf edeceklerini bildirmişti. Hudeybiye günü malum hadiseler cereyan edip de Mekke'ye girmeden döndüklerinde, ashab arasında bu hususta söz çoğaldı; hatta Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bize Beyt'e geleceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi haber vermemiş miydin?” dediler. O da: “Size bu yıl olacağını haber vermiş miydim?” buyurdu. “Hayır” dediler. Buyurdu ki: “Muhakkak siz ona gelecek ve onu tavaf edeceksiniz.” Allah Teâlâ burada: { لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ } “Andolsun ki Allah, Resûlü'nün rüyasını hak olarak doğru çıkardı” buyurdu; yani rüyanın gerçekleşmesi ve doğrulanması kaçınılmazdır; tevilinin gecikmesi buna halel getirmez. Bu Beyt-i Haram'ın tazimini, ibadetinizi yerine getirmenizi, tıraş olup kısaltarak onu tamamlamanızı ve hiçbir korkunun bulunmamasını gerektiren bu hâl üzere { لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لا تَخَافُونَ } “Allah dilerse siz mutlaka Mescid-i Harâm'a güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkusuzca gireceksiniz.” Allah sizin bilmediğiniz maslahat ve faydaları { فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا } “bildi de”, bu vasıftaki girişten önce { فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا } “bundan önce [size] yakın bir fetih nasip etti.”

12290. Metin

ولما كانت هذه الواقعة مما تشوشت بها قلوب بعض المؤمنين، وخفيت عليهم حكمتها، فبين تعالى حكمتها ومنفعتها، وهكذا سائر أحكامه الشرعية، فإنها كلها، هدى ورحمة.

Bu hadise bazı müminlerin kalplerinin karıştığı ve hikmetinin kendilerine gizli kaldığı bir olay olduğu için Allah Teâlâ onun hikmetini ve faydasını beyan etti. Diğer bütün şer'î hükümleri de böyledir; tamamı hidayet ve rahmettir.

12291. Metin

أخبر بحكم عام، فقال: {هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى} الذي هو العلم النافع، الذي يهدي من الضلالة، ويبين طرق الخير والشر.

Umumî bir hüküm haber vererek şöyle buyurdu: { هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى } “Resûlü'nü hidayetle... gönderen O'dur”; hidayet, sapıklıktan kurtarıp doğru yola ileten, hayır ve şer yollarını açıklayan faydalı ilimdir.

12292. Metin

{وَدِينِ الْحَقِّ} أي: الدين الموصوف بالحق، وهو العدل والإحسان والرحمة.

{ وَدِينِ الْحَقِّ } “ve hak dinle”; yani hak vasfıyla nitelenen dinle [gönderdi] ki o adalet, ihsan ve merhamettir.

12293. Metin

وهو كل عمل صالح مزك للقلوب، مطهر للنفوس، مرب للأخلاق، معل للأقدار.

O; kalpleri arındıran, nefisleri temizleyen, ahlakı geliştiren ve dereceleri yükselten her türlü salih ameldir.

12294. Metin

{لِيُظْهِرَهُ} بما بعثه الله به {عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ} بالحجة والبرهان، ويكون داعيا لإخضاعهم بالسيف والسنان.

Allah'ın kendisiyle gönderdiği şeyler vesilesiyle delil ve bürhanla { لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ } “bütün dinlerin üzerine üstün kılsın” ve kılıç ile mızrakla onları boyun eğdirmeye bir davetçi olsun diye [gönderdi].

12295. Metin

{٢٩} {مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الإنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا} .

{ 29 } { مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الإنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا } “Muhammed Allah'ın Resûlü'dür. O'nun beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ve secde hâlinde, Allah'tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. İşte onların Tevrat'taki misali budur. İncil'deki misalleri ise şöyledir: Filizini çıkarmış, derken onu güçlendirmiş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerine dikilmiş bir ekin gibidir ki ekicilerin hoşuna gider. [Allah] onlarla kâfirleri öfkelendirmek için [onları böyle yetiştirir]. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir vaat etmiştir.”

12296. Metin

يخبر تعالى عن رسوله ﷺ وأصحابه من المهاجرين والأنصار، أنهم بأكمل الصفات، وأجل الأحوال، وأنهم {أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ} أي: جادون ومجتهدون في عداوتهم، وساعون في ذلك بغاية جهدهم، فلم يروا منهم إلا الغلظة والشدة، فلذلك ذل أعداؤهم لهم، وانكسروا، وقهرهم المسلمون، {رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ} أي: متحابون متراحمون متعاطفون، كالجسد الواحد، يحب أحدهم لأخيه ما يحب لنفسه، هذه معاملتهم مع الخلق، وأما معاملتهم مع الخالق فإنك {تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا} أي: وصفهم كثرة الصلاة، التي أجل أركانها الركوع والسجود.

Allah Teâlâ Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ile Muhacir ve Ensar'dan olan ashabının en kâmil sıfatlar ve en yüce hâller üzerinde bulunduklarını; onların { أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ } “kâfirlere karşı çetin” yani onlara düşmanlıkta ciddî ve gayretli olduklarını, olanca güçleriyle bu uğurda çalıştıklarını haber vermektedir. Kâfirler onlardan ancak sertlik ve şiddet görmüşlerdir; bundan dolayı düşmanları onlara boyun eğmiş, kırılmış ve Müslümanlar onlara galip gelmiştir. { رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ } “Kendi aralarında merhametlidirler”; yani tek bir vücut gibi birbirlerini seven, birbirlerine merhamet ve şefkat gösteren kimselerdir; biri kendisi için istediğini kardeşi için de ister. Bu onların mahlukata karşı muameleleridir. Yaratıcıya karşı muamelelerine gelince; { تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا } “onları rükû ve secde hâlinde görürsün”; yani sıfatları en yüce rükünleri rükû ve secde olan namazı çokça kılmalarıdır.

12297. Metin

{يَبْتَغُونَ} بتلك العبادة {فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا} أي: هذا مقصودهم بلوغ رضا ربهم، والوصول إلى ثوابه.

Bu ibadetle { يَبْتَغُونَ فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا } “Allah'tan lütuf ve rıza ararlar”; yani maksatları Rablerinin rızasına ermek ve O'nun mükâfatına kavuşmaktır.

12298. Metin

{سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ} أي: قد أثرت العبادة -من كثرتها وحسنها- في وجوههم، حتى استنارت، لما استنارت بالصلاة بواطنهم، استنارت [بالجلال] ظواهرهم.

{ سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ } “Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır.” Yani ibadet -çokluğu ve güzelliği sebebiyle- yüzlerinde öyle tesir etmiştir ki yüzleri nurlanmıştır; namazla bâtınları nurlanınca zâhirleri de celalle nurlanmıştır.

12299. Metin

{ذَلِكَ} المذكور {مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ} أي: هذا وصفهم الذي وصفهم الله به، مذكور بالتوراة هكذا.

Bu zikredilen { ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ } “onların Tevrat'taki misalidir”; yani Allah'ın kendilerini nitelediği bu vasıf Tevrat'ta bu şekilde zikredilmiştir.

12300. Metin

وأما مثلهم في الإنجيل، فإنهم موصوفون بوصف آخر، وأنهم في كمالهم وتعاونهم {كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ} أي: أخرج فراخه، فوازرته فراخه في الشباب والاستواء.

İncil'deki misallerine gelince; onlar başka bir vasıfla nitelenmişlerdir: Kemalleri ve yardımlaşmaları bakımından { كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ } “filizini çıkarmış, derken onu güçlendirmiş bir ekin gibidirler”; yani filizlerini çıkarmış, filizleri de büyüyüp gelişmesinde ona destek olmuştur.

12301. Metin

{فَاسْتَغْلَظَ} ذلك الزرع أي: قوي وغلظ {فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ} جمع ساق، {يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ} من كماله واستوائه، وحسنه واعتداله، كذلك الصحابة ﵃، هم كالزرع في نفعهم للخلق واحتياج الناس إليهم، فقوة إيمانهم وأعمالهم بمنزلة قوة عروق الزرع وسوقه، وكون الصغير والمتأخر إسلامه، قد لحق الكبير السابق ووازره وعاونه على ما هو عليه، من إقامة دين الله والدعوة إليه، كالزرع الذي أخرج شطأه، فآزره فاستغلظ، ولهذا قال: {لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ} حين يرون اجتماعهم وشدتهم على دينهم، وحين يتصادمون هم وهم في معارك النزال، ومعامع القتال.

O ekin { فَاسْتَغْلَظَ } “kalınlaşmış” yani kuvvetlenip etlenmiş, { فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ } -sûk, sâk kelimesinin çoğuludur- “gövdesi üzerine dikilmiş”; kemali, doğrulması, güzelliği ve dengesiyle { يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ } “ekicilerin hoşuna gider”. Sahabe radıyallâhu anhum da böyledir: Mahlukata faydaları ve insanların kendilerine olan ihtiyacı bakımından ekin gibidirler. İmanlarının ve amellerinin gücü, ekinin köklerinin ve saplarının gücü mesabesindedir. Yaşı küçük olan veya sonradan İslâm'a girenlerin önceki büyüklere yetişip Allah'ın dinini ikame etme ve ona davet etme yolunda onlara arka çıkıp destek olmaları, tıpkı filizini çıkarıp onu güçlendirerek kalınlaşan ekin gibidir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ } “Onlarla kâfirleri öfkelendirmek için”; kâfirler onların birlikteliğini, dinlerindeki metaneti gördüklerinde ve er meydanlarında, savaşın kızıştığı yerlerde karşı karşıya geldiklerinde öfkeden kahrolurlar.

12302. Metin

{وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا} فالصحابة ﵃، الذين جمعوا بين الإيمان والعمل الصالح، قد جمع الله لهم بين المغفرة، التي من لوازمها وقاية شرور الدنيا والآخرة، والأجر العظيم في الدنيا والآخرة.

{ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا } “Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir vaat etmiştir.” İman ile salih ameli bir araya getiren sahabe radıyallâhu anhum için Allah; gerekleri arasında dünya ve ahiret şerlerinden korunmak olan mağfiret ile dünyada ve ahirette büyük mükâfatı bir arada vermiştir.

12303. Metin

ولنسق قصة الحديبية بطولها، كما ساقها الإمام شمس الدين ابن القيم في {الهدي النبوي} فإن فيها إعانة على فهم هذه السورة، وتكلم على معانيها وأسرارها، قال -رحمه الله تعالى: - فصل في قصة الحديبية

Şimdi, İmam Şemsüddin İbnü'l-Kayyim'in el-Hedyü'n-Nebevî'de (Zâdü'l-Meâd) naklettiği şekliyle Hudeybiye kıssasını uzunca aktaralım; zira bu kıssada bu surenin anlaşılmasına ve onun manaları ile sırlarının kavranmasına bir yardım vardır. İbnü'l-Kayyim -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- şöyle demiştir: Hudeybiye Kıssasına Dair Fasıl

12304. Metin

قال نافع: كانت سنة ست في ذي القعدة، وهذا هو الصحيح، وهو قول الزهري، وقتادة، وموسى بن عقبة، ومحمد بن إسحاق وغيرهم.

Nâfi' şöyle demiştir: [Hudeybiye] altıncı yılın Zilkade ayında gerçekleşti. Sahih olan da budur; Zührî, Katâde, Mûsâ b. Ukbe, Muhammed b. İshâk ve diğerlerinin kavli de böyledir.

12305. Metin

وقال هشام بن عروة، عن أبيه: خرج رسول الله ﷺ إلى الحديبية في رمضان، وكانت في شوال، وهذا وهم، وإنما كانت غزاة الفتح في رمضان. قال أبو الأسود عن عروة: إنها كانت في ذي القعدة على الصواب.

Hişâm b. Urve babasından rivayetle demiştir ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'ye Ramazan ayında çıktı, [antlaşma] Şevval'de oldu. Bu bir vehimdir; zira Ramazan ayında olan Mekke'nin fethi gazvesidir. Ebu'l-Esved'in Urve'den rivayetine göre ise doğrusu onun Zilkade ayında olduğudur.

12306. Metin

وفي الصحيحين عن أنس، أن النبي ﷺ اعتمر أربع عمر، كلهن في ذي القعدة، فذكر منهن عمرة الحديبية، وكان معه ألف وخمسمائة، هكذا في الصحيحين عن جابر، وعنه فيهما: كانوا ألفا وأربعمائة، وفيهما، عن عبد الله بن أبي أوفى: كنا ألفا وثلاثمائة، قال قتادة: قلت لسعيد بن المسيب: كم كان الجماعة الذين شهدوا بيعة الرضوان؟ قال: خمس عشرة مائة، قال: قلت: فإن جابر بن عبد الله قال: كانوا أربع عشرة مائة، قال: يرحمه الله وهم، وهو حدثني أنهم كانوا خمس عشرة مائة، قلت: وقد صح عن جابر القولان، وصح عنه أنهم نحروا عام الحديبية سبعين بدنة، البدنة عن سبعة، فقيل له: كم كنتم؟ قال: ألفا وأربعمائة، بخيلنا ورجلنا، يعني: فارسهم وراجلهم.

Sahîhayn'da Enes'ten gelen rivayette: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem dördü de Zilkade ayında olmak üzere dört umre yapmıştır; bunlardan biri olarak Hudeybiye umresini zikretti. Beraberinde bin beş yüz kişi vardı; Sahîhayn'da Câbir'den bu şekilde rivayet edilmiştir. Yine Sahîhayn'da ondan: “Bin dört yüz kişiydiler” şeklinde de rivayet vardır. Yine her iki eserde Abdullah b. Ebî Evfâ'dan: “Bin üç yüz kişiydik” denilmiştir. Katâde der ki: Saîd b. el-Müseyyeb'e: “Rıdvan Biati'nde hazır bulunan cemaat kaç kişiydi?” diye sordum; “Bin beş yüz” dedi. “Fakat Câbir b. Abdillâh bin dört yüz olduklarını söylüyor” dedim. “Allah ona rahmet etsin, vehmetmiş; bana kendisi bin beş yüz olduklarını rivayet etmişti” dedi. Ben [İbnü'l-Kayyim] derim ki: Câbir'den her iki rivayet de sahih olarak gelmiştir. Yine ondan Hudeybiye senesinde her biri yedi kişi adına olmak üzere yetmiş deve kurban ettikleri sahih olarak nakledilmiştir. Kendisine: “Kaç kişiydiniz?” denilince: “Atlımız ve yayamızla bin dört yüz kişiydik” demiştir; yani süvarileri ve piyadeleriyle.

12307. Metin

والقلب إلى هذا أميل، وهو قول البراء بن عازب، ومعقل بن يسار، وسلمة بن الأكوع، في أصح الروايتين، وقول المسيب بن حزن، قال شعبة، عن قتادة، عن سعيد بن المسيب، عن أبيه: كنا مع رسول الله ﷺ تحت الشجرة ألفا وأربعمائة، وغلط غلطا بينا من قال: كانوا سبعمائة، وعذره (١) أنهم نحروا يومئذ سبعين بدنة، والبدنة قد جاء إجزاؤها عن سبعة أو عشرة، وهذا لا يدل على ما قاله هذا القائل، فإنه قد صرح بأن البدنة كانت في هذه الغزوة عن سبعة، فلو كانت السبعون عن جميعهم، لكانوا أربعمائة وتسعين رجلا وقد قال بتمام الحديث بعينه، أنهم كانوا ألفا وأربعمائة. فصل

Kalp bu görüşe daha meyillidir. Bu görüş; Berâ b. Âzib, Ma'kıl b. Yesâr, en sahih iki rivayetten birinde Seleme b. el-Ekvâ' ve Müseyyeb b. Hazn'ın görüşüdür. Şu'be, Katâde'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'den, o da babasından şöyle rivayet etmiştir: “Ağacın altında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bin dört yüz kişiydik.” Yedi yüz kişi olduklarını söyleyen kimse açık bir hataya düşmüştür; onun gerekçesi o gün yetmiş deve kurban edilmiş olması ve bir devenin yedi veya on kişiye yeteceğinin rivayet edilmesidir. Fakat bu, o söyleyenin iddiasına delil olmaz; zira o bu gazvede devenin yedi kişi adına olduğunu açıkça belirtmiştir. Şayet yetmiş deve hepsinin adına olsaydı dört yüz doksan kişi olurlardı; oysa bizzat hadisin tamamında bin dört yüz kişi olduklarını söylemiştir. Fasıl:

12308. Metin

فلما كانوا بذي الحليفة، قلد رسول الله ﷺ الهدي وأشعره، وأحرم بالعمرة، وبعث عينا له بين يديه من خزاعة، يخبره عن قريش، حتى إذا كانوا قريبا من عسفان، أتاه عينه، فقال: إني قد تركت كعب بن لؤي، قد جمعوا لك الأحابيش، وجمعوا لك جموعا، وهم مقاتلوك وصادوك عن البيت.

Zülhuleyfe'ye vardıklarında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kurbanlık develere gerdanlık taktı, onları işaretledi (iş'âr yaptı) ve umre için ihrama girdi. Huzâa kabilesinden bir gözcüyü önünden gönderdi ki kendisine Kureyş hakkında haber getirsin. Nihayet Asfân yakınlarına geldiklerinde gözcüsü gelip şöyle dedi: “Ben Kâ'b b. Lüeyy'i geride bıraktım; senin için Ehâbîş'i ve pek çok topluluğu toplamışlar; seninle savaşacaklar ve seni Beyt'ten alıkoyacaklar.”

12309. Metin

واستشار النبي ﷺ أصحابه: أترون أن نميل إلى ذراري هؤلاء الذين أعانوهم فنصيبهم، فإن قعدوا قعدوا موتورين محزونين، وإن نجوا تكن عنقا قطعها الله، أم ترون أن نؤم البيت؟ فمن صدنا عنه قاتلناه؟ قال أبو بكر: الله ورسوله أعلم، إنما جئنا معتمرين، ولم نجئ لقتال أحد، ولكن من حال بيننا وبين البيت قاتلناه، فقال النبي ﷺ: "فروحوا إذا" فراحوا، حتى إذا كانوا ببعض الطريق، قال النبي ﷺ: "إن خالد بن الوليد بالغميم في خيل لقريش، فخذوا ذات اليمين"، فوالله ما شعر بهم خالد، حتى إذا هو بغبرة الجيش، فانطلق يركض نذيرا لقريش.

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ashabıyla istişare etti: “Onlara yardım eden şu kimselerin çoluk çocuklarına yönelip onları vuralım mı ne dersiniz? Şayet oturup kalırlarsa intikamları alınamamış ve kederli olarak kalırlar; eğer kaçıp kurtulurlarsa bu Allah'ın kopardığı bir boyun olur. Yoksa doğrudan Beyt'e mi yönelelim? Bizi ondan alıkoyanla savaşırız, ne dersiniz?” Ebu Bekir: “Allah ve Resulü en iyi bilir. Biz ancak umre yapmak üzere geldik, kimseyle savaşmak için gelmedik; fakat bizimle Beyt arasına giren olursa onunla savaşırız” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Öyleyse yürüyün!” buyurdu. Yürüdüler; nihayet yolun bir kısmına geldiklerinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Hâlid b. Velîd, Gamîm'de Kureyş'in süvarileriyle beklemektedir, sağ tarafa sapın!” buyurdu. Vallahi Hâlid ordunun tozunu görünceye kadar onları fark edemedi; ardından Kureyş'e haberci olarak atını hızla koşturup gitti.

12310. Metin

وسار النبي ﷺ، حتى إذا كان بالثنية التي يهبط عليهم منها، بركت راحلته، فقال الناس: حل حل، فألحت، فقالوا: خلأت القصواء، فقال النبي ﷺ: "ما خلأت القصواء، وما ذاك لها بخلق، ولكن حبسها حابس الفيل" ثم قال: "والذي نفسي بيده، لا يسألوني خطة يعظمون فيها حرمات الله إلا أعطيتموها" ثم زجرها، فوثبت به، فعدل حتى نزل بأقصى الحديبية، على ثمد قليل الماء، إنما يتبرضه الناس تبرضا، فلم يلبث الناس أن نزحوه، فشكوا إلى رسول الله ﷺ العطش.

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem yürüdü; nihayet onların üzerine inilen tepeye geldiğinde devesi çöktü. İnsanlar “Hal hal!” [kalk, kalk] dedilerse de deve direndi. Bunun üzerine “Kasvâ çöküp kaldı (huysuzluk etti)” dediler. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kasvâ huysuzluk edip çökmedi, bu onun huyu da değildir; lâkin Fil'i engelleyen [Allah] onu engelledi” buyurdu. Sonra: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın hürmetlerini tazim edecekleri hiçbir plan istemesinler ki onu kendilerine vermeyeyim!” buyurdu. Sonra deveyi uyardı; deve sıçrayıp kalktı; o da yolunu değiştirip Hudeybiye'nin en uç noktasına, insanların azar azar çektiği az sulu bir kuyu başına indi. İnsanlar çok geçmeden o suyu tükettiler ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem susuzluktan şikâyet ettiler.

12311. Metin

فانتزع سهما من كنانته، ثم أمرهم أن يجعلوها فيه، قال: فوالله ما زال يجيش لهم بالري حتى صدروا عنها، وفزعت قريش لنزوله عليهم، فأحب رسول الله ﷺ أن يبعث إليهم رجلا من أصحابه، فدعا عمر بن الخطاب ليبعثه إليهم، فقال: يا رسول الله، ليس بمكة أحد من بني كعب يغضب لي، إن أوذيت، فأرسل عثمان بن عفان، فإن عشيرته بها، وإنه مبلغ ما أردت.

Resûlullah sadakından bir ok çıkardı, sonra o oku kuyunun içine koymalarını emretti. [Ravi] der ki: Vallahi oradan ayrılıncaya kadar su onlar için kaynayıp onları suya kandırmaya devam etti. Resûlullah'ın oraya inmesi Kureyş'i telaşlandırdı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara ashabından bir adam göndermek istedi; Ömer b. el-Hattâb'ı onlara göndermek üzere çağırdı. Ömer: “Ey Allah'ın Resulü! Mekke'de Kâ'boğullarından şayet bana bir eziyet edilirse bana sahip çıkıp öfkelenecek kimse yoktur. Sen Osman b. Affân'ı gönder; zira onun aşireti oradadır ve o senin dilediğin şeyi ulaştırır” dedi.

12312. Metin

فدعا رسول الله ﷺ عثمان بن عفان، فأرسله إلى قريش، وقال: "أخبرهم أنا لم نأت لقتال، إنما جئنا عمارا، وادعهم إلى الإسلام"

Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Osman b. Affân'ı çağırdı, onu Kureyş'e gönderdi ve şöyle buyurdu: “Onlara savaşmak için gelmediğimizi, sadece umre yapmak üzere geldiğimizi haber ver ve onları İslâm'a davet et.”

12313. Metin

وأمره أن يأتي رجالا بمكة مؤمنين، ونساء مؤمنات، فيدخل عليهم ويبشرهم بالفتح، ويخبرهم أن الله ﷿ مظهر دينه بمكة، حتى لا يستخفى فيها بالإيمان، فانطلق عثمان، فمر على قريش ببلدح، فقالوا: أين تريد؟ فقال: بعثني رسول الله ﷺ أدعوكم إلى الله وإلى الإسلام، ونخبركم أنا لم نأت لقتال، وإنما جئنا عمارا، قالوا: قد سمعنا ما تقول، فانفذ لحاجتك.

Ayrıca Mekke'deki mümin erkekler ile mümin kadınlara gidip yanlarına girmesini, onları fetihle müjdelemesini ve Allah Azze ve Celle'nin, Mekke'de artık iman gizlenmeyecek derecede dinini üstün kılacağını haber vermesini emretti. Osman yola çıktı; Beldah mevkiinde Kureyş'e uğradı. “Nereye gidiyorsun?” dediler. Osman: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beni, sizi Allah'a ve İslâm'a davet etmem ve savaş için değil yalnızca umre yapmak üzere geldiğimizi haber vermem için gönderdi” dedi. Onlar da: “Söylediğini işittik, işine bak git” dediler.

12314. Metin

وقام إليه أبان بن سعيد بن العاص، فرحب به، وأسرج فرسه، فحمل عثمان على الفرس، فأجاره، وأردفه أبان حتى جاء مكة، وقال المسلمون قبل أن يرجع عثمان: خلص عثمان قبلنا إلى البيت وطاف به، فقال رسول الله ﷺ: "ما أظنه طاف بالبيت ونحن محصورون" فقالوا: وما يمنعه يا رسول الله وقد خلص؟ قال: "ذاك ظني به، أن لا يطوف بالكعبة حتى نطوف معه" واختلط المسلمون بالمشركين في أمر الصلح، فرمى رجل من أحد الفريقين رجلا من الفريق الآخر، وكانت معركة، وتراموا بالنبل والحجارة، وصاح الفريقان كلاهما، وارتهن كل واحد من الفريقين بمن فيهم، وبلغ رسول الله ﷺ أن عثمان قد قتل، فدعا إلى البيعة.

Ebân b. Saîd b. el-Âs kalkıp ona “Hoş geldin” dedi, atını eyerledi; Osman'ı ata bindirdi, ona eman verdi ve Osman'ı terkisine alıp Mekke'ye getirdi. Osman dönmeden önce Müslümanlar: “Osman bizden önce Beyt'e ulaştı ve onu tavaf etti” dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Biz burada engellenmişken onun Beyt'i tavaf ettiğini sanmıyorum” buyurdu. “Ey Allah'ın Resulü, Beyt'e ulaşmışken onu engelleyen ne olabilir?” dediler. Buyurdu ki: “Benim onun hakkındaki zannım; biz onunla beraber tavaf etmedikçe Kâbe'yi tavaf etmeyeceğidir.” Müslümanlar barış görüşmeleri için müşriklerle bir araya gelip karıştıklarında iki gruptan bir adam diğer gruptan birine ok attı ve arbede çıktı; birbirlerine ok ve taş attılar, iki taraf da bağırmaya başladı ve her iki grup elindeki kimseleri rehin tuttu. Bu sırada Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem Osman'ın öldürüldüğü haberi ulaştı; bunun üzerine biate çağırdı.

12315. Metin

فثار المسلمون إلى رسول الله ﷺ، وهو تحت الشجرة، فبايعوه على أن لا يفروا، فأخذ رسول الله ﷺ بيد نفسه، وقال: "هذه عن عثمان" ولما تمت البيعة، رجع عثمان، فقال له المسلمون: اشتفيت يا أبا عبد الله من الطواف بالبيت، فقال: بئسما ظننتم بي، والذي نفسي بيده، لو مكثت بها سنة، ورسول الله ﷺ، مقيم بالحديبية، ما طفت بها حتى يطوف بها رسول الله ﷺ ولقد دعتني قريش إلى الطواف بالبيت فأبيت، فقال المسلمون: رسول الله ﷺ، كان أعلمنا بالله، وأحسننا ظنا.

Müslümanlar ağacın altındaki Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanına koştular ve savaştan kaçmamak üzere ona biat ettiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendi bir elini tuttu ve: “Bu da Osman adınadır” buyurdu. Biat tamamlandığında Osman geri döndü. Müslümanlar ona: “Ey Ebû Abdillâh, Beyt'i tavaf edip gönlünü doyurdun!” dediler. Osman şöyle dedi: “Benim hakkımda ne kötü zanda bulundunuz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'de ikamet ederken ben orada bir yıl kalsaydım, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tavaf etmedikçe asla Beyt'i tavaf etmezdim. Kureyş beni Beyt'i tavaf etmeye çağırdı da reddettim.” Bunun üzerine Müslümanlar: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Allah'ı içimizde en iyi bilenimiz ve en isabetli zanda bulunanımızdı” dediler.

12316. Metin

وكان عمر أخذ بيد رسول الله ﷺ للبيعة تحت الشجرة، فبايعه المسلمون كلهم إلا الجد ابن قيس، وكان معقل بن يسار، أخذ بغصنها يرفعه عن رسول الله ﷺ، وكان أول من بايعه، أبو سنان الأسدي، وبايعه سلمة بن الأكوع ثلاث مرات، في أول الناس، وأوسطهم، وآخرهم.

Ağacın altında biat için Ömer, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem elini tutmuştu; Ced b. Kays dışında bütün Müslümanlar ona biat etti. Ma'kıl b. Yesâr ise ağacın dalını tutarak Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem üzerinden kaldırıyordu. Ona ilk biat eden Ebû Sinân el-Esedî oldu; Seleme b. el-Ekvâ' ise insanların başında, ortasında ve sonunda olmak üzere üç defa biat etti.

12317. Metin

فبينما هم كذلك، إذ جاء بديل بن ورقاء الخزاعي، في نفر من خزاعة، وكانوا عيبة نصح لرسول الله ﷺ، من أهل تهامة، فقال: إني تركت كعب بن لؤي، وعامر بن لؤي، نزلوا أعداد مياه الحديبية، معهم العوذ المطافيل، وهم مقاتلوك، وصادوك عن البيت.

Onlar bu hâldeyken Büdeyl b. Varkâ el-Huzâî, Huzâa kabilesinden birkaç kişiyle geldi; onlar Tihâme halkından olup Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sırdaşı ve samimi nasihatçileriydiler. Büdeyl şöyle dedi: “Ben Kâ'b b. Lüeyy ile Âmir b. Lüeyy'i, yanlarında yavrulu develeriyle beraber Hudeybiye'nin bol sulu kuyularına inmiş olarak bıraktım; onlar seninle savaşacaklar ve seni Beyt'ten alıkoyacaklar.”

12318. Metin

قال رسول الله ﷺ: "إنا لم نجئ لقتال أحد، ولكن جئنا معتمرين، وإن قريشا قد نهكتهم الحرب وأضرت بهم، فإن شاءوا أماددهم ويخلوا بيني وبين الناس، وإن شاءوا أن يدخلوا فيما دخل فيه الناس فعلوا، وإلا فقد جموا، وإن أبوا إلا القتال، فوالذي نفسي بيده، لأقاتلنهم على أمري هذا حتى تنفرد سالفتي، أو لينفذن الله أمره" قال بديل: سأبلغهم ما تقول.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biz kimseyle savaşmak için gelmedik; lâkin umre yapmak üzere geldik. Şüphesiz savaş Kureyş'i bitirmiş ve onlara ağır zararlar vermiştir. Dilerlerse onlara belirli bir süre tanıyayım, onlar da benimle insanların arasından çekilsinler. Dilerlerse insanların girdiği dine onlar da girsinler; değilse dinlenmiş ve güç toplamış olurlar. Yok eğer ille de savaşmak isterlerse, nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, boynum gövdemden ayrılıncaya kadar bu davam uğrunda onlarla savaşırım yahut Allah emrini mutlak surette yerine getirir.” Büdeyl: “Söylediklerini onlara ulaştıracağım” dedi.

12319. Metin

فانطلق حتى أتى قريشا، فقال: إني قد جئتكم من عند هذا الرجل، وسمعته يقول قولا فإن شئتم عرضته عليكم، فقال سفهاؤهم: لا حاجة لنا أن تحدثنا عنه بشيء، وقال ذوو الرأي: منهم: هات ما سمعته، قال: سمعته يقول كذا وكذا، فقال عروة بن مسعود الثقفي: إن هذا قد عرض عليكم خطة رشد، فاقبلوها، ودعوني آته، فقالوا: ائته، فأتاه، فجعل يكلمه، فقال له النبي ﷺ نحوا من قوله لبديل، فقال له عروة عند ذلك: أي: محمد، أرأيت لو استأصلت قومك، هل سمعت بأحد من العرب اجتاح أهله قبلك؟ وإن تكن الأخرى، فوالله إني لأرى وجوها، وأرى أوباشا من الناس، خليقا أن يفروا ويدعوك، فقال له أبو بكر: امصص بظر اللات، أنحن نفر عنه وندعه؟ قال: من ذا؟ قال: أبو بكر، قال: أما والذي نفسي بيده، لولا يد كانت لك عندي لم أجزك بها، لأجبتك.

Büdeyl gidip Kureyş'e vardı ve: “Ben şu adamın yanından geldim, onun bir söz söylediğini işittim; dilerseniz bunu size aktarayım” dedi. Beyinsizleri: “Bize ondan hiçbir şey anlatmana ihtiyacımız yok” dediler; akıl sahipleri ise: “İşittiğini söyle bakalım” dediler. Büdeyl: “Onun şöyle şöyle söylediğini işittim” dedi. Bunun üzerine Urve b. Mes'ûd es-Sekafî: “Bu adam size doğru ve makul bir teklif sundu, onu kabul edin ve bırakın yanına ben gideyim” dedi. “Git” dediler. Urve Resûlullah'ın yanına gelip onunla konuşmaya başladı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Büdeyl'e söylediklerinin benzerini ona da söyledi. Bunun üzerine Urve: “Ey Muhammed! Kendi kavminin kökünü kazıyacak olsan, senden önce kavmini helak eden bir tek Arap işittin mi? Yok eğer aksi olursa, vallahi ben burada birtakım yüzler ve karmaşık ayak takımı görüyorum ki onlar kaçıp seni terk etmeye pek yatkındırlar” dedi. Ebu Bekir ona: “Git Lât'ın putunu yala! Biz mi onu bırakıp kaçacağız?!” dedi. Urve: “Bu kim?” diye sordu. “Ebu Bekir” dediler. Urve: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, geçmişte bana yaptığın ve henüz karşılığını ödemediğim bir iyiliğin olmasaydı sana mutlaka cevabını verirdim” dedi.

12320. Metin

وجعل يكلم النبي ﷺ، وكلما كلمه أخذ بلحيته، والمغيرة بن شعبة على رأس النبي ﷺ، ومعه السيف، وعليه المغفر فكلما أهوى عروة إلى لحية النبي ﷺ، ضرب يده بنعل السيف، وقال: أخر يدك عن لحية رسول الله ﷺ، فرفع عروة رأسه، وقال: من ذا؟ قال: المغيرة بن شعبة، فقال: أي: غدر، أولست أسعى في غدرتك؟ وكان المغيرة صحب قوما في الجاهلية، فقتلهم وأخذ أموالهم، ثم جاء فأسلم، فقال النبي ﷺ: "أما الإسلام فأقبل، وأما المال فلست منه في شيء"

Urve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşmaya devam etti; her konuştuğunda sakalını tutuyordu. Bu sırada Mugîre b. Şu'be miğferli olarak kılıcıyla Nebî'nin sallallâhu aleyhi ve sellem başucunda duruyordu. Urve her elini Nebî'nin sallallâhu aleyhi ve sellem sakalına uzattığında, Mugîre kılıcın kınıyla onun eline vuruyor ve: “Elini Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sakalından çek!” diyordu. Urve başını kaldırıp: “Bu kim?” dedi. “Mugîre b. Şu'be” dediler. Urve: “Ey hain! Ben hâlâ senin ihanetinin diyetini ödemek için uğraşmıyor muyum?” dedi. Mugîre cahiliye döneminde bir toplulukla yolculuk yapmış, onları öldürüp mallarını almış, sonra gelip Müslüman olmuştu. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ise: “İslâm'ını kabul ederim, fakat mala gelince ondan hiçbir şeyde yokum” buyurmuştu.

12321. Metin

ثم إن عروة جعل يرمق أصحاب رسول الله ﷺ، فوالله إن تنخم النبي ﷺ نخامة، إلا وقعت في كف رجل منهم، فدلك بها جلده ووجهه.

Sonra Urve, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabını süzmeye başladı. Vallahi Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bir tükürük veya balgam çıkaracak olsa mutlaka onlardan bir adamın avucuna düşüyor, o da bununla tenini ve yüzünü sıvazlıyordu.

12322. Metin

وإذا أمرهم ابتدروا إلى أمره، وإذا توضأ، كادوا يقتتلون على وضوئه، وإذا تكلم، خفضوا أصواتهم عنده، وما يحدون إليه النظر، تعظيما له.

Onlara bir şey emrettiğinde emrini yerine getirmek için yarışıyorlar; abdest aldığında abdest suyunu kapışmak için neredeyse birbirleriyle savaşıyorlar; konuştuğunda yanında seslerini alçaltıyorlar ve ona duydukları tazim sebebiyle gözlerini dikip yüzüne bakmıyorlardı.

12323. Metin

فرجع عروة إلى أصحابه، فقال: أي قوم، والله لقد وفدت على الملوك، على كسرى، وقيصر، والنجاشي، والله ما رأيت ملكا يعظمه أصحابه، ما يعظم أصحاب محمد محمدا، والله ما تنخم نخامة إلا وقعت في كف رجل منهم، فدلك بها وجهه وجلده، وإذا أمرهم ابتدروا أمره، وإذا توضأ كادوا يقتتلون على وضوئه، وإذا تكلم، خفضوا أصواتهم عنده، وما يحدون إليه النظر تعظيما له، وقد عرض عليكم خطة رشد فاقبلوها.

Urve arkadaşlarının yanına dönüp şöyle dedi: “Ey kavmim! Vallahi ben kralların huzuruna; Kisrâ'ya, Kayser'e ve Necâşî'ye elçi olarak gittim. Vallahi Muhammed'in ashabının Muhammed'e tazim ettiği gibi, adamlarının hiçbir krala tazim ettiğini görmedim! Vallahi o bir tükürük çıkaracak olsa mutlaka onlardan bir adamın avucuna düşüyor, o da bununla yüzünü ve tenini sıvazlıyor. Onlara bir şey emrettiğinde emrini yerine getirmek için yarışıyorlar; abdest aldığında abdest suyundan pay almak için neredeyse birbirlerini öldürecek oluyorlar; konuştuğunda yanında seslerini kısıyorlar ve ona duydukları tazim sebebiyle gözlerini dikip yüzüne bakamıyorlar. O size doğru ve makul bir teklif sundu, onu kabul edin!”

12324. Metin

فقال رجل من بني كنانة: دعوني آته، فقالوا: ائته.

Kinâneoğullarından bir adam: “Bırakın yanına ben gideyim” dedi. “Git” dediler.

12325. Metin

فلما أشرف على النبي ﷺ، قال رسول الله ﷺ: "هذا فلان، وهو من قوم يعظمون البدن فابعثوها له" فبعثوها فاستقبله القوم يلبون، فلما رأى ذلك، قال: سبحان الله، لا ينبغي لهؤلاء أن يصدوا عن البيت.

Adam Nebî'nin sallallâhu aleyhi ve sellem huzuruna yaklaştığında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bu falandır; o kurbanlık develeri tazim eden bir kavimdendir, kurbanlıkları onun önüne çıkarın!” buyurdu. Kurbanlıkları çıkardılar ve ashap onu telbiye getirerek karşıladı. Adam bunu görünce: “Sübhânallah! Bunların Beyt'ten alıkonulması asla doğru olmaz!” dedi.

12326. Metin

فرجع إلى أصحابه، فقال: رأيت البدن قد قلدت وأشعرت، وما أرى أن يصدوا عن البيت فقام مكرز بن حفص، وقال: دعوني آته، فقالوا: ائته، فلما أشرف عليهم، قال النبي ﷺ: "هذا مكرز بن حفص، وهو رجل فاجر" فجعل يكلم رسول الله ﷺ، فبينا هو يكلمه، إذ جاء سهيل بن عمرو، فقال النبي ﷺ: "قد سهل لكم من أمركم" فقال: هات، اكتب بيننا وبينك كتابا، فدعا الكاتب، فقال: "اكتب: بسم الله الرحمن الرحيم" فقال سهيل: أما الرحمن، فوالله ما ندري ما هو، ولكن اكتب: "باسمك اللهم" كما كنت تكتب، فقال المسلمون: والله لا نكتبها إلا بسم الله الرحمن الرحيم.

Arkadaşlarının yanına dönüp: “Kurbanlık develerin gerdanlıklandığını ve işaretlendiğini gördüm; onların Beyt'ten engellenmesini uygun görmüyorum” dedi. Bunun üzerine Mikrez b. Hafs kalkıp: “Bırakın yanına ben gideyim” dedi. “Git” dediler. Mikrez yanlarına yaklaştığında Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bu Mikrez b. Hafs'tır ve fâcir bir adamdır” buyurdu. Mikrez Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşmaya başladı. O konuşurken Süheyl b. Amr çıkageldi. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “İşiniz artık kolaylaştı” buyurdu. Süheyl: “Gel, bizimle aranda bir metin yaz” dedi. Resûlullah kâtibi çağırdı ve: “Yaz: Bismillâhirrahmânirrahîm” buyurdu. Süheyl: “Rahmân'a gelince; vallahi onun ne olduğunu bilmiyoruz; lâkin daha önce yazdığın gibi ‘Bismikallâhumme’ (Senin adınla Allahım) diye yaz” dedi. Müslümanlar: “Vallahi biz onu ancak Bismillâhirrahmânirrahîm diye yazarız!” dediler.

12327. Metin

فقال النبي ﷺ: "اكتب باسمك اللهم"

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bismikallâhumme yaz” buyurdu.

12328. Metin

ثم قال: "اكتب: هذا ما قاضى عليه محمد رسول الله " فقال سهيل: فوالله لو نعلم أنك رسول الله، ما صددناك عن البيت ولا قاتلناك، ولكن اكتب: محمد بن عبد الله، فقال النبي ﷺ: "إني رسول الله وإن كذبتموني، اكتب: محمد بن عبد الله " فقال النبي ﷺ: "على أن تخلوا بيننا وبين البيت فنطوف به" فقال سهيل: والله لا تتحدث العرب أنا أخذنا ضغطة، ولكن لك من العام المقبل، فكتب.

Sonra: “Yaz: Bu, Allah'ın Resulü Muhammed'in üzerinde anlaştığı şartlardır” buyurdu. Süheyl: “Vallahi senin Allah'ın Resulü olduğunu bilseydik ne seni Beyt'ten alıkoyar ne de seninle savaşırdık; lâkin ‘Muhammed b. Abdillâh’ diye yaz” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Siz beni yalanlasanız da ben muhakkak Allah'ın Resulüyüm! ‘Muhammed b. Abdillâh’ yaz” buyurdu. Sonra Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bizimle Beyt'in arasını serbest bırakmanız ve onu tavaf etmemiz şartıyla...” buyurdu. Süheyl: “Vallahi Araplar baskıya boyun eğdiğimizi konuşamaz; lâkin gelecek yıl senin içindir” dedi ve öyle yazıldı.

12329. Metin

فقال سهيل: على أن لا يأتيك منا رجل، وإن كان على دينك، إلا رددته علينا.

Süheyl: “Bizden sana senin dininde dahi olsa bir adam gelirse onu mutlaka bize iade edeceksin şartıyla...” dedi.

12330. Metin

فقال المسلمون: سبحان الله، كيف يرد إلى المشركين وقد جاء مسلما؟

Müslümanlar: “Sübhânallah! Müslüman olarak gelmişken müşriklere nasıl iade edilir?!” dediler.

12331. Metin

فبينما هم كذلك إذ جاء أبو جندل بن سهيل يرسف في قيوده، قد خرج من أسفل مكة، حتى رمى بنفسه بين أظهر المسلمين، فقال سهيل: هذا يا محمد أول ما قاضيتك عليه، أن ترده، فقال النبي ﷺ: "إنا لم نقض الكتاب بعد" فقال: فوالله إذا لا أصالحك على شيء أبدا، فقال النبي ﷺ: "فأجزه لي" فقال: ما أنا بمجيزه، فقال: "بلى فافعل" قال: ما أنا بفاعل، قال مكرز: قد أجزناه.

Onlar bu hâldeyken Süheyl'in oğlu Ebû Cendel prangalarını sürüyerek geldi; Mekke'nin alt tarafından çıkıp kendini Müslümanların arasına atmıştı. Süheyl: “Ey Muhammed! İşte üzerinde seninle anlaştığım ve geri vermeni istediğim ilk şart budur” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Biz henüz metni tamamlayıp bitirmedik” buyurdu. Süheyl: “Vallahi öyleyse seninle hiçbir konuda ebediyen sulh yapmam!” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onu bana bağışla” buyurdu. Süheyl: “Ben onu sana bağışlayacak değilim” dedi. Resûlullah: “Hayır, bunu yap!” buyurdu. Süheyl: “Yapmam” dedi. Mikrez ise: “Biz onu sana bağışladık” dedi.

12332. Metin

فقال أبو جندل: يا معشر المسلمين، أرد إلى المشركين وقد جئت مسلما، ألا ترون ما لقيت؟ وكان قد عذب في الله عذابا شديدا.

Bunun üzerine Ebû Cendel: “Ey Müslümanlar topluluğu! Ben Müslüman olarak gelmişken müşriklere geri mi verileceğim?! Başıma gelenleri görmüyor musunuz?!” dedi. O, Allah yolunda şiddetli işkencelere maruz kalmıştı.

12333. Metin

قال عمر بن الخطاب: والله ما شككت منذ أسلمت إلا يومئذ، فأتيت النبي ﷺ، فقلت: يا رسول الله ألست نبي الله؟ قال: "بلى" قلت: ألسنا على الحق، وعدونا على الباطل؟ قال: "بلى" فقلت: علام نعطي الدنية في ديننا ونرجع ولما يحكم الله بيننا وبين أعدائنا؟ فقال: "إني رسول الله، وهو ناصري، ولست أعصيه" قلت: أولست كنت تحدثنا أنا سنأتي البيت ونطوف به؟ قال: "بلى، أفأخبرتك أنك تأتيه العام؟ " قلت: لا قال: "فإنك آتيه ومطوف به"

Ömer b. el-Hattâb der ki: “Vallahi Müslüman olduğumdan beri o günkü kadar hiç şüpheye düşmemiştim. Nebî'nin sallallâhu aleyhi ve sellem yanına gelip: ‘Ey Allah'ın Resulü! Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?’ dedim. ‘Evet’ buyurdu. ‘Biz hak üzere, düşmanımız ise batıl üzere değil mi?’ dedim. ‘Evet’ buyurdu. ‘Öyleyse dinimiz hususunda bu zilleti niçin kabul ediyoruz ve Allah bizimle düşmanlarımız arasında hükmünü vermemişken neden geri dönüyoruz?’ dedim. Buyurdu ki: ‘Ben muhakkak Allah'ın Resulüyüm; O benim yardımcım olup O'na asla isyan etmem.’ ‘Bize Beyt'e geleceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi haber vermiyor muydun?’ dedim. ‘Evet; peki sana bu yıl geleceğini haber vermiş miydim?’ buyurdu. ‘Hayır’ dedim. ‘Muhakkak sen ona gelecek ve onu tavaf edeceksin’ buyurdu.”

12334. Metin

قال: فأتيت أبا بكر، فقلت له كما قلت لرسول الله ﷺ، ورد عليه أبو بكر كما رد عليه رسول الله ﷺ سواء، وزاد: فاستمسك بغرزه حتى تموت، فوالله إنه لعلى الحق، قال عمر: فعملت لذلك أعمالا.

Ömer der ki: “Sonra Ebu Bekir'e geldim ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem söylediğimin aynısını ona da söyledim. Ebu Bekir de tıpkı Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem verdiği cevabın aynısını verdi ve şunu ekledi: ‘Ölünceye kadar onun izine sımsıkı sarıl; zira vallahi o kesinlikle hak üzeredir.’ Ömer: ‘Ben [o günkü sözlerimden duyduğum pişmanlık sebebiyle] nice ameller işledim’ demiştir.”

12335. Metin

فلما فرغ من قضية الكتاب، قال رسول الله ﷺ: "قوموا وانحروا، ثم احلقوا" فوالله ما قام منهم رجل حتى قال ثلاث مرات، فلما لم يقم منهم أحد، قام فدخل على أم سلمة، فذكر لها ما لقي من الناس، فقالت: يا رسول الله أتحب ذلك؟ اخرج، ثم لا تكلم أحدا كلمة حتى تنحر بدنك، وتدعو حالقك فيحلق لك، فقام فخرج، فلم يكلم أحدا منهم حتى فعل ذلك، نحر بدنه، ودعا حالقه فحلقه، فلما رأى الناس ذلك، قاموا فنحروا، وجعل بعضهم يحلق بعضا، حتى كاد بعضهم يقتل بعضا غما، ثم جاءت نسوة مؤمنات، فأنزل الله ﷿: {إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ} حتى بلغ {بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ} فطلق عمر يومئذ امرأتين كانتا له في الشرك، فتزوج إحداهما معاوية، والأخرى صفوان بن أمية، ثم رجع إلى المدينة.

Antlaşma metni işi bitince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!” buyurdu. Vallahi üç defa tekrarlamasına rağmen onlardan tek bir kişi bile kalkmadı. Hiç kimse kalkmayınca kalkıp Ümmü Seleme'nin yanına girdi ve insanlardan gördüğü bu durumu ona anlattı. Ümmü Seleme: “Ey Allah'ın Resulü, bunu [kurban kesip tıraş olmalarını] ister misin? Çık, kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp seni tıraş edinceye kadar onlardan hiç kimseyle tek bir kelime konuşma” dedi. Resûlullah kalkıp çıktı; bunu yapıncaya kadar kimseyle konuşmadı: Kurbanlık develerini kesti ve berberini çağırıp tıraş oldu. İnsanlar bunu görünce kalkıp kurbanlarını kestiler ve kederden neredeyse birbirlerini öldürecek derecede hırsla birbirlerini tıraş etmeye başladılar. Sonra birtakım mümin kadınlar geldi; bunun üzerine Allah Azze ve Celle { إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ } ayetinden { بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ } ifadesine kadar olan kısmı indirdi. Ömer o gün şirk üzere olan iki hanımını boşadı; bunlardan biriyle Muâviye, diğeriyle de Safvân b. Ümeyye evlendi. Sonra Resûlullah Medine'ye döndü.

12336. Metin

وفي مرجعه أنزل الله عليه: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} إلى آخرها، فقال عمر: أفتح هو يا رسول الله؟ فقال: "نعم" فقال الصحابة: هنيئا لك يا رسول الله، فما لنا؟

Dönüş yolunda Allah Teâlâ ona surenin sonuna kadar: { إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا } “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” ayetlerini indirdi. Ömer: “Bu bir fetih midir ey Allah'ın Resulü?” diye sordu. “Evet” buyurdu. Ashap: “Sana kutlu olsun ey Allah'ın Resulü, peki bizim için ne var?” dediler.

12337. Metin

فأنزل الله ﷿: {هُوَ الَّذِي أَنزلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ}

Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ } “Müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur” ayetini indirdi.

12338. Metin

الآية. انتهى.

ayetini indirdi. [İbnü'l-Kayyim'in sözü] bitti.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.