12567. Metin
مكية
[Bu sure] Mekkîdir.1
12568. Metin
{١-١٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالطُّورِ * وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ * فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ * وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ * وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ * وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ * إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ * مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ * يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا * وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا * فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ * يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا * هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} .
{1-16} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالطُّورِ * وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ * فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ * وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ * وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ * وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ * إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ * مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ * يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا * وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا * فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ * يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا * هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana (göğe), kaynatılmış denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir. Onu savacak hiçbir güç yoktur. O gün gök çalkalanıp sarsılır, dağlar bir yürüyüşle yürür. O gün yalanlayanların vay haline! Onlar ki daldıkları bâtıl içinde oynayıp dururlar. O gün cehennem ateşine itildikçe itilirler. [Onlara şöyle denir:] İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!”
12569. Metin
يقسم تعالى بهذه الأمور العظيمة، المشتملة على الحكم الجليلة، على البعث والجزاء للمتقين والمكذبين، فأقسم بالطور الذي هو الجبل الذي كلم الله عليه نبيه موسى بن عمران ﵊، وأوحى إليه ما أوحى من الأحكام، وفي ذلك من المنة عليه وعلى أمته، ما هو من آيات الله العظيمة،
Yüce Allah; yüce hikmetleri içeren bu azametli varlıklar üzerine, takva sahipleri ile yalanlayanlar için diriliş ve ceza/mükâfatın gerçekleşeceğine yemin etmektedir. Allah'ın, nebisi İmrân oğlu Mûsâ (aleyhisselâm) ile üzerinde konuştuğu ve hükümlerden vahyedeceğini vahyettiği dağ olan Tûr'a yemin etmiştir. Bunda, Mûsâ'ya ve ümmetine yönelik, Allah'ın azametli ayetlerinden olan büyük bir lütuf vardır.
12570. Metin
ونعمه التي لا يقدر العباد لها على عد ولا ثمن.
Ve kulların saymaya da paha biçmeye de güç yetiremeyecekleri nimetlerindendir.
12571. Metin
{وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ} يحتمل أن المراد به اللوح المحفوظ، الذي كتب الله به كل شيء، ويحتمل أن المراد به القرآن الكريم، الذي هو أفضل كتاب (١) أنزله الله محتويا على نبأ الأولين والآخرين، وعلوم السابقين واللاحقين.
{وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ} “Satır satır yazılmış kitaba” [ifadesiyle]; Allah'ın her şeyi içinde yazdığı Levh-i Mahfûz'un kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, Allah'ın indirdiği, öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini içeren en faziletli kitap olan Kur'ân-ı Kerîm'in kastedilmiş olması da muhtemeldir.
12572. Metin
وقوله: {فِي رَقٍّ} أي: ورق {مَنْشُورٍ} أي: مكتوب مسطر، ظاهر غير خفي، لا تخفى حاله على كل عاقل بصير.
Ayetindeki: {فِي رَقٍّ} yani: bir deri/yaprak içinde {مَنْشُورٍ} yani: yazılmış, satırlara dökülmüş, gizli olmayan açık ve durumu her akıl ve basiret sahibine gizli kalmayan [bir kitaba].
12573. Metin
{وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ} وهو البيت الذي فوق السماء السابعة، المعمور مدى الأوقات بالملائكة الكرام، الذي يدخله كل يوم سبعون ألف ملك [يتعبدون فيه لربهم ثم] ، لا يعودون إليه إلى يوم القيامة وقيل: إن البيت المعمور هو بيت الله الحرام، والمعمور بالطائفين والمصلين والذاكرين كل وقت، وبالوفود إليه بالحج والعمرة.
{وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ} “Beyt-i Ma'mûr'a”; o, yedinci semanın üzerindeki evdir (mabettir). Şerefli melekler tarafından her vakit imar edilip şenlendirilir; oraya her gün yetmiş bin melek girer, [orada Rablerine ibadet ederler, sonra] kıyamet gününe kadar bir daha oraya dönmezler. Beyt-i Ma'mûr'un, Allah'ın Mescid-i Harâm'ı (Kâbe) olduğu da söylenmiştir; her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, zikredenlerle ve hac ile umre için oraya akın eden kafilelerle mamurdur.
12574. Metin
كما أقسم الله به في قوله: {وَهَذَا الْبَلَدِ الأمِينِ} وحقيق ببيت أفضل بيوت الأرض، الذي قصده بالحج والعمرة، أحد أركان الإسلام، ومبانيه العظام، التي لا يتم إلا بها، وهو الذي بناه إبراهيم وإسماعيل، وجعله الله مثابة للناس وأمنا، أن يقسم الله به، ويبين من عظمته ما هو اللائق به وبحرمته.
Nitekim Allah Teâlâ: {وَهَذَا الْبَلَدِ الأمِينِ} “Ve bu güvenli beldeye” buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi olan, hac ve umre maksadıyla yönelinen, İslâm'ın rükünlerinden ve onsuz tamamlanamayacağı yüce temellerinden biri olan, İbrâhîm ile İsmâîl'in inşa ettiği, Allah'ın insanlar için bir toplanma yeri ve güvenli bir sığınak kıldığı bir eve Allah'ın yemin etmesi ve onun şanına ve hürmetine layık olan büyüklüğünü açıklaması pek yerindedir.
12575. Metin
{وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ} أي: السماء، التي جعلها الله سقفا للمخلوقات، وبناء للأرض، تستمد منها أنوارها، ويقتدى بعلاماتها ومنارها، وينزل الله منها المطر والرحمة وأنواع الرزق.
{وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ} “Yükseltilmiş tavana” yani: Allah'ın yaratılmışlar için bir tavan ve yeryüzü için bir bina kıldığı göğe [yemin olsun]. [Yeryüzü] nurlarını ondan alır, onun işaretleri ve yıldızlarıyla yol bulunur; Allah oradan yağmuru, rahmeti ve rızık çeşitlerini indirir.
12576. Metin
{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ} أي: المملوء ماء، قد سجره الله، ومنعه من أن يفيض على وجه الأرض، مع أن مقتضى الطبيعة، أن يغمر وجه الأرض، ولكن حكمته اقتضت أن يمنعه عن الجريان والفيضان، ليعيش من على وجه الأرض، من أنواع الحيوان وقيل: إن المراد بالمسجور، الموقد الذي يوقد [نارا] يوم القيامة، فيصير نارا تلظى، ممتلئا على عظمته وسعته من أصناف العذاب.
{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ} “Kaynatılmış / doldurulmuş denize” yani: su ile doldurulmuş [denize]. Tabiatın gereği yeryüzünü bütünüyle kaplaması iken, Allah onu doldurmuş ve yeryüzüne taşmasını engellemiştir. Fakat O'nun hikmeti, yeryüzündeki canlı türlerinin yaşayabilmesi için suyun akıp taşmasını engellemeyi gerektirmiştir. 'El-Mesjûr' ile kastedilenin; kıyamet günü tutuşturulup [ateş haline] getirilen, alev alev yanan bir ateşe dönüşen, büyüklüğü ve genişliğiyle birlikte türlü azaplarla dopdolu hale gelen deniz olduğu da söylenmiştir.
12577. Metin
هذه الأشياء التي أقسم الله بها، مما يدل على أنها من آيات الله وأدلة توحيده، وبراهين قدرته، وبعثه الأموات، ولهذا قال: {إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ} أي: لا بد أن يقع، ولا يخلف الله وعده وقيله.
Allah'ın kendilerine yemin ettiği bu şeyler; bunların Allah'ın ayetlerinden, tevhidine dair delillerinden, kudretinin ve ölüleri diriltişinin bürhanlarından olduğuna delalet eden hususlardandır. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur: {إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.” Yani: kesinlikle vuku bulacaktır, Allah vadinden ve sözünden asla dönmez.
12578. Metin
{مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ} يدفعه، ولا مانع يمنعه، لأن قدرة الله تعالى لا يغالبها
{مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ} “Onu savacak hiçbir güç yoktur.” Onu defedecek hiçbir savıcı ve engelleyecek hiçbir engelleyici yoktur. Çünkü Yüce Allah'ın kudretine galip gelecek hiçbir galip yoktur,
12579. Metin
مغالب، ولا يفوتها هارب، ثم ذكر وصف ذلك اليوم، الذي يقع فيه (٢) العذاب، فقال: {يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا} أي: تدور السماء وتضطرب، وتدوم حركتها بانزعاج وعدم سكون،
ve hiçbir kaçak O'nun elinden kurtulamaz. Sonra azabın içinde gerçekleşeceği o günün vasfını zikrederek şöyle buyurdu: {يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا} “O gün gök çalkalanıp sarsılır.” Yani: gök döner, çalkalanır ve dehşetli bir sarsıntı ve kararsızlıkla hareketi aralıksız sürer.
12580. Metin
{وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا} أي: تزول عن أماكنها، وتسير كسير السحاب، وتتلون كالعهن المنفوش، وتبث بعد ذلك [حتى تصير] مثل الهباء، وذلك كله لعظم هول يوم القيامة، وفظاعة ما فيه من الأمور المزعجة، والزلازل المقلقة، التي أزعجت هذه الأجرام العظيمة، فكيف بالآدمي الضعيف!؟
{وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا} “Dağlar bir yürüyüşle yürür.” Yani: yerlerinden sökülüp gider, bulutların yürüyüşü gibi yürür, atılmış renkli yün gibi olur ve bundan sonra savrularak [sonunda] toz duman haline gelir. Bütün bunlar, kıyamet gününün dehşetinin büyüklüğünden, onda bulunan korkunç ve sarsıcı hallerden ve bu koca cisimleri sarsan dehşet verici zelzelelerdendir; artık zayıf insanoğlunun hali nice olur!?
12581. Metin
{فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} والويل: كلمة جامعة لكل عقوبة وحزن وعذاب وخوف.
{فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay haline!” Veyl: her türlü cezayı, hüznü, azabı ve korkuyu kapsayan kapsamlı bir kelimedir.
12582. Metin
ثم ذكر وصف المكذبين الذين استحقوا به الويل، فقال: {الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ} أي: خوض في الباطل ولعب به. فعلومهم وبحوثهم بالعلوم الضارة المتضمنة للتكذيب بالحق، والتصديق بالباطل، وأعمالهم أعمال أهل الجهل والسفه واللعب، بخلاف ما عليه أهل التصديق والإيمان من العلوم النافعة، والأعمال الصالحة.
Sonra bu veyli hak eden yalanlayıcıların vasfını zikrederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ} “Onlar ki daldıkları bâtıl içinde oynayıp dururlar.” Yani: bâtıla dalarlar ve onunla oyalanırlar. Onların ilimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı içeren zararlı ilimlerdendir; amelleri ise cahil, sefih ve oyun ehlinin amelleridir. Tasdik ve iman ehlinin sahip olduğu faydalı ilimler ve salih amellerin tam aksinedir.
12583. Metin
{يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا} أي: يوم يدفعون إليها دفعا، ويساقون إليها سوقا عنيفا، ويجرون على وجوههم، ويقال لهم توبيخا ولوما: {هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} فاليوم ذوقوا عذاب الخلد الذي لا يبلغ قدره، ولا يوصف أمره.
{يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا} “O gün cehennem ateşine itilip kakılarak atılırlar.” Yani: O gün oraya şiddetle itilirler, oraya sert bir şekilde sevk edilirler, yüzüstü sürüklenirler ve kendilerine azarlama ve kınama kabilinden şöyle denir: {هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” Bugün artık, boyutu kavranamayacak2 ve dehşeti tarif edilemeyecek olan ebedî azabı1 tadın!
12584. Metin
{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ * اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ * اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Bu da mı büyü, yoksa siz görmüyor musunuz? Girin oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.”
12585. Metin
{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} يحتمل أن الإشارة إلى النار والعذاب، كما يدل عليه سياق الآية أي: لما رأوا النار والعذاب قيل لهم من باب التقريع: " أهذا سحر لا حقيقة له، فقد رأيتموه، أم أنتم في الدنيا لا تبصرون " أي: لا بصيرة لكم ولا علم عندكم، بل كنتم جاهلين بهذا الأمر، لم تقم عليكم الحجة؟ والجواب انتفاء الأمرين:
{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} “Bu da mı büyü, yoksa siz görmüyor musunuz?” [ifadesindeki] işaretin, ayetin bağlamının da gösterdiği gibi, ateşe ve azaba yönelik olması muhtemeldir. Yani: ateşi ve azabı gördüklerinde kendilerine azarlama kabilinden şöyle denir: “Bu hiçbir hakikati olmayan bir büyü müdür –ki işte onu gördünüz– yoksa siz dünyada görmüyor muydunuz?” Yani: sizin hiçbir basiretiniz ve bilginiz yok muydu, bilakis bu meseleden habersiz miydiniz, size hüccet ikame edilmedi mi? Cevap ise her iki durumun da yokluğudur:
12586. Metin
أما كونه سحرا، فقد ظهر لهم أنه أحق الحق، وأصدق الصدق، المخالف (١) للسحر من جميع الوجوه، وأما كونهم لا يبصرون، فإن الأمر بخلاف ذلك، بل حجة الله قد قامت عليهم، ودعتهم الرسل إلى الإيمان بذلك، وأقامت من الأدلة والبراهين على ذلك، ما يجعله من أعظم الأمور المبرهنة الواضحة الجلية.
Büyü olması hususuna gelince; bunun her yönden büyüye muhalif olan, hakların en hakkı ve doğruların en doğrusu olduğu kendilerine aşikâr olmuştur. Görmüyor olmalarına gelince; durum bunun tam aksinedir. Bilakis Allah'ın hücceti aleyhlerine ikame edilmiş, elçiler onları buna iman etmeye davet etmiş ve bunun üzerine, onu en açık, aşikâr ve delillendirilmiş hususlardan kılan delil ve bürhanlar ortaya koymuşlardır.
12587. Metin
ويحتمل أن الإشارة [بقوله: {أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} ] إلى ما جاء به الرسول ﷺ من الحق المبين، والصراط المستقيم أي: هذا الذي جاء به محمد ﷺ سحر أم عدم بصيرة بكم، حتى اشتبه عليكم الأمر، وحقيقة الأمر أنه أوضح من كل شيء وأحق الحق، وأن حجة الله قامت عليهم (٢) .
[{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} buyruğundaki] işaretin; Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği apaçık hakka ve dosdoğru yola yönelik olması da muhtemeldir. Yani: Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği bu şey bir büyü müdür, yoksa mesele size karışık gelecek derecede basiretsizliğiniz midir? Oysa işin hakikati; onun her şeyden daha açık ve hakların en hakkı olduğu ve Allah'ın hüccetinin onlara ikame edildiğidir.
12588. Metin
{اصْلَوْهَا} أي: ادخلوا النار على وجه تحيط بكم، وتستوعب جميع أبدانكم (٣) وتطلع على أفئدتكم.
{اصْلَوْهَا} “Girin oraya!” Yani: sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kaplayacak ve yüreklerinize işleyecek şekilde ateşe girin!
12589. Metin
{فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ} أي: لا يفيدكم الصبر على النار شيئا، ولا يتأسى بعضكم ببعض، ولا يخفف عنكم العذاب، وليست (٤) من الأمور التي إذا صبر العبد عليها هانت مشقتها وزالت شدتها.
{فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ} “İster sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir.” Yani: ateşe sabretmeniz size hiçbir fayda sağlamaz, birbirinizle teselli bulamazsınız, sizden azap hafifletilmez ve bu, kul üzerine sabrettiğinde meşakkati hafifleyen ve şiddeti zail olan durumlardan değildir.
12590. Metin
وإنما فعل بهم ذلك، بسبب أعمالهم الخبيثة وكسبهم، [ولهذا قال] {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ}
Onlara böyle yapılmasının sebebi, yalnızca kötü amelleri ve kazandıkları [günahları] sebebiyledir. [Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur:] {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Siz ancak yapmış olduklarınızın karşılığını görmektesiniz.”
12591. Metin
{١٧-٢٠} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ * فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} .
{17-20} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ * فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimet içindedirler. Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur. [Onlara şöyle denir:] Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin için! Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak... Ve onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.”
12592. Metin
لما ذكر تعالى عقوبة المكذبين، ذكر نعيم المتقين، ليجمع بين الترغيب والترهيب، فتكون القلوب بين الخوف والرجاء، فقال: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} لربهم، الذين اتقوا سخطه وعذابه، بفعل أسبابه من امتثال الأوامر واجتناب النواهي.
Yüce Allah yalanlayanların cezasını zikrettikten sonra, rağbet ettirme (tergîb) ile sakındırmayı (terhîb) bir arada toplamak ve kalplerin korku ile ümit arasında bulunması için takva sahiplerinin nimetini zikretti ve şöyle buyurdu: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz takva sahipleri” Rablerinden sakınan, emirlere uyup yasaklardan kaçınarak bunun sebeplerini işlemek suretiyle O'nun gazabından ve azabından korunan kimselerdir.
12593. Metin
{فِي جَنَّاتِ} أي: بساتين، قد اكتست رياضها من الأشجار الملتفة، والأنهار المتدفقة، والقصور المحدقة، والمنازل المزخرفة، {وَنَعِيمٍ} [وهذا] شامل لنعيم القلب والروح والبدن،
{فِي جَنَّاتِ} “Cennetlerdedirler” yani: bahçelerindedirler; bahçeleri sarmaş dolaş ağaçlarla, çağıldayan nehirlerle, etrafı çevrili köşklerle ve süslü konaklarla bezenmiştir. {وَنَعِيمٍ} “ve nimet içindedirler”; [bu nimet] kalbin, ruhun ve bedenin nimetini kapsamaktadır.
12594. Metin
{فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ} أي: معجبين به، متمتعين على وجه الفرح والسرور بما أعطاهم الله من النعيم الذي لا يمكن وصفه، ولا تعلم نفس ما أخفي لهم من قرة أعين، ووقاهم عذاب الجحيم، فرزقهم المحبوب، ونجاهم من المرهوب، لما فعلوا ما أحبه الله، وجانبوا ما يسخطه ويأباه.
{فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ} “Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler” yani: Allah'ın kendilerine verdiği ve tarif edilmesi mümkün olmayan, hiçbir nefsin kendileri için saklanan göz aydınlığını bilemeyeceği nimetlerle sevinç ve neşe içerisinde keyif sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur; böylece Allah'ın sevdiği şeyleri yapıp gazap ettiği ve razı olmadığı şeylerden sakındıkları için, onlara sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve onları korktukları şeyden kurtarmıştır.
12595. Metin
{كُلُوا وَاشْرَبُوا} أي: مما تشتهيه أنفسكم، من [أصناف] المآكل والمشارب اللذيذة، {هَنِيئًا} أي: متهنئين بتلك المآكل والمشارب (١) على وجه الفرح والسرور والبهجة والحبور. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أي: نلتم ما نلتم بسبب أعمالكم الحسنة، وأقوالكم المستحسنة.
{كُلُوا وَاشْرَبُوا} “Yiyin için!” Yani: canlarınızın çektiği lezzetli yiyecek ve içecek [çeşitlerinden]. {هَنِيئًا} “afiyetle” yani: sevinç, neşe, sürur ve mutluluk içerisinde o yiyecek ve içeceklerin tadını çıkararak. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Yaptıklarınıza karşılık” yani: elde ettiğiniz şeylere, güzel amelleriniz ve beğenilen sözleriniz sebebiyle eriştiniz.
12596. Metin
{مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ} الاتكاء: هو الجلوس على وجه التمكن والراحة والاستقرار، والسرر: هي الأرائك المزينة بأنواع الزينة من اللباس الفاخر والفرش الزاهية.
{مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ} “Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak...” İttikâ (yaslanmak): rahat, yerleşik ve huzurlu bir şekilde oturmaktır. Serirler (tahtlar) ise; lüks giysiler ve göz alıcı sergilerden türlü ziynetlerle süslenmiş divanlardır/koltuklardır.
12597. Metin
ووصف الله السرر بأنها مصفوفة، ليدل ذلك على كثرتها، وحسن تنظيمها، واجتماع أهلها وسرورهم، بحسن معاشرتهم، ولطف كلام بعضهم لبعض ٢ فلما اجتمع لهم من نعيم القلب والروح والبدن ما لا يخطر بالبال، ولا يدور في الخيال، من المآكل والمشارب [اللذيذة] ، والمجالس الحسنة الأنيقة، لم يبق إلا التمتع بالنساء اللاتي لا يتم سرور بدونهن ٣ فذكر الله أن لهم من الأزواج أكمل النساء أوصافا وخلقا وأخلاقا، ولهذا قال: {وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} وهن النساء اللواتي قد جمعن من جمال الصورة الظاهرة وبهاءها، ومن الأخلاق الفاضلة، ما يوجب أن يحيرن بحسنهن الناظرين، ويسلبن عقول العالمين، وتكاد الأفئدة أن تطيش ٤ شوقا إليهن، ورغبة في وصالهن، والعين: حسان الأعين مليحاتها، التي صفا بياضها وسوادها.
Allah tahtları "sıra sıra dizilmiş" (masfûfe) olarak nitelemiştir ki bu; onların çokluğuna, intizamının güzelliğine, orada bulunanların bir araya gelişine ve güzel geçimleri ile birbirlerine tatlı sözler söylemeleri 2 sebebiyle duydukları sevince delalet etsin. [Lezzetli] yiyecek ve içeceklerden, güzel ve zarif meclislerden kalbin, ruhun ve bedenin hatıra gelmeyen, hayalde dahi canlanmayan bütün nimetleri onlar için bir araya gelince, geriye ancak kendileri olmaksızın sevincin tamamlanamayacağı 3 kadınlardan lezzet almak kalmıştır. Allah da eşler olarak onlar için yaratılış, suret ve ahlak bakımından kadınların en kusursuz olanlarını zikretmiş ve bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} “Onları iri ve güzel gözlü hurilerle evlendirmişizdir.” Onlar; dış görünüşün güzellik ve albenisi ile üstün ahlakı kendilerinde öyle toplamış kadınlardır ki, güzellikleriyle bakanları hayrete düşürür, görenlerin akıllarını başlarından alırlar; onlara duyulan iştiyak ve kavuşma arzusuyla neredeyse kalpler yerinden oynar. 4 În (عِين) ise; beyazı ve siyahı son derece saf ve berrak olan, güzel ve alımlı gözlere sahip olanlar demektir.
12598. Metin
{٢١-٢٨} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ * وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ * يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لا لَغْوٌ فِيهَا وَلا تَأْثِيمٌ * وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ * وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ * فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ * إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ} .
{21-28} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ * وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ * يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لا لَغْوٌ فِيهَا وَلا تَأْثِيمٌ * وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ * وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ * فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ * إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ} “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar var ya; işte onların nesillerini de kendilerine katarız ve onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir. Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol verdik. Orada birbirlerine kadeh uzatıp dururlar ki onda ne boş bir söz vardır ne de günaha sokma. Etraflarında, sanki sedefte saklanmış inci gibi hizmetçileri dolaşır. Birbirlerine dönüp sorarlar. Derler ki: ‘Doğrusu biz daha önce ailemiz içinde iken [Allah'tan] korkardık. Allah bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen yakıcı azaptan korudu. Doğrusu biz bundan önce O'na dua ediyorduk. Şüphesiz O, iyiliği bol olandır, çok merhametlidir.’”
12599. Metin
وهذا من تمام نعيم أهل الجنة، أن ألحق الله [بهم] ذريتهم الذين اتبعوهم بإيمان أي: الذين لحقوهم بالإيمان الصادر من آبائهم، فصارت الذرية تبعا لهم بالإيمان، ومن باب أولى إذا تبعتهم ذريتهم بإيمانهم الصادر منهم أنفسهم، فهؤلاء المذكورون، يلحقهم الله بمنازل آبائهم في الجنة وإن لم يبلغوها، جزاء لآبائهم، وزيادة في ثوابهم، ومع ذلك، لا ينقص الله الآباء من أعمالهم شيئا، ولما كان ربما توهم متوهم أن أهل النار كذلك، يلحق الله بهم أبناءهم وذريتهم، أخبر أنه ليس حكم الدارين حكما واحدا، فإن النار دار العدل، ومن عدله تعالى أن لا يعذب أحدا إلا بذنب، ولهذا قال: {كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ} أي: مرتهن بعمله، فلا تزر وازرة وزر أخرى، ولا يحمل على أحد ذنب أحد. هذا اعتراض من فوائده إزالة الوهم المذكور.
Cennet ehlinin nimetinin eksiksiz olmasındandır ki Allah, imanda kendilerine tabi olan nesillerini [onların yanına] katmıştır; yani babalarından kaynaklanan imanla onlara yetişen ve böylece nesilleri imanda onlara tabi olanları katmıştır. Nesilleri bizzat kendilerinden sadır olan imanla onlara tabi olduklarında ise bu öncelikle geçerlidir. İşte zikredilen bu kimseleri Allah –o derecelere kendileri ulaşamamış olsalar bile– babalarına bir mükâfat ve onların sevaplarında bir artış olsun diye cennette babalarının derecelerine eriştirir. Bununla birlikte Allah babaların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmez. Bir kimsenin cehennem ehli için de benzer şekilde Allah'ın onların çocuklarını ve nesillerini yanlarına katacağını zannetmesi muhtemel olduğundan, her iki yurdun hükmünün bir olmadığını haber vermiştir. Çünkü cehennem adaletin yurdudur ve Yüce Allah'ın adaletindendir ki hiç kimseye günahı olmaksızın azap etmez. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur: {كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ} “Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir.” Yani: ameliyle rehindir; hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez ve kimseye bir başkasının günahı yükletilmez. Bu, faydalarından biri de söz konusu vehmi ortadan kaldırmak olan bir itiraz (ara cümle) cümlesidir.
12600. Metin
وقوله: {وَأَمْدَدْنَاهُمْ} أي: أمددنا أهل الجنة من فضلنا الواسع ورزقنا العميم، {بِفَاكِهَةٍ} من العنب والرمان والتفاح، وأصناف الفواكه اللذيذة الزائدة على ما به يتقوتون، {وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} من كل ما طلبوه واشتهته أنفسهم، من لحم الطير وغيرها.
Buyruğundaki: {وَأَمْدَدْنَاهُمْ} yani: engin lütfumuzdan ve kuşatıcı rızkımızdan cennet ehline bol bol verdik; {بِفَاكِهَةٍ} “meyvelerden”; üzüm, nar, elma ve beslendikleri temel gıdaların ötesinde lezzetli meyve çeşitlerinden [verdik], {وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} “ve canlarının çektiği etlerden”; kuş eti ve diğerlerinden talep ettikleri ve canlarının çektiği her şeyden [verdik].
12601. Metin
{يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا} أي: تدور كاسات الرحيق والخمر عليهم، ويتعاطونها فيما بينهم، وتطوف عليهم الولدان المخلدون بأكواب وأباريق وكأس {لا لَغْوٌ فِيهَا وَلا تَأْثِيمٌ} أي: ليس في الجنة كلام لغو، وهو الذي لا فائدة فيه ولا تأثيم، وهو الذي فيه إثم ومعصية، وإذا انتفى الأمران، ثبت الأمر الثالث، وهو أن كلامهم فيها سلام طيب طاهر، مسر للنفوس، مفرح للقلوب، يتعاشرون أحسن عشرة، ويتنادمون أطيب المنادمة، ولا يسمعون من ربهم، إلا ما يقر أعينهم، ويدل على رضاه عنهم [ومحبته لهم] .
{يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا} “Orada birbirlerine kadeh uzatıp dururlar” yani: saf ve halis içecek ve cennet şarabı kadehleri etraflarında döner, onu aralarında birbirlerine uzatırlar; ölümsüz gençler kadehler, ibrikler ve kâselerle etraflarında dolaşır. {لا لَغْوٌ فِيهَا وَلا تَأْثِيمٌ} “ki onda ne boş bir söz vardır ne de günaha sokma.” Yani: cennette hiçbir faydası olmayan boş lakırdı (lağv) ve içinde günah ve isyan barındıran günaha sokucu söz (te'sîm) yoktur. Bu iki husus nefyedilince üçüncü husus sabit olur; o da şudur ki: oradaki sözleri tertemiz, hoş, canları sevindiren, kalpleri ferahlatan bir selamdır. Birbirleriyle en güzel şekilde muaşeret eder, en tatlı şekilde sohbet ederler ve Rablerinden ancak gözlerini aydınlatacak, O'nun kendilerinden razı olduğuna [ve onları sevdiğine] delalet edecek sözler işitirler.
12602. Metin
{وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ} أي: خدم شباب {كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} من حسنهم وبهائهم، يدورون عليهم بالخدمة وقضاء ما يحتاجون إليه (١) وهذا يدل على كثرة نعيمهم وسعته، وكمال راحتهم.
{وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ} “Etraflarında kendilerine ait hizmetçileri dolaşır” yani: genç hizmetçiler [dolaşır], {كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} “sanki sedefte saklanmış inci gibidirler”; güzellikleri ve parlaklıklarından ötürü hizmet etmek ve ihtiyaç duydukları şeyleri yerine getirmek için etraflarında dönerler. Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, genişliğine ve rahatlarının mükemmelliğine delalet eder.
12603. Metin
{وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} عن أمور الدنيا وأحوالها. {قَالُوا} في [ذكر] بيان الذي أوصلهم إلى ما هم فيه من الحبرة والسرور: {إِنَّا كُنَّا قَبْلُ} أي: في دار الدنيا {فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ} أي: خائفين وجلين، فتركنا من خوفه الذنوب، وأصلحنا لذلك العيوب.
{وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} “Birbirlerine dönüp sorarlar”; dünya işlerinden ve hallerinden [sorarlar]. Kendilerini içinde bulundukları bu sevinç ve mutluluğa ulaştıran sebebi beyan ederek {قَالُوا} “Derler ki:” {إِنَّا كُنَّا قَبْلُ} “Doğrusu biz daha önce” yani: dünya yurdundayken {فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ} “ailemiz içinde iken [Allah'tan] korkardık.” Yani: endişeli ve korku içindeydik; O'nun korkusundan ötürü günahları terk ettik ve bu sebeple kusurlarımızı düzelttik.
12604. Metin
{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا} بالهداية والتوفيق، {وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ} أي: العذاب الحار الشديد حره.
{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا} “Allah da bize lütufta bulundu” hidayet ve muvaffakiyet [bahşederek], {وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ} “ve bizi samûm (iliklere işleyen kavurucu) azabından korudu” yani: sıcaklığı pek şiddetli ve yakıcı olan azaptan [korudu].
12605. Metin
{إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ} أن يقينا عذاب السموم، ويوصلنا إلى النعيم، وهذا شامل لدعاء العبادة ودعاء المسألة أي: لم نزل نتقرب إليه بأنواع القربات (١) وندعوه في سائر الأوقات، {إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ} فمن بره بنا ورحمته إيانا، أنالنا رضاه والجنة، ووقانا سخطه والنار.
{إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ} “Doğrusu biz bundan önce O'na dua ediyorduk”; bizi samûm azabından korusun ve nimete ulaştırsın diye [yalvarıyorduk]. Bu, ibadet duasını da istek (mes'ele) duasını da kapsamaktadır. Yani: türlü ibadetlerle sürekli O'na yakınlaşmaya çalışır ve her vakit O'na dua ederdik. {إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz O, iyiliği bol olandır, çok merhametlidir.” Bize olan iyiliğinden ve merhametindendir ki rızasına ve cennete bizi eriştirdi, gazabından ve cehennemden bizi korudu.
12607. Metin
{٢٩-٤٣} {فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ * أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ * قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} .
{29-43} {فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ * أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ * قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} “Öyleyse hatırlat/öğüt ver! Rabbinin nimeti sayesinde sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar: ‘O bir şairdir; onun hakkında zamanın felaketlerini (ölmesini) gözetliyoruz’ mu diyorlar? De ki: ‘Gözetleyedurun! Doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim.’”
12608. Metin
يأمر تعالى رسوله ﷺ أن يذكر الناس، مسلمهم وكافرهم، لتقوم حجة الله على الظالمين، ويهتدي بتذكيره الموفقون، وأنه لا يبالي بقول المشركين المكذبين وأذيتهم وأقوالهم التي يصدون بها الناس عن اتباعه، مع علمهم أنه أبعد الناس عنها، ولهذا نفى عنه كل نقص رموه به فقال: {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ} أي: منه ولطفه، {بِكَاهِنٍ} أي: له رئي من الجن، يأتيه بأخبار بعض الغيوب، التي يضم إليها مائة كذبة، {وَلا مَجْنُونٍ} فاقد للعقل، بل أنت أكمل الناس عقلا وأبعدهم عن الشياطين، وأعظمهم صدقا، وأجلهم وأكملهم،
Yüce Allah Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) zalimlere karşı Allah'ın hücceti ikame edilsin ve muvaffak kılınanlar onun hatırlatmasıyla hidayete ersin diye müslüman olsun kâfir olsun insanlara öğüt verip hatırlatmasını; yalanlayıcı müşriklerin sözlerine, eziyetlerine ve kendisinin bunlardan insanların en uzağı olduğunu bildikleri halde insanları ona tabi olmaktan alıkoymak için sarf ettikleri iddialarına aldırmamasını emretmektedir. İşte bu sebeple ona isnat ettikleri her türlü noksanlığı ondan nefyederek şöyle buyurdu: {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ} yani: O'nun lütfu ve ihsanı sayesinde, {بِكَاهِنٍ} “ne bir kâhinsin” yani: cinlerden bir irtibatçısı olup da kendisine yüz tane yalan kattığı bazı gayb haberlerini getiren bir kimsesin {وَلا مَجْنُونٍ} “ne de bir mecnunsun” aklını yitirmiş birisin! Bilakis sen akıl bakımından insanların en kâmili, şeytanlardan en uzağı, doğrulukça en büyüğü, en yücesi ve en mükemmelisin.
12609. Metin
وتارة {يَقُولُونَ} فيه: إنه {شَاعِرٌ} يقول الشعر، والذي جاء به شعر،
Kimi zaman da onun hakkında: {يَقُولُونَ} “diyorlar ki:” o, {شَاعِرٌ} “bir şairdir” şiir söylemektedir ve getirdiği şey de şiirdir.
12610. Metin
والله يقول: {وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ}
Oysa Allah şöyle buyurmaktadır: {وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ} “Biz ona şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.”
12611. Metin
{نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ} أي: ننتظر به الموت (٢) فسيبطل أمره، [ونستريح منه] .
{نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ} “onun hakkında zamanın felaketlerini gözetliyoruz” yani: ölmesini bekliyoruz, böylece onun davası boşa çıkacak [ve biz de ondan kurtulup rahatlayacağız].
12612. Metin
{قُلْ} لهم جوابا لهذا الكلام السخيف: {تَرَبَّصُوا} أي: انتظروا بي الموت،
Bu saçma söze bir cevap olarak onlara: {قُلْ} “De ki:” {تَرَبَّصُوا} “Gözetleyedurun!” Yani: benim ölmemi bekleyedurun,
12613. Metin
{فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} نتربص بكم، أن يصيبكم الله بعذاب من عنده، أو بأيدينا.
{فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} “Ben de şüphesiz sizinle beraber gözetleyenlerdenim.” Biz de Allah'ın Kendi katından veya bizim ellerimizle sizi bir azaba uğratmasını sizin hakkınızda gözetlemekteyiz.
12614. Metin
{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ * أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لا يُؤْمِنُونَ * فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ * أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ * أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بَل لا يُوقِنُونَ * أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ * أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ * أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ * أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ * أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ * أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} .
{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ * أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لا يُؤْمِنُونَ * فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ * أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ * أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بَل لا يُوقِنُونَ * أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ * أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ * أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ * أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ * أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ * أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Yoksa bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler! Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler! Yoksa onlar hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesin bir bilgiye sahip değillerdir! Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır, yoksa hâkim ve hükümran olanlar onlar mıdır? Yoksa onların dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri apaçık bir delil getirsin! Yoksa kızlar O'na, oğullar size mi? Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı eziliyorlar? Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl o kâfirler tuzağa düşürülecek olanlardır! Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.”
12615. Metin
{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} أي: أهذا التكذيب لك، والأقوال التي قالوها؟ هل صدرت عن عقولهم وأحلامهم؟ فبئس العقول والأحلام، التي أثرت ما أثرت، وصدر منها ما صدر (١) .
{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} “Yoksa bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?” Yani: seni bu şekilde yalanlamaları ve söyledikleri o sözler; akıllarından ve zekalarından mı kaynaklanmıştır? Doğurduğu bu neticeleri doğuran ve kendisinden bu sözler çıkan akıllar ne kötüdür!
12616. Metin
فإن عقولا جعلت أكمل الخلق عقلا مجنونا، وأصدق الصدق (٢) وأحق الحق كذبا وباطلا لهي العقول التي ينزه المجانين عنها، أم الذي حملهم على ذلك ظلمهم وطغيانهم؟ وهو الواقع، فالطغيان ليس له حد (٣) يقف عليه، فلا يستغرب من الطاغي المتجاوز الحد كل قول وفعل صدر منه.
Zira yaratılmışların akılca en mükemmelini mecnun sayan, doğruların en doğrusunu ve hakların en hakkını yalan ve bâtıl kılan akıllar, delilerin bile kendisinden tenzih edileceği cinsten akıllardır! Yoksa onları buna sevk eden şey zulümleri ve azgınlıkları mıdır? Gerçekte olan da budur; zira azgınlığın duracağı bir sınır yoktur. Dolayısıyla haddi aşan azgından sadır olan hiçbir söz ve davranış yadırganmaz.
12617. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} أي: تقول محمد القرآن، وقاله من تلقاء نفسه؟ {بَلْ لا يُؤْمِنُونَ} فلو آمنوا، لم يقولوا ما قالوا.
{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} “Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar?” Yani: Muhammed Kur'ân'ı uydurdu ve onu kendiliğinden söyledi mi diyorlar? {بَلْ لا يُؤْمِنُونَ} “Hayır, onlar iman etmezler!” Şayet iman etselerdi, söylediklerini söylemezlerdi.
12618. Metin
{فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} أنه تقوله، فإنكم العرب الفصحاء، والفحول البلغاء، وقد تحداكم أن تأتوا بمثله، فتصدق معارضتكم أو تقروا بصدقه، وأنكم لو اجتمعتم، أنتم والإنس والجن، لم تقدروا على معارضته والإتيان بمثله، فحينئذ أنتم بين أمرين: إما مؤمنون به، مهتدون بهديه، وإما معاندون متبعون لما علمتم من الباطل.
{فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} “Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler!” Eğer onun uydurduğu iddiasında doğru iseler... Zira sizler fasih Araplarsınız, belağatın üstatlarısınız; oysa o, benzerini getirmeniz konusunda size meydan okumuştur. Ya karşı koyuşunuz doğru çıksın yahut onun doğruluğunu ve siz, insanlar ve cinler bir araya gelseniz bile ona karşı koymaya ve benzerini getirmeye güç yetiremeyeceğinizi itiraf edin! Bu durumda siz iki durum arasındasınız: Ya ona iman edip onun rehberliğiyle hidayet bulacaksınız yahut inat edip bâtıl olduğunu bildiğiniz şeyin peşinden gideceksiniz.
12619. Metin
{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} وهذا استدلال عليهم، بأمر لا يمكنهم فيه إلا التسليم للحق، أو الخروج عن موجب العقل والدين، وبيان ذلك: أنهم منكرون لتوحيد الله، مكذبون لرسوله، وذلك مستلزم لإنكار أن الله خلقهم.
{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} “Yoksa onlar hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu, hakka teslim olmaktan ya da aklın ve dinin gereğinden çıkmaktan başka çare bulamayacakları bir hususla aleyhlerine getirilmiş bir delillendirmedir. Bunun açıklaması şudur: Onlar Allah'ın tevhidini inkâr etmekte ve Resûlü'nü yalanlamaktadırlar; bu da Allah'ın kendilerini yarattığını inkâr etmeyi gerektirmektedir.
12620. Metin
وقد تقرر في العقل مع الشرع، أن الأمر لا يخلو من أحد ثلاثة أمور:
Akıl ve şeriat ile sabittir ki durum şu üç ihtimalden biri olmak zorundadır:
12621. Metin
إما أنهم خلقوا من غير شيء أي: لا خالق خلقهم، بل وجدوا من غير إيجاد ولا موجد، وهذا عين المحال.
Ya hiçbir şey olmadan yaratılmışlardır; yani kendilerini yaratan hiçbir yaratıcı yoktur, bilakis bir yaratılma ve yaratan olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızlığın ta kendisidir.
12622. Metin
أم هم الخالقون لأنفسهم، وهذا أيضا محال، فإنه لا يتصور أن يوجدوا أنفسهم (٤) .
Ya da bizzat kendileri kendilerinin yaratıcısıdırlar ki bu da imkânsızdır; zira kendilerini var etmeleri tasavvur dahi edilemez.
12623. Metin
فإذا بطل [هذان] الأمران، وبان استحالتهما، تعين [القسم الثالث] أن الله الذي خلقهم، وإذا تعين ذلك، علم أن الله تعالى هو المعبود وحده، الذي لا تنبغي العبادة ولا تصلح إلا له تعالى.
Bu [iki] durum bâtıl olup imkânsızlıkları açığa çıkınca, onları yaratanın Allah olduğu [üçüncü kısım] kesinleşir. Bu kesinleşince de ibadetin yalnızca kendisine layık olduğu ve ancak Yüce Allah'a yapılabileceği tek mabudin Allah Teâlâ olduğu bilinir.
12624. Metin
وقوله: {أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} وهذا استفهام يدل على تقرير النفي أي: ما خلقوا السماوات والأرض، فيكونوا شركاء لله، وهذا أمر واضح جدا. ولكن المكذبين {لا يُوقِنُونَ} أي: ليس عندهم علم تام، ويقين يوجب لهم الانتفاع بالأدلة الشرعية والعقلية.
Buyruğundaki: {أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı?” ifadesi, nefyi (inkârı) tekit eden bir istifhamdır. Yani: gökleri ve yeri yaratmadılar ki Allah'a ortak olsunlar; bu son derece açık bir husustur. Fakat o yalanlayıcılar {لا يُوقِنُونَ} “kesin bir bilgiye sahip değillerdir!” Yani: şer'î ve aklî delillerden istifade etmelerini gerektirecek tam bir ilim ve yakîne sahip değillerdir.
12625. Metin
{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} أي: أعند هؤلاء المكذبين خزائن رحمة ربك، فيعطون من يشاءون ويمنعون من يريدون؟ أي: فلذلك حجروا على الله أن يعطي النبوة عبده ورسوله محمدا ﷺ، وكأنهم الوكلاء المفوضون على خزائن رحمة الله، وهم أحقر وأذل من ذلك، فليس في أيديهم لأنفسهم نفع ولا ضر، ولا موت ولا حياة ولا نشور.
{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır, yoksa hâkim ve hükümran olanlar onlar mıdır?” Yani: bu yalanlayıcıların yanında Rabbinin rahmet hazineleri mi var ki dilediklerine verip dilediklerine engel olsunlar? Yani: bundan dolayı mı Allah'ın, kulu ve elçisi Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlik vermesine müdahale etmeye kalkıştılar? Sanki onlar Allah'ın rahmet hazineleri üzerinde yetkili vekillerdir! Oysa onlar bundan çok daha hakir ve zelildirler; ellerinde kendileri için dahi ne bir fayda ne bir zarar, ne ölüm ne hayat ne de yeniden dirilme gücü vardır.
12627. Metin
{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا}
{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık.”
12628. Metin
{أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} أي: المتسلطون على خلق الله وملكه، بالقهر والغلبة؟
{أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} “Yoksa hâkim ve hükümran olanlar onlar mıdır?” Yani: zor ve galebe ile Allah'ın yarattıklarına ve mülküne musallat olan hâkimler onlar mıdır?
12629. Metin
ليس الأمر كذلك، بل هم العاجزون الفقراء
İş hiç de öyle değildir; bilakis onlar aciz ve muhtaç kimselerdir.
12630. Metin
{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} أي: ألهم اطلاع على الغيب، واستماع له بين الملأ الأعلى، فيخبرون عن أمور لا يعلمها غيرهم؟
{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} “Yoksa onların dinleyecekleri bir merdivenleri mi var?” Yani: onların gayba dair bir vukufları ve Mele-i A'lâ'da gaybı dinleme imkânları mı var ki başkalarının bilmediği hususları haber versinler?
12631. Metin
{فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ} المدعي لذلك {بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} وأنى له ذلك؟
Bunu iddia eden {فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ} “dinleyenleri getirsin” {بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “apaçık bir delil!” Oysa buna nerede güç yetirecekler?
12632. Metin
والله تعالى عالم الغيب والشهادة، فلا يظهر على غيبه [أحدا] (٥) إلا من ارتضى من رسول يخبره بما أراد من علمه.
Yüce Allah görüneni de görünmeyeni de (gaybı ve şehâdeti) bilendir; gaybına razı olduğu elçisi müstesna [hiç kimseyi] muttali kılmaz, ona ilminden dilediği kadarını bildirir.
12633. Metin
وإذا كان محمد ﷺ أفضل الرسل وأعلمهم وإمامهم، وهو المخبر بما أخبر به، من توحيد الله، ووعده، ووعيده، وغير ذلك من أخباره الصادقة، والمكذبون هم أهل الجهل والضلال والغي والعناد، فأي المخبرين أحق بقبول خبره؟ خصوصا والرسول ﷺ قد أقام من الأدلة والبراهين على ما أخبر به، ما يوجب أن يكون خبره (٦) عين اليقين وأكمل الصدق، وهم لم يقيموا على ما ادعوه شبهة، فضلا عن إقامة حجة.
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) elçilerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi olduğuna göre; Allah'ın tevhidi, vaadi, tehdidi ve diğer doğru haberleriyle bildirdiklerini haber veren o iken, yalanlayanlar ise cehalet, sapıklık, azgınlık ve inat ehli iken haber verenlerden hangisi haberinin kabul edilmesine daha layıktır? Bilhassa Resûl (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber verdiği şeylere dair, haberinin hakkalyakîn ve tam bir doğruluk olmasını gerektiren delil ve bürhanlar ortaya koymuşken; onlar ise iddia ettikleri şey hakkında bir hüccet ikame etmek şöyle dursun, bir şüphe dahi ortaya koyamamışlardır.
12634. Metin
وقوله: {أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ} كما زعمتم {وَلَكُمُ الْبَنُونَ} فتجمعون بين المحذورين؟ جعلكم له الولد، واختياركم له أنقص الصنفين؟ فهل بعد هذا التنقص لرب العالمين غاية أو دونه نهاية؟
Buyruğundaki: {أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ} iddia ettiğiniz gibi “kızlar O'na,” {وَلَكُمُ الْبَنُونَ} “oğullar size mi?” Böylece iki sakıncalı durumu bir arada mı topluyorsunuz: O'na çocuk isnat etmeniz ve iki kısımdan daha noksan olanını O'na seçmeniz! Âlemlerin Rabbini bu şekilde noksan sıfatlarla nitelemekten daha ileri bir sınır veya bundan öte bir son var mıdır?
12635. Metin
{أَمْ تَسْأَلُهُمْ} يا أيها الرسول {أَجْرًا} على تبليغ الرسالة، {فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} ليس الأمر كذلك، بل أنت الحريص على تعليمهم، تبرعا من غير شيء، بل تبذل لهم الأموال الجزيلة، على قبول رسالتك، والاستجابة [لأمرك
{أَمْ تَسْأَلُهُمْ} Ey Resûl! “Yoksa sen onlardan” risaleti tebliğ etmeye karşılık {أَجْرًا} “bir ücret istiyorsun da” {فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} “ağır bir borç altında mı eziliyorlar?” Durum hiç de öyle değildir; bilakis sen karşılığında hiçbir şey istemeksizin gönüllü olarak onlara öğretmeye pek düşkünsün. Hatta risaletini kabul etmeleri, [emrine
12636. Metin
و] دعوتك، وتعطي المؤلفة قلوبهم [ليتمكن العلم والإيمان من قلوبهم] .
ve] davetine icabet etmeleri için onlara bol mallar bağışlamakta, [ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye] kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara (müellefe-i kulûba) ihsanda bulunmaktasın.
12637. Metin
{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ} ما كانوا يعلمونه من الغيوب، فيكونون قد اطلعوا على ما لم يطلع عليه رسول الله، فعارضوه وعاندوه بما عندهم من علم الغيب؟ وقد علم أنهم الأمة الأمية، الجهال الضالون، ورسول الله ﷺ هو الذي عنده من العلم أعظم من غيره، وأنبأه الله من علم الغيب على ما لم يطلع عليه أحدا من الخلق، وهذا كله إلزام لهم بالطرق العقلية والنقلية على فساد قولهم، وتصوير بطلانه بأحسن الطرق وأوضحها وأسلمها من الاعتراض.
{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ} “Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?” Gayba dair bildikleri şeyleri yazıyorlar da böylece Allah'ın Resûlü'nün muttali olmadığı şeylere muttali olup yanlarındaki gayb ilmiyle ona karşı çıkıp inat mı ediyorlar? Oysa bilinmektedir ki onlar ümmî bir topluluk, cahil ve sapmış kimselerdir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise başkalarından çok daha büyük bir ilme sahip olan ve Allah'ın yaratılmışlardan hiçbirine bildirmediği gayb ilmini kendisine haber verdiği kimsedir. Bütün bunlar, sözlerinin bozukluğuna dair aklî ve naklî yollarla onları ilzam etmek ve bâtıllığını en güzel, en açık ve itirazdan en uzak şekilde ortaya koymaktır.
12638. Metin
وقوله: {أَمْ يُرِيدُونَ} بقدحهم فيك وفيما جئتهم به {كَيْدًا} يبطلون به دينك، ويفسدون به أمرك؟
Buyruğundaki: {أَمْ يُرِيدُونَ} sana ve getirdiğin şeylere dil uzatmakla “Yoksa istiyorlar mı” {كَيْدًا} dinini boşa çıkaracak ve davanı bozacak “bir tuzak?”
12639. Metin
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} أي: كيدهم في نحورهم، ومضرته عائدة إليهم، وقد فعل الله ذلك -ولله الحمد- فلم يبق الكفار من مقدورهم من المكر شيئا إلا فعلوه، فنصر الله نبيه ودينه عليهم (٧) وخذلهم وانتصر منهم.
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} “Asıl o kâfirler tuzağa düşürülecek olanlardır!” Yani: tuzakları kendi aleyhlerinedir ve zararı kendilerine dönecektir. Allah Teâlâ da bunu gerçekleştirmiştir –Allah'a hamdolsun–; nitekim kâfirler güçlerinin yettiği hile ve tuzaktan hiçbir şeyi geri bırakmadılar, fakat Allah peygamberine ve dinine onlara karşı zafer nasip etti, onları yüzüstü bıraktı ve onlardan intikamını aldı.
12640. Metin
{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ} أي: ألهم إله يدعى ويرجى نفعه، ويخاف من ضره، غير الله تعالى؟ {سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} فليس له شريك في الملك، ولا شريك في الوحدانية والعبادة، وهذا هو المقصود من الكلام الذي سيق لأجله، وهو بطلان عبادة ما سوى الله وبيان فسادها بتلك الأدلة القاطعة، وأن ما عليه المشركون هو الباطل، وأن الذي ينبغي أن يعبد ويصلى له ويسجد ويخلص له دعاء العبادة ودعاء المسألة، هو الله المألوه المعبود، كامل الأسماء والصفات، كثير النعوت الحسنة، والأفعال الجميلة، ذو الجلال والإكرام، والعز الذي لا يرام، الواحد الأحد، الفرد الصمد، الكبير الحميد المجيد.
{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ} “Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var?” Yani: Allah Teâlâ'dan başka kendisinden medet umulan, faydası beklenen ve zararından korkulan bir ilahları mı var? {سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” O'nun mülkünde hiçbir ortağı olmadığı gibi, teklik (vahdaniyet) ve ibadette de hiçbir ortağı yoktur. Sözün sevk ediliş maksadı da zaten budur; o da bu kesin delillerle Allah'tan başkasına ibadetin bâtıllığını ve geçersizliğini açıklamak, müşriklerin üzerinde bulunduğu inancın bâtıl olduğunu ve ibadet edilmeye, uğruna namaz kılınıp secde edilmeye, ibadet duası ve istek duası sadece kendisine tahsis edilmeye layık olan zatın; isimleri ve sıfatları eksiksiz, güzel vasıfları ve güzel fiilleri pek çok olan, celâl ve ikram sahibi, erişilmez izzet sahibi, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Kebîr, Hamîd ve Mecîd olan yegâne ilah ve ma'bud Allah olduğunu ortaya koymaktır.
12641. Metin
{٤٤-٤٦} {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ * فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ * يَوْمَ لا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ} .
{44-46} {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ * فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ * يَوْمَ لا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ} “Gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler: ‘Üst üste yığılmış bir buluttur’ derler. Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak! O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve kendilerine yardım da edilmez.”
12642. Metin
يقول تعالى في [ذكر] بيان أن المشركين المكذبين بالحق الواضح، قد عتوا [عن الحق] وعسوا على الباطل، وأنه لو قام على الحق كل دليل لما اتبعوه، ولخالفوه وعاندوه، {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا} أي: لو سقط عليهم من السماء من الآيات الباهرة كسف أي: قطع كبار من العذاب {يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ} أي: هذا سحاب متراكم على العادة أي: فلا يبالون بما رأوا من الآيات ولا يعتبرون بها، وهؤلاء لا دواء لهم إلا العذاب والنكال، ولهذا قال: {فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ}
Yüce Allah; apaçık hakkı yalanlayan müşriklerin [haktan] yüz çevirip bâtıl üzerinde katılaştıklarını, hakka dair her türlü delil ikame edilse bile yine de ona uymayıp muhalefet ve inat edeceklerini beyan ederek şöyle buyurur: {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا} “Gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler” yani: gökten üzerlerine apaçık ayetlerden ve azaptan büyük parçalar düşse {يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ} “‘Üst üste yığılmış bir buluttur’ derler.” Yani: alışılageldik biçimde kümelenmiş bir buluttur derler; gördükleri ayetlere aldırmaz ve onlardan ibret almazlar. İşte bunların azap ve cezadan başka ilacı yoktur. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ} “Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak!”
12644. Metin
وهو يوم القيامة الذي يصيبهم [فيه] من العذاب والنكال، ما لا يقادر قدره، ولا يوصف أمره.
O, kıyamet günüdür ki [onda] başlarına miktarı takdir edilemeyecek ve dehşeti tarif edilemeyecek bir azap ve ceza gelecektir.
12645. Metin
{يَوْمَ لا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا} أي: لا قليلا ولا كثيرا، وإن كان في الدنيا قد يوجد منهم كيد يعيشون به زمنا قليلا فيوم القيامة يضمحل كيدهم، وتبطل مساعيهم، ولا ينتصرون من عذاب الله {وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ}
{يَوْمَ لا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا} “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez” yani: ne az ne çok hiçbir fayda sağlamaz. Dünyada kendileriyle az bir zaman yaşayabildikleri birtakım tuzakları bulunsa bile, kıyamet gününde tuzakları yok olur, çabaları boşa çıkar, Allah'ın azabından kurtulamazlar {وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ} “ve kendilerine yardım da edilmez.”
12646. Metin
{٤٧-٤٩} {وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ * وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ * وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} .
{47-49} {وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ * وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ * وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka (daha önce) bir azap da vardır; fakat onların çoğu bilmezler. Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin (gözetimimiz altındasın). Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu tesbih et.”
12647. Metin
لما ذكر [الله] عذاب الظالمين في القيامة، أخبر أن لهم عذابا دون عذاب يوم القيامة (١) وذلك شامل لعذاب الدنيا، بالقتل والسبي والإخراج من الديار، ولعذاب البرزخ والقبر، {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ} أي: فلذلك أقاموا على ما يوجب العذاب، وشدة العقاب.
[Allah] zalimlerin kıyametteki azabını zikrettikten sonra, kendileri için kıyamet gününün azabından önce başka bir azap olduğunu haber vermiştir. Bu da dünyada öldürülme, esir edilme ve yurtlarından çıkarılma şeklindeki dünya azabını ve kabir/berzah azabını kapsamaktadır. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ} “fakat onların çoğu bilmezler.” Yani: işte bundan dolayı azabı ve şiddetli cezayı gerektiren haller üzerinde ısrarla durmaktadırlar.
12648. Metin
ولما بين تعالى الحجج والبراهين على بطلان أقوال المكذبين، أمر رسوله ﷺ أن لا يعبأ بهم شيئا، وأن يصبر لحكم ربه القدري والشرعي بلزومه والاستقامة عليه، ووعده الله بالكفاية بقوله: {فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا} أي: بمرأى منا وحفظ، واعتناء بأمرك، وأمره أن يستعين على الصبر بالذكر والعبادة، فقال: {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ} أي: من الليل.
Yüce Allah yalanlayanların sözlerinin bâtıllığına dair delil ve bürhanları açıklayınca, Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara hiç aldırmamasını, Rabbinin kaderî ve şer'î hükmüne sarılıp onda istikamet üzere bulunarak sabretmesini emretmiş ve {فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا} “çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin” buyruğuyla onu koruyacağını vadetmiştir. Yani: bizim gözetimimiz, hıfzımız ve sana olan ihtimamımız altındasın. Sabır konusunda zikir ve ibadetten yardım almasını emrederek şöyle buyurmuştur: {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ} “Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.” Yani: gece kalktığında.
12649. Metin
ففيه الأمر بقيام الليل، أو حين تقوم إلى الصلوات الخمس، بدليل قوله: {وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} أي: آخر الليل، ويدخل فيه صلاة الفجر، والله أعلم.
Bunda gece namazına (kıyâmü'l-leyl) kalkma veya beş vakit namaza kalkma emri vardır; nitekim şu buyruk buna delildir: {وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu tesbih et.” Yani: gecenin sonunda; sabah namazı da buna dâhildir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
12650. Metin
تم تفسير سورة والطور والحمد لله
Tûr Sûresi'nin tefsiri tamamlandı. Allah'a hamdolsun.1