Hucurât Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12343. Metin

تفسير سورة الحجرات

Hucurât Suresi Tefsiri

12344. Metin

وهي مدنية

Bu [sure] Medenîdir.12

12345. Metin

{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ * إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} .

{ 1-3 } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ * إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin; birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi ona yüksek sesle hitap etmeyin; yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Şüphesiz Allah'ın Resûlü'nün yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.”

12346. Metin

هذا متضمن للأدب، مع الله تعالى، ومع رسول الله ﷺ، والتعظيم له، واحترامه، وإكرامه، فأمر [الله] عباده المؤمنين، بما يقتضيه الإيمان، بالله وبرسوله، من امتثال أوامر الله، واجتناب نواهيه، وأن يكونوا ماشين، خلف أوامر الله، متبعين لسنة رسول الله ﷺ، في جميع أمورهم، و [أن] لا يتقدموا بين يدي الله ورسوله، ولا يقولوا، حتى يقول، ولا يأمروا، حتى يأمر، فإن هذا، حقيقة الأدب الواجب، مع الله ورسوله، وهو عنوان سعادة العبد وفلاحه، وبفواته، تفوته السعادة الأبدية، والنعيم السرمدي، وفي هذا، النهي [الشديد] عن تقديم قول غير الرسول ﷺ، على قوله، فإنه متى استبانت سنة رسول الله ﷺ، وجب اتباعها، وتقديمها على غيرها، كائنا ما كان (١) .

Bu ayetler, Allah Teâlâ'ya ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem karşı edebi, O'nu tazim etmeyi, hürmet ve ikram göstermeyi içermektedir. Allah mümin kullarına; Allah'a ve Resulüne imanın gerektirdiği şekilde Allah'ın emirlerine uymayı, yasaklarından kaçınmayı, bütün işlerinde Allah'ın emirlerinin ardından yürümeyi ve Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sünnetine tabi olmayı, Allah'ın ve Resulünün önüne geçmemeyi, O söylemedikçe söylememeyi, O emretmedikçe emretmemeyi emretmiştir. Zira Allah ve Resulüne karşı vacip olan edebin hakikati budur; kulun saadeti ve kurtuluşunun alameti de budur. Bunun elden gitmesiyle ebedî saadet ve sonsuz nimetler elden gider. Bunda, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sözünün önüne başkasının sözünü geçirmeye karşı şiddetli bir nehiy vardır; zira Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sünneti beyan olup açığa çıktığında her kime ait olursa olsun ona tabi olmak ve onu başkasının önüne geçirmek vacip olur.

12347. Metin

ثم أمر الله بتقواه عمومًا، وهي كما قال طلق بن حبيب: أن تعمل بطاعة الله، على نور من الله، ترجو ثواب الله، وأن تترك معصية الله، على نور من الله، تخشى عقاب الله.

Sonra Allah Teâlâ genel olarak Kendisinden sakınmayı (takvayı) emretti. Takva, Talk b. Habîb'in dediği gibidir: “Allah'ın sevabını umarak, Allah'tan gelen bir nur üzere Allah'a itaatle amel etmen; Allah'ın azabından korkarak, Allah'tan gelen bir nur üzere Allah'a isyanı terk etmendir.”

12348. Metin

وقوله: {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ} أي: لجميع الأصوات في جميع الأوقات، في خفي المواضع والجهات، {عَلِيمٌ} بالظواهر والبواطن، والسوابق واللواحق، والواجبات والمستحيلات والممكنات (٢) .

{ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir”; yani en gizli yer ve yönlerde her vakitteki bütün sesleri işitendir. { عَلِيمٌ } “Hakkıyla bilendir”; zâhirleri, bâtınları, geçmişi, geleceği, vacipleri, imkânsızları ve mümkün olanları bilendir.

12349. Metin

وفي ذكر الاسمين الكريمين -بعد النهي عن التقدم بين يدي الله ورسوله، والأمر بتقواه- حث على امتثال تلك الأوامر الحسنة، والآداب المستحسنة، وترهيب عن عدم الامتثال (٣) .

Allah ve Resulünün önüne geçme yasağından ve takva emrinden sonra bu iki yüce ismin zikredilmesinde; bu güzel emirlere ve müstahsen edeplere uymaya teşvik, uymamaktan da sakındırma vardır.

12350. Metin

ثم قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ} وهذا أدب مع رسول الله ﷺ، في خطابه، أي: لا يرفع المخاطب له، صوته معه، فوق صوته، ولا يجهر له بالقول، بل يغض الصوت، ويخاطبه بأدب ولين، وتعظيم وتكريم، وإجلال وإعظام، ولا يكون الرسول كأحدهم، بل يميزوه في خطابهم، كما تميز عن غيره، في وجوب حقه على الأمة، ووجوب الإيمان به، والحب الذي لا يتم الإيمان إلا به، فإن في عدم القيام بذلك، محذورًا، وخشية أن يحبط عمل العبد وهو لا يشعر، كما أن الأدب معه، من أسباب [حصول الثواب و] قبول الأعمال.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin; ona yüksek sesle hitap etmeyin.” Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşurken gözetilmesi gereken bir edeptir: O'na hitap eden kimse sesini O'nun sesinin üzerine yükseltmemeli, O'na bağırarak konuşmamalı; bilakis sesini kısmalı ve O'na edeple, yumuşaklıkla, tazim, hürmet ve saygıyla hitap etmelidir. Resul onlardan herhangi biri gibi görülmemeli, ümmet üzerindeki hakkının vacip oluşunda, O'na imanın ve ancak kendisiyle imanın tamamlanacağı muhabbetin farz oluşunda başkalarından nasıl ayrışıyorsa, hitaplarında da O'nu öylece ayırt etmelidirler. Zira bunu yerine getirmemekte büyük bir tehlike ve kulun farkında olmadan amelinin boşa çıkması endişesi vardır; nitekim O'na karşı edep takınmak da sevap elde etmenin ve amellerin kabulünün sebeplerindendir.

12351. Metin

ثم مدح من غض صوته عند رسول الله ﷺ، بأن الله امتحن قلوبهم للتقوى، أي: ابتلاها واختبرها، فظهرت نتيجة ذلك، بأن صلحت قلوبهم للتقوى، ثم وعدهم المغفرة لذنوبهم، المتضمنة لزوال الشر والمكروه، والأجر العظيم، الذي لا يعلم وصفه إلا الله تعالى، وفي الأجر العظيم وجود المحبوب ٤ وفي هذا، دليل على أن الله يمتحن القلوب، بالأمر والنهي والمحن، فمن لازم أمر الله، واتبع رضاه، وسارع إلى ذلك، وقدمه على هواه، تمحض وتمحص للتقوى، وصار قلبه صالحًا لها ومن لم يكن كذلك، علم أنه لا يصلح للتقوى.

Sonra [Allah], Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem huzurunda sesini kısan kimseleri, kalplerini takva için imtihan ettiğini belirterek övdü; yani onları sınayıp denemiş ve bunun neticesinde kalplerinin takvaya elverişli olduğu ortaya çıkmıştır. Ardından onlara, kötülük ve hoşlanılmayan durumların bertaraf edilmesini içeren günahlarının bağışlanmasını ve niteliğini ancak Allah Teâlâ'nın bilebileceği büyük bir mükâfatı vadetti. Büyük mükâfatta ise sevilen şeyin bulunması söz konusudur.4 Bunda, Allah'ın kalpleri emir, yasak ve musibetlerle imtihan ettiğine bir delil vardır. Kim Allah'ın emrine sarılır, O'nun rızasına uyar, buna koşar ve bunu heva ve hevesinin önüne geçirirse, takva için sırf ve halis hâle gelir ve kalbi takvaya elverişli olur. Kim de böyle olmazsa, takvaya elverişli olmadığı anlaşılır.

12352. Metin

{٤-٥} {إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ} .

{ 4-5 } { إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ } “Sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akletmeyen kimselerdir.”

12353. Metin

نزلت هذه الآيات الكريمة، في أناس من الأعراب، الذين وصفهم الله تعالى بالجفاء، وأنهم أجدر أن لا يعلموا حدود ما أنزل الله على رسوله، قدموا وافدين على رسول الله ﷺ، فوجدوه في بيته وحجرات نسائه، فلم يصبروا ويتأدبوا حتى يخرج، بل نادوه: يا محمد يا محمد، [أي: اخرج إلينا] ، فذمهم الله بعدم العقل، حيث لم يعقلوا عن الله الأدب مع رسوله واحترامه، كما أن من العقل وعلامته استعمال الأدب.

Bu kerim ayetler; Allah Teâlâ'nın kaba ve sert mizaçlı olduklarını, Allah'ın Resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını bilmemeye daha yatkın bulunduklarını bildirdiği bedevilerden bir topluluk hakkında inmiştir. Bunlar Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem heyet olarak gelmiş, O'nu evinde ve hanımlarının odalarında bulmuşlardı. Çıkıncaya kadar sabredip edep takınmadılar; bilakis: “Ey Muhammed! Ey Muhammed! [Yanımıza çık!]” diye bağırdılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Resulüne karşı edep ve hürmet göstermeyi Allah'tan kavrayıp akledemedikleri için onları akılsızlıkla kınadı; nitekim edep takınmak akıldan ve aklın bir alametindendir.

12354. Metin

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .

{ وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şayet onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

12355. Metin

فأدب العبد، عنوان عقله، وأن الله مريد به الخير، ولهذا قال: {وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} أي: غفور لما صدر عن عباده من الذنوب، والإخلال بالآداب، رحيم بهم، حيث لم يعاجلهم بذنوبهم بالعقوبات والمثلات.

Kulun edebi aklının ve Allah'ın onun hakkında hayır murat ettiğinin alametidir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şayet onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yani kullarından sâdır olan günahları ve edeplere aykırı davranışları çok bağışlayandır; günahları sebebiyle cezaları ve ibretlik azapları başlarına hemen vermeyerek onlara çok merhamet edendir.

12357. Metin

{٦} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ} .

{ 6 } { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ } “Ey iman edenler! Şayet bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa kötülük edip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için [haberin doğruluğunu] iyice araştırın.”

12358. Metin

وهذا أيضًا، من الآداب التي على أولي الألباب، التأدب بها واستعمالها، وهو أنه إذا أخبرهم فاسق بخبر أن يتثبتوا في خبره، ولا يأخذوه مجردًا، فإن في ذلك خطرًا كبيرًا، ووقوعًا في الإثم، فإن خبره إذا جعل بمنزلة خبر الصادق العدل، حكم بموجب ذلك ومقتضاه، فحصل من تلف النفوس والأموال، بغير حق، بسبب ذلك الخبر ما يكون سببًا للندامة، بل الواجب عند خبر الفاسق، التثبت والتبين، فإن دلت الدلائل والقرائن على صدقه، عمل به وصدق، وإن دلت على كذبه، كذب، ولم يعمل به، ففيه دليل، على أن خبر الصادق مقبول، وخبر الكاذب، مردود، وخبر الفاسق متوقف فيه كما ذكرنا، ولهذا كان السلف يقبلون روايات كثير [من] الخوارج، المعروفين بالصدق، ولو كانوا فساقًا.

Bu da akıl sahiplerinin takınması ve uygulaması gereken edeplerdendir: Bir fâsık kendilerine bir haber getirdiğinde haberini iyice araştırmaları ve onu sırf bir haber olarak hemen kabul etmemeleridir. Zira bunda büyük bir tehlike ve günaha düşme riski vardır; çünkü fâsıkın haberi doğru ve âdil kimsenin haberi mesabesinde kabul edilirse onun gereğine göre hüküm verilir ve bu haber sebebiyle haksız yere can ve mal kayıpları meydana gelerek pişmanlığa yol açar. Bilakis fâsıkın haberi karşısında vacip olan; tahkik etmek ve iyice araştırmaktır. Deliller ve karineler doğruluğuna işaret ederse onunla amel edilir ve tasdik olunur; yalan olduğuna işaret ederse yalanlanır ve onunla amel edilmez. Bunda; doğru sözlünün haberinin makbul, yalancının haberinin merdud, fâsıkın haberinin ise zikrettiğimiz üzere araştırılıncaya kadar askıda (tevakkuf hâlinde) olduğuna delil vardır. Bundan dolayı Selef, fâsık (bidat ehli) olsalar dahi doğruluklarıyla tanınan Haricîlerin birçoğunun rivayetlerini kabul ederlerdi.

12359. Metin

{٧-٨} {وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ * فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} .

{ 7-8 } { وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ * فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “Bilin ki aranızda Allah'ın Resûlü bulunmaktadır. Şayet o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkârı, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah'tan bir lütuf ve bir nimettir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

12360. Metin

أي: ليكن لديكم معلومًا أن رسول الله ﷺ، بين أظهركم، وهو الرسول الكريم، البار، الراشد، الذي يريد بكم الخير وينصح لكم، وتريدون لأنفسكم من الشر والمضرة، ما لا يوافقكم الرسول عليه، ولو يطيعكم في كثير من الأمر لشق عليكم وأعنتكم، ولكن الرسول يرشدكم، والله تعالى يحبب إليكم الإيمان، ويزينه في قلوبكم، بما أودع الله في قلوبكم من محبة الحق وإيثاره، وبما ينصب على الحق من الشواهد، والأدلة الدالة على صحته، وقبول القلوب والفطر له، وبما يفعله تعالى بكم، من توفيقه للإنابة إليه، ويكره إليكم الكفر والفسوق، أي: الذنوب الكبار، والعصيان: هي ما دون ذلك من الذنوب (١) بما أودع في قلوبكم من كراهة الشر، وعدم إرادة فعله، وبما نصبه من الأدلة والشواهد على فساده، وعدم قبول الفطر له، وبما يجعله الله من الكراهة في القلوب له (٢) .

Yani bilin ki Allah'ın Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem aranızdadır; O kerim, itaatkâr ve reşid bir Resuldür; sizin için hayır diler ve size samimiyetle nasihat eder. Siz ise nefisleriniz için Resul'ün size muvafakat etmeyeceği şer ve zararları istersiniz. Şayet pek çok işte size uysaydı bu size meşakkat verir ve sizi sıkıntıya sokardı. Fakat Resul size doğru yolu gösterir; Allah Teâlâ da kalplerinize hakkı sevme ve onu tercih etme duygusunu yerleştirmesi, hak üzerine doğruluğuna işaret eden şahitleri ve delilleri ikame etmesi, kalplerin ve fıtratların onu kabul etmesi ve Kendisine yönelmeniz için size tevfik bahşetmesi sebebiyle size imanı sevdirir ve onu kalplerinizde süsler. Kalplerinize şerri çirkin görme ve onu işlemeyi istememe duygusunu yerleştirmesi, onun fesadına dair delil ve şahitleri ikame etmesi, fıtratların onu kabul etmemesi ve kalplerde ona karşı nefret var etmesi sebebiyle küfrü, fıskı -yani büyük günahları- ve isyanı -yani bundan daha küçük günahları- size çirkin gösterir.

12361. Metin

{أُولَئِكَ} أي: الذين زين الله الإيمان في قلوبهم، وحببه إليهم، وكره إليهم الكفر والفسوق والعصيان {هُمُ الرَّاشِدُونَ} أي: الذين صلحت علومهم وأعمالهم، واستقاموا على الدين القويم، والصراط المستقيم.

{ أُولَئِكَ } “İşte onlar”; yani Allah'ın kalplerinde imanı süslediği, onu kendilerine sevdirdiği, küfrü, fıskı ve isyanı ise kendilerine çirkin gösterdiği kimseler { هُمُ الرَّاشِدُونَ } “doğru yolda olanların ta kendileridir”; yani ilimleri ve amelleri ıslah olmuş, dosdoğru din ve sırât-ı müstakîm üzere istikamet bulmuş kimselerdir.

12362. Metin

وضدهم الغاوون، الذين حبب إليهم الكفر والفسوق والعصيان، وكره إليهم الإيمان، والذنب ذنبهم، فإنهم لما فسقوا طبع الله على قلوبهم، ولما {زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} ولما لم يؤمنوا بالحق لما جاءهم أول مرة، قلب الله أفئدتهم.

Onların zıddı ise azgınlardır (ğâvîler); onlara küfür, fısk ve isyan sevdirilmiş, iman ise çirkin gösterilmiştir. Günah onların kendi günahıdır; zira yoldan çıktıklarında Allah onların kalplerini mühürlemiş, onlar { زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ } “sapınca Allah da kalplerini saptırmış” ve hak kendilerine ilk defa geldiğinde ona iman etmedikleri için Allah onların kalplerini tersyüz etmiştir.

12363. Metin

وقوله: {فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً} أي: ذلك الخير الذي حصل لهم، هو بفضل الله عليهم وإحسانه، لا بحولهم وقوتهم.

{ فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً } “Allah'tan bir lütuf ve bir nimet olarak”; yani onlara hâsıl olan o hayır, kendi güç ve kuvvetleriyle değil, Allah'ın onlara olan lütfu ve ihsanıyladır.

12364. Metin

{وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} أي: عليم بمن يشكر النعمة، فيوفقه لها، ممن لا يشكرها، ولا تليق به، فيضع فضله، حيث تقتضيه حكمته.

{ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “Allah her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir”; yani [O], nimete şükredecek olanı bilip onu buna muvaffak kılar; şükretmeyecek ve kendisine layık olmayan kimseyi de bilir; böylece lütfunu hikmetinin gerektirdiği yere koyar.

12365. Metin

{٩-١٠} {وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ * إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} .

{ 9-10 } { وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ * إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ } “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri diğerine haksızca saldırırsa (haddi aşarsa), Allah'ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve âdil davranın; şüphesiz Allah âdil olanları sever. Müminler ancak kardeştirler; öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki merhamet olunasınız.”

12366. Metin

هذا متضمن لنهي المؤمنين، [عن] أن يبغي بعضهم على بعض، ويقاتل (١) بعضهم بعضًا، وأنه إذا اقتتلت طائفتان من المؤمنين، فإن على غيرهم من المؤمنين أن يتلافوا هذا الشر الكبير، بالإصلاح بينهم، والتوسط بذلك على أكمل وجه يقع به الصلح، ويسلكوا الطريق الموصلة إلى ذلك، فإن صلحتا، فبها ونعمت، وإن {بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ} أي: ترجع إلى ما حد الله ورسوله، من فعل الخير وترك الشر، الذي من أعظمه، الاقتتال، [وقوله] {فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ} هذا أمر بالصلح، وبالعدل في الصلح، فإن الصلح، قد يوجد، ولكن لا يكون بالعدل، بل بالظلم والحيف على أحد الخصمين، فهذا ليس هو الصلح المأمور به، فيجب أن لا يراعى أحدهما، لقرابة، أو وطن، أو غير ذلك من المقاصد والأغراض، التي توجب العدول عن العدل، {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ} أي: العادلين في حكمهم بين الناس وفي جميع الولايات، التي تولوها، حتى إنه، قد يدخل في ذلك عدل الرجل في أهله، وعياله، في أدائه حقوقهم، وفي الحديث الصحيح: "المقسطون عند الله، على منابر من نور الذين يعدلون في حكمهم وأهليهم، وما ولوا"

Bu ayet, müminlerin birbirine haksızlık edip saldırmasını ve birbirleriyle savaşmasını yasaklamayı içermektedir. Müminlerden iki grup birbiriyle savaştığında, diğer müminlerin aralarını düzelterek, sulhun en mükemmel şekilde gerçekleşeceği vasıtaları kullanarak ve buna ulaştıracak yollara başvurarak bu büyük şerrin önüne geçmeleri gerekir. Şayet barışırlarsa ne âlâ! Eğer { بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ } “biri diğerine haksızca saldırırsa, Allah'ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın”; yani hayrı işlemek ve en büyüğü savaşmak olan şerri terk etmek hususunda Allah ve Resulünün belirlediği sınırlara dönünceye kadar [savaşın]. { فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ } “Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin”; bu, sulh yapmayı ve sulhta adil davranmayı emretmektedir. Zira sulh bazen gerçekleşir fakat adaletle değil, iki hasımdan birine zulüm ve haksızlık yapılarak olur; işte bu, emredilen sulh değildir. Dolayısıyla adaletten sapmayı gerektirecek akrabalık, memleket veya benzeri maksat ve gayeler sebebiyle taraflardan biri kayrılmamalıdır. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ } “Şüphesiz Allah âdil olanları sever”; yani insanlar arasındaki hükümlerinde ve üstlendikleri bütün yöneticiliklerde adaletli davrananları sever. Hatta kişinin ailesine, çoluk çocuğuna karşı haklarını yerine getirirken âdil olması da buna dahildir. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Âdil davrananlar Allah katında nurdan minberler üzerindedirler; onlar hükümlerinde, ailelerinde ve üstlendikleri vazifelerde adaletli olan kimselerdir.”

12367. Metin

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ} هذا عقد، عقده الله بين المؤمنين، أنه إذا وجد من أي شخص كان، في مشرق الأرض ومغربها، الإيمان بالله، وملائكته، وكتبه، ورسله، واليوم الآخر، فإنه أخ للمؤمنين، أخوة توجب أن يحب له المؤمنون، ما يحبون لأنفسهم، ويكرهون له، ما يكرهون لأنفسهم، ولهذا قال النبي ﷺ آمرًا بحقوق الأخوة الإيمانية: "لا تحاسدوا، ولا تناجشوا، ولا تباغضوا، ولا يبع أحدكم على بيع بعض، وكونوا عباد الله إخوانًا المؤمن أخو المؤمن، لا يظلمه، ولا يخذله، ولا يحقره" (٢) .

{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ } “Müminler ancak kardeştirler.” Bu, Allah'ın müminler arasında tesis ettiği bir bağdır: Dünyanın doğusunda veya batısında kim olursa olsun bir kimsede Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman bulunursa, o bütün müminlerin din kardeşidir. Bu öyle bir kardeşliktir ki müminlerin kendileri için sevdiklerini onun için de sevmelerini, kendileri için hoşlanmadıklarını onun için de hoşlanmamalarını gerektirir. Bundan dolayı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem imânî kardeşliğin haklarını emrederek şöyle buyurmuştur: “Birbirinize haset etmeyin, neceş yapmayın (fiyatı suni olarak artırmayın), birbirinize buğzetmeyin, hiçbiriniz diğerinin satışı üzerine satış yapmasın. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Mümin müminin kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hor ve hakir görmez.”

12368. Metin

وقال ﷺ (٣) "المؤمن للمؤمن، كالبنيان يشد بعضه بعضًا" وشبك ﷺ بين أصابعه.

Yine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Müminin mümine karşı durumu, parçaları birbirini sımsıkı kenetleyen tek bir bina gibidir” buyurmuş ve parmaklarını birbirine kenetlemiştir.

12369. Metin

ولقد أمر الله ورسوله، بالقيام بحقوق المؤمنين، بعضهم لبعض، وبما به يحصل التآلف والتوادد، والتواصل بينهم، كل هذا، تأييد لحقوق بعضهم على بعض، فمن ذلك، إذا وقع الاقتتال بينهم، الموجب لتفرق القلوب وتباغضها [وتدابرها] ، فليصلح المؤمنون بين إخوانهم، وليسعوا فيما به يزول شنآنهم.

Allah ve Resulü, müminlerin birbirlerine karşı haklarını yerine getirmelerini, aralarında ülfet, sevgi ve irtibatı sağlayacak şeyleri yapmalarını emretmiştir. Bütün bunlar birbirleri üzerindeki hakların teyididir. Bu kabilden olarak; aralarında kalplerin ayrışmasına, kin ve düşmanlığa yol açan bir savaş meydana geldiğinde müminler kardeşlerinin arasını düzeltmeli ve aralarındaki buğuz ve nefreti giderecek hususlarda gayret göstermelidirler.

12370. Metin

ثم أمر بالتقوى عمومًا، ورتب على القيام بحقوق المؤمنين وبتقوى الله، الرحمة [فقال: {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} وإذا حصلت الرحمة، حصل خير الدنيا والآخرة، ودل ذلك، على أن عدم القيام بحقوق المؤمنين، من أعظم حواجب الرحمة.

Sonra genel olarak takvayı emretmiş; müminlerin haklarını yerine getirmeye ve Allah'tan korkmaya rahmeti bağlayarak: { لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ } “Tâ ki merhamet olunasınız” buyurmuştur. Rahmet hâsıl olduğunda dünya ve ahiret hayrı elde edilmiş olur. Bu da müminlerin haklarını yerine getirmemenin rahmetin önündeki en büyük engellerden biri olduğuna delildir.

12371. Metin

وفي هاتين الآيتين من الفوائد، غير ما تقدم: أن الاقتتال بين المؤمنين مناف للأخوة الإيمانية، ولهذا، كان من أكبر الكبائر، وأن الإيمان، والأخوة الإيمانية، لا تزول مع وجود القتال كغيره من الذنوب الكبار، التي دون الشرك، وعلى ذلك مذهب أهل السنة والجماعة، وعلى وجوب الإصلاح، بين المؤمنين بالعدل، وعلى وجوب قتال البغاة، حتى يرجعوا إلى أمر الله، وعلى أنهم لو رجعوا، لغير أمر الله، بأن رجعوا على وجه لا يجوز الإقرار عليه والتزامه، أنه لا يجوز ذلك، وأن أموالهم معصومة، لأن الله أباح دماءهم وقت استمرارهم على بغيهم خاصة، دون أموالهم.

Bu iki ayette3, daha önce zikredilenlerin dışında şu faydalar da bulunmaktadır: Müminlerin birbiriyle savaşması iman kardeşliğine2 aykırıdır; bu sebeple en büyük günahlardandır. Şirkin dışındaki diğer büyük günahlarda olduğu gibi, savaş vuku bulsa dahi iman ve imandan kaynaklanan kardeşlik ortadan kalkmaz; Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in mezhebi bu yöndedir. [Ayrıca bu ayetler] müminlerin arasının adaletle düzeltilmesinin vâcip olduğuna, bâgîlerle (haddi aşan asilerle) Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşmanın1 vâcip olduğuna, şayet Allah'ın emrinden başka bir şeye dönerlerse —yani kabul edilmesi ve riayet edilmesi caiz olmayan bir tarzda dönerlerse— bunun caiz olmayacağına ve onların mallarının dokunulmaz (masum) olduğuna delalet eder. Çünkü Allah, mallarını değil, yalnızca taşkınlık ve isyanlarını sürdürdükleri süre zarfında kanlarını [dökmeyi] mübah kılmıştır.

12372. Metin

{١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} .

{ 11 } { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesinler; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklıkla anılmak ne kötü bir addır! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

12373. Metin

وهذا أيضًا، من حقوق المؤمنين، بعضهم على بعض، أن {لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ} بكل كلام، وقول، وفعل دال على تحقير الأخ المسلم، فإن ذلك حرام، لا يجوز، وهو دال على إعجاب الساخر بنفسه، وعسى أن يكون المسخور به خيرًا من الساخر، كما هو (١) الغالب والواقع، فإن السخرية، لا تقع إلا من قلب ممتلئ من مساوئ الأخلاق، متحل بكل خلق ذميم، ولهذا قال النبي ﷺ "بحسب امرئ من الشر، أن يحقر أخاه المسلم"

Bu da müminlerin birbirleri üzerindeki haklarındandır: Müslüman kardeşini tahkir etmeye delalet eden her türlü söz, kelam ve fiille { لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ } “bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin”; zira bu haramdır, caiz değildir. Bu alay eden kimsenin kendini beğenmişliğine delalet eder; oysa çoğunlukla ve vaki olduğu üzere alay edilen kimse alay edenden daha hayırlı olabilir. Nitekim alay etmek ancak ahlakın kötülükleriyle dolu, her türlü yerilmiş huyla bezenmiş bir kalpten sadır olur. Bundan dolayı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter” buyurmuştur.

12374. Metin

ثم قال: {وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ} أي: لا يعب بعضكم على بعض، واللمز: بالقول، والهمز: بالفعل، وكلاهما منهي عنه حرام، متوعد عليه بالنار.

Sonra: { وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } “Kendi kendinizi ayıplamayın” buyurdu; yani birbirinizi ayıplamayın. Lemz sözle, hemz ise fiille ayıplamaktır; her ikisi de yasaklanmış, haram kılınmış ve cehennem ateşiyle tehdit edilmiştir.

12375. Metin

كما قال تعالى: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} الآية، وسمي الأخ المؤمن (٢) نفسًا لأخيه، لأن المؤمنين ينبغي أن يكون هكذا حالهم كالجسد الواحد، ولأنه إذا همز غيره، أوجب للغير أن يهمزه، فيكون هو المتسبب لذلك.

Nitekim Allah Teâlâ: “Arkadan çekiştiren, kusur arayan herkesin vay hâline!” buyurmuştur. Mümin kardeş, kardeşinin “kendisi (nefsi)” olarak isimlendirilmiştir; zira müminlerin tek bir vücut gibi bu hâl üzere bulunmaları gerekir; ayrıca başkasını ayıpladığında bu durum başkasının da kendisini ayıplamasını gerektirir ve böylece buna bizzat kendisi sebep olmuş olur.

12376. Metin

{وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ} أي: لا يعير أحدكم أخاه، ويلقبه بلقب ذم يكره أن يطلق عليه (٣) وهذا هو التنابز، وأما الألقاب غير المذمومة، فلا تدخل في هذا.

{ وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ } “ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” Yani hiçbiriniz kardeşini ayıplamasın ve onun kendisine söylenmesinden hoşlanmadığı yerici bir lakapla çağırmasın. İşte tenâbüz (lakap takma) budur; yerilmeyen lakaplara gelince onlar bu yasağın kapsamına girmez.

12377. Metin

{بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ} أي: بئسما تبدلتم عن الإيمان والعمل بشرائعه، وما تقتضيه، بالإعراض عن أوامره ونواهيه، باسم الفسوق والعصيان، الذي هو التنابز بالألقاب.

{ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ } “İmandan sonra fâsıklıkla anılmak ne kötü bir addır!” Yani imanı, onun şeriatleriyle ameli ve gerektirdiği şeyleri bırakıp emir ve yasaklarından yüz çevirerek kötü lakaplar takmaktan ibaret fısk ve isyan adını almak ne kötü bir tercihtir!

12378. Metin

{وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} فهذا [هو] الواجب على العبد، أن يتوب إلى الله تعالى، ويخرج من حق أخيه المسلم، باستحلاله، والاستغفار، والمدح له مقابلة [على] ذمه.

{ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Kul üzerine vacip olan; Allah Teâlâ'ya tevbe etmek, Müslüman kardeşinden helallik isteyerek, onun için istiğfar ederek ve onu yermesine karşılık onu överek onun hakkından kurtulmaktır.

12379. Metin

{وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} فالناس قسمان: ظالم لنفسه غير تائب، وتائب مفلح، ولا ثم قسم ثالث غيرهما.

{ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” İnsanlar iki kısımdır: Tevbe etmeyip nefsine zulmeden kimse ve tevbe edip kurtuluşa eren kimse. Bu ikisinin dışında üçüncü bir kısım yoktur.

12380. Metin

{١٢} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ} .

{ 12 } { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ } “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın ve kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin (gıybetini yapmasın). Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan tiksindiniz! Allah'tan korkun; şüphesiz Allah tevbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.”

12381. Metin

نهى الله تعالى عن كثير من الظن السوء (١) بالمؤمنين، فـ {إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ} وذلك، كالظن الخالي من الحقيقة والقرينة، وكظن السوء، الذي يقترن به كثير من الأقوال، والأفعال المحرمة، فإن بقاء ظن السوء بالقلب، لا يقتصر صاحبه على مجرد ذلك، بل لا يزال به، حتى يقول ما لا ينبغي، ويفعل ما لا ينبغي، وفي ذلك أيضًا، إساءة الظن بالمسلم، وبغضه، وعداوته المأمور بخلاف ذلك منه.

Allah Teâlâ müminler hakkında kötü zannın çoğunu yasaklamıştır; zira { إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ } “zannın bir kısmı günahtır”. Bu; hakikatten ve karineden yoksun zan ile haram kılınmış pek çok söz ve fiilin kendisine eşlik ettiği kötü zan gibidir. Çünkü kötü zannın kalpte kalmasıyla sahibi sadece bununla yetinmez; bilakis uygunsuz sözler söyleyinceye ve uygunsuz davranışlarda bulununcaya kadar bu zan onun peşini bırakmaz. Bunda aynı zamanda Müslümana suizanda bulunmak, ona buğzetmek ve zıddı emredilmişken ona düşmanlık beslemek de vardır.

12382. Metin

{وَلا تَجَسَّسُوا} أي: لا تفتشوا عن عورات المسلمين، ولا تتبعوها، واتركوا (٢) المسلم على حاله، واستعملوا التغافل عن أحواله (٣) التي إذا فتشت، ظهر منها ما لا ينبغي.

{ وَلا تَجَسَّسُوا } “Birbirinizin kusurunu araştırmayın”; yani Müslümanların gizli ayıplarını ve kusurlarını araştırmayın, bunların peşine düşmeyin. Müslümanı kendi hâline bırakın ve araştırıldığı takdirde ortaya uygunsuz şeyler çıkabilecek olan durumlarını görmezden gelin.

12384. Metin

{وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا} والغيبة، كما قال النبي ﷺ: " ذكرك أخاك بما يكره ولو كان فيه "

{ وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا } “ve kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin (gıybetini yapmasın).” Gıybet, Nebî'nin sallallâhu aleyhi ve sellem buyurduğu gibidir: “Kardeşini onda bulunan hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.”

12385. Metin

ثم ذكر مثلا منفرًا عن الغيبة، فقال: {أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ} شبه أكل لحمه ميتًا، المكروه للنفوس [غاية الكراهة] ، باغتيابه، فكما أنكم تكرهون أكل لحمه، وخصوصًا إذا كان ميتًا، فاقد الروح، فكذلك، [فلتكرهوا] غيبته، وأكل لحمه حيًا.

Sonra gıybetten nefret ettiren bir misal zikrederek şöyle buyurdu: { أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ } “Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan tiksindiniz!” Nefislerin son derece tiksindiği ölü etini yemeyi onun gıybetini yapmaya benzetti: Nasıl ki onun etini yemekten -hele hele ölü ve ruhsuz olduğunda- nefret ediyorsanız, aynı şekilde onun gıybetini yapmaktan ve diri iken etini yemekten de nefret edin!

12386. Metin

{وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ} والتواب، الذي يأذن بتوبة عبده، فيوفقه لها، ثم يتوب عليه، بقبول توبته، رحيم بعباده، حيث دعاهم إلى ما ينفعهم، وقبل منهم التوبة، وفي هذه الآية، دليل على التحذير الشديد من الغيبة، وأن الغيبة من الكبائر، لأن الله شبهها بأكل لحم الميت، وذلك من الكبائر.

{ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ } “Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.” Tevvâb; kulunun tövbe etmesine izin verip onu buna muvaffak kılan, sonra da tövbesini kabul ederek ona yönelen [demektir]. Kullarına çok merhametlidir; zira onları kendilerine fayda verecek şeylere davet etmiş ve tövbelerini kabul etmiştir. Bu ayette, gıybetten şiddetle sakındırmaya ve gıybetin büyük günahlardan olduğuna dair delil vardır. Çünkü Allah onu ölü eti yemeye benzetmiştir; bu ise büyük günahlardandır.

12387. Metin

{١٣} {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ} .

{ 13 } { يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ } “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır (en takvalı olanınızdır). Muhakkak Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdar olandır.”

12388. Metin

يخبر تعالى أنه خلق بني آدم، من أصل واحد، وجنس واحد، وكلهم من ذكر وأنثى، ويرجعون جميعهم إلى آدم وحواء، ولكن الله [تعالى] بث منهما رجالا كثيرا ونساء، وفرقهم، وجعلهم شعوبًا وقبائل أي: قبائل صغارًا وكبارًا، وذلك لأجل أن يتعارفوا، فإنهم لو استقل كل واحد منهم بنفسه، لم يحصل بذلك، التعارف الذي يترتب عليه التناصر والتعاون، والتوارث، والقيام بحقوق الأقارب، ولكن الله جعلهم شعوبًا وقبائل، لأجل أن تحصل هذه الأمور وغيرها، مما يتوقف على التعارف، ولحوق الأنساب، ولكن الكرم بالتقوى، فأكرمهم عند الله، أتقاهم، وهو أكثرهم طاعة وانكفافًا عن المعاصي، لا أكثرهم قرابة وقومًا، ولا أشرفهم نسبًا، ولكن الله تعالى عليم خبير، يعلم من يقوم منهم بتقوى الله، ظاهرًا وباطنًا، ممن يقوم بذلك، ظاهرًا لا باطنًا، فيجازي كلا بما يستحق.

Allah Teâlâ Âdemoğullarını tek bir asıldan ve tek bir cinsten yarattığını; hepsinin bir erkek ve bir dişiden meydana geldiğini ve tamamının Âdem ile Havvâ'ya dayandığını haber vermektedir. Lâkin Allah Teâlâ onlardan pek çok erkek ve kadın türetmiş, onları ayırmış ve birbirleriyle tanışsınlar diye onları milletlere ve büyük-küçük kabilelere taksim etmiştir. Zira her biri tek başına bağımsız kalsaydı yardımlaşma, dayanışma, miras ve akraba haklarını yerine getirmeyi netice veren tanışma gerçekleşmezdi. Fakat Allah bu ve benzeri tanışmaya ve nesep bağlarına dayanan hususlar hâsıl olsun diye onları milletler ve kabileler kılmıştır. Ancak üstünlük takva iledir; Allah katında en üstün olanları, O'ndan en çok sakınanları, yani O'na en çok itaat edip günahlardan en çok kaçınanlarıdır; akrabası ve kavmi en çok olan yahut nesebi en şerefli olan değildir. Lâkin Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilen ve haberdar olandır; içlerinden zâhiren ve bâtınen Allah'ın takvasını yerine getirenleri ve bunu bâtınen değil sadece zâhiren yerine getirenleri bilir ve herkesi hak ettiğiyle cezalandırır/mükâfatlandırır.

12389. Metin

وفي هذه الآية دليل على أن معرفة الأنساب، مطلوبة مشروعة، لأن الله جعلهم شعوبًا وقبائل، لأجل ذلك.

Bu ayette nesepleri tanımanın matlup ve meşru olduğuna delil vardır; zira Allah bunun için onları milletler ve kabileler kılmıştır.

12390. Metin

{١٤-١٨} {قَالَتِ الأعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ * قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ * يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلإيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} .

{ 14-18 } { قَالَتِ الأعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ * قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ * يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلإيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Bedeviler: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; fakat ‘teslim olduk (İslâm'a girdik)’ deyin; çünkü iman henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz O, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Müminler ancak Allah'a ve Resûlü'ne iman eden, sonra da asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadık olanlar bunlardır.’ De ki: ‘Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?! Oysa Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.’ İslâm'a girdiklerini sana lütuf sayıyorlar. De ki: ‘İslâm'a girmenizi bana minnet etmeyin; bilakis eğer [iman iddianızda] sadık kimselerseniz sizi imana erdirdiği için Allah size lütufta bulunmuştur.’ Şüphesiz Allah göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

12391. Metin

يخبر تعالى عن مقالة الأعراب، الذين دخلوا في الإسلام في عهد رسول الله ﷺ، دخولا من غير بصيرة، ولا قيام بما يجب ويقتضيه الإيمان، أنهم ادعوا مع هذا وقالوا: آمنا أي: إيمانًا كاملا مستوفيًا لجميع أموره هذا موجب هذا الكلام، فأمر الله رسوله، أن يرد عليهم، فقال: {قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا} أي: لا تدعوا لأنفسكم مقام الإيمان، ظاهرًا، وباطنًا، كاملا.

Allah Teâlâ Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında basiretsizce, imanın vacip kıldığı ve gerektirdiği şeyleri yerine getirmeksizin İslâm'a giren bedevilerin sözünü haber vermektedir: Onlar bu hâllerine rağmen “İman ettik” diyerek bütün gereklerini eksiksiz yerine getiren kâmil bir imana sahip olduklarını iddia etmişlerdi; zira bu sözün gereği buydu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Resulüne onlara cevap vermesini emrederek: { قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا } “De ki: ‘Siz iman etmediniz’” buyurdu; yani zâhiren ve bâtınen kâmil bir iman makamında olduğunuzu iddia etmeyin.

12392. Metin

{وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا} أي: دخلنا في الإسلام، واقتصروا على ذلك.

{ وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا } “Fakat ‘teslim olduk (İslâm'a girdik)’ deyin”; yani sadece İslâm'a girdiğinizi söylemekle yetinin.

12393. Metin

{و} السبب في ذلك، أنه {لَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ} وإنما آمنتم خوفًا، أو رجاء، أو نحو ذلك، مما هو السبب في إيمانكم، فلذلك لم تدخل بشاشة الإيمان في قلوبكم، وفي قوله: {وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ} أي: وقت هذا الكلام، الذي صدر منكم فكان فيه إشارة إلى أحوالهم بعد ذلك، فإن كثيرًا منهم، من الله عليهم بالإيمان الحقيقي، والجهاد في سبيل الله، {وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} بفعل خير، أو ترك شر {لا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا} أي: لا ينقصكم منها، مثقال ذرة، بل يوفيكم إياها، أكمل ما تكون لا تفقدون منها، صغيرًا، ولا كبيرًا، {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} أي: غفور لمن تاب إليه وأناب، رحيم به، حيث قبل توبته.

Bunun sebebi şudur: { وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ } “Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.” Siz ancak bir korku, bir ümit veya benzeri bir saikle iman ettiniz; bu sebeple imanın sevinci ve tatlılığı kalplerinize henüz nüfuz etmedi. { وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ } “Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi” ifadesi, sizden bu sözün sâdır olduğu vakte aittir. Bunda onların daha sonraki hâllerine de bir işaret vardır; nitekim onların birçoğuna Allah Teâlâ hakiki imanı ve Allah yolunda cihad etmeyi lütfetmiştir. Bir hayrı işlemek veya bir şerri terk etmek suretiyle { وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz”, { لا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا } “amellerinizden hiçbir şey eksiltmez”; yani zerre ağırlığınca bile eksiltmez, bilakis küçük-büyük hiçbir şeyi kaybetmeksizin en kâmil şekilde karşılığını size tastamam verir. { إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; yani Kendisine tevbe edip yöneleni çok bağışlayan ve tevbesini kabul ederek ona çok merhamet edendir.

12394. Metin

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} أي: على الحقيقة {الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأمْوَالِهِمْ وَأنْفُسِهُم في سبيل الله} أي: من جمعوا بين الإيمان والجهاد في سبيله، فإن من جاهد الكفار، دل ذلك، على الإيمان التام في القلب، لأن من جاهد غيره على الإسلام، والقيام بشرائعه، فجهاده لنفسه على ذلك، من باب أولى وأحرى؛ ولأن من لم يقو على الجهاد، فإن ذلك، دليل على ضعف إيمانه، وشرط تعالى في الإيمان عدم الريب، وهو الشك، لأن الإيمان النافع هو الجزم اليقيني، بما أمر الله بالإيمان به، الذي لا يعتريه شك، بوجه من الوجوه.

Hakikatte { إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “müminler ancak Allah'a ve Resûlü'ne iman eden, sonra da asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir.” Yani iman ile Allah yolunda cihadı bir araya getiren kimselerdir. Kâfirlerle cihad eden kimsenin bu davranışı, kalbindeki kâmil imana delalet eder; zira İslâm'a girmesi ve şeriatlerini uygulaması hususunda başkasıyla cihad eden kimsenin bu konuda kendi nefsiyle cihad etmesi evleviyetle gereklidir. Cihada güç yetiremeyenin bu hâli ise imanının zayıflığına delildir. Allah Teâlâ imanda reybin -yani şüphenin- bulunmamasını şart koşmuştur; zira fayda veren iman, Allah'ın iman edilmesini emrettiği şeylere hiçbir şekilde şüphe karışmayan kesin ve yakînî bir tasdiktir.

12395. Metin

وقوله: {أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ} أي: الذين صدقوا إيمانهم بأعمالهم الجميلة، فإن الصدق، دعوى كبيرة في كل شيء يدعى يحتاج صاحبه إلى حجة وبرهان، وأعظم ذلك، دعوى الإيمان، الذي هو مدار السعادة، والفوز الأبدي، والفلاح السرمدي، فمن ادعاه، وقام بواجباته، ولوازمه، فهو الصادق المؤمن حقًا، ومن لم يكن كذلك، علم أنه ليس بصادق في دعواه، وليس لدعواه فائدة، فإن الإيمان في القلب لا يطلع عليه إلا الله تعالى.

{ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ } “İşte sadık olanlar bunlardır”; yani güzel amelleriyle imanlarını doğrulayan kimselerdir. Zira sadakat, iddia edilen her şeyde sahibinin hüccet ve bürhana muhtaç olduğu büyük bir iddiadır. Bunun en büyüğü ise saadetin, ebedî kurtuluşun ve sonsuz felahın mihveri olan iman iddiasıdır. Kim bunu iddia eder ve vacipleri ile gereklerini yerine getirirse, o gerçekten sadık ve hakiki mümindir. Böyle olmayan kimsenin ise davasında sadık olmadığı ve davasının bir fayda vermediği anlaşılır; zira kalpteki imana Allah Teâlâ'dan başkası muttali olamaz.

12396. Metin

فإثباته ونفيه، من باب تعليم الله بما في القلب، وهذا سوء أدب، وظن بالله، ولهذا قال: {قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} وهذا شامل للأشياء كلها، التي من جملتها، ما في القلوب من الإيمان والكفران، والبر والفجور، فإنه تعالى، يعلم ذلك كله، ويجازي عليه، إن خيرًا فخير، وإن شرًا فشر.

Dolayısıyla onu ispat etmek yahut nefyetmek, kalpte olanı Allah'a öğretmeye kalkışmak kabilindendir; bu ise Allah'a karşı edepsizlik ve suizandır. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “De ki: ‘Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?! Oysa Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.’” Bu ifade, kalplerde bulunan iman ve küfür, iyilik ve fısk da dahil olmak üzere her şeyi kapsar; zira Allah Teâlâ bütün bunları bilir ve karşılığını verir: Hayırsa hayır, şerse şer.

12397. Metin

هذه حالة من أحوال من ادعى لنفسه الإيمان، وليس به، فإنه إما أن يكون ذلك تعليمًا لله، وقد علم أنه عالم بكل شيء، وإما أن يكون قصدهم بهذا الكلام، المنة على رسوله، وأنهم قد بذلوا له [وتبرعوا] بما ليس من مصالحهم، بل هو من حظوظه الدنيوية، وهذا تجمل بما لا يجمل، وفخر بما لا ينبغي لهم أن يفتخروا على رسوله به (١) فإن المنة لله تعالى عليهم، فكما أنه تعالى يمن (٢) عليهم، بالخلق والرزق، والنعم الظاهرة والباطنة، فمنته عليهم بهدايتهم إلى الإسلام، ومنته عليهم بالإيمان، أعظم (٣) من كل شيء، ولهذا قال تعالى: {يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلإيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} .

Bu, kendisinde bulunmadığı hâlde iman iddiasında bulunan kimsenin hâllerinden biridir: Bu sözü ya -O'nun her şeyi bildiği bilinmesine rağmen- Allah'a öğretmek maksadıyla söyler yahut bu sözle Resulüne minnet etmeyi, kendi menfaatlerine olmayan bilakis Resul'ün dünyevî menfaatine olan bir şeyi O'na bağışladıklarını ima etmeyi amaçlar. Bu ise yakışık almayan bir şeyi lütuf gibi göstermek ve Resulüne karşı övünmeleri uygun olmayan bir şeyle övünmektir. Zira asıl minnet Allah Teâlâ'nın onlar üzerinedir: Nasıl ki yaratma, rızık verme, zâhirî ve bâtınî nimetler bahşetme suretiyle onlara lütufta bulunuyorsa, onları İslâm'a hidayet etmesi ve onlara iman bahşetmesi de her şeyden daha büyük bir lütuftur. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلإيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “İslâm'a girdiklerini sana lütuf sayıyorlar. De ki: ‘İslâm'a girmenizi bana minnet etmeyin; bilakis eğer [iman iddianızda] sadık kimselerseniz sizi imana erdirdiği için Allah size lütufta bulunmuştur.’”

12398. Metin

{إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: الأمور الخفية فيهما، التي تخفى على الخلق، كالذي في لجج البحار، ومهامه القفار، وما جنه الليل أو واراه النهار، يعلم قطرات الأمطار، وحبات الرمال، ومكنونات الصدور، وخبايا الأمور.

{ إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ } “Şüphesiz Allah göklerin ve yerin gaybını bilir.” Yani denizlerin derinliklerinde, ıssız çöllerde, gecenin örttüğü veya gündüzün gizlediği şeyler gibi mahlukata gizli kalan her iki âlemdeki gizli işleri bilir. Yağmur damlalarını, kum tanelerini, göğüslerin sakladıklarını ve işlerin gizliliklerini bilir.

12399. Metin

{وما تسقط من ورقة إلا يعلمها ولا حبة في ظلمات الأرض ولا رطب ولا يابس إلا في كتاب مبين}

{ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ } “Düşen hiçbir yaprak yoktur ki O onu bilmesin; yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.”

12400. Metin

{وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} يحصي عليكم أعمالكم، ويوفيكم إياها، ويجازيكم عليها بما تقتضيه رحمته الواسعة، وحكمته البالغة.

{ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Amellerinizi sayıp kaydeder, karşılığını size tastamam verir ve geniş rahmeti ile kâmil hikmetinin gerektirdiği şekilde sizi mükâfatlandırır/cezalandırır.

12401. Metin

تم تفسير سورة الحجرات

Hucurât Suresi tefsiri tamamlandı.

12402. Metin

بعون الله ومنه وجوده وكرمه،

Allah'ın yardımı, lütfu, cömertliği ve keremiyle.

12403. Metin

فلك اللهم من الحمد أكمله وأتمه،

Allahım! Hamdin en kâmili ve en eksiksizi Sana mahsustur;

12404. Metin

ومن الجود أفضله وأعمه ٤ .

[Ve] cömertliğin en üstünü ve en kapsamlısı [yine Sana mahsustur].4