12406. Metin
وهي مكية
Mekkîdir.
12407. Metin
{١-٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ * بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ * قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الأرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} .
{ 1-4 } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ * بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ * قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الأرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun! Doğrusu aralarından bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da o kâfirler: ‘Bu şaşılacak bir şeydir! Biz ölüp toprak olduğumuz zaman mı [yeniden dirileceğiz]? Bu akıldan uzak bir dönüştür!’ dediler. Muhakkak toprağın onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir; katımızda her şeyi koruyan bir kitap vardır.”
12408. Metin
يقسم تعالى بالقرآن المجيد أي: وسيع المعاني عظيمها، كثير الوجوه كثير البركات، جزيل المبرات. والمجد: سعة الأوصاف وعظمتها، وأحق كلام يوصف بهذا، هذا القرآن، الذي قد احتوى على علوم الأولين والآخرين، الذي حوى من الفصاحة أكملها، ومن الألفاظ أجزلها، ومن المعاني أعمها وأحسنها، وهذا موجب لكمال اتباعه، و [سرعة] الانقياد له، وشكر الله على المنة به.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Mecîd'e yemin etmektedir: Yani manaları geniş ve azametli, vecihleri pek çok, bereketleri bol ve ihsanları büyük olan Kur'an'a. Mecd; sıfatların genişliği ve azametidir. Bu vasıfla nitelenmeye en layık kelam; evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini ihtiva eden, fesahatin en mükemmelini, lafızların en fasih ve sağlamını, manaların en kapsamlı ve en güzelini toplayan bu Kur'an'dır. Bu durum; ona kâmil manada tabi olmayı, ona süratle boyun eğmeyi ve onunla lütufta bulunduğu için Allah'a şükretmeyi gerektirir.
12409. Metin
ولكن أكثر الناس، لا يقدر نعم الله قدرها، ولهذا قال تعالى: {بَلْ عَجِبُوا} أي: المكذبون للرسول ﷺ، {أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ منهم} أي: ينذرهم ما يضرهم، ويأمرهم بما ينفعهم، وهو من جنسهم، يمكنهم التلقي عنه، ومعرفة أحواله وصدقه.
Fakat insanların çoğu Allah'ın nimetlerinin kadrini hakkıyla takdir edemez. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { بَلْ عَجِبُوا } “Doğrusu şaştılar”; yani Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlayanlar, { أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ } “aralarından bir uyarıcının kendilerine gelmesine [şaştılar]”; yani kendilerine zarar verecek şeylerden onları sakındıran, fayda verecek şeyleri onlara emreden, kendisinden ilim ve vahiy almaları, hâllerini ve doğruluğunu bilmeleri mümkün olan kendi cinslerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar.
12410. Metin
فتعجبوا من أمر، لا ينبغي لهم التعجب منه، بل يتعجب من عقل من تعجب منه.
Böylece şaşmamaları gereken bir şeye şaştılar; bilakis asıl şaşılacak olan, buna şaşan kimsenin aklıdır!
12411. Metin
{فَقَالَ الْكَافِرُونَ} الذين حملهم كفرهم وتكذيبهم، لا نقص بذكائهم وآرائهم (١) .
Zekâ ve görüşlerinde bir noksanlıktan ötürü değil, inkâr ve yalanlamalarının kendilerini sevk etmesi sebebiyle { فَقَالَ الْكَافِرُونَ } “o kâfirler dediler ki:”
12412. Metin
{هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ} أي: مستغرب، وهم في هذا الاستغراب بين أمرين:
{ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ } “Bu şaşılacak bir şeydir!” Yani yadırganacak bir şeydir. Onlar bu yadırgamalarında iki durum arasındadırlar:
12413. Metin
إما صادقون في [استغرابهم و] تعجبهم، فهذا يدل على غاية جهلهم، وضعف عقولهم، بمنزلة المجنون، الذي يستغرب كلام العاقل، وبمنزلة الجبان الذي يتعجب من لقاء الفارس للفرسان، وبمنزلة البخيل، الذي يستغرب سخاء أهل السخاء، فأي ضرر يلحق من تعجب من هذه حاله؟ وهل تعجبه، إلا دليل على زيادة وظلمه وجهله؟ وإما أن يكونوا متعجبين، على وجه يعلمون خطأهم فيه، فهذا من أعظم الظلم وأشنعه.
Ya bu şaşkınlık ve yadırgamalarında samimidirler; bu durum onların son derece cahil ve akılca zayıf olduklarına delalet eder. Akıllının sözünü yadırgayan mecnun gibi, süvarinin diğer süvarilerle karşılaşmasına şaşan korkak gibi, cömertlerin cömertliğini yadırgayan cimri gibidirler. Bu hâldeki birinin şaşmasından ne zarar gelir?! Onun bu şaşması zulüm ve cehaletinin fazlalığından başka neye delildir ki?! Yahut da hatalı olduklarını bildikleri hâlde şaşmaktadırlar ki bu da zulmün en büyüğü ve en çirkinidir.
12414. Metin
ثم ذكر وجه تعجبهم فقال: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} فقاسوا قدرة من هو على كل شيء قدير، الكامل من كل وجه، بقدرة العبد الفقير العاجز من جميع الوجوه، وقاسوا الجاهل، الذي لا علم له، بمن هو بكل شيء عليم، الذي يعلم ما تنقص الأرض من أجسادهم مدة مقامهم في برزخهم، وقد أحصى في كتابه الذي هو عنده محفوظ عن التغيير والتبديل، كل ما يجري عليهم في حياتهم، ومماتهم، وهذا الاستدلال، بكمال علمه، وسعته التي لا يحيط بها إلا هو، على قدرته على إحياء الموتى.
Sonra onların şaşmalarının gerekçesini zikrederek şöyle buyurdu: { أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ } “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı [yeniden dirileceğiz]? Bu pek uzak bir dönüştür!” Böylece her şeye hakkıyla gücü yeten ve her yönden kâmil olan [Allah]’ın kudretini, her bakımdan muhtaç ve âciz olan kulun kudretiyle kıyasladılar; hiçbir ilmi olmayan cahili de her şeyi hakkıyla bilen, berzah âleminde kaldıkları müddetçe toprağın onların bedenlerinden neyi eksilttiğini1 bilen ve katında değişiklik ile tahriften korunmuş olan kitabında hayatlarında ve ölümlerinde başlarına gelen her şeyi sayıp kaydetmiş olan [Yüce Allah] ile kıyasladılar. Bu ise, O'nun kendisinden başkasının kuşatamayacağı kemal mertebesindeki ve kuşatıcı ilmiyle ölüleri diriltmeye olan kudretine bir delil getirmedir.
12415. Metin
{٥} {بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} .
{ 5 } { بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ } “Bilakis kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar; bu yüzden onlar karmakarışık, şaşkın bir durum içindedirler.”
12416. Metin
أي: {بَلْ} كلامهم الذي صدر منهم، إنما هو عناد وتكذيب للحق الذي هو أعلى أنواع الصدق {لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} أي: مختلط مشتبه، لا يثبتون على شيء، ولا يستقر لهم قرار، فتارة يقولون عنك: إنك ساحر، وتارة مجنون، وتارة شاعر، وكذلك جعلوا القرآن عضين، كل قال فيه، ما اقتضاه رأيه الفاسد، وهكذا، كل من كذب بالحق، فإنه في أمر مختلط، لا يدرى له وجهة ١ ولا قرار، [فترى أموره متناقضة مؤتفكة] كما أن من اتبع الحق وصدق به، قد استقام أمره، واعتدل سبيله، وصدق فعله قيله.
Yani: { بَلْ } “Bilakis” onların ağzından çıkan bu söz, doğruluğun en yüce mertebesi olan hakkı inatla yalanlamalarından ibarettir. { لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ } “[Hak] kendilerine geldiğinde; bu yüzden onlar karmakarışık, [şaşkın bir durum içindedirler].” Yani [durumları] birbirine karışmış, şüphelidir; tek bir şey üzerinde sebat edemezler ve hiçbir kararda duramazlar. Kâh senin hakkında: “Sen bir sihirbazsın” derler, kâh “delidir”, kâh “şairdir” derler. Nitekim Kur'an'ı da parça parça ettiler; herkes onun hakkında kendi bozuk görüşünün gerektirdiği şeyi söyledi. İşte hakkı yalanlayan herkes böyledir; o, ne bir yönü 1 ne de bir kararı bilinen karmakarışık bir durum içindedir, [işlerinin birbiriyle çeliştiğini ve altüst olduğunu görürsün]. Nitekim hakka uyan ve onu tasdik eden kimsenin ise işi dosdoğru olmuş, yolu istikamete kavuşmuş ve fiili sözünü doğrulamıştır.
12417. Metin
{٦-١١} {أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ * وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ * وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ * وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ * رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ} .
{ 6-11 } { أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ * وَالأرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ * وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ * وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ * رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ } “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina ettik ve süsledik; onda hiçbir çatlak da yoktur. Yeri de uzatıp yaydık, içine sabit dağlar yerleştirdik ve onda gönül açıcı her çiftten bitkiler bitirdik. [Bütün bunlar,] Allah'a yönelen her kula bir basiret ve ibret olsun diyedir. Gökten de bereketli bir su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik. Kullara rızık olsun diye birbirine geçmiş tomurcukları olan uzun hurma ağaçları [yetiştirdik]. Ve o suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir!”
12418. Metin
لما ذكر تعالى حالة المكذبين، وما ذمهم به، دعاهم إلى النظر في آياته (١) الأفقية، كي يعتبروا، ويستدلوا بها، على ما جعلت أدلة عليه فقال: {أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ} أي: لا يحتاج ذلك النظر إلى كلفة وشد رحل، بل هو في غاية السهولة، فينظرون {كَيْفَ بَنَيْنَاهَا} قبة مستوية الأرجاء، ثابتة البناء، مزينة بالنجوم الخنس، والجوار الكنس، التي ضربت من الأفق إلى الأفق في غاية الحسن والملاحة، لا ترى فيها عيبًا، ولا فروجًا، ولا خلالا ولا إخلالا.
Allah Teâlâ yalanlayanların durumunu ve onları kınadığı hususları zikrettikten sonra, ibret alsınlar ve delil kılındığı şeylere onlarla istidlalde bulunsunlar diye onları âfâkî (ufuklardaki) ayetlerine bakmaya davet ederek şöyle buyurdu: { أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ } “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı?” Yani bu bakış külfete ve yolculuğa katlanmaya muhtaç değildir; bilakis son derece kolaydır. Bakıp görmezler mi { كَيْفَ بَنَيْنَاهَا } “onu nasıl bina ettik”; her tarafı muntazam bir kubbe, sarsılmaz bir bina olarak kurduk; ufuktan ufka uzanan, son derece güzel ve latif, gündüz kaybolup gece parıldayan, yörüngesinde akıp giden yıldızlarla süsledik. Onda hiçbir kusur, çatlak, yarık ve noksanlık göremezsin.
12419. Metin
قد جعلها الله سقفًا لأهل الأرض، وأودع فيها من مصالحهم الضرورية ما أودع.
Allah onu yeryüzü ehli için bir tavan kılmış ve onların zaruri menfaatlerinden nice şeyleri oraya yerleştirmiştir.
12420. Metin
{و} إلى {الأرض} كيف {مَدَدْنَاهَا} ووسعناها، حتى أمكن كل حيوان السكون فيها والاستقرار (٢) والاستعداد لجميع مصالحه، وأرساها بالجبال، لتستقر من التزلزل، والتموج، {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} أي: من كل صنف من أصناف النبات، التي تسر ناظرها، وتعجب مبصرها، وتقر عين رامقها، لأكل بني آدم، وأكل بهائمهم ومنافعهم، وخص من تلك المنافع بالذكر، الجنات المشتملة على الفواكه اللذيذة، من العنب والرمان والأترج والتفاح، وغير ذلك، من أصناف الفواكه، ومن النخيل الباسقات، أي: الطوال، التي يطول (٣) نفعها، وترتفع إلى السماء، حتى تبلغ مبلغًا، لا يبلغه كثير من الأشجار، فتخرج من الطلع النضيد، في قنوانها، ما هو رزق للعباد، قوتًا وأدمًا وفاكهة، يأكلون منه ويدخرون، هم ومواشيهم وكذلك ما يخرج الله بالمطر، وما هو أثره من الأنهار، التي على وجه الأرض، والتي تحتها من حب الحصيد، أي: من الزرع المحصود، من بر وشعير، وذرة، وأرز، ودخن وغيره.
Ve { الأرض } yeryüzüne [bakmazlar mı], nasıl { مَدَدْنَاهَا } “onu yayıp genişlettik”; öyle ki her canlının orada yerleşmesi, barınması ve bütün menfaatlerini temin etmesi mümkün oldu. Sarsılmaktan ve çalkalanmaktan durulsun diye onu dağlarla sabitledi. { وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ } “ve onda gönül açıcı her çiftten [bitkiler] bitirdik”; yani bakanı sevindiren, göreni hayran bırakan, temaşa edenin gözünü aydın kılan her türlü bitki türünü; Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemesi ve diğer menfaatleri için bitirdik. Bu menfaatler arasından, üzüm, nar, ağaç kavunu, elma ve benzeri meyve çeşitlerini içeren leziz meyvelerle dolu bahçeleri ve “bâsikât”, yani faydası uzun süren, göğe doğru yükselip pek çok ağacın ulaşamadığı boya ulaşan, salkımlarında kullara rızık olmak üzere kat kat dizilmiş tomurcuklar veren, kendilerinin ve hayvanlarının yediği ve depoladığı temel gıda, katık ve meyve olan hurma ağaçlarını özellikle zikretti. Keza Allah'ın yağmurla ve onun eseri olarak yerin üstündeki ve altındaki nehirlerle çıkardığı “hasid tanesi”, yani buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve benzeri hasat edilen ekinleri de zikretti.
12421. Metin
فإن في النظر في هذه الأشياء {تَبْصِرَةً} يتبصر بها، من عمى الجهل، {وَذِكْرَى} يتذكر بها، ما ينفع في الدين والدنيا، ويتذكر بها ما أخبر الله به، وأخبرت به رسله، وليس ذلك لكل أحد، بل {لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} إلى الله أي: مقبل عليه بالحب والخوف والرجاء، وإجابة داعيه، وأما المكذب والمعرض، فما تغني الآيات والنذر عن قوم لا يؤمنون.
Zira bu şeylere bakmakta, cehalet körlüğünden kurtulup gerçeği görecek bir { تَبْصِرَةً } “basiret”; din ve dünya hususunda fayda verecek şeyleri, Allah'ın ve peygamberlerinin haber verdiklerini hatırlatacak bir { وَذِكْرَى } “ibret ve öğüt” vardır. Fakat bu herkes için değil, ancak Allah'a yönelen { لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ } “her kul içindir”; yani sevgi, korku ve ümitle O'na yönelen ve davetçisine icabet eden kul içindir. Yalanlayan ve yüz çevirene gelince; iman etmeyen bir topluluğa ayetler ve uyarıcılar hiçbir fayda vermez.
12422. Metin
وحاصل هذا، أن ما فيها من الخلق الباهر، والشدة والقوة، دليل على كمال قدرة الله تعالى، وما فيها من الحسن والإتقان، وبديع الصنعة، وبديع الخلقة (٤) دليل على أن الله أحكم الحاكمين، وأنه بكل شيء عليم، وما فيها من المنافع والمصالح للعباد، دليل على رحمة الله، التي وسعت كل شيء، وجوده، الذي عم كل حي، وما فيها من عظم الخلقة، وبديع النظام، دليل على أن الله تعالى، هو الواحد الأحد، الفرد الصمد، الذي لم يتخذ صاحبة ولا ولدًا، ولم يكن له كفوًا أحد، وأنه الذي لا تنبغي العبادة، والذل [والحب] إلا له تعالى.
Hülasa şudur ki: Onlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, sağlamlık ve kuvvet Allah Teâlâ'nın kâmil kudretine delildir; onlardaki güzellik, sağlamlık, sanatın ve yaratılışın eşsizliği Allah'ın hükümranların en hikmetlisi ve her şeyi hakkıyla bilen olduğuna delildir; onlarda kullar için bulunan menfaatler ve maslahatlar Allah'ın her şeyi kuşatan rahmetine ve her canlıyı kaplayan cömertliğine delildir; onlardaki muazzam yaratılış ve harikulade nizam da Allah Teâlâ'nın eş ve çocuk edinmeyen, hiçbir dengi bulunmayan, Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed olduğuna, ibadetin, tezellülün ve sevginin ancak O Yüce Zât'a layık olduğuna delildir.
12423. Metin
وما فيها من إحياء الأرض بعد موتها، دليل على إحياء الله الموتى، ليجازيهم بأعمالهم، ولهذا قال: {وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ}
Onlardaki yeryüzünün ölümünden sonra diriltilmesi de amellerinin karşılığını vermek üzere Allah'ın ölüleri dirilteceğine delildir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ } “Ve o suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir!”
12424. Metin
ولما ذكرهم بهذه الآيات السماوية والأرضية، خوفهم أخذات الأمم، وألا يستمروا على ما هم عليه من التكذيب، فيصيبهم ما أصاب إخوانهم من المكذبين، فقال:
[Allah] onlara bu semavî ve arzî ayetleri (delilleri) hatırlatınca, geçmiş ümmetlerin uğradığı helakler ile onları korkuttu ve üzerlerinde bulundukları yalanlamayı sürdürmemeleri, aksi takdirde yalanlayan [o] kardeşlerinin başına gelenlerin kendi başlarına da geleceği konusunda onları uyararak şöyle buyurdu:
12425. Metin
{١٢-١٥} {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ * وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ * أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الأوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} .
{ 12-15 } { كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ * وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ * أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الأوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ } “Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanladı; Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri de; Eyke halkı ve Tübba' kavmi de... Hepsi peygamberleri yalanladı; böylece tehdidim [onlara] hak oldu. Biz ilk yaratmada acze mi düştük ki?! Hayır, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler.”
12426. Metin
أي: كذب الذين من قبلهم من الأمم، رسلهم الكرام، وأنبياءهم العظام، كـ "نوح" كذبه قومه، [وثمود كذبوا صالحًا] (١) وعاد، كذبوا "هودًا " وإخوان لوط كذبوا "لوطًا " وأصحاب الأيكة كذبوا "شعيبًا " وقوم تبع، وتبع كل ملك ملك اليمن في الزمان السابق قبل الإسلام (٢) فقوم تبع كذبوا الرسول، الذي أرسله الله إليهم، ولم يخبرنا الله من هو ذلك الرسول، وأي تبع من التبابعة، لأنه -والله أعلم- كان مشهورًا عند العرب لكونهم من العرب العرباء، الذين لا تخفى ماجرياتهم على العرب خصوصًا مثل هذه الحادثة العظيمة.
Yani onlardan önceki ümmetler de kerim elçilerini ve ulu peygamberlerini yalanladılar: Nûh'u kavmi yalanladı; Semûd Sâlih'i yalanladı; Âd Hûd'u yalanladı; Lût'un kardeşleri (kavmi) Lût'u yalanladı; Eyke halkı Şuayb'ı yalanladı; Tübba' kavmi de [peygamberini yalanladı]. Tübba', İslâm'dan önceki geçmiş zamanda Yemen'e hükmeden her hükümdarın unvanıdır. İşte Tübba' kavmi Allah'ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladı. Allah o peygamberin kim olduğunu ve Tübba'lardan hangi Tübba' olduğunu bize bildirmemiştir; zira -Allah en iyisini bilir ya- onlar hâlleri Araplara gizli kalmayan has Araplardan (Arab-ı Âribe) oldukları için ve bilhassa böylesine büyük bir hadise sebebiyle Araplar arasında zaten meşhurdu.
12427. Metin
فهؤلاء كلهم كذبوا الرسل، الذين أرسلهم الله إليهم، فحق عليهم وعيد الله وعقوبته، ولستم أيها المكذبون لمحمد ﷺ، خيرًا منهم، ولا رسلهم أكرم على الله من رسولكم، فاحذروا جرمهم، لئلا يصيبكم ما أصابهم.
İşte bütün bunlar Allah'ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar ve üzerlerine Allah'ın tehdidi ve azabı hak oldu. Ey Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlayanlar! Siz onlardan daha hayırlı değilsiniz; ne de onların peygamberleri Allah katında sizin peygamberinizden daha değerlidir! Öyleyse onların cürmünü işlemekten sakının ki onların başına gelenler sizin de başınıza gelmesin.
12428. Metin
ثم استدل تعالى بالخلق الأول -وهو المنشأ الأول (٣) - على الخلق الآخر، وهو النشأة الآخرة.
Sonra Allah Teâlâ ilk yaratılışla -ki o ilk başlangıçtır- diğer yaratılışa, yani ikinci dirilişe delil getirdi.
12429. Metin
فكما ٤ أنه الذي أوجدهم بعد العدم، كذلك يعيدهم بعد موتهم وصيرورتهم إلى [الرفات] والرمم، فقال: {أَفَعَيِينَا} أي: أفعجزنا وضعفت قدرتنا {بِالْخَلْقِ الأوَّلِ} ؟ ليس الأمر كذلك، فلم نعجز ونعي عن ذلك، وليسوا في شك من ذلك، وإنما هم في لبس من خلق جديد هذا الذي شكوا فيه، والتبس عليهم أمره، مع أنه لا محل للبس فيه، لأن الإعادة، أهون من الابتداء كما قال تعالى: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ} .
Yokluktan sonra onları var eden O olduğu gibi 4, ölümlerinden ve ufalanıp çürümüş kemiklere dönüşmelerinden sonra da onları aynı şekilde tekrar diriltecektir. Nitekim şöyle buyurmuştur: { أَفَعَيِينَا } yani acze düşüp kudretimiz mi yetersiz kaldı { بِالْخَلْقِ الأوَّلِ } “ilk yaratılışta?” Durum hiç de öyle değildir; biz bundan aciz kalmadık ve bundan dolayı yorulmadık. Onlar da bundan şüphe içinde değillerdir. Aksine onlar yeni bir yaratılış hususunda bir şüphe ve karmaşa içindedirler. İşte şüphe ettikleri ve meselesi kendilerine karmaşık gelen şey budur; oysa bunda şüpheye mahal yoktur. Zira yeniden yaratmak, ilk defa yaratmaktan daha kolaydır. Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Varlıkları ilkin yaratan, sonra bunu tekrar dirilten O'dur. Bu da O'nun için pek kolaydır.”
12430. Metin
{١٦-١٨} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ * إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ * مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ} .
{ 16-18 } { وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ * إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ * مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ } “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. Zira sağında ve solunda oturan iki alıcı melek [onun yaptıklarını ve söylediklerini] kaydetmektedir. O hiçbir söz telaffuz etmez ki yanında hazır bekleyen bir gözetleyici bulunmasın.”
12431. Metin
يخبر تعالى، أنه المتفرد بخلق (١) جنس الإنسان، ذكورهم وإناثهم، وأنه يعلم أحواله، وما يسره، ويوسوس في صدره (٢) وأنه أقرب إليه من حبل الوريد، الذي هو أقرب شيء إلى الإنسان، وهو العرق (٣) المكتنف لثغرة النحر، وهذا مما يدعو الإنسان إلى مراقبة خالقه، المطلع على ضميره وباطنه، القريب منه (٤) في جميع أحواله، فيستحي منه أن يراه، حيث نهاه، أو يفقده، حيث أمره، وكذلك ينبغي له أن يجعل الملائكة الكرام الكاتبين منه على بال، فيجلهم ويوقرهم، ويحذر أن يفعل أو يقول ما يكتب عنه، مما لا يرضي رب العالمين، ولهذا قال: {إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ} أي: يتلقيان عن العبد أعماله كلها، واحد {عَنِ الْيَمِينِ} يكتب الحسنات {و} الآخر {عن الشِّمَالِ} يكتب السيئات، وكل منهما {قَعِيدٌ} بذلك متهيئ لعمله الذي أعد له، ملازم له (٥) .
Allah Teâlâ erkek ve dişisiyle insan cinsini yaratmada tek olduğunu; onun hâllerini, gizlediği şeyleri ve göğsünde fısıldananları bildiğini; insana en yakın şey olan ve boyun çukurunu çevreleyen damar demek olan şah damarından ona daha yakın olduğunu haber vermektedir. Bu durum insanı, iç dünyasına ve gizliliklerine muttali olan, her hâlinde kendisine yakın bulunan Yaratıcısını murakabe etmeye sevk eder. Böylece O'nun kendisini yasakladığı yerde görmesinden yahut emrettiği yerde bulamamasından haya eder. Aynı şekilde şerefli kâtip melekleri de hatırında tutmalı, onlara saygı ve hürmet göstermeli; Âlemlerin Rabbi'ni razı etmeyecek, aleyhine yazılacak bir söz söylemekten veya fiil işlemekten sakınmalıdır. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ } “Zira iki alıcı melek kaydetmektedir”; yani kuldan bütün amellerini alırlar. Biri { عَنِ الْيَمِينِ } “sağında” iyilikleri yazar; diğeri { عَنِ الشِّمَالِ } “solunda” kötülükleri yazar. Her ikisi de { قَعِيدٌ } bu vazifede hazır beklemekte, kendisi için hazırlanan amele amade olarak kuldan ayrılmamaktadır.
12432. Metin
{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ} خير أو شر {إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ} أي: مراقب له، حاضر لحاله، كما قال تعالى: {وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ كِرَامًا كَاتِبِينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ}
Hayır veya şer { مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ } “[İnsan] hiçbir söz söylemez ki”, { إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ } “yanında hazır bir gözetleyici bulunmasın.” Yani onu daima gözeten ve durumuna tanık olan [bir melek mutlaka vardır]. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ كِرَامًا كَاتِبِينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ } “Şüphesiz üzerinizde koruyucular, değerli yazıcılar vardır; yaptıklarınızı bilirler.”
12433. Metin
{١٩-٢٢} {وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ * وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ * وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ * لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} .
{ 19-22 } { وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ * وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ * وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ * لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ } “Ölüm sarhoşluğu hak ile geldiğinde: ‘İşte senin kaçıp durduğun şey budur!’ [denir]. Ve Sûr'a üflenir; işte bu tehdit günüdür! Her can yanında bir sevk edici ve bir şahitle gelir. [Ona şöyle denir:] ‘Andolsun sen bundan gaflet içindeydin; şimdi senin perdeni kaldırdık, bugün artık gözün pek keskindir!’”
12434. Metin
أي {وَجَاءَتْ} هذا الغافل المكذب بآيات الله {سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ} الذي لا مرد له ولا مناص، {ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ} أي: تتأخر وتنكص (١) عنه.
Yani Allah'ın ayetlerini yalanlayan bu gafil kimseye { وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ } “geri çevrilmesi ve kaçışı mümkün olmayan bir hakikat ile ölüm sarhoşluğu geldiğinde”, { ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ } “‘İşte senin kaçıp geri durduğun şey budur!’” [denir].
12435. Metin
{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ} أي: اليوم الذي يلحق الظالمين ما أوعدهم الله به من العقاب، والمؤمنين ما وعدهم به من الثواب.
{ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ } “Ve Sûr'a üflenir; işte bu tehdit günüdür!” Yani zalimlere Allah'ın tehdit ettiği azabın, müminlere ise vaat ettiği sevabın isabet edeceği gündür.
12436. Metin
{وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ} يسوقها إلى موقف القيامة، فلا يمكنها أن تتأخر عنه، {وَشَهِيدٌ} يشهد عليها بأعمالها، خيرها وشرها، وهذا يدل على اعتناء الله بالعباد، وحفظه لأعمالهم، ومجازاته لهم بالعدل، فهذا الأمر، مما يجب أن يجعله العبد منه على بال، ولكن أكثر الناس غافلون، ولهذا قال: {لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} أي: يقال للمعرض المكذب يوم القيامة هذا الكلام، توبيخًا، ولومًا وتعنيفًا أي: لقد كنت مكذبًا بهذا، تاركًا للعمل له فالآن {كشفنا عَنْكَ غِطَاءَكَ} الذي غطى قلبك، فكثر نومك، واستمر (٢) إعراضك، {فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} ينظر ما يزعجه ويروعه، من أنواع العذاب والنكال.
{ وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ } “Her can yanında bir sevk edici ile gelir”; onu kıyamet meydanına sevk eder, ondan geri kalması mümkün olmaz. { وَشَهِيدٌ } “ve bir şahitle gelir”; hayır ve şer amellerine şahitlik eder. Bu durum Allah'ın kullarına olan ihtimamına, amellerini korumasına ve onlara adaletle karşılık vermesine delalet eder. İşte bu, kulun hatırından çıkarmaması gereken bir husustur; ne var ki insanların çoğu gafildir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا } “‘Andolsun sen bundan gaflet içindeydin’”; yani kıyamet gününde yüz çevirip yalanlayan kimseye kınama, azarlama ve paylama kabilinden bu söz söylenir: “Sen bunu yalanlıyor, bunun için amel etmeyi terk ediyordun. Şimdi ise kalbini örten, uykunu artıran ve yüz çevirmene devam ettiren { كَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ } perdeni senden kaldırdık; { فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ } artık bugün gözün pek keskindir; kendisini sarsıp dehşete düşüren azap ve ceza çeşitlerine bakar.”
12437. Metin
أو هذا خطاب من الله للعبد، فإنه في الدنيا، في غفلة ٣ عما خلق له، ولكنه يوم القيامة، ينتبه ويزول عنه وسنه، ولكنه في وقت لا يمكنه أن يتدارك الفارط، ولا يستدرك الفائت، وهذا كله تخويف من الله للعباد، وترهيب، بذكر ما يكون على المكذبين، في ذلك اليوم العظيم.
Yahut bu, Allah'tan kula bir hitaptır. Zira o dünyada, ne için yaratıldığından gaflettedir3; ancak kıyamet günü uyanır ve üzerindeki uyku/uyuklama hali yok olup gider. Ne var ki bu, kaçırdığını telafi etmesinin ve elden gideni geri getirmesinin mümkün olmadığı bir vakittedir. Bütün bunlar, o büyük günde yalanlayanların başına gelecekleri zikretmek suretiyle Allah'tan kullara yönelik bir korkutma ve sakındırmadır.
12438. Metin
{٢٣-٢٩} {وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ * أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ * مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ * الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ * قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ * قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ * مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} .
{ 23-29 } { وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ * أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ * مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ * الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ * قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ * قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ * مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ } “Yanındaki arkadaşı (melek): ‘İşte yanımdaki hazır!’ der. [Allah iki meleğe emreder:] ‘Atın cehenneme her inatçı nankörü! Hayra alabildiğine engel olanı, haddi aşanı, şüpheye düşüreni (veya şüphe edeni)! Ki o, Allah ile beraber başka bir ilah edinmişti; atın onu o şiddetli azaba!’ Yanındaki arkadaşı (şeytan): ‘Rabbimiz! Ben onu azdırmadım; fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi’ der. [Allah] buyurur: ‘Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdidimi bildirmiştim. Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim!’”
12439. Metin
يقول تعالى: {وَقَالَ قَرِينُهُ} أي: قرين هذا المكذب المعرض، من الملائكة، الذين وكلهم الله على حفظه، وحفظ أعماله، فيحضره يوم القيامة ويحضر أعماله ويقول: {هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ} أي: قد أحضرت ما جعلت عليه، من حفظه، وحفظ عمله، فيجازى بعمله.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: { وَقَالَ قَرِينُهُ } “Yanındaki arkadaşı der ki”; yani meleklerden bu yalanlayan ve yüz çeviren kimsenin yanındaki yoldaşı -ki Allah onu o kulu ve amellerini korumakla görevlendirmiştir- kıyamet gününde onu ve amellerini huzura getirir ve: { هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ } “‘İşte yanımdaki hazır!’” der; yani onu ve amellerini korumak üzere vazifelendirildiğim şeyi hazır bulundurdum, artık ameliyle cezalandırılsın.
12440. Metin
ويقال لمن استحق النار: {أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ} أي: كثير الكفر والعناد لآيات الله، المكثر من المعاصي، المجترئ على المحارم والمآثم.
Cehennemi hak eden kimse için şöyle denir: { أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ } “Atın cehenneme her inatçı nankörü!” Yani Allah'ın ayetlerini çokça inkâr eden ve onlara inatla karşı çıkan, günahları çok olan, haramlara ve cürümlere cüretle dalan kimseyi [atın].
12441. Metin
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} أي: يمنع الخير الذي عنده (١) الذي أعظمه، الإيمان بالله [وملائكته] (٢) وكتبه، ورسله مناع، لنفع ماله وبدنه، {مُعْتَدٍ} على عباد الله، وعلى حدوده (٣) {مُرِيبٍ} أي: شاك في وعد الله ووعيده، فلا إيمان ولا إحسان ولكن وصفه الكفر والعدوان، والشك والريب، والشح، واتخاذ الآلهة من دون الرحمن، ولهذا قال: {الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ} أي: عبد معه غيره، ممن لا يملك لنفسه نفعًا، ولا ضرًا، ولا موتًا ولا حياة، ولا نشورًا، {فَأَلْقِيَاهُ} أيها الملكان القرينان {فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ} الذي هو معظمها وأشدها وأشنعها.
{ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ } “Hayra alabildiğine engel olan”; yani en büyüğü Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek olan kendi yanındaki hayra engel olan; malının ve bedeninin faydasını esirgeyen; { مُعْتَدٍ } Allah'ın kullarına ve O'nun koyduğu sınırlara saldıran, haddi aşan; { مُرِيبٍ } Allah'ın vaat ve tehdidinden şüphe eden kimsedir. Onda ne iman ne ihsan vardır; bilakis vasfı küfür, düşmanlık, şüphe, tereddüt, cimrilik ve Rahmân'dan başka ilahlar edinmektir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ } “Ki o, Allah ile beraber başka bir ilah edinmişti”; yani nefsi için ne bir faydaya ne bir zarara, ne ölüme, ne hayata ne de yeniden dirilmeye güç yetiremeyen başkasına Allah ile beraber ibadet etmişti. { فَأَلْقِيَاهُ } Ey iki melek yoldaş! { فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ } “Atın onu o şiddetli azaba!” Ki o azapların en büyüğü, en şiddetlisi ve en korkuncudur.
12442. Metin
{قَالَ قَرِينُهُ} الشيطان، متبرئًا منه، حاملا عليه إثمه: {رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ} لأني لم يكن لي عليه سلطان، ولا حجة ولا برهان، ولكن كان في الضلال البعيد، فهو الذي ضل وأبعد عن الحق باختياره، كما قال في الآية الأخرى: {وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وما كان لي عليكم من سلطان إلا أن دعوتكم فاستجبتم لي فلا تلوموني ولوموا أنفسكم} الآية (٤) .
Yoldaşı olan şeytan ondan teberri edip günahını onun üzerine yükleyerek { قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ } “der ki: ‘Rabbimiz! Ben onu azdırmadım’; çünkü benim onun üzerinde ne bir hâkimiyetim ne bir delilim ne de bir bürhanım vardı; { وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } ‘fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi’; kendi tercihiyle sapan ve haktan uzaklaşan bizzat kendisiydi.” Nitekim diğer ayette şöyle buyrulmaktadır: “İş bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah size hak bir vaatte bulundu; ben de size vaat ettim ama sözümden caydım. Benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın!’”
12443. Metin
قال الله تعالى مجيبًا لاختصامهم: {لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ} أي: لا فائدة في اختصامكم (٥) عندي، {و} الحال أني {قَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ} أي: جاءتكم رسلي بالآيات البينات، والحجج الواضحات، والبراهين الساطعات، فقامت عليكم حجتي، وانقطعت حجتكم، وقدمتم علي بما أسلفتم من الأعمال التي وجب جزاؤها.
Allah Teâlâ onların çekişmelerine cevap olarak şöyle buyurur: { لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ } “Huzurumda çekişmeyin!” Yani katımda çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. { وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ } “Hâlbuki ben size daha önce tehdidimi bildirmiştim.” Yani peygamberlerim apaçık ayetlerle, apaçık hüccetlerle ve parlak bürhanlarla size geldiler; böylece hüccetim aleyhinize ikame oldu, sizin hüccetiniz tükendi ve cezalandırılması vacip olan geçmiş amellerinizle huzuruma geldiniz.
12444. Metin
{مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ} أي: لا يمكن أن يخلف ما قاله الله وأخبر به، لأنه لا أصدق من الله قيلا ولا أصدق حديثًا.
{ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ } “Benim katımda söz değiştirilmez”; yani Allah'ın söylediği ve haber verdiği şeyden cayması mümkün değildir; zira söz bakımından Allah'tan daha doğru sözlü kimse yoktur.
12445. Metin
{وَمَا أَنَا بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} بل أجزيهم بما عملوا من خير وشر، فلا يزاد ٦ في سيئاتهم، ولا ينقص من حسناتهم.
{ وَمَا أَنَا بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ } “Ve ben kullara asla zulmedici değilim.” Bilakis onlara hayır ve şerden işledikleri amellerin karşılığını tastamam veririm; ne günahları artırılır6 ne de iyilikleri eksiltilir.
12446. Metin
{٣٠-٣٥} {يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلأتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ * وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ * هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ * مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ * ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ * لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ} .
{ 30-35 } { يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلأتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ * وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ * هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ * مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ * ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ * لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ } “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz; o da: ‘Daha var mı?’ der. Cennet ise takva sahiplerine hiç de uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır. [Onlara şöyle denir:] ‘İşte size vaat edilen budur! Allah'a çokça yönelen, [O'nun emirlerini ve sınırlarını] hakkıyla koruyan; görmediği hâlde Rahmân'dan korkan ve O'na yönelmiş bir kalple gelen herkes içindir. Oraya esenlikle girin! İşte bu ebediyet günüdür.’ Orada kendileri için diledikleri her şey vardır; katımızda ise daha fazlası da vardır.”
12447. Metin
يقول تعالى، مخوفًا لعباده: {يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلأتِ} وذلك من كثرة ما ألقي فيها، {وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ} أي: لا تزال تطلب الزيادة، من المجرمين العاصين، غضبًا لربها، وغيظًا على الكافرين.
Allah Teâlâ kullarını korkutarak şöyle buyurur: { يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلأتِ } “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz.” Bu, içine atılanların çokluğundan ötürüdür. { وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ } “O da: ‘Daha var mı?’ der”; yani Rabbine olan gadabı ve kâfirlere duyduğu öfke sebebiyle günahkâr suçlulardan durmaksızın fazlasını talep eder.
12448. Metin
وقد وعدها الله ملأها، كما قال تعالى {لأمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} حتى يضع رب العزة عليها قدمه الكريمة المنزهة عن التشبيه، فينزوي بعضها على بعض، وتقول: قط قط، قد اكتفيت وامتلأت.
Nitekim Allah Teâlâ: “Andolsun cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım” buyurarak onu doldurmayı vaat etmiştir. Nihayet İzzet Rabbi, teşbihten münezzeh olan kerim ayağını/kademini onun üzerine koyar; bunun üzerine cehennemin bir kısmı diğer kısmının üzerine büzüşür ve: “Yeter, yeter! Doydum ve doldum!” der.
12449. Metin
{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ} أي: قربت بحيث تشاهد وينظر ما فيها، من النعيم المقيم، والحبرة والسرور، وإنما أزلفت وقربت، لأجل المتقين لربهم، التاركين للشرك، صغيره وكبيره، الممتثلين لأوامر ربهم، المنقادين له، ويقال لهم على وجه التهنئة: {هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ} أي: هذه الجنة وما فيها، مما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، هي التي وعد الله كل أواب أي: رجاع إلى الله، في جميع الأوقات، بذكره وحبه، والاستعانة به، ودعائه، وخوفه، ورجائه.
{ وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ } “Cennet yaklaştırılmıştır”; yani içindeki daimî nimetler, sevinç ve neşe temaşa edilip görülecek şekilde yaklaştırılmıştır. O, ancak Rablerinden sakınan, küçüğü ve büyüğüyle şirki terk eden, Rablerinin emirlerine boyun eğip itaat eden takva sahipleri için yaklaştırılmıştır. Tebrik kabilinden onlara şöyle denir: { هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ } “‘İşte size vaat edilen budur! Allah'a çokça yönelen, [emir ve sınırlarını] koruyan herkes içindir.’” Yani nefislerin arzuladığı ve gözlerin lezzet aldığı şeylerle dolu bu cennet; her vakitte zikri, sevgisi, yardım dilemesi, duası, korkusu ve ümidiyle Allah'a çokça yönelen her evvâb için Allah'ın vaat ettiği yerdir.
12450. Metin
{حَفِيظٍ} أي: يحافظ على ما أمر الله به، بامتثاله على وجه الإخلاص والإكمال له، على أكمل (١) الوجوه، حفيظ لحدوده.
{ حَفِيظٍ } “[Emir ve sınırlarını] hakkıyla koruyan”; yani Allah'ın emrettiği şeyleri ihlasla ve en kâmil şekilde yerine getirerek muhafaza eden, O'nun sınırlarını hakkıyla koruyan kimsedir.
12451. Metin
{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ} أي: خافه على وجه المعرفة بربه، والرجاء لرحمته ولازم على خشية الله في حال غيبه أي: مغيبه عن أعين الناس، وهذه هي الخشية الحقيقية، وأما خشيته في حال نظر الناس وحضورهم، فقد تكون رياء وسمعة، فلا تدل على الخشية، وإنما الخشية النافعة، خشية الله في الغيب والشهادة ويحتمل أن المراد بخشية الله بالغيب كالمراد بالإيمان بالغيب وأن هذا مقابل للشهادة حيث يكون الإيمان والخشية ضروريًا لا اختياريًا حيث يعاين العذاب وتأتي آيات الله وهذا هو الظاهر (٢) .
{ مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ } “Rahmân'dan korkan”; yani Rabbini bilip tanıyarak ve rahmetini umarak O'ndan korkan; insanların gözünden uzakta, tenhada iken de Allah korkusuna sımsıkı sarılan kimsedir. Hakiki haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulunduğu hâllerdeki korku ise bazen riya ve gösteriş olabilir; dolayısıyla gerçek haşyete delalet etmez. Fayda veren haşyet ancak gizlide ve açıkta Allah'tan korkmaktır. Gaybda Allah'tan korkmaktan maksadın gayba iman etmek gibi olması ve bunun azap bizzat müşahade edildiğinde ve Allah'ın ayetleri geldiğinde imanın ve haşyetin ihtiyarî değil zorunlu olduğu şehadetin karşılığı olması da muhtemeldir; zâhir olan da budur.
12452. Metin
{وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ} أي: وصفه الإنابة إلى مولاه، وانجذاب دواعيه إلى مراضيه، ويقال لهؤلاء الأتقياء الأبرار: {ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ} أي: دخولا مقرونًا بالسلامة من الآفات والشرور، مأمونًا فيه جميع مكاره الأمور، فلا انقطاع لنعيمهم، ولا كدر ولا تنغيص، {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ} الذي لا زوال له ولا موت، ولا شيء من المكدرات.
{ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ } “ve O'na yönelmiş bir kalple gelen”; yani vasfı Mevlâ'sına yönelmek ve tüm arzuları O'nun rızasına cezbolmak olan kimsedir. Bu takva sahibi salih kullara şöyle denir: { ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ } “Oraya esenlikle girin!” Yani afetlerden ve şerlerden selametle, hoşlanılmayan bütün işlerden emniyet içinde bir girişle girin! Nimetleri kesilmez, hiçbir keder ve huzursuzluk yoktur. { ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ } “İşte bu ebediyet günüdür!” Onda zeval, ölüm ve keder verici hiçbir şey yoktur.
12453. Metin
{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا} أي: كل ما تعلقت به مشيئتهم، فهو حاصل فيها ولهم فوق ذلك {مَزِيدٌ} أي: ثواب يمدهم به الرحمن الرحيم، مما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، وأعظم ذلك، وأجله، وأفضله، النظر إلى وجه الله الكريم، والتمتع بسماع كلامه، والتنعم بقربه، نسأل الله تعالى أن يجعلنا منهم.
{ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا } “Orada diledikleri her şey onlarındır”; yani dileklerinin taalluk ettiği her şey orada gerçekleşmiş durumdadır. Bunların da üstünde onlar için { مَزِيدٌ } “fazlası da vardır”; yani Rahmân ve Rahîm olan [Allah]'ın kendilerine ne bir gözün gördüğü, ne bir kulağın işittiği, ne de bir beşerin kalbinden geçtiği türden bahşedeceği bir mükâfattır. Bunun en büyüğü, en yücesi ve en faziletlisi ise kerîm olan Allah'ın vechine bakmak, kelâmını işitmenin hazzına varmak ve O'na yakınlığın nimetine kavuşmaktır. Yüce Allah'tan bizi de onlardan kılmasını dileriz.
12454. Metin
{٣٦-٣٧} {وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ} .
{ 36-37 } { وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ } “Biz onlardan önce, kendilerinden daha güçlü olan, beldeleri delik deşik eden nice nesilleri helak ettik; kaçacak bir yer mi var?! Şüphesiz bunda kalbi olan yahut hazır bulunup [bütün dikkatiyle] kulak veren kimse için elbette bir ibret vardır.”
12455. Metin
يقول تعالى -مخوفًا للمشركين المكذبين للرسول:- {وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ} أي: أمما كثيرة هم أشد من هؤلاء بطشًا أي: قوة وآثارًا في الأرض.
Allah Teâlâ Resul'ü yalanlayan müşrikleri korkutarak şöyle buyurur: { وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ } “Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik”; yani bunlardan güç, kuvvet ve yeryüzündeki eserler bakımından daha çetin pek çok ümmeti [helak ettik].
12456. Metin
ولهذا قال: {فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ} أي: بنوا الحصون المنيعة والمنازل الرفيعة، وغرسوا الأشجار، وأجروا الأنهار، وزرعوا، وعمروا، ودمروا، فلما كذبوا رسل الله، وجحدوا آيات الله، أخذهم الله بالعقاب الأليم، والعذاب الشديد، فـ {هَلْ مِنْ مَحِيصٍ} أي: لا مفر لهم من عذاب الله، حين نزل بهم، ولا منقذ، فلم تغن عنهم قوتهم، ولا أموالهم، ولا أولادهم.
Bundan dolayı şöyle buyurdu: { فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ } “Beldeleri delik deşik ettiler”; yani sağlam kaleler, yüksek köşkler inşa ettiler, ağaçlar diktiler, nehirler akıttılar, ektiler, imar ettiler ve yıktılar. Allah'ın peygamberlerini yalanlayıp ayetlerini inkâr ettiklerinde ise Allah onları elem verici bir ceza ve şiddetli bir azapla yakalayıverdi. { هَلْ مِنْ مَحِيصٍ } “Kaçacak bir yer mi var?!” Yani azap başlarına indiğinde Allah'ın azabından kurtulacak hiçbir sığınak ve hiçbir kurtarıcı bulamadılar; ne güçleri, ne malları ne de evlatları onlara bir fayda sağladı.
12457. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ} أي: قلب عظيم حي، ذكي، زكي، فهذا إذا ورد عليه شيء من آيات الله، تذكر بها، وانتفع، فارتفع (١) وكذلك من ألقى سمعه إلى آيات الله، واستمعها، استماعًا يسترشد به، وقلبه {شَهِيدٌ} أي: حاضر، فهذا له أيضا ذكرى وموعظة، وشفاء وهدى.
{ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ } “Şüphesiz bunda kalbi olan kimse için elbette bir ibret vardır”; yani diri, zeki ve tertemiz büyük bir kalbi olan kimse için. İşte böyle birine Allah'ın ayetlerinden bir şey ulaştığında onunla ibret alır, faydalanır ve mertebesi yükselir. Aynı şekilde Allah'ın ayetlerine kulak veren, hidayet bulmak maksadıyla onları dinleyen ve kalbi de { شَهِيدٌ } “hazır bulunan” kimse için de bunda bir ibret, bir öğüt, bir şifa ve bir hidayet vardır.
12458. Metin
وأما المعرض، الذي لم يلق ٢ سمعه إلى الآيات، فهذا لا تفيده شيئًا، لأنه لا قبول عنده، ولا تقتضي حكمة الله هداية من هذا وصفه ونعته.
Yüz çeviren, ayetlere kulak vermeyen2 kimseye gelince; bu [ayetler] ona hiçbir fayda vermez. Çünkü onda kabul [istidadı] yoktur ve Allah'ın hikmeti, vasfı ve niteliği bu olan kimseyi hidayete erdirmeyi gerektirmez.
12459. Metin
{٣٨-٤٠} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ * فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ * وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ} .
{ 38-40 } { وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ * فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ * وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ } “Andolsun gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık; bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı. Öyleyse onların dediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et.”
12460. Metin
وهذا إخبار منه تعالى عن قدرته العظيمة، ومشيئته النافذة، التي أوجد بها أعظم المخلوقات {السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} أولها يوم الأحد، وآخرها يوم الجمعة، من غير تعب، ولا نصب، ولا لغوب، ولا إعياء، فالذي أوجدها -على كبرها وعظمتها- قادر على إحياء الموتى، من باب أولى وأحرى.
Bu, Allah Teâlâ'nın en büyük mahlukatı var ettiği azametli kudretini ve geçerli meşietini haber vermesidir: { السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ } “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde [yarattık]”; ilki pazar, sonuncusu cuma günü olmak üzere; hiçbir yorgunluk, meşakkat, bitkinlik ve acizlik dokunmaksızın [yarattık]. Bu kadar büyüklük ve azametine rağmen onları var eden Zât, ölüleri diriltmeye evleviyetle kâdirdir.
12461. Metin
{فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} من الذم لك والتكذيب بما جئت به، واشتغل عنهم واله بطاعة ربك وتسبيحه، أول النهار وآخره، وفي أوقات الليل، وأدبار الصلوات. فإن ذكر الله تعالى، مسل للنفس، مؤنس لها، مهون للصبر.
Seni yermeleri ve getirdiğin şeyleri yalanlamaları karşısında { فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ } “onların dediklerine sabret”. Onlara aldırma; gündüzün başında ve sonunda, gecenin vakitlerinde ve namazların ardından Rabbinin itaatiyle ve O'nu tesbih etmekle meşgul ol. Zira Allah Teâlâ'yı zikretmek nefsi teselli eder, ona huzur verir ve sabrı kolaylaştırır.
12462. Metin
{٤١-٤٥} {وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ * يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ * إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ * يَوْمَ تَشَقَّقُ الأرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ * نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} .
{ 41-45 } { وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ * يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ * إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ * يَوْمَ تَشَقَّقُ الأرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ * نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ } “Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver! O gün o dehşetli haykırışı (sayhayı) hak olarak duyarlar; işte bu [kabirlerden] çıkış günüdür! Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz; dönüş de ancak bizedir. O gün yer onların üzerinden süratle yarılır; bu, bize göre pek kolay bir toplamadır. Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz; sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Öyleyse tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver!”
12463. Metin
أي: {وَاسْتَمِعْ} بقلبك نداء المنادي وهو إسرافيل ﵇، حين ينفخ في الصور {مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ} من الخلق (١) .
Yani İsrâfil aleyhisselâm Sûr'a üflediği vakit çağırıcının mahlukata { مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ } “yakın bir yerden” seslenişine kalbinle { وَاسْتَمِعْ } “kulak ver!”
12464. Metin
{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ} أي: كل الخلائق يسمعون تلك الصيحة المزعجة المهولة {بالحق} الذي لا شك فيه ولا امتراء.
{ يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ } “O gün o haykırışı duyarlar”; yani bütün mahlukat hakkında hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan { بِالْحَقِّ } “hak olarak” o sarsıcı ve dehşetli haykırışı duyarlar.
12465. Metin
{ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} من القبور، الذي انفرد به القادر على كل شيء، ولهذا قال: {إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ يَوْمَ تَشَقَّقُ الأرْضُ عَنْهُمْ} أي: عن الأموات (٢) .
{ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ } “İşte bu [kabirlerden] çıkış günüdür”; her şeye kâdir olan Allah'ın tek başına gerçekleştirdiği kabirlerden çıkış günüdür. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ يَوْمَ تَشَقَّقُ الأرْضُ عَنْهُمْ } “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz; dönüş de ancak bizedir. O gün yer onların” -yani ölülerin- “üzerinden yarılır.”
12466. Metin
{سِرَاعًا} أي: يسرعون لإجابة الداعي لهم، إلى موقف القيامة، {ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ} أي: هين (٣) على الله يسير لا تعب فيه ولا كلفة.
{ سِرَاعًا } “Süratle [yarılır]”; yani kıyamet meydanına kendilerini çağıran davetçiye icabet etmek için aceleyle koşarlar. { ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ } “Bu, bize göre pek kolay bir toplamadır”; yani Allah'a göre son derece kolay, içinde hiçbir yorgunluk ve külfet bulunmayan bir toplamadır.
12467. Metin
{نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ} لك، مما يحزنك، من الأذى، وإذا كنا أعلم بذلك، فقد علمت كيف اعتناؤنا بك، وتيسيرنا لأمورك، ونصرنا لك على أعدائك، فليفرح قلبك، ولتطمئن نفسك، ولتعلم أننا أرحم بك وأرأف، من نفسك، فلم يبق لك إلا انتظار وعد الله، والتأسي بأولي العزم، من رسل الله، {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ} أي: مسلط عليهم {إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} ولهذا قال: {فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} والتذكير، [هو] تذكير ما تقرر في العقول والفطر، من محبة الخير وإيثاره، وفعله، ومن بغض الشر ومجانبته، وإنما يتذكر بالتذكير، من يخاف وعيد الله، وأما من لم يخف الوعيد، ولم يؤمن به، فهذا فائدة تذكيره، إقامة الحجة عليه، لئلا يقول: {ما جاءنا من بشير ولا نذير}
{ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ } “Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz”; sana eziyet verip seni üzen sözlerini [çok iyi biliriz]. Biz bunu en iyi bildiğimize göre sana olan ihtimamımızı, işlerini kolaylaştırmamızı ve düşmanlarına karşı sana yardım edişimizi bilmektesin. Öyleyse kalbin ferahlasın, nefsin mutmain olsun ve bil ki biz sana kendi nefsinden daha merhametli ve daha şefkatliyiz. Artık sana düşen, Allah'ın vaadini beklemek ve Allah'ın peygamberlerinden ülülazm olanlara uymaktır. { وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ } “Sen onların üzerinde bir zorba değilsin”; yani üzerlerine musallat kılınmış bir baskıcı değilsin; “Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir yol gösterici vardır.” Bundan dolayı şöyle buyurdu: { فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ } “Öyleyse tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver!” Hatırlatıp öğüt vermek; hayrı sevme, tercih etme ve işleme, şerden nefret edip ondan kaçınma hususunda akıllarda ve fıtratlarda yerleşmiş olan hakikatleri hatırlatmaktır. Bu hatırlatmadan ancak Allah'ın tehdidinden korkan kimse ibret alır. Tehditten korkmayan ve ona iman etmeyen kimseye gelince; ona hatırlatmanın faydası: “Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi” dememesi için aleyhine hüccet ikame etmektir.
12468. Metin
آخر تفسير سورة (ق) والحمد لله أولا وآخرًا وظاهرًا وباطنًا
Kâf Suresi tefsirinin sonu. Evvelinde ve ahirinde, zahirinde ve batınında Allah'a hamdolsun.