12470. Metin
مكية
Mekkîdir.
12471. Metin
{١-٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا * فَالْحَامِلاتِ وِقْرًا * فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا * فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا * إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ * وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ} .
{ 1-6 } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا * فَالْحَامِلاتِ وِقْرًا * فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا * فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا * إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ * وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tozutup savuran [rüzgâr]lara, ağırlık (yağmur) taşıyan [bulut]lara, kolayca akıp giden [yıldız]lara ve işleri taksim eden [melek]lere andolsun ki, size vaat olunan şey elbette doğrudur ve ceza (hesap) muhakkak gerçekleşecektir!”
12472. Metin
هذا قسم من الله الصادق في قيله، بهذه المخلوقات العظيمة التي جعل الله فيها من المصالح والمنافع، ما جعل على أن وعده صدق، وأن الدين الذي هو يوم الجزاء والمحاسبة على الأعمال، لواقع لا محالة، ما له من دافع، فإذا أخبر به الصادق العظيم وأقسم عليه، وأقام الأدلة والبراهين عليه، فلم يكذب به المكذبون، ويعرض عن العمل له العاملون.
Bu, sözünde sadık olan Allah'ın; içlerinde nice menfaat ve maslahatlar kıldığı bu azametli mahlukatı üzerine, vaadinin hak olduğuna ve amellerin hesabı ve karşılığı günü olan cezanın hiçbir engelleyicisi olmaksızın mutlaka vuku bulacağına dair yeminidir. Sözünde sadık ve yüce olan Allah bunu haber verip üzerine yemin etmiş, lehine delil ve bürhanlar ikame etmişken, yalanlayanlar nasıl yalanlar ve amel edenler onun için çalışmaktan nasıl yüz çevirir?!
12473. Metin
والمراد بالذاريات: هي الرياح التي تذروا، في هبوبها {ذَرْوًا} بلينها، ولطفها، ولطفها وقوتها، وإزعاجها.
Zâriyât'tan maksat; esişinde yumuşaklığı, letafeti, kuvveti ve şiddetiyle tozutup { ذَرْوًا } “savuran” rüzgârlardır.
12474. Metin
{فَالْحَامِلاتِ وِقْرًا} السحاب، تحمل الماء الكثير، الذي ينفع الله به البلاد والعباد.
{ فَالْحَامِلاتِ وِقْرًا } “Ağırlık taşıyanlar”; Allah'ın beldelere ve kullara kendisiyle fayda verdiği bol suyu taşıyan bulutlardır.
12475. Metin
{فالْجَارِيَاتِ يُسْرًا} النجوم، التي تجري على وجه اليسر والسهولة، فتتزين بها السماوات، ويهتدى بها في ظلمات البر والبحر، وينتفع بالاعتبار بها.
{ فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا } “Kolayca akıp gidenler”; kolaylıkla ve suhuletle akıp giden, kendileriyle göklerin süslendiği, karanın ve denizin karanlıklarında yolların bulunduğu ve kendilerinden ibret alınarak istifade edilen yıldızlardır.
12476. Metin
{فالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا} الملائكة التي تقسم الأمر وتدبره بإذن الله، فكل منهم، قد جعله الله على تدبير أمر من أمور الدنيا وأمور الآخرة، لا يتعدى ما قدر له وما حد ورسم، ولا ينقص منه.
{ فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا } “İşleri taksim edenler”; Allah'ın izniyle emirleri taksim eden ve tedbirini yürüten meleklerdir. Allah onlardan her birini dünya ve ahiret işlerinden birinin tedbiriyle görevlendirmiştir; kendisi için takdir edilen, belirlenen ve çizilen sınırın ne ötesine geçer ne de ondan bir şey eksiltir.
12477. Metin
{٧-٩} {وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ * إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ * يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ} .
{ 7-9 } { وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ * إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ * يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ } “Yollara (hale ve nakışlara) sahip göğe andolsun ki, siz muhakkak çelişkili bir söz içindesiniz. Ondan (haktan/Kur'an'dan) çevrilen kimse çevrilir.”
12478. Metin
أي: والسماء ذات الطرائق الحسنة، التي تشبه حبك الرمال، ومياه الغدران، حين يحركها النسيم.
Yani rüzgârın dalgalandırdığı kum tepeciklerinin kıvrımlarına ve havuz sularının dalgacıklarına benzeyen güzel yollara sahip göğe andolsun.
12479. Metin
{إِنَّكُمْ} أيها المكذبون لمحمد ﷺ، {لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ} منكم، من يقول ساحر، ومنكم من يقول كاهن، ومنكم من يقول: مجنون، إلى غير ذلك من الأقوال المختلفة، الدالة على حيرتهم وشكهم، وأن ما هم عليه باطل.
Ey Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlayanlar! { إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ } “Siz muhakkak çelişkili bir söz içindesiniz.” Kiminiz “büyücüdür”, kiminiz “kâhindir”, kiminiz “mecnundur” der; şaşkınlık ve şüphelerine, üzerinde bulundukları şeyin batıl olduğuna delalet eden bu kabil çeşitli sözler söylerler.
12480. Metin
{يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ} أي: يصرف عنه من صرف عن الإيمان، وانصرف قلبه عن أدلة الله اليقينية وبراهينه، واختلاف قولهم، دليل على فساده وبطلانه، كما أن الحق الذي جاء به محمد ﷺ، متفق [يصدق بعضه بعضًا] ، لا تناقض فيه، ولا اختلاف، وذلك، دليل على صحته، وأنه من عند الله {وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافًا كَثِيرًا}
{ يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ } “Ondan çevrilen kimse çevrilir”; yani imandan çevrilen, kalbi Allah'ın yakînî delillerinden ve bürhanlarından sapan kimse haktan çevrilir. Sözlerinin çelişkili olması, onun bozukluğuna ve batıllığına delildir; nitekim Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem getirdiği hak ise birbirini doğrulayan, içinde hiçbir çelişki ve ihtilaf bulunmayan bir uyum içindedir. Bu da onun doğruluğuna ve Allah katından geldiğine delildir: “Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi onda birçok çelişki bulurlardı.”
12481. Metin
{١٠-١٤} {قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ * يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ * يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ * ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ} .
{ 10-14 } { قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ * يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ * يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ * ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } “Kahrolsun o koyu yalancılar (ve zanna göre hüküm verenler)! Ki onlar bir gaflet ve cehalet girdabı içinde şuursuzdurlar. ‘Hesap (ve ceza) günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateş üzerinde azaba uğratılırlar. ‘Tadın azabınızı! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur!’ [denir].”
12482. Metin
يقول تعالى: {قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ} أي: قاتل الله الذين كذبوا على الله، وجحدوا آياته، وخاضوا بالباطل، ليدحضوا به الحق، الذين يقولون على الله ما لا يعلمون.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: { قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ } “Kahrolsun o koyu yalancılar!” Yani Allah'a yalan isnat eden, ayetlerini inkâr eden, hakkı iptal etmek için batıla dalan ve bilmedikleri şeyleri Allah hakkında söyleyen kimseleri Allah kahretsin!
12483. Metin
{الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ} أي: في لجة من الكفر، والجهل، والضلال، {سَاهُونَ}
{ الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ } “Ki onlar bir girdap içindedirler”; yani küfür, cehalet ve sapıklık dalgası içinde { سَاهُونَ } “şuursuzca gaflettedirler.”
12484. Metin
{يَسْأَلُونَ} على وجه الشك والتكذيب أيان يبعثون أي: متى يبعثون، مستبعدين لذلك، فلا تسأل عن حالهم وسوء مآلهم
Yeniden dirilmeyi akıldan uzak görerek şüphe ve yalanlama kabilinden: “Ne zaman diriltileceğiz?”, yani ne vakit diriltileceğiz diye { يَسْأَلُونَ } “sorarlar.” Artık onların [kötü] hâlini ve fena akıbetlerini sorma!
12485. Metin
{يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ} أي: يعذبون بسبب ما انطووا عليه من خبث الباطن والظاهر، ويقال [لهم] : {ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ} أي: العذاب والنار، الذي هو أثر ما افتتنوا به، من الابتلاء الذي صيرهم إلى الكفر، والضلال، {هَذَا} العذاب، الذي وصلتم إليه، [هو] {الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ} فالآن، تمتعوا بأنواع العقاب والنكال والسلاسل والأغلال، والسخط والوبال.
{ يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ } “O gün onlar ateş üzerinde azaba uğratılırlar”; yani iç ve dış dünyalarındaki pislik sebebiyle azap görürler. Kendilerine: { ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ } “‘Tadın azabınızı!’”; yani kendilerini küfür ve sapıklığa sevk eden imtihana kapılmalarının eseri olan ateşi ve azabı [tadın], [denir]. Ulaştığınız { هَذَا } bu azap, vaktiyle { الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } “‘acele isteyip durduğunuz şeydir!’” Şimdi artık ceza, ibretlik azap, zincirler, bukağılar, ilahî gazap ve vebal çeşitleriyle baş başa kalın!
12486. Metin
{١٥-١٩} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ * كَانُوا قَلِيلا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ * وَبِالأسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ * وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ} .
{ 15-19 } { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ * كَانُوا قَلِيلا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ * وَبِالأسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ * وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadır; Rablerinin kendilerine verdiğini almaktadırlar. Çünkü onlar bundan önce muhsin kimselerdi. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi. Mallarında isteyenin ve [isteyemeyen] yoksulun belirli bir hakkı vardı.”
12487. Metin
يقول تعالى في ذكر ثواب المتقين وأعمالهم، التي أوصلتهم (١) إلى ذلك الجزاء: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} أي: الذين كانت التقوى شعارهم، وطاعة الله دثارهم، {فِي جَنَّاتِ} مشتملات على جميع [أصناف] الأشجار، والفواكه، التي يوجد لها نظير في الدنيا، والتي لا يوجد لها نظير، مما لم تنظر العيون إلى مثله، ولم تسمع الآذان، ولم يخطر على قلوب العباد (٢) {وَعُيُونٍ} سارحة، تشرب منها تلك البساتين، ويشرب بها عباد الله، يفجرونها تفجيرًا.
Allah Teâlâ takva sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu karşılığa ulaştıran amellerini zikrederek şöyle buyurur: { إِنَّ الْمُتَّقِينَ } “Şüphesiz takva sahipleri”; yani takva iç giysisi, Allah'a itaat ise dış giysisi olan kimseler; dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan, gözlerin benzerini görmediği, kulakların işitmediği ve kulların kalbinden dahi geçmeyen her çeşit ağaç ve meyveyi barındıran { فِي جَنَّاتٍ } “cennetlerdedir”; { وَعُيُونٍ } “ve pınarlardadır”; öyle akan pınarlar ki o bahçeler onlardan sulanır, Allah'ın kulları da diledikleri gibi fışkırtarak onlardan içerler.
12488. Metin
{آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ} يحتمل أن المعنى أن أهل الجنة قد أعطاهم مولاهم جميع مناهم، من جميع أصناف النعيم، فأخذوا ذلك، راضين به، قد قرت به أعينهم، وفرحت به نفوسهم، ولم يطلبوا منه بدلا ولا يبغون عنه حولا وكل قد ناله من النعيم، ما لا يطلب عليه المزيد، ويحتمل أن هذا وصف المتقين في الدنيا، وأنهم آخذون ما آتاهم الله، من الأوامر والنواهي، أي: قد تلقوها بالرحب، وانشراح الصدر، منقادين لما أمر الله به، بالامتثال على أكمل الوجوه، ولما نهى عنه، بالانزجار عنه لله، على أكمل وجه، فإن الذي أعطاهم الله من الأوامر والنواهي، هو أفضل العطايا، التي حقها، أن تتلقى بالشكر [لله] عليها، والانقياد.
{ آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ } “Rablerinin kendilerine verdiğini almaktadırlar”; bunun manasının şu olması muhtemeldir: Cennet ehline Mevlâ'ları nimet çeşitlerinden bütün arzularını vermiş, onlar da bundan razı olarak, gözleri aydınlanıp gönülleri ferahlayarak onu almışlardır. Ondan ne bir değişim isterler ne de başka bir yere geçmeyi arzu ederler; her birine fazlasını talep etmeyeceği derecede nimet erişmiştir. Bunun dünyadaki takva sahiplerinin vasfı olması da muhtemeldir; yani onlar Allah'ın kendilerine verdiği emir ve yasakları almışlardır. Onları gönül ferahlığı ve göğüs genişliğiyle karşılamışlar; Allah'ın emrettiği şeyleri en kâmil manada yerine getirerek, yasakladıklarından da Allah rızası için en güzel biçimde kaçınarak boyun eğmişlerdir. Çünkü Allah'ın onlara bahşettiği emirler ve yasaklar, şükürle ve itaatle karşılanmayı hak eden en faziletli ihsanlardır.
12489. Metin
والمعنى الأول، ألصق بسياق الكلام، لأنه ذكر وصفهم في الدنيا، وأعمالهم بقوله: {إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ} الوقت الذي وصلوا به إلى النعيم {مُحْسِنِينَ} وهذا شامل لإحسانهم بعبادة ربهم، بأن يعبدوه كأنهم يرونه، فإن لم يكونوا يرونه، فإنه يراهم، وللإحسان إلى عباد الله ببذل النفع والإحسان، من مال، أو علم، أو جاه أو نصيحة، أو أمر بمعروف، أو نهي عن منكر، أو غير ذلك من وجوه الإحسان (٣) وطرق الخيرات.
Birinci mana sözün akışına daha uygundur; çünkü onların dünyadaki vasıflarını ve amellerini şu buyruğuyla ayrıca zikretmiştir: { إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ } “Çünkü onlar bundan önce”; yani nimete ulaştıkları bu vakitten önce { مُحْسِنِينَ } “muhsin kimselerdi.” Bu ifade; Rablerine ibadette ihsan sahibi olmalarını -ki O'nu görüyormuşçasına ibadet etmeleridir, nitekim onlar O'nu görmeseler de O onları görmektedir- ve Allah'ın kullarına mal, ilim, makam, nasihat, emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker yahut diğer ihsan ve hayır yollarıyla fayda ve iyilik sunmalarını kapsar.
12490. Metin
حتى إنه يدخل في ذلك، الإحسان بالقول، والكلام اللين، والإحسان إلى المماليك، والبهائم المملوكة، وغير المملوكة (٤) ومن أفضل أنواع الإحسان في عبادة الخالق، صلاة الليل، الدالة على الإخلاص، وتواطؤ القلب واللسان، ولهذا قال: {كَانُوا} أي: المحسنون {قَلِيلا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ} أي: كان هجوعهم أي: نومهم بالليل، قليلا وأما أكثر الليل، فإنهم قانتون لربهم، ما بين صلاة، وقراءة، وذكر، ودعاء، وتضرع.
Hatta tatlı söz söylemek, yumuşak konuşmak, kölelere, sahipli yahut sahipsiz hayvanlara iyilik etmek de buna dâhildir. Yaratıcı'ya ibadetteki en faziletli ihsan türlerinden biri ise ihlasa, kalp ile dilin uyumuna delalet eden gece namazıdır. Bundan dolayı şöyle buyurdu: { كَانُوا } Yani o muhsinler { قَلِيلا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } “geceleri pek az uyurlardı.” Yani geceleyin uyumaları azdı; gecenin çoğunda ise namaz, kıraat, zikir, dua ve niyaz arasında Rablerine divan dururlardı.
12491. Metin
{وَبِالأسْحَارِ} التي هي قبيل الفجر {هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ} الله تعالى، فمدوا صلاتهم إلى السحر، ثم جلسوا في خاتمة قيامهم بالليل، يستغفرون الله تعالى، استغفار المذنب لذنبه، وللاستغفار بالأسحار، فضيلة وخصيصة، ليست لغيره، كما قال تعالى في وصف أهل الإيمان والطاعة: {وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأسْحَارِ}
Fecirden hemen önceki vakitler olan { وَبِالأسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ } “seher vakitlerinde de Allah Teâlâ'dan bağışlanma dilerlerdi.” Namazlarını seher vaktine kadar uzatırlar, sonra gece kıyamlarının hitamında oturup günahkâr bir kimsenin günahı için istiğfar edişi gibi Allah Teâlâ'ya istiğfar ederlerdi. Seher vakitlerindeki istiğfarın, başka vakitlerde bulunmayan üstün bir fazileti ve hususiyeti vardır; nitekim Allah Teâlâ iman ve itaat ehlini tavsif ederken: “Ve seherlerde bağışlanma dileyenler” buyurmuştur.
12492. Metin
{وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ} واجب ومستحب {لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ} أي: للمحتاجين الذين يطلبون من الناس، والذين لا يطلبون منهم ٥ .
{ وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ } “Onların mallarında bir hak vardır” -ki bu [hem] vacip [hem de] müstehaptır- { لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “isteyen ve mahrum olan için.” Yani insanlardan isteyen ve onlardan [bir şey] istemeyen5 ihtiyaç sahipleri için.
12493. Metin
{٢٠-٢٣} {وَفِي الأرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ * وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ * وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ * فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ} .
{ 20-23 } { وَفِي الأرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ * وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ * وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ * فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ } “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de [ayetler vardır]; görmüyor musunuz? Gökte ise rızkınız ve size vaat olunan şeyler vardır. Gök ve yerin Rabbine andolsun ki bu, tıpkı sizin konuşmanız gibi kesin bir gerçektir!”
12494. Metin
يقول تعالى -داعيًا عباده إلى التفكر والاعتبار-: {وَفِي الأرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ}
Allah Teâlâ kullarını tefekküre ve ibret almaya davet ederek şöyle buyurur: { وَفِي الأرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ } “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.”
12495. Metin
وذلك شامل لنفس الأرض، وما فيها، من جبال وبحار، وأنهار، وأشجار، ونبات تدل المتفكر فيها، المتأمل لمعانيها، على عظمة خالقها، وسعة سلطانه، وعميم إحسانه، وإحاطة علمه، بالظواهر والبواطن. وكذلك في نفس العبد من العبر والحكمة والرحمة ما يدل على أن الله وحده الأحد (١) الفرد الصمد، وأنه لم يخلق الخلق سدى.
Bu; bizzat yeryüzünü ve onda bulunan dağları, denizleri, nehirleri, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür edip manalarını düşünen kimseye Yaratıcı'nın azametine, hâkimiyetinin genişliğine, ihsanının kuşatıcılığına, zahir ve batın her şeyi ilmiyle ihata ettiğine delalet eder. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de Allah'ın tek, bir, ferd ve samed olduğuna ve mahlukatı boş yere yaratmadığına delalet eden ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır.
12496. Metin
وقوله: {وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ} أي مادة رزقكم، من الأمطار، وصنوف الأقدار، الرزق الديني والدنيوي، {وَمَا تُوعَدُونَ} من الجزاء في الدنيا والآخرة، فإنه ينزل من عند الله، كسائر الأقدار.
Allah Teâlâ'nın: { وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ } “Gökte ise rızkınız vardır” buyruğu; yağmurlardan ve çeşitli kaderlerden oluşan dinî ve dünyevî rızık kaynağınız göktedir, demektir. Dünyada ve ahirette { وَمَا تُوعَدُونَ } “size vaat olunan karşılıklar da” tıpkı diğer takdirler gibi Allah katından iner.
12497. Metin
فلما بين الآيات ونبه عليها تنبيهًا، ينتبه به الذكي اللبيب، أقسم تعالى على أن وعده وجزاءه حق، وشبه ذلك، بأظهر الأشياء [لنا] وهو النطق، فقال: {فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ} فكما لا تشكون في نطقكم، فكذلك لا ينبغي الشك في البعث بعد الموت ٢ .
Ayetleri açıklayıp zeki ve akıllı kimsenin uyanacağı şekilde dikkat çektikten sonra Allah Teâlâ, vaadinin ve vereceği karşılığın hak olduğuna yemin etti; bunu [bizim için] en açık şey olan konuşma ile benzer kılarak şöyle buyurdu: { فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ } “Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki şüphesiz bu, sizin konuşmanız gibi kesin bir gerçektir.” Nasıl ki kendi konuşmanızdan şüphe etmiyorsanız, aynı şekilde ölümden sonra diriliş hakkında da asla şüphe edilmemelidir 2.
12498. Metin
{٢٤-٣٧} {هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ * إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا قَالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ * فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ * فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلا تَأْكُلُونَ * فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ * فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ * قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ} .
{ 24-37 } { هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ * إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا قَالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ * فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ * فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلا تَأْكُلُونَ * فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ * فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ * قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ } “İbrâhim'in ağırlanan şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani yanına girmişler ve ‘Selâm!’ demişlerdi; o da: ‘Selâm! [Siz] yabancı kimselersiniz’ demişti. Hemen gizlice ailesinin yanına gitti ve semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine yaklaştırıp: ‘Yemez misiniz?’ dedi. [Yemediklerini görünce] onlardan içine bir korku düştü. ‘Korkma!’ dediler ve ona bilgin bir oğul müjdelediler. Bunun üzerine karısı feryat ederek geldi, elini yüzüne vurdu ve: ‘Kısır bir kocakarı [mı doğuracak]?!’ dedi. ‘Rabbin böyle buyurdu; şüphesiz O, hakîmdir, alîmdir’ dediler.”
12499. Metin
يقول تعالى: {هَلْ أَتَاكَ} أي: أما جاءك {حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ} ونبأهم الغريب العجيب، وهم: الملائكة، الذين أرسلهم الله، لإهلاك قوم لوط، وأمرهم بالمرور على إبراهيم، فجاؤوه في صورة أضياف.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: { هَلْ أَتَاكَ } “Sana geldi mi?” Yani { حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ } “İbrâhim'in ağırlanan şerefli misafirlerinin haberi” ve onların garip, şaşırtıcı kıssası sana ulaşmadı mı? Onlar; Allah'ın Lût kavmini helak etmek üzere gönderdiği, öncesinde İbrâhim'e uğramalarını emrettiği ve misafir suretinde gelen meleklerdir.
12500. Metin
{إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا قَالَ} مجيبًا لهم {سَلامٌ} أي: عليكم {قَوْمٌ مُنْكَرُونَ} أي: أنتم قوم منكرون، فأحب أن تعرفوني بأنفسكم، ولم يعرفهم إلا بعد ذلك.
{ إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلامًا } “Hani yanına girmişler ve: ‘Selâm!’ demişlerdi.” İbrâhim onlara cevap vererek: { قَالَ سَلامٌ } “‘Selâm [üzerinize olsun]’ dedi.” { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } “‘[Siz] yabancı kimselersiniz’”; yani siz tanınmayan kimselersiniz, bana kendinizi tanıtmanızı isterim [dedi]; nitekim onları ancak sonradan tanıdı.
12501. Metin
ولهذا راغ إلى أهله أي: ذهب سريعًا في خفية، ليحضر لهم قراهم، {فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ} وعرض عليهم الأكل، فـ {قَالَ أَلا تَأْكُلُونَ فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً} حين رأى أيديهم لا تصل إليه، {قَالُوا لا تَخَفْ} وأخبروه بما جاؤوا له {وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ} وهو: إسحاق ﵇.
Bundan ötürü ailesinin yanına gitti; yani onlara ziyafet hazırlamak için gizlice ve süratle ayrıldı. { فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ } “Semiz bir buzağı getirdi ve onu önlerine yaklaştırdı.” Onlara yemelerini teklif ederek { قَالَ أَلا تَأْكُلُونَ } “‘Yemez misiniz?’ dedi.” Ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce { فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً } “onlardan içine bir korku düştü.” Onlar: { قَالُوا لا تَخَفْ } “‘Korkma!’ dediler” ve ne için geldiklerini ona haber verdiler; { وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ } “ve ona bilgin bir oğul müjdelediler”; ki o İshak aleyhisselâm'dır.
12502. Metin
فلما سمعت المرأة البشارة {أقبلت} فرحة مستبشرة {فِي صَرَّةٍ} أي: صيحة {فَصَكَّتْ وَجْهَهَا} وهذا من جنس ما يجري من النساء عند السرور [ونحوه] من الأقوال والأفعال المخالفة للطبيعة والعادة، {وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ} أي: أنى لي الولد، وأنا عجوز، قد بلغت من السن، ما لا تلد معه النساء، ومع ذلك، فأنا عقيم، غير صالح رحمي للولادة أصلا فثم مانعان، كل منهما مانع من الولد، وقد ذكرت المانع الثالث في سورة هود بقولها: {وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ}
Hanımı bu müjdeyi işitince sevinç ve sürur içinde { أَقْبَلَتْ فِي صَرَّةٍ } “bir feryatla çıkageldi”; { فَصَكَّتْ وَجْهَهَا } “elini yüzüne vurdu.” Bu, kadınların sevinç anlarında âdet ve tabiat dışı sergiledikleri söz ve davranışlar cinsindendir. { وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ } “Ve: ‘Kısır bir kocakarı [mı?!]’ dedi.” Yani ben kadınların doğuramayacağı yaşa gelmiş bir kocakarı iken nasıl çocuğum olur?! Üstelik ben kısırım, rahmim asla doğuma elverişli değildir. Böylece her biri çocuk sahibi olmaya engel iki mâni mevcuttur; üçüncü mâniyi ise Hûd suresinde: “Şu kocam da bir ihtiyar! Doğrusu bu pek şaşılacak bir şey!” sözüyle dile getirmiştir.
12503. Metin
{قَالُوا كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ} أي: الله الذي قدر ذلك وأمضاه، فلا عجب في قدرة الله تعالى {إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ} أي: الذي يضع الأشياء مواضعها، وقد وسع كل شيء علمًا فسلموا لحكمه، واشكروه على نعمته.
{ قَالُوا كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ } “‘Rabbin böyle buyurdu’ dediler”; yani bunu takdir eden ve hükme bağlayan Allah'tır; dolayısıyla Allah Teâlâ'nın kudretinde şaşılacak bir şey yoktur. { إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ } “Şüphesiz O, hakîmdir, alîmdir”; yani her şeyi yerli yerine koyandır ve ilmi her şeyi kuşatmıştır. Artık O'nun hükmüne teslim olun ve nimetine şükredin!
12504. Metin
{قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ * قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ * لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ * مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ * فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ * وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الألِيمَ} .
{ 31-37 } { قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ * قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ * لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ * مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ * فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ * وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الألِيمَ } “[İbrâhim:] ‘Ey elçiler! Göreviniz nedir?’ dedi. Dediler ki: ‘Biz suçlu (günahkâr) bir kavme gönderildik; üzerlerine çamurdan [pişirilmiş] taşlar yağdırmak için. Ki o taşlar, haddi aşanlar için Rabbinin katında işaretlenmiştir. Orada bulunan müminleri çıkardık. Fakat orada teslim olmuş tek bir evden başkasını bulamadık. Elem verici azaptan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.’”
12505. Metin
قال لهم إبراهيم ﵇: {فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ} الآيات، أي: ما شأنكم وما تريدون؟ لأنه استشعر (١) أنهم رسل، أرسلهم الله لبعض الشئون المهمة.
İbrâhim aleyhisselâm onlara: { فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ } “‘Ey elçiler! Göreviniz nedir?’” dedi; yani durumunuz nedir, ne istiyorsunuz? Çünkü onların Allah'ın mühim bazı işler için gönderdiği elçiler olduğunu hissetmişti.
12506. Metin
{قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ} وهم قوم لوط، قد أجرموا، أشركوا بالله، وكذبوا رسولهم، وأتوا الفاحشة الشنعاء التي ما سبقهم إليها أحد من العالمين.
{ قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ } “Dediler ki: ‘Biz suçlu bir kavme gönderildik.’” Onlar Lût'un kavmidir; cürüm işlemiş, Allah'a şirk koşmuş, peygamberlerini yalanlamış ve âlemlerde kendilerinden önce hiç kimsenin yapmadığı o çirkin hayâsızlığı irtikâp etmişlerdir.
12507. Metin
{لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ} أي: معلمة، على كل حجر منها سمة صاحبه (٢) لأنهم أسرفوا، وتجاوزوا الحد، فجعل إبراهيم يجادلهم في قوم لوط، لعل الله يدفع عنهم العذاب، فقال الله: {يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ}
{ لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ } “Haddi aşanlar için Rabbinin katında işaretlenmiş çamurdan taşları üzerlerine yağdırmak için.” Yani haddi aşıp taşkınlık yaptıkları için her bir taşın üzerinde isabet edeceği kişinin işareti bulunan damgalı taşlar [yağdırmak için]. Bunun üzerine İbrâhim, belki Allah onlardan azabı defeder ümidiyle Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya başladı. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey İbrâhim! Bundan vazgeç; çünkü Rabbinin emri gelmiştir ve onlara geri çevrilmeyecek bir azap muhakkak gelecektir!”
12508. Metin
{فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ} وهم بيت لوط ﵇، إلا امرأته، فإنها من المهلكين.
{ فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “Orada bulunan müminleri çıkardık. Fakat orada teslim olmuş tek bir evden başkasını bulamadık.” Onlar Lût aleyhisselâm'ın ev halkıdır; ancak karısı hariç, çünkü o helak edilenlerdendir.
12509. Metin
{وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الألِيمَ} يعتبرون بها ويعلمون، أن الله شديد العقاب، وأن رسله صادقون، مصدقون.
{ وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الألِيمَ } “Elem verici azaptan korkanlar için orada bir ibret bıraktık”; onunla ibret alırlar ve bilirler ki Allah'ın cezası pek çetindir, peygamberleri ise sadıktır ve doğrulanmışlardır.
12510. Metin
فصل في ذكر بعض ما تضمنته هذه القصة من الحكم والأحكام
Bu kıssanın içerdiği bazı hikmetler ve hükümler hakkındaki fasıl
12511. Metin
منها: أن من الحكمة، قص الله على عباده نبأ الأخيار والفجار، ليعتبروا بحالهم (٣) وأين وصلت بهم الأحوال.
Bunlardan biri: Halleriyle ibret alsınlar ve durumlarının kendilerini nereye ulaştırdığını görsünler diye Allah'ın kullarına iyilerin ve facirlerin haberlerini anlatmasının hikmetten oluşudur.
12512. Metin
ومنها: فضل إبراهيم الخليل، ﵊، حيث ابتدأ الله قصته، بما يدل على الاهتمام بشأنها، والاعتناء بها.
Bir diğeri: Allah'ın, kıssasına onun şanına ehemmiyet verildiğini gösteren ifadelerle başlaması sebebiyle Halîl İbrâhim aleyhisselâm'ın faziletidir.
12513. Metin
ومنها: مشروعية الضيافة، وأنها من سنن إبراهيم الخليل، الذي أمر الله هذا النبي (٤) وأمته، أن يتبعوا ملته، وساقها الله في هذا الموضع، على وجه المدح له والثناء.
Bir diğeri: Misafir ağırlamanın meşru oluşu ve Allah'ın bu Peygamber'e ve ümmetine dinine uymalarını emrettiği Halîl İbrâhim'in sünnetlerinden bulunuşudur. Nitekim Allah Teâlâ bunu bu makamda onu övüp sena ederek zikretmiştir.
12514. Metin
ومنها: أن الضيف يكرم بأنواع الإكرام، بالقول، والفعل، لأن الله وصف أضياف إبراهيم، بأنهم مكرمون، أي: أكرمهم إبراهيم، ووصف الله ما صنع بهم من الضيافة، قولا وفعلا ومكرمون أيضًا عند الله تعالى.
Bir diğeri: Misafire sözle ve fiille çeşitli ikramlarda bulunulmasıdır. Çünkü Allah İbrâhim'in misafirlerini “ağırlanan şerefli misafirler” olarak nitelendirmiştir; yani İbrâhim onlara ikram etmiş ve Allah da onun söz ve fiille yaptığı ziyafeti vasfetmiştir. Onlar aynı zamanda Allah Teâlâ katında da şereflidirler.
12515. Metin
ومنها: أن إبراهيم ﵇، قد كان بيته، مأوى للطارقين والأضياف، لأنهم دخلوا عليه من غير استئذان، وإنما سلكوا طريق الأدب، في الابتداء السلام (٥) فرد عليهم إبراهيم سلامًا، أكمل من سلامهم وأتم، لأنه أتى به جملة اسمية، دالة على الثبوت والاستمرار.
Bir diğeri: İbrâhim aleyhisselâm'ın evinin yolcular ve misafirler için bir sığınak oluşudur. Çünkü onlar izin istemeksizin içeri girmişler, ancak selam vererek başlama edebine riayet etmişlerdir. İbrâhim de onlara kendi selamlarından daha kâmil ve daha tam bir selamla karşılık vermiştir; zira sübut ve devamlılığa delalet eden isim cümlesiyle selam vermiştir.
12516. Metin
ومنها: مشروعية تعرف من جاء إلى الإنسان، أو صار له فيه نوع اتصال، لأن في ذلك، فوائد كثيرة.
Bir diğeri: İnsanın yanına gelen yahut kendisiyle bir şekilde irtibat kuran kimseyi tanımanın meşruiyetidir; zira bunda pek çok fayda vardır.
12517. Metin
ومنها: أدب إبراهيم ولطفه في الكلام، حيث قال: {قَوْمٌ مُنْكَرُونَ} ولم يقل: " أنكرتكم " [وبين اللفظين من الفرق، ما لا يخفى] .
Bir diğeri: İbrâhim'in edebi ve konuşmasındaki nezaketidir; nitekim: { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } “‘[Siz] yabancı kimselersiniz’” demiş, “Sizi yadırgadım/tanımadım” dememiştir. İki ifade arasındaki fark ise gizli değildir.
12518. Metin
ومنها: المبادرة إلى الضيافة والإسراع بها، لأن خير البر عاجله [ولهذا بادر إبراهيم بإحضار قرى أضيافه] .
Bir diğeri: Misafire ikramda acele edip sürat göstermektir; zira iyiliğin en hayırlısı tez yapılanıdır. Bu sebeple İbrâhim misafirlerine ikram getirmekte acele etmiştir.
12519. Metin
ومنها: أن الذبيحة الحاضرة، التي قد أعدت لغير الضيف الحاضر (٦) إذا جعلت له، ليس فيها أقل إهانة، بل ذلك من الإكرام، كما فعل إبراهيم ﵇، وأخبر الله أن ضيفه مكرمون.
Bir diğeri: Hazırda bulunan ve o anki misafirden başkası için hazırlanmış olan kesilmiş kurbanlığın/yemeğin misafire sunulmasında en küçük bir hürmetsizlik bulunmadığı, bilakis bunun bir ikram olduğudur; nitekim İbrâhim aleyhisselâm öyle yapmış ve Allah onun misafirlerinin ikram edilen kimseler olduğunu haber vermiştir.
12520. Metin
ومنها: ما من الله به على خليله إبراهيم، من الكرم الكثير، وكون ذلك حاضرًا عنده (٧) وفي بيته معدًا، لا يحتاج إلى أن يأتي به (٨) من السوق، أو الجيران، أو غير ذلك.
Bir diğeri: Allah'ın Halîli İbrâhim'e bahşettiği bol cömertlik nimeti ve çarşıdan, komşulardan yahut başka bir yerden getirmeye ihtiyaç duymaksızın ikramın yanında ve evinde hazır bulunmasıdır.
12521. Metin
ومنها: أن إبراهيم، هو الذي خدم أضيافه، وهو خليل الرحمن، وكبير (٩) من ضيف الضيفان.
Bir diğeri: Rahmân'ın Halîli ve misafir ağırlayanların en büyüğü olduğu hâlde misafirlerine bizzat İbrâhim'in hizmet etmesidir.
12522. Metin
ومنها: أنه قربه إليهم في المكان الذي هم فيه، ولم يجعله في موضع، ويقول لهم: " تفضلوا، أو ائتوا إليه " لأن هذا أيسر عليهم وأحسن.
Bir diğeri: Yemeği başka bir yere koyup onlara “Buyrun veya yemeğin başına gelin” demek yerine bulundukları yerde önlerine yaklaştırmasıdır; zira bu misafirler için daha kolay ve daha güzeldir.
12523. Metin
ومنها: حسن ملاطفة الضيف في الكلام اللين، خصوصًا، عند تقديم الطعام إليه، فإن إبراهيم عرض عليهم عرضًا لطيفًا، وقال: {أَلا تَأْكُلُونَ} ولم يقل: " كلوا " ونحوه من الألفاظ، التي غيرها أولى منها، بل أتى بأداة العرض، فقال: {أَلا تَأْكُلُونَ} فينبغي للمقتدي به أن يستعمل من الألفاظ الحسنة، ما هو المناسب واللائق بالحال، كقوله لأضيافه: " ألا تأكلون " أو: "ألا تتفضلون علينا وتشرفوننا وتحسنون إلينا " ونحوه.
Bir diğeri: Bilhassa yemeği takdim ederken tatlı dille misafire güzelce iltifat etmektir. Nitekim İbrâhim onlara zarif bir teklifte bulunarak: { أَلا تَأْكُلُونَ } “‘Yemez misiniz?’” demiş; “Yiyin” veya benzeri daha az uygun kelimeler kullanmamış, bilakis arz edatını kullanarak: { أَلا تَأْكُلُونَ } “‘Yemez misiniz?’” demiştir. O'na uyan kimsenin de misafirlerine: “Yemez misiniz?” veya “Bize lütfedip şeref vermez misiniz, ikramımızı kabul buyurmaz mısınız?” ve benzeri duruma layık güzel kelimeler kullanması gerekir.
12524. Metin
ومنها: أن من خاف من الإنسان (١٠) لسبب من الأسباب، فإن عليه أن يزيل عنه الخوف، ويذكر له ما يؤمن روعه، ويسكن جأشه، كما قالت الملائكة لإبراهيم [لما خافهم] : {لا تَخَفْ} وأخبروه بتلك البشارة السارة، بعد الخوف منهم.
Bir diğeri: Bir sebepten ötürü bir kimseden korkan kişinin korkusunu gidermek, endişesini dindirecek ve kalbini teskin edecek şeyler söylemektir. Nitekim melekler kendilerinden korktuğunda İbrâhim'e: { لا تَخَفْ } “‘Korkma!’” demişler ve bu korkunun ardından ona o sevindirici müjdeyi haber vermişlerdir.
12525. Metin
ومنها: شدة فرح سارة، امرأة إبراهيم، حتى جرى منها ما جرى، من صك وجهها، وصرتها غير المعهودة.
Bir diğeri: İbrâhim'in karısı Sâre'nin aşırı sevinci ve bu sebeple elini yüzüne vurması ile alışılmışın dışındaki feryadı gibi durumlardır.
12526. Metin
ومنها: ما أكرم الله به إبراهيم وزوجته سارة، من البشارة، بغلام عليم.
Bir diğeri: Allah'ın, İbrâhim'i ve eşi Sâre'yi âlim bir oğul müjdesiyle onurlandırmasıdır.
12527. Metin
{٣٨-٤٠} {وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ} .
{ 38-40 } { وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ } “Mûsâ'da da [ibretler vardır]; hani onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik. Fakat o, bütün erkânıyla birlikte yüz çevirdi ve: ‘O ya bir büyücüdür veya bir delidir!’ dedi. Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize fırlatıverdik; o ise kınanacak işler yapıyordu.”
12528. Metin
أي: {وَفِي مُوسَى} وما أرسله الله به إلى فرعون وملئه، بالآيات البينات، والمعجزات الظاهرات، آية للذين يخافون العذاب الأليم، فلما أتى موسى (١) بذلك السلطان المبين، فتولى فرعون {بِرُكْنِهِ} أي: أعرض بجانبه عن الحق، ولم يلتفت إليه، وقدح فيه أعظم القدح فقالوا: {سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ} أي: إن موسى، لا يخلو، إما أن يكون ساحرا وما أتى به شعبذة (٢) ليس من الحق في شيء، وإما أن يكون مجنونًا، لا يؤخذ بما صدر منه، لعدم عقله.
Yani { وَفِي مُوسَى } “Mûsâ'da da” ve Allah'ın onu apaçık ayetlerle ve zahir mucizelerle Firavun'a ve ileri gelenlerine göndermesinde elem verici azaptan korkanlar için bir ibret vardır. Mûsâ o apaçık hüccetle geldiğinde Firavun { بِرُكْنِهِ } “bütün erkânıyla birlikte” haktan yüz çevirdi, ona iltifat etmedi ve son derece ağır ithamda bulunarak: { سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ } “‘Bir büyücü yahut bir delidir!’ dediler.” Yani Mûsâ ya bir büyücüdür ve getirdiği şey haktan hiçbir payı olmayan bir gözbağcılıktır ya da delidir ve aklı olmadığı için söyledikleri ciddiye alınmaz, [dediler].
12529. Metin
هذا، وقد علموا، خصوصًا فرعون، أن موسى صادق، كما قال تعالى: {وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ [ظُلْمًا وَعُلُوًّا] } وقال موسى لفرعون: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزلَ هَؤُلاءِ إِلا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ [بَصَائِرَ} الآية] ،
Bununla birlikte onlar -bilhassa Firavun- Mûsâ'nın doğru söylediğini pekâlâ biliyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler; hâlbuki içleri onların doğruluğuna kesin olarak inanmıştı.” Mûsâ da Firavun'a: “Andolsun sen pek iyi biliyorsun ki bunları birer basiret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabbi indirmiştir” demiştir.
12530. Metin
{فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ} أي: مذنب طاغ، عات على الله، فأخذه عزيز مقتدر.
{ فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ } “Bunun üzerine Biz de onu ve ordularını yakalayıp denize fırlatıp attık; o ise kınanmayı hak etmişti.” Yani o günahkâr, azgın ve Allah'a karşı haddi aşan biriydi; nihayetinde mutlak güç ve kudret sahibi olan [Allah] onu yakalayıverdi.
12531. Metin
{٤١-٤٢} {وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ * مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ} .
{ 41-42 } { وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ * مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ } “Âd kavminde de [ibret vardır]; hani üzerlerine o kasıp kavuran (kısır) rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savrulmuş çürüğe çeviriyordu.”
12532. Metin
أي {وفي عَادٍ} القبيلة المعروفة آية عظيمة (١) {إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ} أي: التي لا خير فيها، حين كذبوا نبيهم هودا ﵇.
Yani peygamberleri Hûd aleyhisselâm'ı yalanladıklarında o meşhur kabile olan { وَفِي عَادٍ } “Âd kavminde de”, { إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ } “üzerlerine hiçbir hayrı olmayan kısır rüzgârı gönderdiğimizde” büyük bir ibret vardır.
12533. Metin
{مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ} أي: كالرميم البالية، فالذي أهلكهم على قوتهم وبطشهم، دليل على [كمال] قوته واقتداره، الذي لا يعجزه شيء، المنتقم ممن عصاه.
{ مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ } “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savrulmuş çürüğe çeviriyordu.” Yani çürüyüp dağılmış [şeyler] gibi [yapıyordu]. Dolayısıyla güçlerine ve zorbalıklarına rağmen onları helak etmesi; hiçbir şeyin Kendisini aciz bırakamayacağı ve Kendisine isyan edenden intikam alan [Allah’ın] güç ve kudretinin [kemaline] delildir.1
12534. Metin
{٤٣-٤٥} {وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ * فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ * فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ} .
{ 43-45 } { وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ * فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ * فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ } “Semûd kavminde de [ibret vardır]; hani onlara: ‘Bir süreye kadar yararlanın!’ denilmişti. Fakat Rablerinin emrinden çıkıp azgınlaştılar; bunun üzerine bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi. Artık ne ayağa kalkmaya güçleri yetti ne de yardım görebildiler.”
12535. Metin
أي {وَفِي ثَمُودَ} [آية عظيمة] ، حين أرسل الله إليهم صالحًا ﵇، فكذبوه وعاندوه، وبعث الله له الناقة، آية مبصرة، فلم يزدهم ذلك إلا عتوًا ونفورًا.
Yani Allah kendilerine Sâlih aleyhisselâm'ı gönderdiğinde onu yalanlayıp inatlaşan; Allah'ın apaçık bir mucize olarak dişi deveyi göndermesine rağmen bu durum azgınlık ve nefretlerinden başka bir şeyi artırmayan { وَفِي ثَمُودَ } “Semûd kavminde de büyük bir ibret vardır.”
12536. Metin
فقيل {لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ} أي: الصيحة العظيمة المهلكة {وَهُمْ يَنْظُرُونَ} إلى عقوبتهم بأعينهم.
Kendilerine: { تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ } “‘Bir süreye kadar yararlanın!’” denildi. { فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ } “Fakat Rablerinin emrinden çıkıp azgınlaştılar; bunun üzerine o helak edici korkunç haykırış (sayha/yıldırım) onları yakalayıverdi;” { وَهُمْ يَنْظُرُونَ } “onlar da cezalarını kendi gözleriyle görüp bakıyorlardı.”
12537. Metin
{فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ} ينجون به من العذاب، {وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ} لأنفسهم.
Azaptan kendisiyle kurtulacakları { فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ } “bir kalkışa dahi güç yetiremediler;” { وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ } “kendilerine yardım da edemediler (kurtarılamadılar).”
12538. Metin
{٤٦} {وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} .
{ 46 } { وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ } “Daha önce de Nûh kavmini [helak etmiştik]; çünkü onlar yoldan çıkmış (fâsık) bir kavimdi.”
12539. Metin
أي: وكذلك ما فعل الله بقوم نوح، حين كذبوا نوحًا ﵇ وفسقوا عن أمر الله، فأرسل الله عليهم السماء والأرض بالماء المنهمر، فأغرقهم الله تعالى [عن آخرهم] ، ولم يبق من الكافرين ديارًا، وهذه عادة الله وسنته، فيمن عصاه.
Yani Nûh aleyhisselâm'ı yalanlayıp Allah'ın emrinden çıktıklarında Allah Teâlâ'nın Nûh kavmine yaptığı da böyledir: Allah göğü ve yeri boşalan sularla onların üzerine saldı; Allah Teâlâ hepsini tamamen boğdu ve kâfirlerden geriye hiç kimse bırakmadı. Kendisine isyan edenler hakkında Allah'ın âdeti ve kanunu işte böyledir.
12540. Metin
{٤٧-٥١} {وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ * وَالأرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ * وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ * فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ * وَلا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ} .
{ 47-51 } { وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ * وَالأرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ * وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ * فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ * وَلا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ } “Göğü kudretimizle biz bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleticileriz. Yeri de biz döşedik; ne güzel döşeyicileriz! İbret alasınız diye her şeyden iki çift yarattık. O hâlde Allah'a kaçın (sığının)! Şüphesiz ben O'nun tarafından size [gönderilmiş] apaçık bir uyarıcıyım. Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin! Şüphesiz ben O'nun tarafından size [gönderilmiş] apaçık bir uyarıcıyım.”
12541. Metin
يقول تعالى مبينًا لقدرته العظيمة: {وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا} أي: خلقناها وأتقناها، وجعلناها سقفًا للأرض وما عليها.
Allah Teâlâ azametli kudretini beyan ederek şöyle buyurur: { وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا } “Göğü biz bina ettik”; yani onu yarattık, sağlam ve muhkem kıldık, yeri ve üzerindekileri örten bir tavan yaptık.
12542. Metin
{بِأَيْدٍ} أي: بقوة وقدرة عظيمة {وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ} لأرجائها وأنحائها، وإنا لموسعون [أيضا] على عبادنا، بالرزق الذي ما ترك الله دابة في مهامه القفار، ولجج البحار، وأقطار العالم العلوي والسفلي، إلا وأوصل إليها من الرزق، ما يكفيها، وساق إليها من الإحسان ما يغنيها.
{ بِأَيْدٍ } “Kudretle”; yani büyük bir kuvvet ve kudretle [bina ettik]. { وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ } “Ve şüphesiz biz onu genişleticileriz”; göğün uçlarını ve etrafını genişletmekteyiz. Aynı şekilde kullarımıza rızkı da genişletmekteyiz; öyle ki Allah ıssız çöllerde, denizlerin derinliklerinde, ulvî ve süflî âlemin her köşesinde hiçbir canlı bırakmamış, mutlaka ona yetecek rızkı ulaştırmış ve onu doyuracak ihsanı sevk etmiştir.
12543. Metin
فسبحان من عم بجوده جميع المخلوقات، وتبارك الذي وسعت رحمته جميع البريات.
Cömertliği bütün mahlukatı kuşatan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir; rahmeti bütün yaratılmışları içine alan Zât ne yücedir!
12544. Metin
{وَالأرْضَ فَرَشْنَاهَا} أي: جعلناها فراشًا للخلق، يتمكنون فيها من كل ما تتعلق به مصالحهم، من مساكن، وغراس، وزرع، وحرث وجلوس، وسلوك للطرق الموصلة إلى مقاصدهم ومآربهم، ولما كان الفراش، قد يكون صالحًا للانتفاع من كل وجه، وقد يكون من وجه دون وجه، أخبر تعالى أنه مهدها أحسن مهاد، على أكمل الوجوه وأحسنها، وأثنى على نفسه بذلك فقال: {فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ} الذي مهد لعباده ما اقتضته [حكمته] ورحمته وإحسانه.
{ وَالأرْضَ فَرَشْنَاهَا } “Yeri de biz döşedik”; yani mahlukat için onu bir döşek kıldık ki meskenler, fidanlar, ekinler, ziraat, oturma ve maksatlarına ulaştıran yollara koyulma gibi maslahatlarına taalluk eden her türlü işi yapabilsinler. Döşek bazen her yönden faydalanmaya elverişli olur, bazen de bir yönden elverişli olup diğerinden olmayabilir; bu sebeple Allah Teâlâ yeri en kâmil ve en güzel surette döşediğini haber vermiş ve kendini överek şöyle buyurmuştur: { فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ } “Ne güzel döşeyicileriz!” Hikmeti, rahmeti ve ihsanının gerektirdiği her şeyi kulları için döşeyip hazırlamıştır.
12545. Metin
{وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ} [أي: صنفين] ، ذكر وأنثى، من كل نوع من أنواع الحيوانات، {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} [لنعم الله التي أنعم بها عليكم] (١) في تقدير ذلك، وحكمته حيث جعل ما هو السبب لبقاء نوع الحيوانات كلها، لتقوموا بتنميتها وخدمتها وتربيتها، فيحصل من ذلك ما يحصل من المنافع.
{ وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ } “Her şeyden iki çift yarattık”; yani hayvan nevilerinin her birinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık; { لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ } “ibret alasınız diye.” Bunu takdir etmesindeki Allah'ın size bahşettiği nimetleri ve hikmetini düşünesiniz diye; zira bütün hayvan türlerinin bekasını sağlayacak sebebi yaratmıştır ki onları çoğaltıp hizmetinde bulunasınız ve yetiştiresiniz de böylece nice menfaatler hâsıl olsun.
12546. Metin
فلما دعا العباد النظر لآياته الموجبة لخشيته والإنابة إليه، أمر بما هو المقصود من ذلك، وهو الفرار إليه أي: الفرار مما يكرهه الله ظاهرًا وباطنًا، إلى ما يحبه، ظاهرًا وباطنًا، فرار من الجهل إلى العلم، ومن الكفر إلى الإيمان، ومن المعصية إلى الطاعة، ومن الغفلة إلى ذكر الله فمن استكمل هذه الأمور، فقد استكمل الدين كله وقد زال عنه المرهوب، وحصل له، نهاية المراد (٢) والمطلوب.
Kullarını kendisinden korkmayı ve kendisine yönelmeyi gerektiren ayetlerine bakmaya davet ettikten sonra, bundan asıl kastedilen şeyi emretti; o da O'na kaçmaktır (sığınmaktır). Yani zâhiren ve bâtınen Allah'ın hoşlanmadığı şeylerden, zâhiren ve bâtınen O'nun seveceği şeylere kaçmak; cehaletten ilme, küfürden imana, günahtan itaate ve gafletten Allah'ı zikre kaçmaktır. Kim bu hususları tamamlarsa bütün dini ikmal etmiş olur; artık korktuğu şeyler ondan zail olur ve arzulanan nihai hedefe kavuşur.
12547. Metin
وسمى الله الرجوع إليه، فرارَا، لأن في الرجوع لغيره، أنواع المخاوف والمكاره، وفي الرجوع إليه، أنواع المحاب والأمن، [والسرور] والسعادة والفوز، فيفر العبد من قضائه وقدره، إلى قضائه وقدره، وكل من خفت منه فررت منه إلى الله تعالى، فإنه بحسب الخوف منه، يكون الفرار إليه، {إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ} أي: منذر لكم من عذاب الله، ومخوف بين النذارة.
Allah Teâlâ kendisine dönüşü “firar (kaçış)” olarak isimlendirmiştir; çünkü O'ndan başkasına yönelişte her çeşit korku ve mekrûhat vardır; O'na yönelişte ise sevilen şeyler, emniyet, sürur, saadet ve kurtuluş vardır. Böylece kul O'nun kaza ve kaderinden yine O'nun kaza ve kaderine kaçar. Korktuğun her şeyden kaçıp uzaklaşırsın; fakat Allah Teâlâ'dan korktuğunda ancak O'na kaçarsın; zira O'ndan korkulduğu nispette O'na firar edilir. { إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ } “Şüphesiz ben O'nun tarafından size apaçık bir uyarıcıyım”; yani sizi Allah'ın azabına karşı uyaran, uyarısı gayet açık ve net olan biriyim.
12548. Metin
{وَلا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ} هذا من الفرار إلى الله، بل هذا أصل الفرار إليه أن يفر العبد من اتخاذ آلهة غير الله، من الأوثان، والأنداد والقبور، وغيرها، مما عبد من دون الله، ويخلص العبد لربه العبادة والخوف، والرجاء والدعاء، والإنابة.
{ وَلا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ } “Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin!” Bu da Allah'a kaçışın (sığınmanın) bir parçasıdır; hatta Allah'a firar etmenin aslı, kulun putlardan, endâddan (ortak/eş koşulan varlıklar), kabirlerden ve Allah'tan başka tapınılan diğer varlıklardan ilahlar edinmekten kaçması; ibadeti, korkuyu, ümidi, duayı ve inâbeyi (tövbe ile yöneliş) sadece Rabbi için ihlaslı kılmasıdır.
12549. Metin
{٥٢-٥٣} {كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} .
{ 52-53 } { كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ } “İşte böylece, onlardan öncekilere de ne zaman bir peygamber geldiyse mutlaka: ‘O bir büyücüdür veya delidir!’ dediler. Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?! Hayır, onlar azgın bir kavimdir.”
12550. Metin
يقول الله مسليًا لرسوله ﷺ عن تكذيب المشركين بالله، المكذبين له، القائلين فيه من الأقوال الشنيعة، ما هو منزه عنه، وأن هذه الأقوال، ما زالت دأبًا وعادة للمجرمين المكذبين للرسل فما أرسل الله من رسول، إلا رماه قومه بالسحر أو الجنون.
Allah Teâlâ, Allah'a şirk koşanların onu yalanlamaları ve hakkında -kendisi bundan münezzeh olduğu hâlde- çirkin sözler sarf etmeleri karşısında Resulü'nü sallallâhu aleyhi ve sellem teselli ederek buyurur ki: Bu sözler peygamberleri yalanlayan suçluların süregelen âdet ve alışkanlığı olmuştur; nitekim Allah ne zaman bir peygamber gönderdiyse kavmi mutlaka onu büyücülükle veya delilikle itham etmiştir.
12551. Metin
يقول الله تعالى: هذه الأقوال التي صدرت منهم -الأولين والآخرين- هل هي أقوال تواصوا بها، ولقن بعضهم بعضًا بها؟
Allah Teâlâ şöyle buyurur: Öncekilerden ve sonrakilerden onlardan sadır olan bu sözler, birbirlerine vasiyet ettikleri ve birbirlerine telkin ettikleri sözler midir?
12552. Metin
فلا يستغرب -بسبب ذلك- اتفاقهم عليها: {أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} تشابهت قلوبهم وأعمالهم بالكفر والطغيان، فتشابهت أقوالهم الناشئة عن طغيانهم؟ وهذا هو الواقع، كما قال تعالى: {وَقَالَ الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ لَوْلا يُكَلِّمُنَا اللَّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ} وكذلك المؤمنون، لما تشابهت قلوبهم بالإذعان للحق وطلبه، والسعي فيه، بادروا إلى الإيمان برسلهم وتعظيمهم، وتوقيرهم، وخطابهم بالخطاب اللائق بهم.
Bu sebeple üzerinde ittifak etmeleri yadırganmaz; { أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ } “yoksa onlar azgın bir kavim midir?”; kalpleri ve amelleri küfür ve taşkınlıkta birbirine benzemiş de azgınlıklarından doğan sözleri de bu yüzden mi benzeşmiştir? Gerçek de budur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bilmeyenler: ‘Allah bizimle konuşsa ya yahut bize bir mucize gelse ya!’ dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişti; kalpleri birbirine benzedi.” Aynı şekilde müminlerin kalpleri de hakka boyun eğme, onu arama ve onun için gayret gösterme hususunda benzeşince peygamberlerine inanmakta, onları tazim ve tevkir etmekte, kendilerine layık hitapla hitap etmekte acele etmişlerdir.
12553. Metin
{٥٤-٥٥} {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنْتَ بِمَلُومٍ * وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ} .
{ 54-55 } { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنْتَ بِمَلُومٍ * وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ } “Artık onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin. Ve öğüt ver; çünkü öğüt müminlere fayda verir.”
12554. Metin
يقول تعالى آمرًا رسوله بالإعراض عن المعرضين المكذبين: {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ} أي: لا تبال بهم ولا تؤاخذهم، وأقبل على شأنك.
Allah Teâlâ Resulü'ne yüz çeviren o yalancılardan yüz çevirmesini emrederek şöyle buyurur: { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } “Artık onlardan yüz çevir”; yani onlara aldırma, onları muhatap alma ve kendi işine yönel.
12555. Metin
فليس عليك لوم في ذنبهم، وإنما عليك البلاغ، وقد أديت ما حملت، وبلغت ما أرسلت به.
Onların günahından ötürü sana bir kınama yoktur; senin vazifen sadece tebliğdir. Sen ise sana yüklenen vazifeyi yerine getirdin ve gönderildiğin mesajı tebliğ ettin.
12556. Metin
{وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ} والتذكير نوعان: تذكير بما لم يعرف تفصيله، مما عرف مجمله بالفطر والعقول (١) فإن الله فطر العقول على محبة الخير وإيثاره، وكراهة الشر والزهد فيه، وشرعه موافق لذلك، فكل أمر ونهي من الشرع، فإنه من التذكير، وتمام التذكير، أن يذكر ما في المأمور به، من الخير والحسن والمصالح، وما في المنهي عنه، من المضار.
{ وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ } “Ve öğüt ver; çünkü öğüt müminlere fayda verir.” Hatırlatma iki çeşittir: Birincisi; fıtrat ve akıllarla mücmelen bilinip de detayları bilinmeyen şeyleri hatırlatmaktır. Zira Allah akılları hayrı sevmeye ve tercih etmeye, şerden hoşlanmamaya ve ondan uzak durmaya meyyal yaratmıştır; şeriatı da buna uygundur. Dolayısıyla şeriatın her bir emri ve yasağı hatırlatmadandır. Hatırlatmanın tamamı ise; emredilen şeydeki hayrı, güzelliği ve maslahatları; yasaklanan şeydeki zararları zikretmektir.
12557. Metin
والنوع الثاني من التذكير: تذكير بما هو (٢) معلوم للمؤمنين، ولكن انسحبت عليه الغفلة والذهول، فيذكرون بذلك، ويكرر عليهم ليرسخ في أذهانهم، وينتبهوا ويعملوا بما تذكروه، من ذلك، وليحدث لهم نشاطًا وهمة، توجب لهم الانتفاع والارتفاع.
İkinci tür hatırlatma ise: Müminlerin bildiği fakat üzerlerine gaflet ve unutkanlık perdesi inen şeyleri hatırlatmaktır. Böylece zihinlerinde yerleşsin, uyansınlar ve hatırladıklarıyla amel etsinler diye bu hususlar kendilerine hatırlatılır ve tekrarlanır; ta ki kendilerinde faydalanmayı ve mertebelerinin yükselmesini sağlayacak bir şevk ve gayret meydana gelsin.
12558. Metin
وأخبر الله أن الذكرى تنفع المؤمنين، لأن ما معهم من الإيمان والخشية والإنابة، واتباع رضوان الله، يوجب لهم أن تنفع فيهم الذكرى، وتقع الموعظة منهم موقعها كما قال تعالى: {فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى وَيَتَجَنَّبُهَا الأشْقَى}
Allah Teâlâ hatırlatmanın müminlere fayda verdiğini haber vermiştir; zira sahip oldukları iman, haşyet, yöneliş ve Allah'ın rızasına tabi olma hâli, hatırlatmanın kendilerine fayda vermesini ve öğüdün yerini bulmasını gerektirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Öyleyse öğüt fayda verirse öğüt ver! Allah'tan korkan kimse öğüt alacaktır; en bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır.”
12559. Metin
وأما من ليس له معه إيمان ولا استعداد لقبول التذكير، فهذا لا ينفع تذكيره، بمنزلة الأرض السبخة، التي لا يفيدها المطر شيئًا، وهؤلاء الصنف، لو جاءتهم كل آية، لم يؤمنوا حتى يروا العذاب الأليم.
Yanında imanı ve hatırlatmayı kabule yatkınlığı bulunmayan kimseye gelince; böylesine hatırlatmanın faydası olmaz. O, yağmurun kendisine hiçbir yarar sağlamadığı çorak toprak gibidir. Bu zümre, kendilerine her türlü ayet/mucize gelse dahi, can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler.
12560. Metin
{٥٦-٥٨} {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ * مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ * إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ} .
{ 56-58 } { وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ * مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ * إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan hiçbir rızık istemiyorum ve beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, güç ve mutlak kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.”
12561. Metin
هذه الغاية، التي خلق الله الجن والإنس لها، وبعث جميع الرسل يدعون إليها، وهي عبادته، المتضمنة لمعرفته ومحبته، والإنابة إليه والإقبال عليه، والإعراض عما سواه، وذلك يتضمن (١) معرفة الله تعالى، فإن تمام العبادة، متوقف على المعرفة بالله، بل كلما ازداد العبد معرفة لربه، كانت عبادته أكمل، فهذا الذي خلق الله المكلفين لأجله، فما خلقهم لحاجة منه إليهم.
Allah'ın cinleri ve insanları kendisi için yarattığı ve bütün peygamberleri davet etmek üzere gönderdiği gaye budur: O'na kulluktur; ki bu kulluk O'nu tanımayı, O'nu sevmeyi, O'na yönelmeyi, O'na yönelip O'ndan gayrısından yüz çevirmeyi tazammun eder. Bu da Allah Teâlâ'yı tanımayı içerir; zira kulluğun kemali Allah'ı tanımaya bağlıdır, hatta kul Rabbini ne kadar çok tanırsa kulluğu o kadar kâmil olur. İşte Allah mükellefleri bunun için yaratmıştır; yoksa onlara bir ihtiyacı olduğu için yaratmamıştır.
12562. Metin
فما يريد منهم من رزق وما يريد أن يطمعوه، تعالى الله الغني المغني عن الحاجة إلى أحد بوجه من الوجوه، وإنما جميع الخلق، فقراء إليه، في جميع حوائجهم ومطالبهم، الضرورية وغيرها، ولهذا قال: {إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ} أي: كثير الرزق، الذي ما من دابة في الأرض ولا في السماء إلا على الله رزقها، ويعلم مستقرها ومستودعها، {ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ} أي: الذي له القوة والقدرة كلها، الذي أوجد بها الأجرام العظيمة، السفلية والعلوية، وبها تصرف في الظواهر والبواطن، ونفذت مشيئته في جميع البريات، فما شاء الله كان، وما لم يشأ لم يكن، ولا يعجزه هارب، ولا يخرج عن سلطانه أحد، ومن قوته، أنه أوصل رزقه إلى جميع العالم، ومن قدرته وقوته، أنه يبعث الأموات بعد ما مزقهم البلى، وعصفت بترابهم ٢ الرياح، وابتلعتهم الطيور والسباع، وتفرقوا وتمزقوا في مهامه القفار، ولجج البحار، فلا يفوته منهم أحد، ويعلم ما تنقص الأرض منهم، فسبحان القوي المتين.
Dolayısıyla O, onlardan bir rızık istememektedir ve O'nu doyurmalarını da istememektedir. Hiçbir şekilde kimseye muhtaç olmaktan yüce ve münezzeh olan, [bizatihi] zengin ve [kullarını] zengin kılan Allah'tır. Bütün yaratılmışlar ise zaruri olan ve olmayan her türlü ihtiyaç ve taleplerinde yalnızca O'na muhtaçtırlar. Bundan dolayı { إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ } “Şüphesiz rızık veren ancak Allah'tır” buyurmuştur. Yani O, rızkı bol olandır; yerde ve gökte hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. O, onların durduğu yeri de emaneten bulunduğu yeri de bilir. { ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ } “Güç ve mutlak kuvvet sahibidir”; yani bütün güç ve kudret sadece O'na aittir. O kudretle alt ve üst [âlemlerdeki] muazzam cisimleri var etmiş, görünen ve görünmeyen [bütün âlemlerde] tasarrufta bulunmuş ve O'nun iradesi bütün mahlukatta geçerli olmuştur. Allah'ın dilediği olmuş, dilemediği ise olmamıştır. Hiçbir kaçak O'nu aciz bırakamaz ve hiç kimse O'nun hükümranlığının dışına çıkamaz. Rızkını bütün âleme ulaştırması O'nun kuvvetindendir. Çürüyüp yok olduktan, rüzgârlar topraklarını 2 savurduktan, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar onları yuttuktan, ıssız çöllerde ve denizlerin derinliklerinde dağılıp parçalandıktan sonra ölüleri yeniden diriltmesi de O'nun kudret ve kuvvetindendir. Onlardan hiçbiri O'nun bilgisinden ve kudretinden kaçamaz. O, toprağın onlardan ne eksilttiğini de bilir. Güçlü ve pek kuvvetli olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.
12563. Metin
{٥٩-٦٠} {فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلا يَسْتَعْجِلُونِ * فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} .
{ 59-60 } { فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلا يَسْتَعْجِلُونِ * فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ } “Şüphesiz o zulmedenler için, [geçmişteki inkârcı] arkadaşlarının payı gibi [azaptan] bir pay vardır; öyleyse acele etmesinler! Tehdit edildikleri günlerinden ötürü vay o inkâr edenlerin hâline!”
12564. Metin
أي: وإن للذين ظلموا وكذبوا (١) محمدًا ﷺ، من العذاب والنكال {ذَنُوبًا} أي: نصيبًا وقسطًا، مثل ما فعل بأصحابهم من أهل الظلم والتكذيب.
Yani zulmeden ve Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlayan kimseler için azap ve cezadan { ذَنُوبًا } “bir pay vardır”; yani zulüm ve yalanlama ehlinden olan yoldaşlarına yapıldığı gibi bir nasip ve pay vardır.
12565. Metin
{فَلا يَسْتَعْجِلُونِ} بالعذاب، فإن سنة الله في الأمم واحدة، فكل مكذب يدوم على تكذيبه من غير توبة وإنابة، فإنه لا بد أن يقع عليه العذاب، ولو تأخر عنه مدة، ولهذا توعدهم الله بيوم القيامة، فقال: {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} وهو يوم القيامة، الذي قد وعدوا فيه بأنواع العذاب والنكال والسلاسل والأغلال، فلا مغيث لهم، ولا منقذ من عذاب الله تعالى [نعوذ بالله منه] .
{ فَلا يَسْتَعْجِلُونِ } “Öyleyse acele etmesinler!”; yani azabı acele istemesinler. Çünkü ümmetler hakkındaki Allah'ın sünneti birdir: Tövbe ve inabe etmeksizin yalanlamasında ısrar eden her yalancıya, bir müddet gecikse bile azap mutlaka isabet edecektir. Bundan dolayı Allah onları kıyamet günüyle tehdit ederek şöyle buyurdu: { فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ } “Tehdit edildikleri günlerinden ötürü vay o inkâr edenlerin hâline!” O gün, kendilerine türlü azaplar, cezalar, zincirler ve bukağılar vadedilen kıyamet günüdür; artık onlar için ne bir yardımcı ne de Allah Teâlâ'nın azabından kurtaracak bir kurtarıcı vardır. Ondan Allah'a sığınırız.