Necm Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12652. Metin

[وهي] مكية

[Bu sûre de] Mekkîdir.

12653. Metin

{١-١٨} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى * مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى * وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى * عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى * ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى * وَهُوَ بِالأفُقِ الأعْلَى * ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى * فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى * فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى * مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى * أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى * وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى * عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى * عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى * إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى * مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى * لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى} .

{1-18} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى * مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى * وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى * عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى * ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى * وَهُوَ بِالأفُقِ الأعْلَى * ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى * فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى * فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى * مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى * أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى * وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى * عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى * عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى * إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى * مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى * لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı ve bâtıla meyletmedi. O, hevâsından (kendi arzusuna göre) konuşmaz. O ancak vahyolunan bir vahiydir. Onu ona pek çetin kuvvetlere sahip olan öğretti; üstün akıl ve kudret sahibi... Hemen asıl suretiyle doğruldu. Kendisi en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve sarktı. İki yay aralığı kadar, hatta daha da yakın oldu. Böylece kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi siz gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz? Andolsun ki onu bir diğer inişinde de görmüştü; Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında. Ki onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi bürüyen bürümüştü. Göz ne kaydı ne de haddi aştı. Andolsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.”

12654. Metin

يقسم تعالى بالنجم عند هويه أي: سقوطه في الأفق في آخر الليل عند إدبار الليل وإقبال النهار، لأن في ذلك من آيات الله العظيمة، ما أوجب أن أقسم به، والصحيح أن النجم، اسم جنس شامل للنجوم كلها، وأقسم بالنجوم على صحة ما جاء به الرسول ﷺ من الوحي الإلهي، لأن في ذلك مناسبة عجيبة، فإن الله تعالى جعل النجوم زينة للسماء، فكذلك الوحي وآثاره زينة للأرض، فلولا العلم الموروث عن الأنبياء، لكان الناس في ظلمة أشد من الليل البهيم.

Yüce Allah batışı sırasında yıldıza yemin etmektedir; yani gecenin sonunda, gece çekilip gündüz gelirken ufukta batışına [yemin etmektedir]. Çünkü bunda Allah'ın azametli ayetlerinden öyleleri vardır ki ona yemin edilmesini gerektirmiştir. Sahih olan şudur ki 'en-Necm' (yıldız), bütün yıldızları kapsayan bir cins ismidir. Yıldızlara, Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği ilahî vahyin doğruluğu üzerine yemin etmiştir; zira bunda şaşırtıcı bir münasebet vardır. Şöyle ki: Yüce Allah yıldızları göğün süsü kıldığı gibi, vahiy ve onun eserlerini de yeryüzünün süsü kılmıştır. Şayet peygamberlerden tevarüs eden ilim olmasaydı, insanlar zifiri geceden daha koyu bir karanlık içinde kalırlardı.

12655. Metin

والمقسم عليه، تنزيه الرسول ﷺ عن الضلال في علمه، والغي في قصده، ويلزم من ذلك أن يكون مهتديا في علمه، هاديا، حسن القصد، ناصحا للأمة (١) بعكس ما عليه أهل الضلال من فساد العلم، وفساد القصد (٢) .

Üzerine yemin edilen husus; Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilminde sapıklıktan, maksadında ise eğrilik ve azgınlıktan tenzih edilmesidir. Bunun zorunlu bir neticesi olarak o; ilminde hidayet üzere olan, doğru yolu gösteren, iyi niyetli ve ümmete samimiyetle nasihat eden bir kimsedir. Sapıklık ehlinin ilminin ve niyetinin bozukluğunun tam aksinedir.

12656. Metin

وقال {صَاحِبُكُمْ} لينبههم على ما يعرفونه منه، من الصدق والهداية، وأنه لا يخفى عليهم أمره، {وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى} أي: ليس نطقه صادرا عن هوى نفسه

Ondan bildikleri doğruluğa ve hidayete dikkat çekmek ve onun durumunun kendilerine gizli olmadığını bildirmek için {صَاحِبُكُمْ} “arkadaşınız” buyurmuştur. {وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى} “O, hevâsından konuşmaz.” Yani: onun konuşması kendi nefsinin heva ve arzusundan sadır olmamaktadır,

12657. Metin

{إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى} أي: لا يتبع إلا ما أوحى الله إليه من الهدى والتقوى، في نفسه وفي غيره.

{إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى} “O ancak vahyolunan bir vahiydir.” Yani: gerek kendi nefsinde gerek başkaları hakkında Allah'ın kendisine vahyettiği hidayet ve takvadan başkasına uymaz.

12658. Metin

ودل هذا على أن السنة وحي من الله لرسوله ﷺ، كما قال تعالى: {وَأَنزلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} وأنه معصوم فيما يخبر به عن الله تعالى وعن شرعه، لأن كلامه لا يصدر عن هوى، وإنما يصدر عن وحي يوحى.

Bu durum; nitekim Yüce Allah'ın: {وَأَنزلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} “Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi” buyurduğu gibi, sünnetin de Allah'tan Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir vahiy olduğuna ve onun Yüce Allah'tan ve şeriatından haber verdiği hususlarda masum olduğuna delalet etmiştir. Zira onun sözü hevadan sadır olmaz, ancak vahyolunan bir vahiyden sadır olur.

12659. Metin

ثم ذكر المعلم للرسول ﷺ، وهو جبريل [﵇] ، أفضل الملائكة [الكرام] وأقواهم وأكملهم، فقال: {عَلَّمَهُ [شَدِيدُ الْقُوَى] } أي: نزل بالوحي على الرسول ﷺ جبريل ﵇، {شديد القوى} أي: شديد القوة الظاهرة والباطنة، قوي على تنفيذ ما أمره الله بتنفيذه، قوي على إيصال الوحي إلى الرسول ﷺ، ومنعه من اختلاس الشياطين له، أو إدخالهم فيه ما ليس منه، وهذا من حفظ الله لوحيه، أن أرسله مع هذا الرسول القوي الأمين.

Sonra Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) muallimini; yani [şerefli] meleklerin en faziletlisi, en güçlüsü ve en mükemmeli olan Cibrîl'i (aleyhisselâm) zikrederek şöyle buyurdu: {عَلَّمَهُ [شَدِيدُ الْقُوَى] } “Onu ona [pek çetin kuvvetlere sahip olan] öğretti.” Yani: Cibrîl (aleyhisselâm) Resûl'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy ile indi. {شديد القوى} “pek çetin kuvvetlere sahip olan”; yani zahirî ve bâtınî gücü pek şiddetli olan, Allah'ın yerine getirmesini emrettiği şeyi infaz etmeye muktedir, vahyi Resûl'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaştırmaya ve şeytanların onu kapıp kaçırmasına yahut onda bulunmayan bir şeyi ona karıştırmasına mani olmaya kâdirdir. Bu da Allah'ın vahyi bu güçlü ve güvenilir elçi ile göndermesi suretiyle vahyi korumasındandır.

12660. Metin

{ذُو مِرَّةٍ} أي: قوة، وخلق حسن، وجمال ظاهر وباطن.

{ذُو مِرَّةٍ} “üstün akıl ve kudret sahibi” yani: güç, güzel yaratılış, zahirî ve bâtınî güzellik sahibidir.

12661. Metin

{فَاسْتَوَى} جبريل ﵇ {وَهُوَ بِالأفُقِ الأعْلَى} أي: أفق السماء الذي هو أعلى من (٣) الأرض، فهو من الأرواح العلوية، التي لا تنالها الشياطين ولا يتمكنون من الوصول إليها.

Cibrîl (aleyhisselâm) {فَاسْتَوَى} “doğruldu” {وَهُوَ بِالأفُقِ الأعْلَى} “kendisi en yüksek ufukta idi.” Yani: yeryüzünden daha yüksekte olan sema ufkundaydı. O, şeytanların erişemeyeceği ve yanına ulaşamayacağı yüce ruhlardandır.

12662. Metin

{ثُمَّ دَنَا} جبريل من النبي ﷺ، لإيصال الوحي إليه. {فَتَدَلَّى} عليه من الأفق الأعلى {فَكَانَ} في قربه منه {قَابَ قَوْسَيْنِ} أي: قدر قوسين، والقوس معروف، {أَوْ أَدْنَى} أي: أقرب من القوسين، وهذا يدل على كمال المباشرة (٤) للرسول ﷺ بالرسالة، وأنه لا واسطة بينه وبين جبريل ﵇.

Vahyi ulaştırmak için Cibrîl Nebî'ye (sallallâhu aleyhi ve sellem) {ثُمَّ دَنَا} “Sonra yaklaştı”, {فَتَدَلَّى} en yüksek ufuktan ona doğru süzüldü. Ona olan yakınlığında {فَكَانَ} “oldu” {قَابَ قَوْسَيْنِ} “iki yay aralığı kadar” yani: iki yay mesafesinde –yay ise bilinen yaydır– {أَوْ أَدْنَى} “hatta daha da yakın.” Yani: iki yaydan daha yakın. Bu da elçilik görevinde Resûl'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizzat doğrudan temasın mükemmelliğine ve kendisi ile Cibrîl (aleyhisselâm) arasında hiçbir vasıta bulunmadığına delalet eder.

12663. Metin

{فَأَوْحَى} الله بواسطة جبريل ﵇ {إِلَى عَبْدِهِ} محمد ﷺ {مَا أَوْحَى} أي: الذي أوحاه إليه من الشرع العظيم، والنبأ المستقيم.

Allah Cibrîl (aleyhisselâm) vasıtasıyla {إِلَى عَبْدِهِ} kulu Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) {فَأَوْحَى} “vahyetti” {مَا أَوْحَى} “vahyedeceğini;” yani o yüce şeriattan ve dosdoğru haberden ona vahyettiği şeyleri.

12664. Metin

{مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى} أي: اتفق فؤاد الرسول ﷺ ورؤيته على الوحي الذي أوحاه الله إليه، وتواطأ عليه سمعه وقلبه وبصره، وهذا دليل على كمال الوحي الذي أوحاه الله إليه، وأنه تلقاه منه تلقيا لا شك فيه ولا شبهة ولا ريب، فلم يكذب فؤاده ما رأى بصره، ولم يشك بذلك. ويحتمل أن المراد بذلك ما رأى ﷺ ليلة أسري به، من آيات الله العظيمة، وأنه تيقنه حقا بقلبه ورؤيته، هذا [هو] الصحيح في تأويل الآية الكريمة، وقيل: إن المراد بذلك رؤية الرسول ﷺ لربه ليلة الإسراء، وتكليمه إياه، وهذا اختيار كثير من العلماء ﵏، فأثبتوا بهذا رؤية الرسول ﷺ لربه في الدنيا، ولكن الصحيح القول الأول، وأن المراد به جبريل ﵇، كما يدل عليه السياق، وأن محمدا ﷺ رأى جبريل في صورته الأصلية [التي هو عليها] مرتين، مرة في الأفق الأعلى، تحت السماء الدنيا كما تقدم، والمرة الثانية فوق السماء السابعة ليلة أسري برسول الله ﷺ، ولهذا قال: {وَلَقَدْ رَآهُ نزلَةً أُخْرَى} أي: رأى محمد جبريل مرة أخرى، نازلا إليه.

{مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى} “Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı.” Yani: Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalbi ile görmesi, Allah'ın kendisine vahyettiği vahiy üzerinde ittifak etti; işitmesi, kalbi ve görmesi onda mutabık kaldı. Bu da Allah'ın ona vahyettiği vahyin kemaline ve onu hiçbir şüphe, tereddüt ve zan olmaksızın dosdoğru telakki ettiğine delildir; kalbi gözünün gördüğünü yalanlamadı ve bunda şüpheye düşmedi. Bununla, İsrâ gecesinde Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüğü Allah'ın azametli ayetlerinin kastedilmiş olması ve bunu kalbiyle ve görmesiyle kesin bir biçimde yakînen bilmiş olması da muhtemeldir; kerim ayetin tevilinde sahih olan [da budur]. İsrâ gecesinde Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Rabbini görmesi ve O'nunla konuşmasının kastedildiği de söylenmiştir; bu, birçok ilim ehlinin tercihidir ki bununla Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyada Rabbini gördüğünü ispat etmişlerdir. Ancak sahih olan birinci görüştür; bağlamın da delalet ettiği üzere kastedilen Cibrîl'dir (aleyhisselâm). Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cibrîl'i asıl suretinde iki defa görmüştür: Birincisi daha önce geçtiği gibi dünya semasının altında, en yüksek ufukta; ikincisi ise Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) İsrâ gecesinde yedinci semanın üzerinde. İşte bu sebeple: {وَلَقَدْ رَآهُ نزلَةً أُخْرَى} “Andolsun ki onu bir diğer inişinde de görmüştü” buyurmuştur; yani Muhammed Cibrîl'i kendisine inerken bir başka defa daha görmüştür.

12665. Metin

{عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى} وهي شجرة عظيمة جدا، فوق السماء السابعة، سميت سدرة المنتهى، لأنه ينتهي إليها ما يعرج من الأرض، وينزل إليها ما ينزل من الله، من الوحي وغيره، أو لانتهاء علم الخلق (٥) إليها أي: لكونها فوق السماوات والأرض، فهي المنتهى في علوها (٦) أو لغير ذلك، والله أعلم.

{عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى} “Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında.” O, yedinci semanın üzerinde pek büyük bir ağaçtır. Sidretü'l-Müntehâ (Son Noktadaki Ağaç) olarak isimlendirilmiştir; zira yeryüzünden yükselen şeyler oraya ulaşır ve Allah katından inen vahiy ve benzeri şeyler oraya iner. Yahut yaratılmışların ilminin ona ulaşması sebebiyle böyle adlandırılmıştır; yani göklerin ve yerin üzerinde bulunması sebebiyle o, yüksekliği bakımından son noktadır yahut başka bir sebeptendir; en doğrusunu Allah bilir.

12666. Metin

فرأى محمد ﷺ جبريل في ذلك المكان، الذي هو محل الأرواح العلوية الزاكية الجميلة، التي لا يقربها شيطان ولا غيره من الأرواح الخبيثة.

Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cibrîl'i, şeytanların ve diğer habis ruhların yaklaşamadığı, tertemiz ve güzel yüce ruhların makamı olan o yerde gördü.

12667. Metin

عند تلك الشجرة {جَنَّةُ الْمَأْوَى} أي: الجنة الجامعة لكل نعيم، بحيث كانت محلا تنتهي إليه (٧) الأماني، وترغب فيه الإرادات، وتأوي إليها الرغبات، وهذا دليل على أن الجنة في أعلى الأماكن، وفوق السماء السابعة.

O ağacın yanında: {جَنَّةُ الْمَأْوَى} “Me'vâ Cenneti vardır.” Yani: her türlü nimeti toplayan cennet vardır; öyle ki emellerin kendisine ulaştığı, iradelerin arzuladığı ve rağbetlerin sığındığı bir makamdır. Bu da cennetin en yüksek mekânlarda ve yedinci semanın üzerinde olduğuna delildir.

12668. Metin

{إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى} أي: يغشاها من أمر الله، شيء عظيم لا يعلم وصفه إلا الله ﷿.

{إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى} “O zaman Sidre'yi bürüyen bürümüştü.” Yani: Allah'ın emrinden, niteliğini Aziz ve Celil olan Allah'tan başkasının bilemeyeceği azametli şeyler onu bürümüştü.

12669. Metin

{مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى} أي: ما زاغ يمنة ولا يسرة عن مقصوده {وَمَا طَغَى} أي: وما تجاوز البصر، وهذا كمال الأدب منه صلوات الله وسلامه عليه، أن قام مقاما أقامه الله فيه، ولم يقصر عنه ولا تجاوزه ولا حاد عنه،

{مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى} “Göz ne kaydı ne de haddi aştı.” Yani: maksadından sağa sola sapmadı {وَمَا طَغَى} yani: göz haddi de aşmadı. Bu, Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun onun mükemmel edebindendir; zira Allah'ın kendisini yerleştirdiği makamda durmuş, onda kusur etmemiş, onu aşmamış ve ondan sapmamıştır.

12670. Metin

وهذا أكمل ما يكون من الأدب العظيم، الذي فاق فيه الأولين والآخرين، فإن الإخلال يكون بأحد هذه الأمور: إما أن لا يقوم العبد بما أمر به، أو يقوم به على وجه التفريط، أو على وجه الإفراط، أو على وجه الحيدة يمينا وشمالا وهذه الأمور كلها منتفية عنه ﷺ.

Bu, öncekileri ve sonrakileri geride bıraktığı o yüce edebin en kâmil derecesidir. Zira kusur şu hususlardan biriyle olur: Kul ya emrolunduğu şeyi yerine getirmez yahut tefrit (ihmal) suretiyle yerine getirir yahut ifrat (haddi aşma) suretiyle yapar yahut sağa sola sapma suretiyle yapar. Bütün bu hususlar ise ondan (sallallâhu aleyhi ve sellem) tamamen uzaktır.

12671. Metin

{لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى} من الجنة والنار، وغير ذلك من الأمور التي رآها ﷺ ليلة أسري به.

{لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى} “Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden [bir kısmını] gördü.” Cennet, cehennem ve kendisine gece yolculuğu yaptırıldığı (İsrâ) gece sallallâhu aleyhi ve sellem’in gördüğü diğer hususlardan [ibarettir].

12672. Metin

{١٩-٢٥} {أَفَرَأَيْتُمُ اللاتَ وَالْعُزَّى * وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الأخْرَى * أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأنْثَى * تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى * إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الأنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى * أَمْ لِلإنْسَانِ مَا تَمَنَّى * فَلِلَّهِ الآخِرَةُ وَالأولَى} .

{19-25} {أَفَرَأَيْتُمُ اللاتَ وَالْعُزَّى * وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الأخْرَى * أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأنْثَى * تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى * إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الأنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى * أَمْ لِلإنْسَانِ مَا تَمَنَّى * فَلِلَّهِ الآخِرَةُ وَالأولَى} “Gördünüz mü Lât'ı, Uzzâ'yı ve diğer üçüncüleri olan Menât'ı? Erkek size, dişi O'na mı? Öyleyse bu çok insafsızca bir paylaştırmadır! Onlar, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden ibarettir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerin arzuladığı şeylere uyuyorlar. Oysa andolsun ki onlara Rablerinden hidayet gelmiştir. Yoksa insana her arzu ettiği şey var mıdır? Âhiret de dünya da Allah'ındır.”

12673. Metin

لما ذكر تعالى ما جاء به محمد ﷺ من الهدى ودين الحق، والأمر بعبادة الله وتوحيده، ذكر بطلان ما عليه المشركون من عبادة من ليس له من أوصاف الكمال شيء، ولا تنفع ولا تضر، وإنما هي أسماء فارغة عن المعنى، سماها المشركون هم وآباؤهم الجهال الضلال، ابتدعوا لها من الأسماء الباطلة التي لا تستحقها، فخدعوا بها أنفسهم وغيرهم من الضلال، فالآلهة التي بهذه الحال، لا تستحق مثقال ذرة من العبادة، وهذه الأنداد التي سموها بهذه الأسماء، زعموا أنها مشتقة من أوصاف هي متصفة بها، فسموا "اللات" من "الإله" المستحق للعبادة، و"العزى" من "العزيز" و "مناة" من "المنان" إلحادا في أسماء الله وتجريا على الشرك به، وهذه أسماء متجردة عن المعاني، فكل من له أدنى مسكة من عقل، يعلم بطلان هذه الأوصاف فيها.

Yüce Allah Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği hidayeti, hak dini ve Allah'a ibadet edip O'nu birleme emrini zikrettikten sonra; müşriklerin, kemal sıfatlarından hiçbirine sahip olmayan, ne fayda ne de zarar verebilen varlıklara tapınmalarının bâtıllığını zikretmiştir. Onlar sadece müşriklerin ve onların cahil, sapkın atalarının taktığı, hak etmedikleri bâtıl isimler uydurdukları ve bunlarla kendilerini ve diğer sapıkları aldattıkları içi boş isimlerden ibarettir. Bu durumdaki sahte ilahlar zerre ağırlığınca dahi ibadete layık değildir. Bu isimleri verdikleri putların, sahip oldukları birtakım sıfatlardan türetildiğini iddia etmişlerdir. Allah'ın isimleri konusunda sapkınlığa (ilhada) düşerek ve O'na şirk koşmaya cüret ederek ibadete layık olan 'el-İlâh' isminden 'el-Lât'ı, 'el-Azîz' isminden 'el-Uzzâ'yı, 'el-Mennân' isminden ise 'Menât'ı türetmişlerdir. Oysa bunlar anlamlardan yoksun kuru isimlerdir; en ufak bir akıl kırıntısına sahip olan herkes bu sıfatların onlarda bulunmasının imkânsız ve bâtıl olduğunu bilir.

12674. Metin

{أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأنْثَى} أي: أتجعلون لله البنات بزعمكم، ولكم البنون؟.

{أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأنْثَى} “Erkek size, dişi O'na mı?” Yani: iddianıza göre kızları Allah'a isnat edip oğulları kendinize mi ayırıyorsunuz?

12675. Metin

{تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى} أي: ظالمة جائرة، [وأي ظلم أعظم من قسمة] تقتضي تفضيل العبد المخلوق على الخالق؟ [تعالى عن قولهم علوا كبيرا] .

{تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى} “Öyleyse bu çok insafsızca bir paylaştırmadır!” Yani: zalimce ve haksızca bir paylaştırmadır. Yaratılmış kulu Yaratıcı'ya üstün tutmayı gerektiren bir taksimden [daha büyük hangi zulüm olabilir?] [Allah onların söylediklerinden son derece yücedir].

12676. Metin

وقوله: {إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ} أي: من حجة وبرهان على صحة مذهبكم، وكل أمر ما أنزل الله به من سلطان، فهو باطل فاسد، لا يتخذ دينا، وهم -في أنفسهم- ليسوا بمتبعين لبرهان، يتيقنون به ما ذهبوا إليه، وإنما دلهم على قولهم، الظن الفاسد، والجهل الكاسد، وما تهواه أنفسهم من الشرك، والبدع الموافقة لأهويتهم، والحال أنه لا موجب لهم يقتضي اتباعهم الظن، من فقد العلم والهدى، ولهذا قال تعالى: {وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى} أي: الذي يرشدهم في باب التوحيد والنبوة، وجميع المطالب التي يحتاج إليها العباد، فكلها قد بينها الله أكمل بيان وأوضحه، وأدله على المقصود، وأقام عليه من الأدلة والبراهين، ما يوجب لهم ولغيرهم اتباعه، فلم يبق لأحد عذر ولا حجة من بعد البيان والبرهان، وإذا كان ما هم عليه، غايته اتباع الظن، ونهايته الشقاء الأبدي والعذاب السرمدي، فالبقاء على هذه الحال، من أسفه السفه، وأظلم الظلم، ومع ذلك يتمنون الأماني، ويغترون بأنفسهم.

Buyruğundaki: {إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ} “Onlar, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden ibarettir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” Yani: mezhebinizin doğruluğuna dair hiçbir hüccet ve bürhan indirmemiştir. Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği her husus bâtıl ve fasittir, din edinilemez. Onlar kendileri de benimsedikleri görüşü kesin olarak bildiren bir bürhana uyuyor değillerdir; onları bu söze sevk eden şey ancak bozuk zan, köhne cehalet ve nefislerinin arzuladığı şirk ile hevalarına uygun bidatlerdir. Oysa ilim ve hidayetin bulunmaması gibi zanna uymalarını gerektirecek bir mazeretleri de yoktur. İşte bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى} “Oysa andolsun ki onlara Rablerinden hidayet gelmiştir.” Yani: tevhid, nübüvvet ve kulların ihtiyaç duyduğu tüm meselelerde kendilerine doğru yolu gösteren hidayet gelmiştir. Bunların hepsini Allah en mükemmel ve en açık şekilde beyan etmiş, gayeyi en iyi gösterir kılmış ve üzerine, kendilerinin ve başkalarının ona tabi olmasını gerektiren delil ve bürhanlar ikame etmiştir. Beyan ve bürhandan sonra artık hiç kimse için bir mazeret ve hüccet kalmamıştır. Onların üzerinde bulunduğu halin nihayeti zanna uymak, sonu ise ebedî şekavet ve bitmeyen azap olduğuna göre; bu hal üzere kalmak sefihliğin en sefihçesi, zulmün en karanlığıdır. Bununla birlikte yine de birtakım kuruntulara kapılmakta ve kendilerini aldatmaktadırlar.

12677. Metin

ولهذا أنكر تعالى على من زعم أنه يحصل له ما تمنى وهو كاذب في ذلك، فقال: {أَمْ لِلإنْسَانِ مَا تَمَنَّى فَلِلَّهِ الآخِرَةُ وَالأولَى} فيعطي منهما من يشاء، ويمنع من يشاء، فليس الأمر تابعا لأمانيهم، ولا موافقا لأهوائهم.

İşte bu sebeple Yüce Allah, bu hususta yalancı olduğu halde her arzu ettiği şeyin gerçekleşeceğini iddia eden kimseyi kınamış ve şöyle buyurmuştur: {أَمْ لِلإنْسَانِ مَا تَمَنَّى فَلِلَّهِ الآخِرَةُ وَالأولَى} “Yoksa insana her arzu ettiği şey var mıdır? Âhiret de dünya da Allah'ındır.” O, her ikisinden dilediğine verir, dilediğine vermez; iş onların kuruntularına tabi olmadığı gibi hevalarına da uygun değildir.

12678. Metin

{٢٦} {وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى} .

{26} {وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى} “Göklerde nice melekler vardır ki, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimse için izin vermesinden önce onların şefaati hiçbir fayda vermez.”

12679. Metin

يقول تعالى منكرا على من عبد غيره من الملائكة وغيرهم، وزعم أنها تنفعه وتشفع له عند الله يوم القيامة: {وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ} من الملائكة المقربين، وكرام الملائكة، {لا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا} أي: لا تفيد من دعاها وتعلق بها ورجاها، {إِلا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى} أي: لا بد من اجتماع الشرطين: إذنه تعالى في الشفاعة، ورضاه عن المشفوع له. ومن المعلوم المتقرر، أنه لا يقبل من العمل إلا ما كان خالصا لوجه الله، موافقا فيه صاحبه الشريعة، فالمشركون إذا لا نصيب لهم من شفاعة الشافعين، وقد سدوا على أنفسهم رحمة أرحم الراحمين.

Yüce Allah meleklerden ve başkalarından Kendisinden gayrısına tapan ve onların kıyamet gününde Allah katında kendilerine fayda sağlayıp şefaat edeceğini iddia eden kimseleri kınayarak şöyle buyurur: {وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ} “Göklerde nice melekler vardır ki” mukarreb ve şerefli meleklerden niceleri vardır ki, {لا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا} “onların şefaati hiçbir fayda vermez;” yani kendilerine dua eden, bağlanan ve onları uman kimseye bir fayda sağlamaz, {إِلا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى} “ancak Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimse için izin vermesinden sonra [fayda verir].” Yani: iki şartın bir arada bulunması zorunludur: Yüce Allah'ın şefaate izin vermesi ve hakkında şefaat edilecek kimseden razı olması. Sabit ve bilinen bir gerçektir ki amellerden ancak Allah rızası için ihlasla yapılanı ve sahibinin şeriata uyduğu ameli kabul edilir. Bu durumda müşriklerin şefaatçilerin şefaatinden hiçbir nasipleri yoktur ve onlar en merhametlilerin merhametlisinin rahmet kapısını kendi üzerlerine kapatmışlardır.

12680. Metin

{٢٧-٣٠} {إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلائِكَةَ تَسْمِيَةَ الأنْثَى * وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا * فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا * ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى} .

{27-30} {إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلائِكَةَ تَسْمِيَةَ الأنْثَى * وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا * فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا * ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى} “Âhirete iman etmeyenler, meleklere dişilerin adlarını takarlar. Oysa onların buna dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan ise haktan hiçbir şey kazandırmaz. Öyleyse bizim zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimseden yüz çevir! Onların ilimden ulaşabildikleri son nokta işte budur. Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir; hidayete ereni de en iyi O bilir.”

12681. Metin

يعني أن المشركين بالله المكذبين لرسله، الذين لا يؤمنون بالآخرة، وبسبب عدم إيمانهم بالآخرة تجرأوا على ما تجرأوا عليه، من الأقوال، والأفعال المحادة لله ولرسوله، من قولهم: " الملائكة بنات الله " فلم ينزهوا ربهم عن الولادة، ولم يكرموا الملائكة ويجلوهم عن تسميتهم إياهم إناثا، والحال أنه ليس لهم بذلك علم، لا عن الله، ولا عن رسوله، ولا دلت على ذلك الفطر والعقول، بل العلم كله دال على نقيض قولهم، وأن الله منزه عن الأولاد والصاحبة، لأنه الواحد الأحد، الفرد الصمد، الذي لم يلد ولم يولد، ولم يكن له كفوا أحد، وأن الملائكة كرام مقربون إلى الله، قائمون بخدمته {لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} والمشركون (١) إنما يتبعون في ذلك القول القبيح، وهو (٢) الظن الذي لا يغني من الحق شيئا، فإن الحق لا بد فيه من اليقين المستفاد من الأدلة القاطعة والبراهين الساطعة.

Yani; Allah'a şirk koşan, elçilerini yalanlayan ve âhirete iman etmeyen müşrikler, âhirete inanmamaları sebebiyle Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelen iddia ve davranışlara cüret etmişlerdir. “Melekler Allah'ın kızlarıdır” diyerek Rablerini çocuk edinmekten tenzih etmedikleri gibi, meleklere dişi adları takmaktan da onları yüce tutup tenzih etmemişlerdir. Oysa bu konuda ne Allah'tan ne de Resûlü'nden gelen hiçbir ilimleri yoktur; fıtratlar ve akıllar da buna delalet etmemektedir. Bilakis bütün ilim onların iddiasının zıddına delalet etmekte; Allah'ın çocuk ve eşten münezzeh olduğunu –çünkü O Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olup doğurmamış, doğrulmamış ve hiçbir şey O'na denk olmamıştır– ve meleklerin Allah'a yakınlaştırılmış şerefli kullar olup O'na kullukta bulunduklarını, {لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar” ayetiyle ortaya koymaktadır. Müşrikler ise bu çirkin sözde ancak haktan hiçbir şey kazandırmayan zanna uymaktadırlar. Zira hak konusunda kesin delillerden ve parlak bürhanlardan elde edilen yakîn zorunludur.

12682. Metin

ولما كان هذا دأب هؤلاء المذكورين أنهم (٣) لا غرض لهم في اتباع الحق، وإنما غرضهم ومقصودهم، ما تهواه نفوسهم، أمر الله رسوله بالإعراض عمن تولى عن ذكره، الذي هو الذكر الحكيم، والقرآن العظيم، والنبأ الكريم، فأعرض عن العلوم النافعة، ولم يرد إلا الحياة الدنيا، فهذا منتهى إرادته، ومن المعلوم أن العبد لا يعمل إلا للشيء الذي يريده،

Zikredilen bu kimselerin âdeti bu olunca; yani hakka tabi olmak gibi bir gayeleri olmayıp tek amaç ve maksatları nefislerinin arzuladığı şeyler olunca, Allah Resûlü'ne hikmet dolu zikir, yüce Kur'ân ve kerim haber olan zikrinden yüz çeviren, faydalı ilimleri terk edip dünya hayatından başkasını istemeyen kimseden yüz çevirmesini emretmiştir. İşte bu onların iradesinin son noktasıdır; malumdur ki kul ancak arzuladığı şey için amel eder.

12683. Metin

فسعيهم مقصور على الدنيا ولذاتها وشهواتها، كيف حصلت حصلوها، وبأي: طريق سنحت ابتدروها، {ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ} أي: هذا منتهى علمهم وغايته، وأما المؤمنون بالآخرة، المصدقون بها، أولو الألباب والعقول،

Onların çabaları yalnızca dünyaya, onun lezzetlerine ve şehvetlerine hasredilmiştir; nasıl elde edilirse edilsin elde ederler ve hangi yolla karşılarına çıkarsa çıksın hemen ona koşarlar. {ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ} “Onların ilimden ulaşabildikleri son nokta işte budur.” Yani: ilimlerinin son noktası ve gayesi budur. Âhirete iman eden, onu tasdik eden akıl ve basiret sahipleri müminlere gelince;

12684. Metin

فهمتهم وإرادتهم للدار الآخرة، وعلومهم أفضل العلوم وأجلها، وهو العلم المأخوذ من كتاب الله وسنة رسوله ﷺ، والله تعالى أعلم بمن يستحق الهداية فيهديه، ممن لا يستحق ذلك فيكله إلى نفسه، ويخذله، فيضل عن سبيل الله، ولهذا قال تعالى: {إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى} فيضع فضله حيث يعلم المحل اللائق به.

Onların gayret ve iradeleri1 âhiret yurduna yöneliktir. İlimleri ise ilimlerin en üstünü ve en yücesidir; o da Allah'ın Kitabı'ndan ve Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem sünnetinden alınan ilimdir. Yüce Allah, hidâyeti hak edip de hidâyete erdireceği kimseyi en iyi bildiği gibi, bunu hak etmeyip2 de kendi nefsine bırakacağı, yardımsız kılacağı ve neticede Allah yolundan sapacak olan kimseyi de en iyi bilendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur3: {إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى} “Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir; O, hidâyete ereni de en iyi bilendir.” Böylece O, lütfunu lâyık olduğunu bildiği yere koyar.

12685. Metin

{٣١-٣٢} {وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى * الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الإثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الأرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى} .

{31-32} {وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى * الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الإثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الأرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى} “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ındır. Bu, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması ve iyilik edenleri de en güzeliyle mükâfatlandırması içindir. Onlar ki, ufak tefek kusurlar (lemem) müstesna, günahın büyüklerinden ve hayasızlıklardan kaçınırlar. Şüphesiz Rabbin mağfireti pek geniş olandır. O, sizi yeryüzünden yarattığında ve siz annelerinizin karınlarında ceninler halinde iken sizi en iyi bilendir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın! O, sakınanı en iyi bilendir.”

12686. Metin

يخبر تعالى أنه مالك الملك، المتفرد بملك الدنيا والآخرة، وأن جميع من في السماوات والأرض ملك لله، يتصرف فيهم تصرف الملك العظيم، في عبيده ومماليكه، ينفذ فيهم قدره، ويجري عليهم شرعه، ويأمرهم وينهاهم، ويجزيهم على ما أمرهم به ونهاهم [عنه] ، فيثيب المطيع، ويعاقب العاصي، ليجزي الذين أساؤوا العمل السيئات من الكفر فما دونه بما عملوا من أعمال الشر بالعقوبة البليغة (١) .

Yüce Allah; mülkün sahibi olduğunu, dünya ve âhiretin mülkünde yegâne bulunduğunu, göklerde ve yerde olan herkesin Allah'ın mülkü olduğunu haber vermektedir. O, azametli bir Hükümdar'ın kulları ve köleleri üzerindeki tasarrufu gibi onlar üzerinde tasarrufta bulunur; onlar hakkında kaderini infaz eder, şeriatını onlar üzerinde yürütür, onlara emreder ve yasaklar koyar, emrettiği ve [yasakladığı] şeylerden ötürü onları hesaba çeker; böylece itaat edeni mükâfatlandırır, isyan edeni cezalandırır. Bu, küfür ve aşağısındaki kötülükleri işleyenleri, yaptıkları şer amellere karşılık şiddetli bir ceza ile cezalandırması içindir.

12687. Metin

{وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا} في عبادة الله تعالى، وأحسنوا إلى خلق الله، بأنواع المنافع {بِالْحُسْنَى} أي: بالحالة الحسنة في الدنيا والآخرة، وأكبر ذلك وأجله رضا ربهم، والفوز بنعيم الجنة (٢) .

{وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا} Yüce Allah'a ibadette ihsan üzere olan ve Allah'ın kullarına türlü faydalarla iyilik edenleri {بِالْحُسْنَى} “en güzeliyle mükâfatlandırması”; yani dünyada ve âhirette en güzel hal ile [mükâfatlandırması içindir]. Bunun en büyüğü ve en yücesi ise Rablerinin rızası ve cennet nimetine nail olmaktır.

12688. Metin

ثم ذكر وصفهم فقال: {الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الإثْمِ وَالْفَوَاحِشَ} أي: يفعلون ما أمرهم الله به من الواجبات، التي يكون تركها من كبائر الذنوب، ويتركون المحرمات الكبار، كالزنا، وشرب الخمر، وأكل الربا، والقتل، ونحو ذلك من الذنوب العظيمة، {إِلا اللَّمَمَ} وهي الذنوب الصغار، التي لا يصر صاحبها عليها، أو التي يلم بها العبد، المرة بعد المرة، على وجه الندرة والقلة، فهذه ليس مجرد الإقدام عليها مخرجا للعبد من أن يكون من المحسنين، فإن هذه مع الإتيان بالواجبات وترك المحرمات، تدخل تحت مغفرة الله التي وسعت كل شيء، ولهذا قال: {إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ} فلولا مغفرته لهلكت البلاد والعباد، ولولا عفوه وحلمه لسقطت السماء على الأرض، ولما ترك على ظهرها من دابة. ولهذا قال النبي ﷺ: "الصلوات الخمس، والجمعة إلى الجمعة، ورمضان إلى رمضان، مكفرات لما بينهن، ما اجتنبت الكبائر" [وقوله:] {هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الأرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ} أي: هو تعالى أعلم بأحوالكم كلها، وما جبلكم عليه، من الضعف والخور، عن كثير مما أمركم الله به، ومن كثرة الدواعي إلى بعض ٣ المحرمات، وكثرة الجواذب إليها، وعدم الموانع القوية، والضعف موجود مشاهد منكم حين أنشاكم ٤ الله من الأرض، وإذ كنتم في بطون أمهاتكم، ولم يزل موجودا فيكم، وإن كان الله تعالى قد أوجد فيكم قوة على ما أمركم به، ولكن الضعف لم يزل، فلعلمه تعالى بأحوالكم هذه، ناسبت الحكمة الإلهية والجود الرباني، أن يتغمدكم برحمته ومغفرته وعفوه، ويغمركم بإحسانه، ويزيل عنكم الجرائم والمآثم، خصوصا إذا كان العبد مقصوده مرضاة ربه في جميع الأوقات، وسعيه فيما يقرب إليه في أكثر الآنات، وفراره من الذنوب التي يتمقت بها عند مولاه، ثم تقع منه الفلتة بعد الفلتة، فإن الله تعالى أكرم الأكرمين وأرحم الراحمين ٥ أرحم بعباده من الوالدة بولدها، فلا بد لمثل هذا أن يكون من مغفرة ربه قريبا وأن يكون الله له في جميع أحواله مجيبا، ولهذا قال تعالى: {فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ} أي: تخبرون الناس بطهارتها على وجه التمدح ٦ .

Sonra onların vasıflarını zikrederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الإثْمِ وَالْفَوَاحِشَ} “Onlar, günahın büyüklerinden ve çirkin hayâsızlıklardan kaçınırlar”; yani Allah'ın kendilerine emrettiği ve terki büyük günahlardan sayılan vacipleri yerine getirirler; zina, içki içmek, faiz yemek, adam öldürmek ve benzeri büyük günahlar gibi büyük haramları terk ederler. {إِلا اللَّمَمَ} “Küçük günahlar müstesna”. Bunlar, failinin üzerinde ısrar etmediği veya kulun nadiren ve az bir şekilde ara sıra işlediği küçük günahlardır. İşte sadece bunları işlemek, kulu muhsinlerden (iyilik edenlerden) olmaktan çıkarmaz. Çünkü bunlar, vaciplerin yerine getirilmesi ve haramların terk edilmesiyle birlikte, Allah'ın her şeyi kuşatan bağışlamasının kapsamına girer. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ} “Şüphesiz Rabbinin mağfireti geniştir.” Eğer O'nun mağfireti olmasaydı beldeler ve kullar helak olurdu; O'nun affı ve hilmi olmasaydı gök yere düşer ve yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «الصلوات الخمس، والجمعة إلى الجمعة، ورمضان إلى رمضان، مكفرات لما بينهن، ما اجتنبت الكبائر» «Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe beş vakit namaz, cumadan cumaya ve ramazandan ramazana, aralarındaki [küçük günahlara] kefarettir.» [Yüce Allah'ın şu buyruğuna gelince:] {هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الأرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ} “O, sizi topraktan yarattığında ve siz annelerinizin karınlarında ceninler halinde iken sizi en iyi bilendir.” Yani Yüce Allah; bütün hallerinizi, Allah'ın size emrettiği pek çok şeye karşı fıtratınıza yerleştirdiği zaaf ve gevşekliği, birtakım 3 haramlara yönelik sevk edici amillerin çokluğunu, bunlara çeken unsurların fazlalığını ve güçlü engellerin bulunmayışını en iyi bilendir. Zaaf, Allah sizi topraktan yarattığında 4 ve siz annelerinizin karınlarında iken sizde mevcut ve müşahede edilir durumdaydı; hâlâ da sizde varlığını sürdürmektedir. Her ne kadar Yüce Allah size emrettiği şeyleri yapabilecek bir güç vermiş olsa da bu zaaf devam etmektedir. İşte Yüce Allah bu hallerinizi bildiği için ilahi hikmet ve rabbani cömertlik; sizi rahmeti, mağfireti ve affıyla bürümesini, ihsanıyla donatmasını, suç ve günahları sizden gidermesini gerektirmiştir. Özellikle de kulun gayesi her vakitte Rabbinin rızası olduğunda, çoğu zaman O'na yaklaştıracak amellere çaba gösterdiğinde, Mevlâ'sının katında kendisini gazaba uğratacak günahlardan kaçtığında ve ardından kendisinden ara sıra sürçmeler meydana geldiğinde [bu böyledir]. Zira Yüce Allah kerem sahiplerinin en keremlisi, merhametlilerin en merhametlisidir 5 ve kullarına bir annenin evladına olduğundan daha merhametlidir. Böyle bir kimsenin Rabbinin mağfiretine yakın olması ve Allah'ın her halinde onun dualarına icabet etmesi muhakkaktır. Bundan dolayı Yüce Allah: {فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ} “Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın!” buyurmuştur. Yani övünme maksadıyla insanlara nefislerinizin temiz olduğunu haber vermeyin 6.

12689. Metin

{هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى} [فإن التقوى، محلها القلب، والله هو المطلع عليه، المجازي على ما فيه من بر وتقوى، وأما الناس، فلا يغنون عنكم من الله شيئا] .

{هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى} “O, sakınanı en iyi bilendir.” [Çünkü takvanın yeri kalptir; ona muttali olan ve onda bulunan iyilik ve takvaya karşılık mükâfat veren Allah'tır. İnsanlar ise Allah'a karşı size hiçbir fayda sağlayamazlar].

12691. Metin

{٣٣-٦٢} {أَفَرَأَيْتَ الَّذِي تَوَلَّى * وَأَعْطَى قَلِيلا وَأَكْدَى * أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى * أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى * وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى * أَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى * وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الأوْفَى * وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى * وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى * وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا} .

{33-62} {أَفَرَأَيْتَ الَّذِي تَوَلَّى * وَأَعْطَى قَلِيلا وَأَكْدَى * أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى * أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى * وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى * أَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى * وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الأوْفَى * وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى * وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى * وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا} “Gördün mü o yüz çevireni? Azıcık verip sonra vermemekte direneni? Gaybın ilmi onun yanında da o mu görüyor? Yoksa Mûsâ'nın sayfalarında olanlar kendisine haber verilmedi mi? Ve ahdine vefa gösteren İbrâhîm'in sayfalarında olanlar... Gerçekten hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Şüphesiz onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Şüphesiz en son varış Rabbinedir. Güldüren de ağlatan da O'dur. Öldüren de dirilten de O'dur.”

12692. Metin

إلى آخر السورة يقول تعالى: {أَفَرَأَيْتَ} قبح حالة من أمر بعبادة ربه وتوحيده، فتولى عن ذلك وأعرض عنه؟

Sûrenin sonuna kadar Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {أَفَرَأَيْتَ} “Gördün mü” Rabbine ibadet etmek ve O'nu birlemekle emrolunduğu halde bundan yüz çevirip sırt dönen kimsenin çirkin halini?

12693. Metin

فإن سمحت نفسه ببعض الشيء، القليل، فإنه لا يستمر عليه، بل يبخل ويكدى ويمنع.

Şayet nefsi azıcık bir şeye cömertlik gösterse bile bunda devam etmez; bilakis cimrilik eder, keser ve vermez.

12694. Metin

فإن المعروف ليس سجية له وطبيعة (١) بل طبعه التولي عن الطاعة، وعدم الثبوت على فعل المعروف، ومع هذا، فهو يزكي نفسه، وينزلها غير منزلتها التي أنزلها الله بها.

Zira iyilik onun bir huyu ve tabiatı değildir; bilakis tabiatı itaatten yüz çevirmek ve iyilik yapmakta sebat göstermemektir. Bununla birlikte o, nefsini temize çıkarmakta ve onu Allah'ın koyduğu konumdan başka bir konuma yerleştirmektedir.

12695. Metin

{أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى} الغيب ويخبر به، أم هو متقول على الله، متجرئ على الجمع بين الإساءة والتزكية (٢) كما هو الواقع، لأنه قد علم أنه ليس عنده علم من الغيب، وأنه لو قدر أنه ادعى ذلك فالإخبارات القاطعة عن علم الغيب التي على يد النبي المعصوم، تدل على نقيض قوله، وذلك دليل على بطلانه.

{أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى} “Gaybın ilmi onun yanında da o mu görüyor” gaybı ve onu haber veriyor; yoksa Allah'a karşı yalan uyduran, kötülük işlemekle nefsini temize çıkarmayı bir arada toplama cüretini gösteren biri midir? Gerçekte olan da budur; zira onun gayba dair hiçbir ilminin bulunmadığı bilinmektedir. Faraza bunu iddia etse bile, masum Nebî'nin eliyle gelen gayb ilmine dair kesin haberler onun sözünün zıddına delalet eder ki bu da onun bâtıllığının delilidir.

12696. Metin

{أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ} هذا المدعي {بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى} أي: قام بجميع ما ابتلاه الله به، وأمره به من الشرائع وأصول الدين وفروعه، وفي تلك الصحف أحكام كثيرة من أهمها ما ذكره الله بقوله: {أَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى} أي: كل عامل له عمله الحسن والسيئ، فليس له من عمل غيره وسعيهم شيء، ولا يتحمل أحد عن أحد ذنبا

Bu iddiacıya {أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ} “Yoksa haber verilmedi mi” {بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى} “Mûsâ'nın ve ahdine vefa gösteren İbrâhîm'in sayfalarında olanlar?” Yani: Allah'ın kendisini imtihan ettiği ve emrettiği şeriatların, dinin usul ve füruunun tamamını yerine getiren [İbrâhîm'in sayfalarında olanlar]. O sayfalarda pek çok hüküm vardır ki en önemlilerinden biri Allah'ın şu buyruğuyla zikrettiğidir: {أَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى} “Gerçekten hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez ve insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Yani: her amel edenin iyi ve kötü ameli kendisinedir; başkasının amelinden ve çabasından ona hiçbir şey yoktur ve kimse kimsenin günahını yüklenmez.

12697. Metin

{وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى} في الآخرة فيميز حسنه من سيئه، {ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الأوْفَى} أي: المستكمل لجميع العمل الحسن الخالص بالحسنى، والسيئ الخالص بالسوأى، والمشوب بحسبه، جزاء تقر بعدله وإحسانه الخليقة كلها، وتحمد الله عليه، حتى إن أهل النار ليدخلون النار، وإن قلوبهم مملوءة من حمد ربهم، والإقرار له بكمال الحكمة ومقت أنفسهم، وأنهم الذين أوصلوا أنفسهم وأوردوها شر الموارد، وقد استدل بقوله تعالى: {وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى} من يرى أن القرب لا يفيد (٣) إهداؤها للأحياء ولا للأموات قالوا لأن الله قال: {وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ مَا سَعَى} فوصول سعي غيره إليه مناف لذلك، وفي هذا الاستدلال نظر، فإن الآية إنما تدل على أنه ليس للإنسان إلا ما سعى بنفسه، وهذا حق لا خلاف فيه، وليس فيها ما يدل على أنه لا ينتفع بسعي غيره، إذا أهداه ذلك الغير له، كما أنه ليس للإنسان من المال إلا ما هو في ملكه وتحت يده، ولا يلزم من ذلك، أن لا يملك ما وهبه له الغير من ماله الذي يملكه.

{وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى} “Şüphesiz onun çalışması yakında görülecektir;” âhirette görülecek ve iyisi kötüsünden ayırt edilecektir. {ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الأوْفَى} “Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” Yani: bütün ameli eksiksiz karşılayan bir ceza/mükâfat verilecektir; halis iyi amele en güzeliyle, halis kötü amele en kötüsüyle, karışık amele de durumuna göre [karşılık verilir]. Bütün yaratılmışların adaletini ve ihsanını ikrar edeceği, Allah'a hamdedeceği bir karşılıktır; öyle ki cehennem ehli cehenneme girerken kalpleri Rablerine hamd, O'nun tam hikmetini ikrar ve kendi nefislerinden nefretle doludur; zira nefislerini en kötü yere ulaştıran ve sürükleyen bizzat kendileridir. Yüce Allah'ın: {وَأَنْ لَيْسَ لِلإنْسَانِ إِلا مَا سَعَى} ayetinden hareketle ibadetlerin sevabını dirilere veya ölülere bağışlamanın fayda vermeyeceği görüşünde olanlar delil getirmişlerdir. Zira Allah Teâlâ: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” buyurmuştur, dolayısıyla başkasının çabasının ona ulaşması buna aykırıdır demişlerdir. Ancak bu istidlalde tutarsızlık vardır; zira ayet sadece insanın bizzat kendi çabasından başkasına sahip olmadığını gösterir ki bu haktır ve bunda ihtilaf yoktur. Fakat bir başkası kendi çabasını ona hediye/bağış ettiğinde başkasının çabasından faydalanamayacağına dair bir delalet yoktur. Tıpkı insanın sadece kendi mülkünde ve elinin altında olan mala sahip olması gibi; bundan, başkasının kendi sahip olduğu maldan ona hibe ettiği şeye sahip olamayacağı sonucu çıkmaz.

12698. Metin

وقوله: {وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى} أي: إليه تنتهي الأمور، وإليه تصير الأشياء والخلائق بالبعث والنشور، وإلى الله المنتهى في كل حال، فإليه ينتهي العلم والحكم، والرحمة وسائر الكمالات.

Buyruğundaki: {وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى} “Şüphesiz en son varış Rabbinedir.” Yani: işler O'na varıp dayanır; yeniden dirilme ve mahşer ile varlıklar ve mahlûkat O'na döner. Her durumda son varış Allah'adır; ilim, hüküm, rahmet ve diğer tüm kemal sıfatları O'na nihayet bulur.

12699. Metin

{وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى} أي: هو الذي أوجد أسباب الضحك والبكاء، وهو الخير والشر، والفرح والسرور والهم [والحزن] ، وهو سبحانه له الحكمة البالغة في ذلك،

{وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى} “Güldüren de ağlatan da O'dur.” Yani: gülme ve ağlama sebeplerini; hayır ile şerri, sevinç, neşe, tasa [ve hüznü] yaratan O'dur. Sübhânehu ve Teâlâ bunda tam bir hikmet sahibidir.

12700. Metin

{وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا} أي: هو المنفرد بالإيجاد والإعدام، والذي أوجد الخلق وأمرهم ونهاهم، سيعيدهم بعد موتهم، ويجازيهم بتلك الأعمال التي عملوها في دار الدنيا.

{وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا} “Öldüren de dirilten de şüphesiz O'dur.” Yani: Varlık âlemine getirmede ve yok etmede tek olan O'dur. Mahlûkatı var eden, onlara emir ve yasaklar koyan [Allah], ölümlerinden sonra onları tekrar diriltecek ve dünya yurdunda işlemiş oldukları amellerin karşılığını kendilerine tastamam verecektir.

12701. Metin

{وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى * وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الأخْرَى} .

{وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى * وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الأخْرَى} “Şüphesiz O, iki çifti; erkeği ve dişiyi, atıldığı zaman bir nutfeden (meniden) yarattı. Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.”

12702. Metin

{وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ} فسر الزوجين (١) بقوله: {الذَّكَرَ وَالأنْثَى} وهذا اسم جنس شامل لجميع الحيوانات، ناطقها وبهيمها، فهو المنفرد بخلقها، {مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى} وهذا من أعظم الأدلة على كمال قدرته وانفراده بالعزة العظيمة، حيث أوجد تلك الحيوانات، صغيرها وكبيرها من نطفة ضعيفة (٢) من ماء مهين، ثم نماها وكملها، حتى بلغت ما بلغت، ثم صار الآدمي منها إما إلى أرفع المقامات في أعلى عليين، وإما إلى أدنى الحالات في أسفل سافلين.

{وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ} “Şüphesiz O, iki çifti yarattı;” iki çifti {الذَّكَرَ وَالأنْثَى} “erkeği ve dişiyi” buyruğu ile tefsir etmiştir. Bu; konuşanı ve dilsiziyle bütün canlıları kapsayan bir cins ismidir; onları yaratmada O tek olandır. {مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى} “atıldığı zaman bir nutfeden.” Bu da O'nun kudretinin kemaline ve yüce izzetteki tekliğine en büyük delillerdendir; zira bu canlıları küçüğüyle büyüğüyle değersiz bir sudan ibaret zayıf bir nutfeden var etmiş, sonra onları büyütüp tamamlamış ve ulaştıkları noktaya eriştirmiştir. Ardından insanoğlu ya İlliyyîn'in en yücesindeki en üst makamlara yahut Esfele Sâfilîn'in en altındaki en düşük hallere gitmiştir.

12703. Metin

ولهذا استدل بالبداءة على الإعادة، فقال: {وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الأخْرَى} فيعيد العباد من الأجداث، ويجمعهم ليوم الميقات، ويجازيهم على الحسنات والسيئات.

İşte bu sebeple ilk yaratılışı tekrar yaratılışa delil getirerek: {وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الأخْرَى} “Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir” buyurmuştur; böylece kulları kabirlerden diriltecek, belirlenmiş gün için onları toplayacak ve iyilik ve kötülüklerine karşılık onlara ceza/mükâfat verecektir.

12704. Metin

{وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَى وَأَقْنَى} أي: أغنى العباد بتيسير أمر معاشهم من التجارات وأنواع المكاسب، من الحرف وغيرها، وأقنى أي: أفاد عباده من الأموال بجميع أنواعها، ما يصيرون به مقتنين لها، ومالكين لكثير من الأعيان، وهذا من نعمه على عباده أن جميع النعم منه تعالى (٣) وهذا يوجب للعباد أن يشكروه، ويعبدوه وحده لا شريك له

{وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَى وَأَقْنَى} “Zengin eden de sermaye sahibi kılan da O'dur.” Yani: ticaretler, zanaatlar ve benzeri türlü kazanç yollarından geçim işlerini kolaylaştırarak kullarını zengin kılmıştır. 'Aknâ' (sermaye sahibi kıldı) yani: kullarına her türlü maldan, kendilerini ona sahip kılan ve pek çok mülkün sahibi yapan mallar bahşetmiştir. Bütün nimetlerin Allah Teâlâ'dan olması O'nun kullarına olan nimetlerindendir. Bu da kulların O'na şükretmelerini ve hiçbir ortağı olmaksızın yalnızca O'na ibadet etmelerini gerektirir.

12705. Metin

{وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى} وهي النجم المعروف بالشعرى العبور، المسماة بالمرزم، وخصها الله بالذكر، وإن كان رب كل شيء، لأن هذا النجم مما عبد في الجاهلية، فأخبر تعالى أن جنس ما يعبده المشركون مربوب مدبر مخلوق،

{وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى} “Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur.” O, Şi'râ-i Ubûr olarak bilinen ve Mirzem diye adlandırılan meşhur yıldızdır. Her şeyin Rabbi olduğu halde Allah onu özellikle zikretmiştir; çünkü bu yıldız Câhiliye döneminde tapılan varlıklardandı. Yüce Allah müşriklerin taptığı cinsin de Rabbi olan, idare edilen ve yaratılmış bir varlık olduğunu haber vermiştir;

12706. Metin

فكيف تتخذ إلها مع الله (٤) .

öyleyse nasıl olur da Allah ile birlikte ilah edinilebilir?

12707. Metin

{وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الأولَى} وهم قوم هود ﵇، حين كذبوا هودا، فأهلكهم الله بريح صرصر عاتية

{وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الأولَى} “Şüphesiz O, önceki Âd kavmini helak etti.” Onlar Hûd'un (aleyhisselâm) kavmidir; Hûd'u yalanladıklarında Allah onları uğultulu ve pek şiddetli kasıp kavuran bir rüzgârla helak etmiştir.

12708. Metin

{وَثَمُودَ} قوم صالح ﵇، أرسله الله إلى ثمود فكذبوه، فبعث الله إليهم (٥) الناقة آية، فعقروها وكذبوه، فأهلكهم الله تعالى، {فَمَا أَبْقَى} منهم أحدا، بل أهلكهم الله عن آخرهم (٦) .

{وَثَمُودَ} “Semûd'u da;” onlar da Sâlih'in (aleyhisselâm) kavmidir. Allah onu Semûd'a gönderdi, fakat onu yalanladılar. Bunun üzerine Allah onlara bir ayet (mucize) olarak dişi deveyi gönderdi; onlar ise deveyi kestiler ve onu yalanladılar. Yüce Allah da onları helak etti, {فَمَا أَبْقَى} “hiçbirini geriye bırakmadı.” Bilakis Allah onların son ferdine varıncaya kadar hepsini helak etti.

12709. Metin

{وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَى} من هؤلاء الأمم، فأهلكهم الله وأغرقهم في اليم

{وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَى} “Daha önce Nûh kavmini de [helak etmişti]. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgındılar.” Bu ümmetlerden daha zalim ve azgındılar; Allah onları helak etti ve denizde boğdu.

12710. Metin

{وَالْمُؤْتَفِكَةَ} وهم قوم لوط ﵇ {أَهْوَى} أي: أصابهم الله بعذاب ما عذب به أحدا من العالمين، قلب أسفل ديارهم أعلاها، وأمطر عليهم حجارة من سجيل.

{وَالْمُؤْتَفِكَةَ} “Altüst olan şehirleri de” –ki onlar Lût'un (aleyhisselâm) kavmidir– {أَهْوَى} “O yere geçirdi.” Yani: Allah onları âlemlerden hiç kimseye vermediği bir azaba uğrattı; yurtlarının altını üstüne getirdi ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan taşlar yağdırdı.

12711. Metin

ولهذا قال: {فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى} أي: غشيها من العذاب الأليم الوخيم ما غشى أي: شيء عظيم لا يمكن وصفه.

İşte bu sebeple: {فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى} “Onları bürüyen bürüdü!” buyurmuştur; yani onları o elem verici, dehşetli azaptan bürüyen bürümüştür ki o, tarif edilmesi mümkün olmayan pek büyük bir şeydir.

12712. Metin

{فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى} أي: فبأي: نعم الله وفضله تشك أيها الإنسان؟ فإن نعم الله ظاهرة لا تقبل الشك بوجه من الوجوه، فما بالعباد من نعمة إلا منه تعالى، ولا يدفع النقم إلا هو.

{فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى} “Öyleyse Rabbinin hangi nimetlerinden şüphe edersin?” Yani: Ey insan! Allah'ın hangi nimet ve lütfundan şüphe duyarsın? Zira Allah'ın nimetleri hiçbir şekilde şüphe kabul etmeyecek derecede açıktır; kullardaki her bir nimet ancak Allah Teâlâ'dandır ve cezaları da O'ndan başkası defedemez.

12713. Metin

{هَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الأولَى} أي: هذا الرسول القرشي الهاشمي محمد بن عبد الله، ليس ببدع من الرسل، بل قد تقدمه من الرسل السابقين، ودعوا إلى ما دعا إليه، فلأي شيء تنكر رسالته؟ وبأي حجة تبطل دعوته؟

{هَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الأولَى} “Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır.” Yani: Kureyşli ve Hâşimî olan bu elçi Muhammed b. Abdillâh, peygamberler arasında bir ilk değildir; bilakis ondan önce de geçmiş peygamberler gelmiş ve onun davet ettiği şeye davet etmişlerdir. Öyleyse onun risaletini ne diye inkâr ediyorsunuz? Hangi hüccetle onun davetini bâtıl kılmaya çalışıyorsunuz?

12714. Metin

أليست أخلاقه [أعلا] أخلاق الرسل الكرام، أليست دعوته إلى كل خير والنهي عن كل شر؟ (٧) ألم يأت بالقرآن الكريم الذي لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه، تنزيل من حكيم حميد؟ ألم يهلك الله من كذب من قبله من الرسل الكرام؟ فما الذي يمنع العذاب عن المكذبين لمحمد سيد المرسلين، وإمام المتقين، وقائد الغر المحجلين؟

Onun ahlakı şerefli peygamberlerin ahlakının [en yücesi] değil midir? Onun daveti her hayra çağırmak ve her şerden sakındırmak değil midir? Önünden de ardından da bâtılın yaklaşamayacağı, Hakîm ve Hamîd olan Allah'tan indirilmiş Kur'ân-ı Kerîm'i getirmemiş midir? Allah ondan önceki şerefli elçileri yalanlayanları helak etmedi mi? Öyleyse peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin önderi ve alınları ak olanların rehberi Muhammed'i yalanlayanların başından azabı savacak olan nedir?

12715. Metin

{أَزِفَتِ الآزِفَةُ} أي: قربت القيامة، ودنا وقتها، وبانت علاماتها. {لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ} أي: إذا أتت القيامة وجاءهم العذاب الموعود به.

{أَزِفَتِ الآزِفَةُ} “Yaklaşan yaklaştı!” Yani: kıyamet yaklaştı, vakti geldi ve alametleri belirdi. {لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ} “Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak (vaktini erteleyecek veya kaldıracak) yoktur.” Yani: kıyamet geldiğinde ve kendilerine vadedilen azap ulaştığında.

12716. Metin

ثم توعد المنكرين لرسالة الرسول محمد ﷺ، المكذبين لما جاء به من القرآن الكريم، فقال: {أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ} ؟ أي: أفمن هذا الحديث الذي هو خير الكلام وأفضله وأشرفه تتعجبون منه، وتجعلونه من الأمور المخالفة للعادة الخارقة للأمور [والحقائق] المعروفة؟ هذا من جهلهم وضلالهم وعنادهم، وإلا فهو الحديث الذي إذا حدث صدق، وإذا قال قولا فهو القول الفصل الذي ليس بالهزل، وهو القرآن (٨) العظيم، الذي لو أنزل على جبل لرأيته خاشعا متصدعا من خشية الله، الذي يزيد ذوي الأحلام رأيا وعقلا وتسديدا وثباتا، وإيمانا ويقينا والذي (٩) ينبغي العجب من عقل من تعجب منه، وسفهه وضلاله.

Sonra Resûl Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini inkâr edenleri ve onun getirdiği Kur'ân-ı Kerîm'i yalanlayanları tehdit ederek şöyle buyurdu: {أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ} “Şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?” Yani: sözlerin en hayırlısı, en faziletlisi ve en şereflisi olan bu söze mi hayret ediyor ve onu bilinen [hakikatlere] ve âdetlere aykırı, akıl almaz şeylerden kılıyorsunuz? Bu, onların cehaletinden, sapıklığından ve inadındandır. Oysa o; haber verdiğinde doğru söyleyen, bir söz söylediğinde şaka olmayan hak ile bâtılı ayırt edici kesin söz olan ve şayet bir dağın üzerine indirilseydi Allah korkusundan onu baş eğmiş ve parça parça olmuş göreceğin o yüce Kur'ân'dır! O akıl sahiplerinin görüşünü, aklını, istikametini, sebatını, imanını ve yakînini artırır. Asıl şaşılması gereken şey ise, ondan hayrete düşen kimsenin aklı, sefahati ve sapıklığıdır.

12717. Metin

{وَتَضْحَكُونَ وَلا تَبْكُونَ} أي: تستعملون الضحك والاستهزاء به، مع أن الذي ينبغي أن تتأثر منه النفوس، وتلين له القلوب، وتبكي له العيون،

{وَتَضْحَكُونَ وَلا تَبْكُونَ} “Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!” Yani: nefislerin kendisinden etkilenmesi, kalplerin ona yumuşaması ve gözlerin onun için ağlaması gerekirken, siz onunla alay edip gülüyorsunuz;

12718. Metin

سماعا لأمره ونهيه، وإصغاء لوعده ووعيده، والتفاتا لأخباره الحسنة الصادقة

emrini ve yasağını işiterek, vaadine ve tehdidine kulak vererek, güzel ve doğru haberlerine yönelerek [ağlamak gerekirdi].

12719. Metin

{وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ} أي: غافلون عنه، لاهون عن تدبره، وهذا من قلة عقولكم وأديانكم فلو عبدتم الله وطلبتم رضاه في جميع الأحوال لما كنتم بهذه المثابة التي يأنف منها أولو الألباب، ولهذا قال تعالى: {فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا} الأمر بالسجود لله خصوصا، ليدل ذلك على فضله (١٠) وأنه سر العبادة ولبها، فإن لبها الخشوع لله (١١) والخضوع له، والسجود هو أعظم حالة يخضع بها العبد (١٢) فإنه يخضع قلبه وبدنه، ويجعل أشرف أعضائه على الأرض المهينة موضع وطء الأقدام. ثم أمر بالعبادة عموما، الشاملة لجميع ما يحبه الله ويرضاه من الأعمال والأقوال الظاهرة والباطنة.

{وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ} “Siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” Yani: ondan habersizsiniz, onu tefekkür etmekten uzaksınız. Bu da akıllarınızın ve dindarlığınızın azlığındandır. Şayet her halükârda Allah'a kulluk edip O'nun rızasını arasaydınız, akıl sahiplerinin tenezzül etmeyeceği bu durumda olmazdınız. İşte bu sebeple Yüce Allah: {فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا} “Haydi Allah için secdeye kapanın ve kulluk edin!” buyurmuştur. Özellikle Allah'a secde emredilmiştir ki bu, onun faziletine ve ibadetin sırrı ve özü olduğuna delalet etsin. Zira ibadetin özü Allah'a huşû duymak ve O'na boyun eğmektir; secde ise kulun en çok boyun eğdiği haldir. Çünkü hem kalbini hem bedenini boyun eğdirir ve en şerefli uzvunu ayak basılan değersiz toprağın üzerine koyar. Sonra Allah'ın sevip razı olduğu zahirî ve bâtınî bütün amelleri ve sözleri kapsayan ibadeti umumi olarak emretmiştir.

12720. Metin

تم تفسير سورة النجم، والحمد لله الذي لا نحصي ثناء عليه، بل هو كما أثنى على نفسه، وفوق ما يثني عليه عباده، وصلى الله على محمد وسلم تسليما كثيرا.

Necm Sûresi'nin tefsiri tamamlandı. Kendisine senâyı sayıp bitiremeyeceğimiz, bilakis Kendisini övdüğü gibi ve kullarının O'nu övmesinin de fevkinde olan Allah'a hamdolsun. Allah Muhammed'e pek çok salât ve bolca selam eylesin.