İkterebet Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12722. Metin

مكية

[Bu sûre] Mekkîdir.

12723. Metin

{١-٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ * وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ * وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ * وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الأنْبَاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ * حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ} .

{1-5} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ * وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ * وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ * وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الأنْبَاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ * حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Bir ayet (mucize) görseler hemen yüz çevirirler ve: ‘Süregelen bir büyüdür’ derler. Yalanladılar ve hevalarına uydular; oysa her iş kararlaştırılmış bir sona ulaşacaktır. Andolsun ki onlara, içinde sakındırma bulunan nice haberler gelmiştir. Bu, pek üstün bir hikmettir; fakat uyarılar fayda vermiyor!”

12724. Metin

يخبر تعالى أن الساعة وهي القيامة اقتربت وآن أوانها، وحان وقت مجيئها، ومع ذلك، فهؤلاء المكذبون لم يزالوا مكذبين بها، غير مستعدين لنزولها، ويريهم الله من الآيات العظيمة الدالة على وقوعها ما يؤمن على مثله البشر، فمن أعظم الآيات الدالة على صحة ما جاء به محمد بن عبد الله ﷺ، أنه لما طلب منه المكذبون أن يريهم من خوارق العادات ما يدل على [صحة ما جاء به و] صدقه، أشار ﷺ إلى القمر بإذن الله تعالى، فانشق فلقتين، فلقة على جبل أبي قبيس، وفلقة على جبل قعيقعان، والمشركون وغيرهم يشاهدون هذه الآية الكبرى (١) الكائنة في العالم العلوي، التي لا يقدر الخلق على التمويه بها والتخييل.

Yüce Allah saatin; yani kıyametin yaklaştığını, vaktinin geldiğini ve geliş zamanının eriştiğini haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar hâlâ onu yalanlamakta ve onun gelişine hazırlanmamaktadırlar. Allah onlara onun gerçekleşeceğine delalet eden ve benzerine insanların inanacağı azametli ayetler göstermektedir. Muhammed b. Abdillâh'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği şeylerin doğruluğuna delalet eden en büyük ayetlerden biri; yalanlayıcılar kendisinden [getirdiği şeyin sıhhatine ve] doğruluğuna delalet edecek olağanüstü bir mucize göstermesini istediklerinde, Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ'nın izniyle aya işaret etmesidir. Bunun üzerine ay iki parçaya ayrılmış; bir parçası Ebû Kubeys dağı üzerinde, diğer parçası ise Kuaykıân dağı üzerinde görülmüştür. Müşrikler ve diğerleri, yaratılmışların üzerinde gözbağcılık ve hayal oyunu yapmaya güç yetiremeyecekleri yüceler âleminde gerçekleşen bu en büyük ayeti (mucizeyi) bizzat müşahede etmişlerdir.

12725. Metin

فشاهدوا أمرا ما رأوا مثله، بل ولم يسمعوا أنه جرى لأحد من المرسلين قبله نظيره، فانبهروا لذلك، ولم يدخل الإيمان في قلوبهم، ولم يرد الله بهم خيرا، ففزعوا إلى بهتهم وطغيانهم، وقالوا: سحرنا محمد، ولكن علامة ذلك أنكم تسألون من قدم (٢) إليكم من السفر، فإنه وإن قدر على سحركم، لا (٣) يقدر أن يسحر من ليس مشاهدا مثلكم، فسألوا كل من قدم، فأخبرهم بوقوع ذلك، فقالوا: {سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ} سحرنا محمد وسحر غيرنا، وهذا من البهت، الذي لا يروج إلا على أسفه الخلق وأضلهم عن الهدى والعقل، وهذا ليس إنكارا منهم لهذه الآية وحدها، بل كل آية تأتيهم، فإنهم مستعدون لمقابلتها بالباطل (٤) والرد لها، ولهذا قال: {وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا} ولم يعد الضمير على انشقاق القمر فلم يقل: وإن يروها بل قال: {وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا} وليس قصدهم اتباع الحق والهدى، وإنما قصدهم اتباع الهوى، ولهذا قال: {وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} كقوله تعالى: {فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ} فإنه لو كان قصدهم اتباع الهدى، لآمنوا قطعا، واتبعوا محمدا ﷺ، لأنه أراهم الله على يديه (٥) من البينات والبراهين والحجج القواطع، ما دل على جميع المطالب الإلهية، والمقاصد الشرعية، {وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ} أي: إلى الآن، لم يبلغ الأمر غايته ومنتهاه، وسيصير الأمر إلى آخره، فالمصدق يتقلب في جنات النعيم، ومغفرة الله ورضوانه، والمكذب يتقلب في سخط الله وعذابه، خالدا مخلدا أبدا.

Benzerini görmedikleri, hatta ondan önceki peygamberlerden hiçbirine benzerinin gerçekleştiğini işitmedikleri bir hadiseyi müşahede ettiler ve bundan ötürü dehşete düştüler. Fakat iman kalplerine girmedi ve Allah haklarında hayır dilemedi; onlar da iftiralarına ve azgınlıklarına sığındılar. Dediler ki: “Muhammed bizi büyüledi! Ancak bunun işareti şudur: Yolculuktan yanınıza gelenlere sorun; zira o sizi büyülemeye güç yetirse bile, sizin gibi orada bulunmayanları büyülemeye güç yetiremez.” Gelen herkese sordular ve herkes bunun gerçekleştiğini haber verdi. Bunun üzerine: {سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ} “‘Süregelen bir büyüdür’ dediler;” yani Muhammed bizi de başkalarını da büyüledi dediler. Bu, yaratılmışların en sefihleri ile hidayet ve akıldan en çok sapanlarından başkasına yutturulamayacak bir iftiradır. Bu, onların yalnızca bu ayeti inkârı değildir; bilakis kendilerine gelen her ayeti bâtılla karşılamaya ve reddetmeye hazırdırlar. İşte bu sebeple: {وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا} “Bir ayet görseler hemen yüz çevirirler” buyurmuş ve zamiri ayın yarılmasına döndürerek “onu görseler” dememiş, bilakis “bir ayet görseler hemen yüz çevirirler” buyurmuştur. Onların maksadı hakka ve hidayete uymak değil, sadece hevalarına uymaktır. Bu sebeple: {وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} “Yalanladılar ve hevalarına uydular” buyurmuştur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: {فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ} “Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar ancak hevalarına uymaktadırlar.” Zira maksatları hidayete tabi olmak olsaydı, kesinlikle iman eder ve Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) uyarlardı. Çünkü Allah onun eliyle bütün ilahî taleplere ve şer'î maksatlara delalet eden apaçık deliller, bürhanlar ve kesin hüccetler göstermiştir. {وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ} “oysa her iş kararlaştırılmış bir sona ulaşacaktır.” Yani: şu ana kadar iş henüz gayesine ve son noktasına ulaşmamıştır; her iş nihayetine erecektir: Tasdik eden kimse Naîm cennetlerinde, Allah'ın mağfiret ve rızasında bulunacak; yalanlayan ise ebediyen Allah'ın gazabında ve azabında kalacaktır.

12726. Metin

وقال تعالى -مبينا أنهم ليس لهم قصد صحيح، ولا اتباع للهدى-: {وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الأنْبَاءِ} أي: الأخبار السابقة واللاحقة والمعجزات الظاهرة {مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ} أي: زاجر يزجرهم عن غيهم وضلالهم، وذلك {حِكْمَةٌ} منه تعالى {بَالِغَةٌ} أي: لتقوم حجته على المخالفين ٦ ولا يبقى لأحد على الله حجة بعد الرسل، {فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ} كقوله تعالى: {وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ لا يؤمنوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الألِيمَ}

Yüce Allah -onların doğru bir niyetlerinin ve hidayete tabi olma [arzularının] bulunmadığını beyan ederek- şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الأنْبَاءِ} “Andolsun onlara haberlerden öyleleri gelmiştir ki” yani önceki ve sonraki haberler ile apaçık mucizelerden; {مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ} “içinde [kötülükten] vazgeçirecek bir caydırıcılık bulunan [haberler gelmiştir].” Yani onları azgınlık ve sapıklıklarından alıkoyacak bir vazgeçirici [bulunan haberler gelmiştir]. Bu da Yüce Allah'tan {حِكْمَةٌ} {بَالِغَةٌ} “yetkin bir hikmettir”; yani muhaliflere6 karşı O'nun hücceti (kesin delili) ikame edilsin ve peygamberlerden sonra hiç kimsenin Allah'a karşı bir hücceti kalmasın diyedir. {فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ} “Fakat uyarılar [onlara] fayda vermiyor!” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ لا يؤمنوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الألِيمَ} “Onlara bütün ayetler (mucizeler) gelse bile, can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler.”

12727. Metin

{٦-٨} {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ} .

{6-8} {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ} “Öyleyse çağırıcının görülmemiş, dehşetli bir şeye çağıracağı güne kadar onlardan yüz çevir!”

12728. Metin

يقول تعالى لرسوله ﷺ: قد بان أن المكذبين لا حيلة في هداهم، فلم يبق إلا الإعراض عنهم والتولي عنهم، [فقال:] {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ} وانتظر بهم يوما عظيما وهولا جسيما، وذلك حين {يدعو الداع} إسرافيل ﵇ {إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ} أي: إلى أمر فظيع تنكره الخليقة، فلم تر منظرا أفظع ولا أوجع منه، فينفخ إسرافيل نفخة، يخرج بها الأموات من قبورهم لموقف القيامة.

Yüce Allah Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: Yalanlayanların hidayete ermesinde bir çare kalmadığı açığa çıkmıştır; geriye sadece onlardan yüz çevirmek ve sırt dönmek kalmıştır. [Şöyle buyurdu:] {فَتَوَلَّ عَنْهُمْ} “Öyleyse onlardan yüz çevir” ve onlar hakkında büyük bir günü ve azametli bir dehşeti bekle! Bu, çağırıcı İsrâfîl'in (aleyhisselâm) {إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ} “görülmemiş, dehşetli bir şeye” çağıracağı zamandır. Yani: yaratılmışların yadırgayacağı korkunç bir duruma; zira bundan daha dehşetli ve acı verici bir manzara görmemişlerdir. İsrâfîl bir sûra üfürür ve bununla ölüler kabirlerinden kıyamet meydanına çıkarlar.

12729. Metin

{خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ * مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} .

{خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ * مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} “Gözleri dehşetle eğilmiş olarak, sanki yayılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar. Çağırıcıya doğru koşarak... Kâfirler: ‘Bu çok çetin bir gündür!’ derler.”

12730. Metin

{خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ} أي: من الهول والفزع الذي وصل إلى قلوبهم، فخضعت وذلت، وخشعت لذلك أبصارهم.

{خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ} “Gözleri dehşetle eğilmiş olarak” yani: kalplerine ulaşan dehşet ve korkudan ötürü boyun büküp zelil olmuşlar ve bundan dolayı gözleri yere eğilmiştir.

12731. Metin

{يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ} وهي القبور، {كَأَنَّهُمْ} من كثرتهم، وروجان بعضهم ببعض {جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ} أي: مبثوث في الأرض، متكاثر جدا، {مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ} أي: مسرعين لإجابة النداء الداعي ١ وهذا يدل على أن الداعي يدعوهم ويأمرهم بالحضور لموقف القيامة، فيلبون دعوته، ويسرعون إلى إجابته، {يَقُولُ الْكَافِرُونَ} الذين قد حضر عذابهم: {هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} كما قال تعالى {على الكافرين غير يسير} [مفهوم ذلك أنه يسير سهل على المؤمنين] ٢ .

{يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ} “Kabirlerden çıkarlar” ki el-ecdâs (الأجْدَاثِ), kabirler demektir. Çokluklarından ve birbirlerine karışıp kaynaşmalarından ötürü {كَأَنَّهُمْ} “sanki onlar...” {جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ} “yayılmış çekirgeler gibidirler”; yani yeryüzüne saçılmış, son derece çoğalmış [çekirgeler gibidirler]. {مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ} “Çağırıcıya doğru koşarak...” yani: çağırıcının çağrısına icabet etmek için koşarak...1 Bu da gösterir ki çağırıcı onları çağırmakta ve kıyamet mevkiinde hazır bulunmalarını emretmektedir; onlar da onun çağrısına icabet etmekte ve çağrısına koşmaktadırlar. Azapları hazır bulunmuş olan {يَقُولُ الْكَافِرُونَ} “Kâfirler derler ki:” {هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} “Bu çok çetin bir gündür!” Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ} “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” [Bunun mefhumu; müminler için kolay ve zahmetsiz olduğudur.]2

12732. Metin

{٩-١٧} {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ * فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ * فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الأرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ * وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ * تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ * وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} .

{9-17} {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ * فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ * فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الأرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ * وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ * تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ * وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: ‘O bir delidir’ dediler ve o engellenip kovuldu. Bunun üzerine Rabbine: ‘Doğrusu ben yenik düştüm, artık Sen yardım et!’ diye dua etti. Biz de bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeryüzünü de kaynaklar halinde fışkırttık; böylece sular takdir edilmiş bir iş için birleşti. Ve onu tahtalardan ve çivilerden yapılmış gemiye bindirdik. İnkâr edilmiş olana bir mükâfat olarak gözlerimizin önünde (gözetimimiz altında) akıp gidiyordu. Andolsun ki biz onu bir ibret olarak bıraktık; öyleyse ibret alan yok mudur? Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öyleyse öğüt alan yok mudur?”

12733. Metin

لما ذكر ﵎ حال المكذبين لرسوله، وأن الآيات لا تنفع فيهم، ولا تجدي عليهم شيئا، أنذرهم وخوفهم بعقوبات الأمم الماضية المكذبة للرسل، وكيف أهلكهم الله وأحل بهم عقابه.

Allah (celle celâluhû) Resûlü'nü yalanlayanların halini ve ayetlerin kendilerine fayda vermeyip bir yarar sağlamadığını zikredince, peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalarıyla ve Allah'ın onları nasıl helak edip üzerlerine cezasını indirdiğiyle onları uyarmış ve korkutmuştur.

12734. Metin

فذكر قوم نوح، أول رسول بعثه الله إلى قوم يعبدون الأصنام، فدعاهم إلى توحيد الله وعبادته وحده لا شريك له، فامتنعوا من ترك الشرك وقالوا: {لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا}

Putlara tapan bir kavme Allah'ın gönderdiği ilk elçi olan Nûh'un kavmini zikretti. Nûh onları Allah'ın tevhidinde bulunmaya ve ortağı olmaksızın yalnızca O'na kulluk etmeye davet etti; fakat onlar şirki terk etmekten kaçındılar ve: {لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} “Sakın ilahlarınızı bırakmayın; Vedd'i, Süvâ'ı, Yegûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i sakın terk etmeyin!” dediler.

12735. Metin

ولم يزل نوح يدعوهم إلى الله ليلا ونهارا، وسرا وجهارا، فلم يزدهم ذلك إلا عنادا وطغيانا، وقدحا في نبيهم، ولهذا قال هنا: {فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ} لزعمهم أن ما هم عليه وآباؤهم من الشرك والضلال هو الذي يدل عليه العقل، وأن ما جاء به نوح ﵊ جهل وضلال، لا يصدر إلا من المجانين، وكذبوا في ذلك، وقلبوا الحقائق الثابتة شرعا وعقلا فإن ما جاء به هو الحق الثابت، الذي يرشد العقول النيرة المستقيمة، إلى الهدى والنور والرشد، وما هم عليه جهل وضلال مبين، [وقوله:] {وَازْدُجِرَ} أي: زجره قومه وعنفوه عندما دعاهم إلى الله تعالى، فلم يكفهم -قبحهم الله- عدم الإيمان به، ولا تكذيبهم إياه، حتى أوصلوا إليه من أذيتهم ما قدروا عليه، وهكذا جميع أعداء الرسل، هذه حالهم مع أنبيائهم.

Nûh onları gece gündüz, gizli ve açık olarak Allah'a davet etmeye devam etti; fakat bu durum onların sadece inadını, azgınlığını ve peygamberlerine dil uzatmasını artırdı. İşte bu sebeple burada: {فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ} “Kulumuzu yalanladılar ve: ‘O bir delidir’ dediler” buyurmuştur; zira kendilerinin ve atalarının üzerinde bulunduğu şirk ve sapıklığın aklın gösterdiği yol olduğunu, Nûh'un (aleyhisselâm) getirdiğinin ise ancak delilerden sadır olabilecek bir cehalet ve sapıklık olduğunu iddia ediyorlardı. Bu iddialarında yalan söylediler; şeriat ve akılla sabit hakikatleri tersyüz ettiler. Zira onun getirdiği şey; aydın ve dosdoğru akıllara hidayeti, nuru ve doğruluğu gösteren sabit hakikattir; onların üzerinde bulunduğu şey ise apaçık cehalet ve sapıklıktır. [Ayetindeki:] {وَازْدُجِرَ} “ve o engellenip kovuldu” ifadesi; Yüce Allah'a davet ettiğinde kavminin onu azarlayıp şiddetle menettiği anlamına gelir. –Allah onları çirkin kılsın– ona inanmamaları ve onu yalanlamaları yetmemiş gibi, güçlerinin yettiği her türlü eziyeti de ona ulaştırmışlardır. Elçilerin bütün düşmanları da işte böyledir; peygamberlerine karşı halleri hep bu olmuştur.

12736. Metin

فعند ذلك دعا نوح ربه [فقال:] {أَنِّي مَغْلُوبٌ} لا قدرة لي على الانتصار منهم، لأنه لم يؤمن من قومه إلا القليل النادر، ولا قدرة لهم على مقاومة قومهم، {فَانْتَصِرْ} اللهم لي منهم، وقال في الآية الأخرى: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} الآيات

Bunun üzerine Nûh Rabbine dua etti [ve şöyle dedi:] {أَنِّي مَغْلُوبٌ} “Doğrusu ben yenik düştüm,” onlardan intikam almaya ve kendimi savunmaya gücüm yetmiyor; çünkü kavminden pek az ve nadir kimse dışında iman eden olmamıştı ve onların da kavimlerine karşı koyma güçleri yoktu. {فَانْتَصِرْ} “artık Sen yardım et!” Allahım, onlara karşı bana zafer ver! Diğer ayette ise şöyle demiştir: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!”

12737. Metin

فأجاب الله سؤاله، وانتصر له من قومه، قال تعالى: {فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ} أي: كثير جدا متتابع

Allah onun duasına icabet etti ve kavmine karşı ona yardım etti. Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ} “Biz de bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık.” Yani: pek bol ve peş peşe dökülen bir su ile [açtık].

12738. Metin

{وَفَجَّرْنَا الأرْضَ عُيُونًا} فجعلت السماء ينزل منها من الماء شيء خارق للعادة، وتفجرت الأرض كلها، حتى التنور الذي لم تجر العادة بوجود الماء فيه، فضلا عن كونه منبعا للماء، لأنه موضع النار.

{وَفَجَّرْنَا الأرْضَ عُيُونًا} “Yeryüzünü de kaynaklar halinde fışkırttık.” Gökten olağanüstü miktarda sular inmeye başladı ve yeryüzünün tamamı fışkırdı; hatta ateş yeri olması hasebiyle su kaynağı olmak şöyle dursun, içinde su bulunması dahi mutat olmayan tandır (tennûr) bile fışkırdı.

12739. Metin

{فَالْتَقَى الْمَاءُ} أي: ماء السماء والأرض {عَلَى أَمْرٍ} من الله له بذلك، {قَدْ قُدِرَ} أي: قد كتبه الله في الأزل وقضاه، عقوبة لهؤلاء الظالمين الطاغين

{فَالْتَقَى الْمَاءُ} “böylece sular birleşti;” yani göğün ve yerin suyu, Allah'ın emriyle {عَلَى أَمْرٍ} {قَدْ قُدِرَ} “takdir edilmiş bir iş için.” Yani: bu zalim ve azgınlara bir ceza olmak üzere Allah'ın ezelde yazdığı ve hükmettiği bir takdir üzerine birleşti.

12740. Metin

{وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ} أي: ونجينا عبدنا نوحا على السفينة ذات الألواح والدسر أي: المسامير [التي] قد سمرت [بها] ألواحها وشد بها أسرها (١) .

{وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ} “Ve onu tahtalardan ve çivilerden yapılmış [gemiye] bindirdik.” Yani: kulumuz Nûh'u tahtaları ve çivileri olan gemi üzerinde kurtardık; tahtaları çivilenmiş ve yapısı sağlamlaştırılmıştı.

12741. Metin

{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} أي: تجري بنوح ومن آمن معه، ومن حمله من أصناف المخلوقات برعاية من الله، وحفظ [منه] لها عن الغرق [ونظر] ، وكلائه منه تعالى، وهو نعم الحافظ الوكيل، {جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ} أي: فعلنا بنوح ما فعلنا من النجاة من الغرق العام، جزاء له حيث كذبه قومه وكفروا به فصبر على دعوتهم، واستمر على أمر الله، فلم يرده عنه راد، ولا صده عنه (٢) صاد، كما قال [تعالى] عنه في الآية الأخرى: {قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ} الآية.

{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} “Gözlerimizin önünde (gözetimimiz altında) akıp gidiyordu.” Yani: Nûh'u, beraberindeki müminleri ve bindirdiği mahlûkat çeşitlerini taşıyarak, Allah'ın inayetiyle, [O'nun] onları boğulmaktan korumasıyla [ve gözetimiyle], Yüce Allah'ın muhafazası altında akıp gidiyordu. O ne güzel koruyucu ve ne güzel vekildir! {جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ} “İnkâr edilmiş olana bir mükâfat olarak.” Yani: kavmi onu yalanlayıp inkâr ettiği halde onların davetine sabrettiği, Allah'ın emri üzerinde sebat gösterdiği, hiçbir engelleyicinin kendisini bundan döndüremediği ve hiçbir engelcinin onu vazgeçiremediği için, Nûh'a umumî tufandan kurtarma mükâfatını bahşettik. Nitekim diğer ayette [Yüce Allah] onun hakkında şöyle buyurmuştur: {قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ} “Denildi ki: ‘Ey Nûh! Bizden bir selamet ve sana ve seninle birlikte olan topluluklara bereketlerle [gemiden] in!’”

12742. Metin

ويحتمل أن المراد: أنا أهلكنا قوم نوح، وفعلنا بهم ما فعلنا من العذاب والخزي، جزاء لهم على كفرهم وعنادهم، وهذا متوجه على قراءة من قرأها بفتح الكاف

Şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Küfür ve inatlarına bir ceza olmak üzere Nûh'un kavmini helak ettik ve onlara o azap ve rüsvalığı tattırdık. Bu mana, 'kâf' harfini üstün ile okuyanların (kefera şeklinde) kıraatine uygundur.

12743. Metin

{وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} أي: ولقد تركنا قصة نوح مع قومه آية يتذكر بها المتذكرون، على أن من عصى الرسل وعاندهم أهلكه الله بعقاب عام شديد، أو أن الضمير يعود إلى السفينة وجنسها، وأن أصل صنعتها تعليم

{وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Andolsun ki biz onu bir ibret olarak bıraktık; öyleyse ibret alan yok mudur?” Yani: Peygamberlere isyan edip onlara inat gösteren kimseyi Allah'ın umumî ve şiddetli bir azapla helak edeceğine dair ibret alanların ibret alacağı bir ders olarak Nûh'un kavmiyle olan kıssasını geriye bıraktık. Yahut zamir gemiye ve onun cinsine dönmektedir; zira onun yapılışının aslı,

12744. Metin

من الله لعبده (٣) نوح ﵇، ثم أبقى الله تعالى صنعتها وجنسها بين الناس ليدل ذلك على رحمته بخلقه وعنايته، وكمال قدرته، وبديع صنعته، {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} ؟ أي: فهل من متذكر (٤) للآيات، ملق ذهنه وفكرته لما يأتيه منها، فإنها في غاية البيان واليسر؟

Allah'ın kulu Nûh'a (aleyhisselâm) öğretmesiyledir. Sonra Yüce Allah, mahlûkatına olan rahmetine, inayetine, kudretinin kemaline ve sanatının eşsizliğine delalet etsin diye onun yapımını ve cinsini insanlar arasında baki kılmıştır. {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Öyleyse ibret alan yok mudur?” Yani: bu ayetlerden ibret alan, kendisine gelen ayetlere zihnini ve fikrini veren kimse yok mudur? Çünkü bu ayetler son derece açık ve kolaydır.

12745. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} أي: فكيف رأيت أيها المخاطب عذاب الله الأليم وإنذاره الذي لا يبقي لأحد عليه حجة.

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} “Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!” Yani: Ey muhatap! Allah'ın elem verici azabını ve hiç kimseye aleyhte bir mazeret bırakmayan uyarısını nasıl gördün?

12746. Metin

{وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} أي: ولقد يسرنا وسهلنا هذا القرآن الكريم، ألفاظه للحفظ والأداء، ومعانيه للفهم والعلم، لأنه أحسن الكلام لفظا، وأصدقه معنى، وأبينه تفسيرا، فكل من أقبل عليه يسر الله عليه مطلوبه غاية التيسير، وسهله عليه، والذكر شامل لكل ما يتذكر به العاملون من الحلال والحرام، وأحكام الأمر والنهي، وأحكام الجزاء والمواعظ والعبر، والعقائد النافعة والأخبار الصادقة، ولهذا كان علم القرآن حفظا وتفسيرا، أسهل العلوم، وأجلها على الإطلاق، وهو العلم النافع الذي إذا طلبه العبد أعين عليه، قال بعض السلف عند هذه الآية: هل من طالب علم فيعان [عليه] ؟ ولهذا يدعو الله عباده إلى الإقبال عليه والتذكر بقوله: {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ}

{وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öyleyse öğüt alan yok mudur?” Yani: Biz bu yüce Kur'an'ı, lafızlarını ezberlenip okunması, manalarını ise anlaşılıp kavranması için alabildiğine kolaylaştırdık. Çünkü o; lafız bakımından sözlerin en güzeli, mana bakımından en doğrusu ve açıklama bakımından en net olanıdır. Dolayısıyla kim ona yönelirse Allah onun arzusunu son derece kolaylaştırır ve ona kolaylık sağlar. Zikir (hatırlatma ve öğüt); amel edenlerin kendisiyle öğüt alıp amel edeceği helal ve haramları, emir ve yasak hükümlerini, ceza/mükâfat hükümlerini, vaaz ve ibretleri, faydalı inanç esaslarını ve doğru haberleri bütünüyle kapsar. Bu sebeple Kur'an ilmi -ezberlenmesi ve tefsir edilmesi yönüyle- ilimlerin en kolayı ve mutlak surette en yücesidir. O öyle faydalı bir ilimdir ki kul onu talep ettiğinde kendisine yardım edilir. Nitekim seleften bazıları bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Kendisine yardım edilecek bir ilim talibi yok mudur?” İşte bu yüzden Allah: {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Öyleyse öğüt alan yok mudur?” buyurarak kullarını ona yönelmeye ve [ondan] öğüt almaya davet etmektedir.

12747. Metin

{١٨-٢٢} {كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ * تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} .

{18-22} {كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ * تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Âd kavmi de yalanladı. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Şüphesiz biz onların üzerine uğursuzluğu devam eden bir günde dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydi. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öyleyse öğüt alan yok mudur?”

12748. Metin

{وعاد} هي القبيلة المعروفة باليمن، أرسل الله إليهم هودا ﵇ يدعوهم إلى توحيد الله وعبادته، فكذبوه، فأرسل الله عليهم {رِيحًا صَرْصَرًا} أي: شديدة جدا، {فِي يَوْمِ نَحْسٍ} أي: شديد العذاب والشقاء عليهم، {مُسْتَمِرٍّ} عليهم سبع ليال وثمانية أيام حسوما.

{وعاد} Âd, Yemen'de bilinen meşhur kabiledir. Allah onlara Hûd'u (aleyhisselâm) gönderdi; onları Allah'ın tevhidinde bulunmaya ve O'na kulluk etmeye davet etti, fakat onu yalanladılar. Bunun üzerine Allah onların üzerine {رِيحًا صَرْصَرًا} pek şiddetli ve uğultulu bir rüzgâr gönderdi; {فِي يَوْمِ نَحْسٍ} onlar için azabı ve şekaveti pek çetin bir günde, aralıksız yedi gece sekiz gün boyunca {مُسْتَمِرٍّ} devam eden bir günde [gönderdi].

12749. Metin

{تَنزعُ النَّاسَ} من شدتها، فترفعهم إلى جو السماء، ثم تدفعهم بالأرض فتهلكهم، فيصبحون {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ} أي: كأن جثثهم بعد هلاكهم مثل جذوع النخل الخاوي الذي أصابته (١) الريح فسقط على الأرض، فما أهون الخلق على الله إذا عصوا أمره

Rüzgâr şiddetinden {تَنزعُ النَّاسَ} “insanları söküp atıyordu;” onları göğün boşluğuna kaldırıyor, sonra yere çarpıp helak ediyordu. Böylece onlar: {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ} “sanki kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi” oluyorlardı. Yani: helak olduktan sonraki cesetleri, rüzgârın çarpıp yere serdiği içi boş hurma kütükleri gibiydi. Allah'ın emrine isyan ettiklerinde yaratılmışlar Allah katında ne kadar da değersizdir!

12750. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} كان [والله] العذاب الأليم، والنذارة التي ما أبقت لأحد عليه حجة، {وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} كرر تعالى ذلك رحمة بعباده وعناية بهم، حيث دعاهم إلى ما يصلح دنياهم وأخراهم.

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} “İşte benim azabım ve uyarılarım nasılmış!” [Allah'a yemin olsun ki] o, can yakıcı bir azap ve hiç kimsenin aleyhine ileri sürecek bir hüccet bırakmayan bir uyarıydı. {وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?” Yüce Allah, kullarına merhametinden ve onlara olan ihtimamından ötürü, onları dünyalarını ve ahiretlerini ıslah edecek şeylere davet ettiği için bunu tekrar buyurmuştur.

12751. Metin

{٢٣-٣٢} {كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ * فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ * أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ * سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الأشِرُ * إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ} .

{23-32} {كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ * فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ * أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ * سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الأشِرُ * إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ} “Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı. Dediler ki: ‘İçimizden tek bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz! Zikir (vahiy) aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, o şımarık bir yalancıdır!’ Yarın kimin şımarık bir yalancı olduğunu bilecekler! Şüphesiz biz onları imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz; artık onları gözetle ve sabret!”

12752. Metin

أي كذبت ثمود وهم القبيلة المعروفة المشهورة في أرض الحجر، نبيهم

Yani Hicr diyarında bilinen meşhur kabile olan Semûd, peygamberleri

12753. Metin

صالحا ﵇، حين دعاهم إلى عبادة الله وحده لا شريك له، وأنذرهم العقاب إن هم خالفوه

Sâlih'i (aleyhisselâm); kendilerini ortağı olmayan bir tek Allah'a ibadete davet ettiği ve muhalefet ettikleri takdirde azapla uyardığı zaman yalanladılar.

12754. Metin

فكذبوه واستكبروا عليه، وقالوا -كبرا وتيها-: {أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ} أي: كيف نتبع بشرا، لا ملكا منا، لا من غيرنا، ممن هو أكبر عند الناس منا، ومع ذلك فهو شخص واحد {إِنَّا إِذًا} أي: إن اتبعناه وهو بهذه الحال {لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ} أي: إنا لضالون أشقياء، وهذا الكلام من ضلالهم وشقائهم، فإنهم أنفوا أن يتبعوا رسولا من البشر، ولم يأنفوا أن يكونوا عابدين للشجر والحجر والصور.

Onu yalanladılar, ona karşı büyüklük tasladılar ve kibir ve gururla şöyle dediler: {أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ} “İçimizden tek bir beşere mi uyacağız?” Yani: Melek olmayan, başkalarından değil içimizden olan, üstelik insanlar katında bizden daha büyük de sayılmayan tek bir beşere nasıl uyarız? {إِنَّا إِذًا} “O takdirde biz” yani bu haldeyken ona uyarsak {لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ} “apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz!” Yani sapkın ve bedbaht kimseler oluruz. Bu söz onların kendi sapıklık ve bedbahtlıklarındandır; zira beşerden bir elçiye uymayı gururlarına yedirememişler, fakat ağaca, taşa ve suretlere tapınmayı kendilerine yedirebilmişlerdir!

12755. Metin

{أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا} أي: كيف يخصه الله من بيننا وينزل عليه الذكر؟ فأي مزية خصه من بيننا؟ وهذا اعتراض من المكذبين على الله، لم يزالوا يدلون به، ويصولون ويجولون ويردون به دعوة الرسل، وقد أجاب الله عن هذه الشبهة بقول الرسل لأممهم: {قالت رسلهم إن نحن إلا بشر مثلكم ولكن الله يمن على من يشاء من عباده} فالرسل من الله عليهم بصفات وأخلاق وكمالات، بها صلحوا لرسالات ربهم والاختصاص بوحيه،

{أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا} “Zikir aramızdan ona mı bırakıldı?” Yani: Allah aramızdan nasıl onu seçer de zikri ona indirir? Aramızdan onu ayıran hangi üstünlük vardır? Bu, yalanlayıcıların Allah'a karşı süreklilik arz eden bir itirazıdır; bununla ileri geri konuşur, peygamberlerin davetini bununla reddederler. Yüce Allah peygamberlerin ümmetlerine verdiği şu cevapla bu şüpheyi yanıtlamıştır: “Peygamberleri onlara dedi ki: Biz de ancak sizin gibi birer beşeriz; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur.” Zira peygamberler, Allah'ın kendilerine bahşettiği sıfatlar, ahlaklar ve kemaller sayesinde Rablerinin risaletine ve vahyiyle tahsis edilmeye layık olmuşlardır.

12756. Metin

ومن رحمته وحكمته أن كانوا من البشر، فلو كانوا من الملائكة لم يمكن البشر، أن يتلقوا عنهم، ولو جعلهم من الملائكة لعاجل الله المكذبين لهم بالعقاب العاجل.

Onların beşerden olması Allah'ın rahmetinden ve hikmetindendir. Şayet meleklerden olsalardı, insanların onlardan vahiy ve tebliğ alması mümkün olmazdı; onları meleklerden kılsaydı, yalanlayanları hemen çarçabuk bir azapla cezalandırırdı.

12757. Metin

والمقصود بهذا الكلام الصادر من ثمود لنبيهم صالح، تكذيبه، ولهذا حكموا عليه بهذا الحكم الجائر، فقالوا: {بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} أي: كثير الكذب والشر،

Semûd kavminin peygamberleri Sâlih'e karşı sarf ettiği bu sözden maksat onu yalanlamaktı. İşte bu sebeple onun hakkında bu haksız hükmü vererek: {بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} “Hayır, o şımarık bir yalancıdır!” yani yalanı ve şerri pek çok bir kimsedir dediler.

12758. Metin

فقبحهم الله ما أسفه أحلامهم وأظلمهم، وأشدهم مقابلة للصادقين الناصحين بالخطاب الشنيع، لا جرم عاقبهم الله حين اشتد طغيانهم

Allah onları çirkin kılsın; akılları ne kadar kıt, ne kadar zalimdirler ve doğru söyleyen, nasihat eden peygamberleri ne kadar çirkin sözlerle karşılamışlardır! Şüphesiz azgınlıkları şiddetlendiğinde Allah onları cezalandırmıştır.

12759. Metin

فأرسل الله الناقة التي هي من أكبر النعم عليهم، آية من آيات الله، ونعمة يحتلبون من ضرعها ١ ما يكفيهم أجمعين، {فِتْنَةً لَهُمْ} أي: اختبارا منه لهم وامتحانا {فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ} أي: اصبر على دعوتك إياهم، وارتقب ما يحل بهم، أو ارتقب هل يؤمنون أو يكفرون؟

[Bunun üzerine] Allah, kendilerine en büyük nimetlerden biri, Allah'ın ayetlerinden bir ayet ve memesinden 1 hepsine yetecek kadar süt sağdıkları bir lütuf olan dişi deveyi {فِتْنَةً لَهُمْ} “onlar için bir imtihan olarak” yani Kendisinden onlar için bir sınama ve deneme olmak üzere gönderdi. {فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ} “Artık onları gözetle ve sabret!” Yani: Onları [hakka] davet etmeye sabret ve başlarına gelecek olanı gözetle yahut iman mı edecekler yoksa inkâr mı edecekler diye bekle!

12760. Metin

{وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ * فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} .

{وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ * فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ * فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver; her su nöbetinde hazır bulunulacaktır. Derken arkadaşlarını çağırdılar; o da cüret edip deveyi kesti. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Şüphesiz biz onların üzerine tek bir çığlık gönderdik de ağıl yapıcının ufalanmış kuru çalıları gibi oldular. Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öyleyse öğüt alan yok mudur?”

12761. Metin

{وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ} أي: وأخبرهم أن الماء أي: موردهم الذي يستعذبونه، قسمة بينهم وبين الناقة، لها شرب يوم ولهم شرب يوم آخر معلوم، {كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ} أي: يحضره من كان قسمته، ويحظر على من ليس بقسمة له.

{وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ} “Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver;” yani tatlı su kaynaklarının kendileri ile deve arasında paylaştırıldığını, bir gün devenin su içme hakkı olduğunu, diğer belirli bir günde de kendilerinin su içme hakkı olduğunu haber ver. {كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ} “her su nöbetinde hazır bulunulacaktır.” Yani: sırası kime aitse o hazır bulunur; payı olmayana ise o gün su yasaklanır.

12762. Metin

{فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ} الذي باشر عقرها، الذي هو أشقى القبيلة {فَتَعَاطَى} أي: انقاد لما أمروه به من عقرها {فَعَقَرَ}

Kabilenin en bedbahtı olan ve deveyi bizzat kesme işine girişen {فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ} “arkadaşlarını çağırdılar;” {فَتَعَاطَى} yani deveyi kesmeleri hususunda kendisine emrettikleri şeye boyun eğip cüret etti {فَعَقَرَ} “ve deveyi kesti.”

12763. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} كان أشد عذاب، أرسل الله عليهم صيحة ورجفة أهلكتهم عن آخرهم، ونجى الله صالحا ومن آمن معه {وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ}

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ} “Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!” Azapların en şiddetlisiydi; Allah onların üzerine bir çığlık ve sarsıntı gönderdi, onları son ferdine kadar helak etti. Sâlih'i ve onunla birlikte iman edenleri ise kurtardı. {وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öyleyse öğüt alan yok mudur?”

12764. Metin

{٣٣-٤٠} {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلا آلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ * نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ * وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ * وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ * فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} .

{33-40} {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ * إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلا آلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ * نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ * وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ * وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ * فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ * وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı. Şüphesiz biz onların üzerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Yalnız Lût'un ailesi müstesna; onları seher vaktinde kurtardık. Katımızdan bir nimet olarak... Şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız. Andolsun ki Lût onları bizim yakalamamızla uyarmıştı; fakat onlar uyarıları şüpheyle karşıladılar. Andolsun ki onlar onun konuklarına göz dikmişlerdi; biz de gözlerini silme kör ettik. ‘Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!’ dedik. Andolsun ki bir sabah vakti onları yakalarını bırakmayan bir azap bastırıverdi. ‘Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!’ Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öyleyse öğüt alan yok mudur?”

12765. Metin

أي: {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ} لوطا ﵇، حين دعاهم إلى عبادة الله وحده لا شريك له، ونهاهم عن الشرك والفاحشة التي ما سبقهم بها أحد من العالمين،

Yani: {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ} Lût kavmi, Lût'u (aleyhisselâm); kendilerini tek bir Allah'a ibadete davet ettiği, şirkten ve âlemlerden hiç kimsenin kendilerinden önce yapmadığı o hayasızlıktan (fahişeden) sakındırdığı zaman yalanladı.

12766. Metin

فكذبوه واستمروا على شركهم وقبائحهم، حتى إن الملائكة الذين جاءوه بصورة أضياف حين سمع بهم قوم لوط، جاؤوهم (١) مسرعين، يريدون إيقاع الفاحشة فيهم، لعنهم الله وقبحهم، وراودوه عنهم،

Onu yalanladılar; şirkleri ve çirkinlikleri üzerinde devam ettiler. Hatta misafir suretinde ona gelen melekleri işittiklerinde Lût kavmi, içlerinde o çirkinliği işlemek isteyerek aceleyle koşup geldiler –Allah onları lanetlesin ve çirkin kılsın– ve konuklarını kendilerine teslim etmesini istediler.

12767. Metin

فأمر الله جبريل ﵇، فطمس أعينهم بجناحه، وأنذرهم نبيهم بطشة الله وعقوبته {فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ} {وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ} قلب الله عليهم ديارهم، وجعل أسفلها أعلاها، وتتبعهم بحجارة من سجيل منضود، مسومة عند ربك للمسرفين، ونجى الله لوطا وأهله من الكرب العظيم، جزاء لهم على شكرهم لربهم، وعبادته وحده لا شريك له.

Bunun üzerine Allah Teâlâ Cibrîl'e (aleyhisselâm) emretti; o da kanadıyla onların gözlerini silip kör etti. Peygamberleri onları Allah'ın şiddetli yakalayışı ve cezalandırması hususunda uyardıysa da {فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ} “uyarıları şüpheyle karşılayıp tartıştılar.” {وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ} “Andolsun ki sabah erkenden onları kalıcı ve yerleşik bir azap yakaladı.” Allah onların yurtlarının altını üstüne getirdi ve üzerlerine, Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş, peş peşe dizilmiş pişmiş balçıktan taşlar yağdırdı. Rablerine şükretmelerine ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmaksızın yalnızca O'na ibadet etmelerine bir mükâfat olarak Allah, Lût'u ve ailesini o büyük kederden kurtardı.

12768. Metin

{٤١-٥٥} {وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ * كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ * أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ * أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ * سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ * بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ * إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ * يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ * إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ} .

{41-55} {وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ * كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ * أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ * أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ * سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ * بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ * إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ * يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ * إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ} “Andolsun ki Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti. Bütün ayetlerimizi yalanladılar; biz de onları mutlak güç ve kudret sahibinin yakalayışıyla yakaladık. Sizin kâfirleriniz bunlardan daha mı hayırlıdır? Yoksa kitaplarda sizin için bir kurtuluş beratı mı var? Yoksa: ‘Biz yardımlaşan, yenilmez bir topluluğuz’ mu diyorlar? O topluluk hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır! Bilakis onların asıl buluşma vakti kıyamettir; kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır! Şüphesiz günahkârlar bir sapıklık ve çılgınlık içindedirler. O gün yüzüstü ateşe sürüklenecekler: ‘Tadın cehennemin dokunuşunu!’ [denilecek]. Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle (ölçüyle) yarattık.”

12769. Metin

أي: {وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ} أي: فرعون وقومه {النُّذُرُ} فأرسل الله إليهم موسى الكليم، وأيده بالآيات الباهرات، والمعجزات القاهرات (١) وأشهدهم من العبر ما لم يشهد عليه أحدا غيرهم (٢) فكذبوا بآيات الله كلها، فأخذهم أخذ عزيز مقتدر، فأغرقهم في اليم هو وجنوده (٣) والمراد من ذكر هذه القصص تحذير [الناس و] المكذبين لمحمد ﷺ، ولهذا قال: {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ} أي: هؤلاء الذين كذبوا أفضل الرسل، خير من أولئك المكذبين، الذين ذكر الله هلاكهم وما جرى عليهم؟ فإن كانوا خيرا منهم، أمكن أن ينجوا من العذاب، ولم يصبهم ما أصاب أولئك الأشرار، وليس الأمر كذلك، فإنهم إن لم يكونوا شرا منهم، فليسوا بخير منهم، {أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ} أي: أم أعطاكم الله عهدا وميثاقا في الكتب التي أنزلها على الأنبياء، فتعتقدون حينئذ أنكم الناجون بإخبار الله ووعده؟ وهذا غير واقع، بل غير ممكن عقلا وشرعا، أن تكتب براءتهم في الكتب الإلهية المتضمنة للعدل والحكمة، فليس من الحكمة نجاة أمثال هؤلاء المعاندين المكذبين، لأفضل الرسل وأكرمهم على الله، فلم يبق إلا أن يكون بهم قوة ينتصرون بها،

Yani: {وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ} Firavun ve kavmine {النُّذُرُ} “uyarıcılar gelmişti.” Allah onlara Kelîm olan Mûsâ'yı gönderdi; onu göz kamaştırıcı mucizeler ve kahredici burhanlarla destekledi. Onlardan başkasına göstermediği nice ibretleri onlara gösterdi. Fakat onlar Allah'ın bütün ayetlerini yalanladılar; Allah da onları mutlak güç ve kudret sahibinin yakalayışıyla yakalayıp kendisini ve ordularını denizde boğdu. Bu kıssaların zikredilmesinden maksat, [insanları ve] Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayanları uyarmaktır. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur: {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ} “Sizin kâfirleriniz bunlardan daha mı hayırlıdır?” Yani: Peygamberlerin en faziletlisini yalanlayan bu kimseler, Allah'ın helaklerini ve başlarına gelenleri zikrettiği o yalanlayıcılardan daha mı hayırlıdır? Şayet onlardan daha hayırlı iseler azaptan kurtulmaları ve o şerli kimselerin başına gelenlerin bunlara isabet etmemesi mümkün olurdu. Fakat durum böyle değildir; onlar diğerlerinden daha şerli değillerse bile onlardan daha hayırlı da değillerdir. {أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ} “Yoksa kitaplarda sizin için bir kurtuluş beratı mı var?” Yani: Yoksa Allah peygamberlere indirdiği kitaplarda size bir ahit ve sözleşme verdi de Allah'ın haberi ve vaadiyle kurtulacak olanların sizler olduğuna mı inanıyorsunuz? Bu asla vaki değildir; bilakis adaleti ve hikmeti barındıran ilahî kitaplarda onların beraatinin yazılması aklen de şer'an de imkânsızdır. Peygamberlerin en faziletlisini ve Allah katında en kerim olanını yalanlayan böyle inatçı kimselerin kurtulması hikmete uygun değildir. Geriye sadece kendilerini savunacakları bir güçlerinin bulunması ihtimali kalmaktadır;

12770. Metin

فأخبر تعالى أنهم يقولون: {نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ} قال تعالى مبينا لضعفهم، وأنهم مهزومون: {سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ} فوقع كما أخبر، هزم الله جمعهم الأكبر يوم بدر، وقتل من (٤) صناديدهم وكبرائهم ما ذلوا به (٥) ونصر الله دينه ونبيه وحزبه المؤمنين.

Yüce Allah onların: {نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ} “‘Biz yardımlaşan, yenilmez bir topluluğuz’” dediklerini haber vermiştir. Yüce Allah ise onların zayıflığını ve hezimete uğrayacaklarını beyan ederek: {سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ} “O topluluk hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır!” buyurdu. Hadise tıpkı haber verdiği gibi gerçekleşti: Bedir gününde Allah onların en büyük topluluğunu hezimete uğrattı; elebaşlarından ve ileri gelenlerinden kendilerini zillete düşüren kimseler öldürüldü; Allah dinine, Peygamberi'ne ve müminlerden oluşan taraftarlarına yardım etti.

12771. Metin

ومع ذلك، فلهم موعد يجمع به أولهم وآخرهم، ومن أصيب في الدنيا منهم، ومن متع بلذاته، ولهذا قال: {بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ} الذي يحازون به، ويؤخذ منهم الحق بالقسط، {وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ} أي: أعظم وأشق، وأكبر من كل ما يتوهم، أو يدور بالبال (٦) .

Bununla birlikte öncekilerini ve sonrakilerini, dünyada musibete uğrayanlarını ve dünya lezzetleriyle faydalandırılanlarını bir araya toplayacak bir buluşma vakitleri vardır. İşte bu yüzden: {بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ} “Bilakis onların asıl buluşma vakti kıyamettir;” yani cezalandırılacakları ve adaletle kendilerinden hakkın alınacağı vakittir; {وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ} “kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır!” Yani: tahayyül edilen veya akla gelebilecek her şeyden daha büyük, daha meşakkatli ve daha dehşetlidir.

12772. Metin

{إِنَّ الْمُجْرِمِينَ} أي: الذين أكثروا من فعل الجرائم، وهي الذنوب العظيمة من الشرك وغيره، من المعاصي {فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ} أي: هم ضالون في الدنيا، ضلال عن العلم، وضلال عن العمل، الذي ينجيهم من العذاب، ويوم القيامة في العذاب الأليم، والنار التي تتسعر بهم، وتشتعل في أجسامهم، حتى تبلغ أفئدتهم.

{إِنَّ الْمُجْرِمِينَ} “Şüphesiz günahkârlar;” yani şirk ve diğer günahlardan ibaret büyük cürümleri çokça işleyenler {فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ} “bir sapıklık ve çılgınlık içindedirler.” Yani: dünyada ilimden ve kendilerini azaptan kurtaracak amelden sapmış sapıklardırlar; kıyamet gününde ise elem verici azapta ve kendileriyle alevlenen, bedenlerini yakıp ta kalplerine kadar ulaşan ateştedirler.

12773. Metin

{يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ} التي هي أشرف ما بهم من الأعضاء، وألمها أشد من ألم غيرها، فيهانون بذلك ويخزون، ويقال لهم:

{يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ} “O gün yüzüstü ateşe sürüklenecekler;” ki yüzleri uzuvlarının en şereflisidir ve acısı diğer uzuvlardan daha şiddetlidir. Böylece zelil ve rüsva edilecekler ve kendilerine şöyle denilecektir:

12774. Metin

{ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ} أي: ذوقوا ألم النار وأسفها وغيظها ولهبها.

{ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ} “‘Tadın cehennemin dokunuşunu!’” Yani: ateşin acısını, hüznünü, öfkesini ve alevini tadın!

12775. Metin

{إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ} وهذا شامل للمخلوقات والعوالم العلوية والسفلية، أن الله تعالى وحده خلقها لا خالق لها سواه، ولا مشارك له في خلقها (٧) .

{إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ} “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle (ölçüyle) yarattık.” Bu; ulvî ve süflî âlemleri ve mahlûkatı kapsar. Şüphesiz onları tek başına yaratan Yüce Allah'tır; O'ndan başka yaratıcı yoktur ve yaratmasında O'nun hiçbir ortağı bulunmaz.

12776. Metin

وخلقها بقضاء سبق به علمه، وجرى به قلمه، بوقتها ومقدارها، وجميع ما اشتملت عليه من الأوصاف، وذلك على الله يسير، فلهذا قال:

[Allah] onları; ilminin önceden kuşattığı ve kaleminin yazdığı bir takdirle, vaktiyle, miktarıyla ve barındırdığı bütün nitelikleriyle yaratmıştır. Bu ise Allah'a pek kolaydır. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:

12777. Metin

{وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ * وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ * وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ * وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ * إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ * فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ} .

{وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ * وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ * وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ * وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ * إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ * فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ} “Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi sadece tek bir andır (tek bir sözdür). Andolsun ki biz sizin benzerlerinizi helak ettik; öyleyse öğüt alan yok mudur? Yaptıkları her şey amel defterlerindedir. Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır. Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadırlar. Kudretli bir Hükümdar'ın huzurunda, doğruluk makamındadırlar.”

12778. Metin

{وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ} فإذا أراد شيئا قال له كن فيكون كما أراد، كلمح البصر، من غير ممانعة ولا صعوبة.

{وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ} “Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi sadece tek bir andır (sözdür).” Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘ol’ der ve hiçbir engel ve zorluk olmaksızın, bir göz açıp kapama süresinde dilediği gibi hemen oluverir.

12779. Metin

{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ} من الأمم السابقين الذين عملوا كما عملتم، وكذبوا كما كذبتم {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} أي: متذكر يعلم أن سنة الله في الأولين والآخرين واحدة، وأن حكمته كما اقتضت إهلاك أولئك الأشرار، فإن هؤلاء مثلهم، ولا فرق بين الفريقين.

Sizin yaptıklarınızı yapan ve sizin gibi yalanlayan geçmiş ümmetlerden {وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ} “Andolsun ki biz sizin benzerlerinizi helak ettik;” {فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “öyleyse öğüt alan yok mudur?” Yani: Allah'ın öncekiler ve sonrakiler hakkındaki sünnetinin bir olduğunu, hikmetinin o şerlileri helak etmeyi gerektirdiği gibi bunların da onlar gibi olduğunu ve iki zümre arasında bir fark bulunmadığını bilip düşünen yok mudur?

12780. Metin

{وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ} أي: كل ما فعلوه من خير وشر مكتوب

{وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ} “Yaptıkları her şey kitaplardadır (defterlerdedir).” Yani: hayır ve şerden yaptıkları her şey kader kitaplarında

12781. Metin

عليهم في الكتب القدرية {وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ} أي: مسطر مكتوب،

aleyhlerine yazılmıştır. {وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ} “Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.” Yani: kaydedilmiş ve yazılmıştır.

12782. Metin

وهذا حقيقة القضاء والقدر، وأن جميع الأشياء كلها، قد علمها الله تعالى، وسطرها عنده في اللوح المحفوظ، فما شاء الله كان، وما لم يشأ لم يكن، فما أصاب الإنسان لم يكن ليخطئه، وما أخطأه لم يكن ليصيبه.

Kaza ve kaderin hakikati işte budur: Bütün varlıkları ve olayları Yüce Allah bilmiş ve Kendi katında Levh-i Mahfûz'a kaydetmiştir. Allah'ın dilediği olmuş, dilemediği olmamıştır; insana isabet eden şeyin ondan şaşması, ondan sapan şeyin de ona isabet etmesi mümkün değildir.

12783. Metin

{إِنَّ الْمُتَّقِينَ} لله، بفعل أوامره وترك نواهيه، الذين اتقوا الشرك والكبائر والصغائر.

{إِنَّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz takva sahipleri;” emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak Allah'a karşı takvalı davrananlar, şirkten, büyük ve küçük günahlardan sakınanlardır.

12784. Metin

{فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ} أي: في جنات النعيم، التي فيها ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، من الأشجار اليانعة، والأنهار الجارية، والقصور الرفيعة، والمنازل الأنيقة، والمآكل والمشارب اللذيذة، والحور الحسان، والروضات البهية في الجنان، ورضوان الملك الديان، والفوز بقربه، ولهذا قال: {فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ} فلا تسأل بعد هذا عما يعطيهم ربهم من كرامته وجوده، ويمدهم به من إحسانه ومنته، جعلنا الله منهم، ولا حرمنا خير ما عنده بشر ما عندنا.

{فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ} “cennetlerde ve ırmak kenarlarındadırlar;” yani meyveleri olgun ağaçlar, akan ırmaklar, yüksek köşkler, zarif konaklar, lezzetli yiyecek ve içecekler, güzel huriler, cennetlerdeki göz alıcı bahçeler, Melik ve Deyyân olan Allah'ın rızası ve O'na yakın olma kurtuluşu gibi hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklından dahi geçmeyen nimetlerin bulunduğu Naîm cennetlerindedirler. Bu sebeple: {فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ} “Kudretli bir Hükümdar'ın huzurunda, doğruluk makamındadırlar” buyurmuştur. Artık bundan sonra Rablerinin ikram ve cömertliğinden onlara vereceği, ihsan ve lütfundan bahşedeceği şeyleri sorma! Allah bizi onlardan eylesin ve bizdeki şer sebebiyle Kendi katındaki hayırdan bizi mahrum bırakmasın!

12785. Metin

تم تفسير سورة اقتربت، ولله الحمد والشكر

İkterebet (Kamer) Sûresi'nin tefsiri tamamlandı; hamd ve şükür Allah'a mahsustur.