12787. Metin
[وهي] مكية
[Bu sûre] Mekkîdir.
12788. Metin
{١-١٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الرَّحْمَنُ * عَلَّمَ الْقُرْآنَ * خَلَقَ الإنْسَانَ * عَلَّمَهُ الْبَيَانَ * الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ * وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ * وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ * وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ * وَالأرْضَ وَضَعَهَا لِلأنَامِ * فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأكْمَامِ * وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{1-13} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الرَّحْمَنُ * عَلَّمَ الْقُرْآنَ * خَلَقَ الإنْسَانَ * عَلَّمَهُ الْبَيَانَ * الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ * وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ * وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ * وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ * وَالأرْضَ وَضَعَهَا لِلأنَامِ * فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأكْمَامِ * وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Rahmân; Kur'ân'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı (açıklamayı) öğretti. Güneş ve ay bir hesap iledir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. Göğü yükseltti ve ölçüyü (mizanı) koydu; ölçüde haddi aşmayın diye. Tartıyı adaletle dosdoğru tutun ve ölçüyü eksiltmeyin. Yeryüzünü de mahlûkat için koydu; orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır. Yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkiler (reyhan) vardır. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12789. Metin
هذه السورة الكريمة الجليلة، افتتحها باسمه "الرَّحْمَنُ" الدال على سعة رحمته، وعموم إحسانه، وجزيل بره، وواسع فضله، ثم ذكر ما يدل على رحمته وأثرها الذي أوصله الله إلى عباده من النعم الدينية والدنيوية [والآخروية وبعد كل جنس ونوع من نعمه، ينبه الثقلين لشكره، ويقول: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} ] .
Yüce Allah bu şerefli ve azametli sûreye rahmetinin genişliğine, ihsanının umumiliğine, iyiliğinin büyüklüğüne ve lütfunun enginliğine delalet eden “er-Rahmân” ismiyle başlamıştır. Ardından rahmetine ve Allah'ın dinî, dünyevî [ve âhiretle ilgili] kullarına ulaştırdığı nimetlerden ibaret olan rahmetinin eserine delalet eden hususları zikretmiştir. Nimetlerinin her bir cinsi ve nevinden sonra iki ağırlıklı varlığı (insanlar ve cinleri) şükretmeleri için uyarmakta ve: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” buyurmaktadır.
12790. Metin
فذكر أنه {عَلَّمَ الْقُرْآنَ} أي: علم عباده ألفاظه ومعانيه، ويسرها على عباده، وهذا أعظم منة ورحمة رحم بها عباده، حيث أنزل عليهم قرآنا عربيا بأحسن ألفاظ، وأحسن تفسير، مشتمل على كل خير، زاجر عن كل شر.
Zikretti ki O, {عَلَّمَ الْقُرْآنَ} “Kur'ân'ı öğretti;” yani lafızlarını ve manalarını kullarına öğretti ve kullarına onu kolaylaştırdı. Bu, kullarına merhamet ettiği en büyük lütuf ve rahmettir; zira onlara en güzel lafızlarla, en güzel açıklamayla, her türlü hayrı barındıran ve her şerden sakındıran Arapça bir Kur'ân indirmiştir.
12791. Metin
{خَلَقَ الإنْسَانَ} في أحسن تقويم، كامل الأعضاء، مستوفي الأجزاء، محكم البناء، قد أتقن البديع تعالى (١) البديع خلقه أي إتقان، وميزه على سائر الحيوانات.
{خَلَقَ الإنْسَانَ} “İnsanı yarattı;” en güzel biçimde (ahsen-i takvîm üzere), uzuvları tam, parçaları eksiksiz, yapısı sağlam olarak yarattı. Eşsiz yaratıcı olan Yüce Allah onun yaratılışını mükemmel kılmış ve onu diğer bütün canlılardan üstün kılmıştır.
12792. Metin
بأن {عَلَّمَهُ الْبَيَانَ} أي: التبيين عما في ضميره، وهذا شامل للتعليم النطقي والتعليم الخطي، فالبيان الذي ميز الله به الآدمي على غيره من أجل نعمه، وأكبرها عليه.
Şöyle ki {عَلَّمَهُ الْبَيَانَ} “ona beyanı öğretti;” yani içindekileri ifade etmeyi öğretti. Bu hem sözlü beyanı hem de yazılı beyanı kapsar. Allah'ın insanoğlunu diğerlerinden ayırdığı beyan kabiliyeti, O'nun en yüce ve en büyük nimetlerindendir.
12793. Metin
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ} أي: خلق الله الشمس والقمر، وسخرهما يجريان بحساب مقنن، وتقدير مقدر، رحمة بالعباد، وعناية بهم، وليقوم بذلك من مصالحهم ما يقوم، وليعرف العباد عدد السنين والحساب.
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ} “Güneş ve ay bir hesap iledir.” Yani: Allah güneşi ve ayı yaratmış, kullara bir rahmet ve inayet olmak üzere, onlarla ilgili maslahatları gerçekleşsin ve kullar yılların sayısını ve hesabı bilsinler diye onları belirlenmiş bir hesap ve takdir edilmiş bir ölçüyle akıp gidecek şekilde boyun eğdirmiştir.
12794. Metin
{وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ} أي: نجوم السماء، وأشجار الأرض، تعرف ربها وتسجد له، وتطيع وتخشع (٢) وتنقاد لما سخرها له من مصالح عباده ومنافعهم.
{وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ} “Bitkiler (yıldızlar) ve ağaçlar secde ederler.” Yani: göğün yıldızları ve yerin ağaçları Rablerini bilir, O'na secde eder, itaat ve huşû gösterir; kullarının maslahat ve menfaatleri için onları boyun eğdirdiği şeylere inkıyat ederler.
12795. Metin
{وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا} سقفها للمخلوقات الأرضية، ووضع الله الميزان أي: العدل بين العباد، في الأقوال والأفعال، وليس المراد به الميزان المعروف وحده، بل هو كما ذكرنا، يدخل فيه الميزان المعروف، والمكيال الذي تكال به الأشياء والمقادير، والمساحات التي تضبط بها المجهولات، والحقائق التي يفصل بها بين المخلوقات، ويقام بها العدل بينهم، ولهذا قال: {أَلا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ} أي: أنزل الله الميزان، لئلا تتجاوزوا الحد في الميزان، فإن الأمر لو كان يرجع إلى عقولكم وآرائكم، لحصل من الخلل ما الله به عليم، ولفسدت السماوات والأرض.
{وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا} “Göğü yükseltti;” yeryüzündeki mahlûkat için onu bir tavan kıldı. Mizanı koydu; yani söz ve fiillerde kullar arasında adaleti koydu. Bundan kasıt yalnızca bilinen terazi değildir; bilakis zikrettiğimiz üzere bilinen terazi, maddelerin ve miktarların ölçüldüğü ölçekler, bilinmeyenlerin tespit edildiği ölçümler, mahlûkat arasında hüküm verilen ve aralarında adaletin tesis edildiği hakikatler de buna dahildir. İşte bu sebeple: {أَلا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ} “ölçüde haddi aşmayın diye” buyurmuştur; yani ölçüde sınırı aşmamanız için Allah mizanı indirmiştir. Şayet iş sizin akıllarınıza ve görüşlerinize kalsaydı, ancak Allah'ın bilebileceği nice bozukluklar meydana gelir, gökler ve yer fesada uğrardı.
12796. Metin
{وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ} أي: اجعلوه قائما بالعدل، الذي تصل إليه مقدرتكم وإمكانكم، {وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ} أي: لا تنقصوه وتعملوا بضده، وهو الجور والظلم والطغيان.
{وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ} “Tartıyı adaletle dosdoğru tutun;” yani gücünüzün ve imkânınızın yettiği adalet ölçüsüyle onu ayakta tutun. {وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ} “ve ölçüyü eksiltmeyin;” yani onu noksanlaştırmayın ve onun zıddı olan haksızlık, zulüm ve taşkınlıkla amel etmeyin.
12797. Metin
{وَالأرْضَ وَضَعَهَا} الله على ما كانت عليه من الكثافة والاستقرار واختلاف [أوصافها و] أحوالها {لِلأنَامِ} أي: للخلق، لكي يستقروا عليها، وتكون لهم مهادا وفراشا يبنون بها، ويحرثون ويغرسون ويحفرون ويسلكون سبلها فجاجا، وينتفعون بمعادنها وجميع ما فيها، مما تدعو إليه حاجتهم، بل ضرورتهم.
{وَالأرْضَ وَضَعَهَا} “Yeryüzünü de koydu;” yoğunluğu, istikrarı, [niteliklerinin ve] hallerinin farklılığıyla birlikte {لِلأنَامِ} “mahlûkat için;” yani üzerinde yerleşsinler, kendileri için üzerinde yapılar kurdukları, ekip diktikleri, kazdıkları, geniş yollarında yürüdükleri, madenlerinden ve ihtiyaçlarının hatta zaruretlerinin gerektirdiği her şeyinden faydalandıkları bir beşik ve döşek olsun diye yarattı.
12798. Metin
ثم ذكر ما فيها من الأقوات الضرورية، فقال: {فِيهَا فَاكِهَةٌ} وهي جميع الأشجار التي تثمر الثمرات التي يتفكه بها العباد، من العنب والتين والرمان والتفاح، وغير ذلك، {وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأكْمَامِ} أي: ذات الوعاء الذي ينفلق عن القنوان التي تخرج شيئا فشيئا حتى تتم، فتكون قوتا يؤكل ويدخر، يتزود منه المقيم والمسافر، وفاكهة لذيذة من أحسن الفواكه.
Sonra yeryüzündeki zaruri gıdaları zikrederek şöyle buyurdu: {فِيهَا فَاكِهَةٌ} “Orada meyveler vardır;” yani üzüm, incir, nar, elma ve benzeri kulların lezzetle yedikleri meyveleri veren bütün ağaçlar vardır. {وَالنَّخْلُ ذَاتُ الأكْمَامِ} “ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır;” yani yavaş yavaş çıkıp kemale eren, yenilen ve saklanan bir azık olan, yerleşiğin ve yolcunun azık edindiği ve meyvelerin en güzelinden lezzetli bir meyve veren salkımların yarıldığı kılıflara sahip hurmalar vardır.
12799. Metin
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ} أي: ذو الساق الذي يداس، فينتفع بتبنه للأنعام وغيرها، ويدخل في ذلك حب البر والشعير والذرة [والأرز] والدخن، وغير ذلك، {وَالرَّيْحَانُ} يحتمل أن المراد بذلك جميع الأرزاق التي يأكلها الآدميون، فيكون هذا من باب عطف العام على الخاص، ويكون الله قد امتن على عباده بالقوت والرزق، عموما وخصوصا، ويحتمل أن المراد بالريحان، الريحان المعروف، وأن الله امتن على عباده بما يسره في الأرض من أنواع الروائح الطيبة، والمشام الفاخرة، التي تسر الأرواح، وتنشرح لها النفوس.
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ} “Yapraklı taneler vardır;” yani harman edilip samanı davarlar ve diğerleri için faydalı olan saplı ekinler vardır; buna buğday, arpa, mısır, [pirinç], darı ve benzeri taneler dahildir. {وَالرَّيْحَانُ} “ve reyhan vardır.” Bundan maksadın insanoğlunun yediği bütün rızıklar olması muhtemeldir; bu takdirde genel olanın özel olana atfedilmesi kabilinden olur ve Allah kullarına hem umumi hem hususi olarak gıda ve rızık bahşettiğini hatırlatmış olur. Reyhandan maksadın bilinen hoş kokulu bitki olması da muhtemeldir; zira Allah yeryüzünde ruhları sevindiren ve nefisleri ferahlatan türlü güzel kokuları ve enfes rayihaları kullarına kolaylaştırdığını bir nimet olarak zikretmiştir.
12800. Metin
ولما ذكر جملة كثيرة من نعمه التي تشاهد بالأبصار والبصائر، وكان الخطاب للثقلين، الإنس والجن، قررهم تعالى بنعمه، فقال: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} أي: فبأي نعم الله الدينية والدنيوية تكذبان؟
Gözlerle ve basiretlerle müşahede edilen nimetlerinden birçoğunu zikredip hitap da iki ağırlıklı varlığa (insanlara ve cinlere) yönelik olunca, Yüce Allah nimetlerini ikrar ettirerek: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” buyurdu. Yani: Allah'ın dinî ve dünyevî hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
12801. Metin
وما أحسن جواب الجن حين تلا عليهم النبي ﷺ هذه السورة، فما مر بقوله: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} إلا قالوا ٣ ولا بشيء من آلائك ربنا نكذب، فلك الحمد، فهذا الذي ينبغي ٤ للعبد إذا تليت عليه نعم الله وآلاؤه، أن يقر بها ويشكر، ويحمد الله عليها.
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem bu sureyi cinlere okuduğunda, onların verdiği cevap ne kadar da güzeldir! Zira {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” buyruğuna her geldiğinde onlar: 3 «Rabbimiz! Nimetlerinden hiçbirini yalanlamıyoruz; hamd Sana mahsustur» dediler. İşte kula yaraşan da 4 Allah'ın nimetleri ve lütufları kendisine okunduğunda bunları ikrar etmesi, şükretmesi ve bunlardan ötürü Allah'a hamdetmesidir.
12802. Metin
{١٤-١٦} {خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ * وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ}
{14-16} {خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ * وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O, insanı pişmiş çömlek gibi kuru bir çamurdan (salsâlden) yarattı. Cini (cânnı) da yalın bir ateş alevinden yarattı. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12803. Metin
وهذا من نعمه تعالى على عباده، حيث أراهم [من] آثار قدرته وبديع صنعته، أن {خَلَقَ} أبا الإنس وهو آدم ﵇ {مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ} أي: من طين مبلول، قد أحكم بله وأتقن، حتى جف، فصار له صلصلة وصوت يشبه صوت الفخار الذي طبخ على النار (١) .
Bu da Yüce Allah'ın kullarına olan nimetlerindendir; zira onlara kudretinin eserlerini ve sanatının eşsizliğini göstermiş, insanların atası olan Âdem'i (aleyhisselâm) {مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ} “pişmiş çömlek gibi kuru bir çamurdan yarattı.” Yani: iyice yoğrulup ıslatılmış, kuruyana kadar şekil verilmiş, ateşte pişmiş çömleğin sesine benzeyen bir çınlama ve sese sahip olmuş balçıktan yarattı.
12804. Metin
{وَخَلَقَ الْجَانَّ} أي: أبا الجن، وهو إبليس اللعين (٢) {مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ} أي: من لهب النار الصافي، أو الذي قد خالطه الدخان، وهذا يدل على شرف عنصر الآدمي المخلوق من الطين والتراب، الذي هو محل الرزانة والثقل والمنافع، بخلاف عنصر الجان وهو النار، التي هي محل الخفة والطيش والشر والفساد.
{وَخَلَقَ الْجَانَّ} “Cini de yarattı;” yani cinlerin atası olan lanetli İblis'i {مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ} “yalın bir ateş alevinden” yani ateşin saf alevinden yahut dumanla karışık alevinden yarattı. Bu da vakarın, ağırlığın ve faydaların kaynağı olan balçık ve topraktan yaratılan insanın asıl unsurunun şerefine delalet eder; zira hafifliğin, havailiğin, şerrin ve fesadın kaynağı olan ateşten yaratılan cinin unsuru bunun tam aksinedir.
12805. Metin
ولما بين خلق الثقلين ومادة ذلك ٣ وكان ذلك منة منه [تعالى] على عباده ٤ قال: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ}
[Allah] iki ağırlığın (insan ve cinlerin) yaratılışını ve bunun maddesini açıkladığında3 ve bu da O'ndan [Yüce Allah'tan] kullarına bir lütuf olduğunda4 şöyle buyurdu: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12806. Metin
{١٧-١٨} {رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{17-18} {رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “İki doğunun Rabbi de iki batının Rabbi de O'dur. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12807. Metin
أي: هو تعالى رب كل ما أشرقت عليه الشمس والقمر، والكواكب النيرة، وكل ما غربت عليه، [وكل ما كانا فيه] فهي تحت ١ تدبيره وربوبيته، وثناهما هنا لإرادة العموم مشرقي الشمس شتاء وصيفا، ومغربها كذلك ٢ .
Yani; Yüce Allah güneşin, ayın ve parlak yıldızların üzerine doğduğu ve üzerine battığı her şeyin [ve ikisinin içinde yer aldığı her şeyin] Rabbidir. Dolayısıyla bunlar O'nun idaresi ve rubûbiyeti altındadır.1 Kış ve yaz mevsimlerinde güneşin iki doğuş yerini ve aynı şekilde iki batış yerini kapsayacak şekilde umum (genellik) kastedildiği için burada tesniye (ikil) sigası kullanılmıştır.2
12808. Metin
{١٩-٢١} {مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ * بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{19-21} {مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ * بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Aralarında bir engel (berzah) vardır, birbirine karışmazlar (sınırı aşmazlar). Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12809. Metin
المراد بالبحرين: البحر العذب، والبحر المالح، فهما يلتقيان كلاهما، فيصب العذب في البحر المالح، ويختلطان ويمتزجان، ولكن الله تعالى جعل بينهما برزخا من الأرض، حتى لا يبغي أحدهما على الآخر، ويحصل النفع بكل منهما، فالعذب منه يشربون وتشرب أشجارهم وزروعهم، والملح به يطيب الهواء ويتولد الحوت والسمك، واللؤلؤ والمرجان، ويكون مستقرا مسخرا للسفن والمراكب، ولهذا قال:
İki denizden kasıt: tatlı su denizi (nehirler) ile tuzlu su denizidir. İkisi de birbirine kavuşur; tatlı su tuzlu denize dökülür, birbirine karışıp birleşir. Fakat Yüce Allah, biri diğerine taşkınlık etmesin ve her ikisinden de fayda sağlansın diye aralarında karadan bir engel kılmıştır. Tatlı sudan insanlar, ağaçları ve ekinleri içer; tuzlu denizle ise hava temizlenir, türlü balıklar, inci ve mercan oluşur ve gemilerin, vasıtaların yüzdüğü boyun eğdirilmiş bir zemin olur. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur:
12810. Metin
{٢٤-٢٥} {وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالأعْلامِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{24-25} {وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالأعْلامِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Denizde koca dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12811. Metin
أي: وسخر تعالى لعباده السفن الجواري، التي تمخر البحر وتشقه بإذن الله، التي ينشئها الآدميون، فتكون من كبرها وعظمها كالأعلام، وهي الجبال العظيمة، فيركبها الناس، ويحملون عليها أمتعتهم وأنواع تجاراتهم، وغير ذلك مما تدعو إليه حاجتهم وضرورتهم، وقد حفظها حافظ السماوات والأرض، وهذه من نعم الله الجليلة، فلذلك قال: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ}
Yani: Yüce Allah kullarına, denizi Allah'ın izniyle yarıp geçen, insanların inşa ettiği ve büyüklüğü, azameti sebebiyle 'a'lâm' yani koca dağlar gibi olan akıp giden gemileri boyun eğdirmiştir. İnsanlar bunlara biner; eşyalarını, türlü ticaret mallarını ve ihtiyaç ve zaruretlerinin gerektirdiği diğer şeyleri bunlara yüklerler. Göklerin ve yerin koruyucusu olan Allah da onları muhafaza etmiştir. Bu, Allah'ın pek yüce nimetlerindendir; bu sebeple: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” buyurmuştur.
12812. Metin
{٢٦-٢٨} {كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ * وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالإكْرَامِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{26-28} {كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ * وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالإكْرَامِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Yer üzerinde bulunan herkes fanidir (yok olacaktır). Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi ise baki kalacaktır. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12813. Metin
أي: كل من على الأرض، من إنس وجن، ودواب، وسائر المخلوقات، يفنى ويموت ويبيد ويبقى الحي الذي لا يموت {ذُو الْجَلالِ وَالإكْرَامِ} أي: ذو العظمة والكبرياء والمجد، الذي يعظم ويبجل ويجل لأجله، والإكرام الذي هو سعة الفضل والجود، والداعي لأن يكرم أولياءه وخواص خلقه بأنواع الإكرام، الذي يكرمه أولياؤه ويجلونه، [ويعظمونه] ويحبونه، وينيبون إليه ويعبدونه، {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ}
Yani: Yeryüzünde bulunan insan, cin, hayvan ve diğer bütün mahlûkat fani olacak, ölecek ve yok olacaktır; asla ölmeyen Hayy olan zât ise baki kalacaktır. O, {ذُو الْجَلالِ وَالإكْرَامِ} “Celâl ve ikram sahibidir;” yani Kendi zatı sebebiyle tazim edilen, yüceltilen ve ululanan azamet, kibriyâ ve mecd sahibidir. İkram sahibi; yani lütuf ve cömertliği engin olan, veli kullarına ve seçkin mahlûkatına türlü ikramlarda bulunmayı dileyen, velilerinin de O'na ikram ve tazimde bulunduğu, [O'nu yücelttiği], O'nu sevdiği, O'na yönelip ibadet ettiği zattır. {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12814. Metin
{٢٩-٣٠} {يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{29-30} {يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Göklerde ve yerde olan herkes O'ndan ister; O her an yeni bir iştedir (tasarruftadır). Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12815. Metin
أي: هو الغني بذاته عن جميع مخلوقاته، وهو واسع الجود والكرم، فكل الخلق مفتقرون إليه، يسألونه جميع حوائجهم، بحالهم ومقالهم، ولا يستغنون عنه طرفة عين ولا أقل من ذلك، وهو تعالى {كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ} يغني فقيرا، ويجبر كسيرا، ويعطي قوما، ويمنع آخرين، ويميت ويحيي، ويرفع ويخفض، لا يشغله شأن عن شأن، ولا تغلطه المسائل، ولا يبرمه إلحاح الملحين، ولا طول مسألة السائلين، فسبحان الكريم الوهاب، الذي عمت مواهبه أهل الأرض والسماوات، وعم لطفه جميع الخلق في كل الآنات واللحظات، وتعالى الذي لا يمنعه من الإعطاء معصية العاصين، ولا استغناء الفقراء الجاهلين به وبكرمه، وهذه الشئون التي أخبر أنه تعالى كل يوم هو في شأن، هي تقاديره وتدابيره التي قدرها في الأزل وقضاها، لا يزال تعالى يمضيها وينفذها في أوقاتها التي اقتضته حكمته، وهي أحكامه الدينية التي هي الأمر والنهي، والقدرية التي يجريها على عباده مدة مقامهم في هذه الدار، حتى إذا تمت [هذه] الخليقة وأفناهم الله تعالى (١) وأراد تعالى أن ينفذ فيهم أحكام الجزاء، ويريهم من عدله وفضله وكثرة إحسانه، ما به يعرفونه ويوحدونه، نقل المكلفين من دار الابتلاء والامتحان إلى دار الحيوان.
Yani: O, zatı gereği bütün yaratılmışlarından müstağnidir (zengindir); cömertliği ve keremi pek geniştir. Bütün mahlûkat O'na muhtaçtır; hal diliyle ve sözle bütün ihtiyaçlarını O'ndan isterler; göz açıp kapayıncaya kadar hatta bundan daha az bir süre dahi O'ndan müstağni kalamazlar. Yüce Allah {كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ} “her an yeni bir iştedir;” fakiri zengin eder, kırılanı onarır, bir kavme verir, diğerlerini mahrum eder, öldürür ve diriltir, yükseltir ve alçaltır. Hiçbir iş O'nu başka bir işten alıkoymaz, isteklerin çokluğu O'nu yanıltmaz, ısrar edenlerin ısrarı O'nu usandırmaz, isteyenlerin uzun talepleri O'nu yormaz. Bahşettikleri yer ve gök ehlini kuşatan, lütfu her an ve her lahzada bütün yaratılmışları bürüyen o Kerîm ve Vehhâb olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir! Âsilerin isyanının Kendisini vermekten menedemediği, O'nu ve keremini bilmeyen cahil fakirlerin istiğnasının ihsanına engel olmadığı Yüce Zat ne yücedir! Her an bir işte olduğunu haber verdiği bu hususlar; O'nun ezelde takdir buyurup hükmettiği takdirleri ve tedbirleridir; Yüce Allah hikmetinin gerektirdiği vakitlerde onları aralıksız yürütür ve infaz eder. Bunlar emir ve yasaklardan ibaret dinî hükümleri ile kulları bu yurtta kaldıkları müddetçe onlar üzerinde yürüttüğü kaderî hükümleridir. Nihayet [bu] mahlûkat tamamlanıp Yüce Allah onları fani kıldığında ve haklarında ceza/mükâfat hükümlerini infaz etmeyi, adaleti, lütfu ve bol ihsanından Kendisini tanıyıp birleyecekleri şeyleri onlara göstermeyi dilediğinde, mükellefleri imtihan ve iptila yurdundan ebedî hayat yurduna nakleder.
12816. Metin
وفرغ حينئذ لتنفيذ هذه الأحكام، التي جاء وقتها، وهو المراد بقوله:
[ve] o vakit, zamanı gelmiş olan bu hükümleri uygulamaya yöneldi.1 [Yüce Allah'ın] şu buyruğuyla kastedilen de budur:
12817. Metin
{٣١-٣٢} {سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{31-32} {سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Ey iki ağırlıklı varlık (insanlar ve cinler)! Yakında sizin hesabınızı görmeye yöneleceğiz. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12818. Metin
{سَنَفْرُغُ لكم أيها الثقلان فبأي آلاء ربكما تكذبان} أي: سنفرغ لحسابكم ومجازاتكم بأعمالكم التي عملتموها في دار الدنيا.
{سَنَفْرُغُ لكم أيها الثقلان فبأي آلاء ربكما تكذبان} Yani: dünya yurdunda yaptığınız amellerinizden ötürü sizin hesabınızı görmeye ve karşılığınızı vermeye yöneleceğiz.
12819. Metin
{٣٣} {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} .
{33} {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, haydi geçin! Ama bir güç (büyük bir kudret) olmaksızın geçemezsiniz.”
12820. Metin
أي: إذا جمعهم الله في موقف القيامة، أخبرهم بعجزهم وضعفهم، وكمال سلطانه، ونفوذ مشيئته وقدرته، فقال معجزا لهم: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: تجدون منفذا مسلكا تخرجون به عن ملك الله وسلطانه، {فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} أي: لا تخرجون عنه إلا بقوة وتسلط منكم، وكمال قدرة، وأنى لهم ذلك، وهم لا يملكون لأنفسهم نفعا ولا ضرا، ولا موتا ولا حياة ولا نشورا؟! ففي ذلك الموقف لا يتكلم أحد إلا بإذنه، ولا تسمع إلا همسا، وفي ذلك الموقف يستوي الملوك والمماليك، والرؤساء والمرءوسون، والأغنياء والفقراء.
Yani: Allah onları kıyamet meydanında topladığında onların acziyetini ve zayıflığını, Kendi hâkimiyetinin kemalini, meşiet ve kudretinin geçerliliğini onlara haber vererek onları aciz bırakmak üzere şöyle buyuracaktır: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz;” yani Allah'ın mülkünden ve hâkimiyetinden çıkıp gideceğiniz bir çıkış ve yol bulabilirseniz {فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} “haydi geçin! Ama bir güç olmaksızın geçemezsiniz.” Yani: kendinize ait bir güç, hâkimiyet ve tam bir kudret olmaksızın O'nun mülkünden çıkamazsınız. Bu nerede onlarda olacak! Zira onlar kendileri için ne bir faydaya ne bir zarara, ne ölüme ne hayata ne de yeniden dirilmeye maliktirler! O meydanda hiç kimse O'nun izni olmaksızın konuşamaz; fısıltıdan başka bir şey işitilmez. O meydanda krallar ile köleler, reisler ile yönetilenler, zenginler ile fakirler bir olur.
12822. Metin
{٣٥-٣٦} {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلا تَنْتَصِرَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{35-36} {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلا تَنْتَصِرَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Üzerinize ateşten bir alev ve duman (erimiş bakır) gönderilir de kurtulamazsınız (yardımlaşamazsınız). Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12823. Metin
ثم ذكر ما أعد لهم في ذلك الموقف العظيم (١) فقال: {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شواظ من نار [ونحاس فلا تنصران فبأي آلاء ربكما تكذبان} أي: يرسل عليكما] لهب صاف من النار.
Sonra o azametli durakta onlar için hazırlanan şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شواظ من نار [ونحاس فلا تنصران فبأي آلاء ربكما تكذبان} yani: üzerinize] ateşten saf bir alev gönderilir.
12824. Metin
{ونحاس} وهو اللهب، الذي قد خالطه الدخان، والمعنى أن هذين الأمرين الفظيعين يرسلان عليكما يا معشر الجن والإنس، ويحيطان بكما فلا تنتصران، لا بناصر من أنفسكم، ولا بأحد ينصركم من دون الله.
{ونحاس} “ve duman;” dumanla karışık alevdir. Anlam şudur: Ey cin ve insan topluluğu! Bu iki korkunç şey üzerinize gönderilecek ve sizi kuşatacaktır; ne kendi içinizden bir yardımcıyla ne de Allah'tan başka size yardım edecek biriyle kurtulamayacaksınız.
12825. Metin
ولما كان تخويفه لعباده نعمة منه عليهم، وسوطا يسوقهم به إلى أعلى المطالب وأشرف المواهب، امتن عليهم ٢ فقال: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ}
Kullarını korkutması Kendisinden onlara bir nimet ve onları en yüce hedeflere, en şerefli bahşişlere sevk ettiği bir kamçı mesabesinde olduğu için onlara olan bu lütfunu hatırlatarak 2 şöyle buyurdu: {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
12826. Metin
{٣٧} {فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} .
{37} {فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} “Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül haline geldiği zaman...”
12827. Metin
{فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ} [أي] يوم القيامة من شدة الأهوال، وكثرة البلبال، وترادف الأوجال، فانخسفت شمسها وقمرها، وانتثرت نجومها، {فَكَانَتْ} من شدة الخوف والانزعاج {وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} أي: كانت كالمهل والرصاص المذاب ونحوه {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلا جَانٌّ} أي: سؤال استعلام بما وقع، لأنه تعالى عالم الغيب والشهادة والماضي والمستقبل، ويريد أن يجازي العباد بما علمه من أحوالهم، وقد جعل لأهل الخير والشر يوم القيامة علامات يعرفون بها، كما قال تعالى: {يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ}
{فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ} [Yani] dehşetlerin şiddetinden, kederlerin çokluğundan, korkuların peş peşe gelmesinden ötürü kıyamet günü gök yarıldığı, güneşi ve ayı tutulduğu, yıldızları saçıldığı, {فَكَانَتْ} korku ve sarsıntının şiddetinden {وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} “erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül haline geldiği” yani erimiş maden tortusu ve erimiş kurşun gibi olduğu zaman... {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلا جَانٌّ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İşte o gün ne insana ne de cine günahından sorulmaz.” Yani meydana gelen şeyi öğrenme kabilinden bir soru sorulmaz; çünkü Yüce Allah gaybı ve şehadeti, geçmişi ve geleceği bilendir. Kullara onların hallerine dair bildiği şeylerle karşılık vermeyi dilemektedir. Nitekim kıyamet günü hayır ve şer ehli için kendileriyle tanınacakları işaretler kılmıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Nice yüzlerin ağaracağı, nice yüzlerin de kararacağı o günde...”
12828. Metin
{٤١} {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأقْدَامِ} .
{41} {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأقْدَامِ} “Günahkârlar simalarından tanınırlar da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.”
12829. Metin
وقال هنا: {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأقْدَامِ} أي: فيؤخذ بنواصي المجرمين وأقدامهم، فيلقون في النار ويسحبون فيها، وإنما يسألهم تعالى سؤال توبيخ وتقرير بما وقع منهم، وهو أعلم به منهم، ولكنه تعالى يريد أن تظهر للخلق حجته البالغة، وحكمته الجليلة.
Burada ise şöyle buyurmuştur: {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأقْدَامِ} “Suçlular simalarından tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.” Yani suçluların perçemlerinden ve ayaklarından tutulur, sonra ateşe atılırlar ve orada sürüklenirler. Yüce [Allah] onlara, kendilerinden sadır olan şeyleri sadece bir azarlama ve itiraf ettirme sorusu olarak sorar; [oysa] O, bunu onlardan daha iyi bilmektedir. Fakat Yüce [Allah], yaratılmışlara kesin delilinin ve yüce hikmetinin açıkça görünmesini murat etmektedir.
12830. Metin
{٤٣-٤٥} {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ * يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{٤٣-٤٥} {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ * يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “{43} İşte suçluların yalanladığı cehennem budur! {44} Onlar, onunla kaynar sıcak su arasında dolaşıp dururlar. {45} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
12831. Metin
أي: يقال للمكذبين بالوعد والوعيد حين تسعر الجحيم: {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ} فليهنهم تكذيبهم بها، وليذوقوا من عذابها ونكالها وسعيرها وأغلالها، ما هو جزاء لتكذيبهم (١) .
Yani cehennem alevlendirildiğinde, vaadi ve tehdidi yalanlayanlara şöyle denilir: {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ} “İşte suçluların yalanladığı cehennem budur!” Onu yalanlamaları kendilerine afiyet getirmesin [de görsünler]! Yalanlamalarının cezası olarak onun azabından, ibretlik cezasından, alevinden ve bukağılarından tatsınlar (١).
12832. Metin
{يَطُوفُونَ بَيْنَهَا} أي: بين أطباق الجحيم ولهبها {وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ} أي: ماء حار جدا قد انتهى حره، وزمهرير قد اشتد برده وقره، {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} ولما ذكر ما يفعل بالمجرمين، ذكر جزاء المتقين الخائفين فقال:
{يَطُوفُونَ بَيْنَهَا} “[Onlar], onunla... arasında dolaşıp dururlar” yani cehennemin tabakaları ve alevleri arasında; {وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ} “...ve kaynar sıcak su arasında” yani sıcaklığı son noktaya ulaşmış son derece kaynar bir su ile donduruculuğu ve ayazı şiddetlenmiş zemherîr arasında [gidip gelirler]. {فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” [Cenâb-ı Hak], suçlulara ne yapılacağını zikredince, [ardından] korkan takva sahiplerinin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu:1
12833. Metin
{٤٦-٦٥} {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * ذَوَاتَا أَفْنَانٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * مُدْهَامَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} إلى آخر السورة.
{٤٦-٦٥} {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * ذَوَاتَا أَفْنَانٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * مُدْهَامَّتَانِ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “{46} Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır. {47} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {48} İkisi de türlü türlü meyve ağaçlarıyla [ve geniş dallarla] bezelidir. {49} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {50} İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. {51} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {52} İkisinde de her türlü meyveden ikişer tür vardır. {53} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {54} Astarları kalın ipekten döşeklere yaslanırlar; iki cennetin de meyveleri [kolayca toplanacak kadar] yakındır. {55} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {56} Oralarda, bakışlarını yalnızca eşlerine dikmiş öyle dilberler vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur. {57} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {58} Sanki onlar yakut ve mercandırlar. {59} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {60} İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir? {61} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {62} Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır. {63} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {64} [Koyu yeşillikten] yemyeşil, simsiyah görünürler. {65} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” surenin sonuna kadar.
12834. Metin
أي: وللذي خاف ربه وقيامه عليه، فترك ما نهى عنه، وفعل ما أمره به، له جنتان من ذهب آنيتهما وحليتهما وبنيانهما وما فيهما، إحدى الجنتين جزاء على ترك المنهيات، والأخرى على فعل الطاعات.
Yani Rabbinden ve O'nun huzurunda durmaktan korkup yasakladığı şeyleri terk eden ve emrettiği şeyleri yapan kimse için kapları, ziynetleri, binaları ve içlerindeki her şeyi altından olan iki cennet vardır. Bu iki cennetin biri yasakları terk etmenin karşılığı, diğeri ise itaatleri yerine getirmenin karşılığıdır.
12835. Metin
ومن أوصاف تلك الجنتين أنهما {ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} [أي: فيهما من ألوان النعيم المتنوعة نعيم الظاهر والباطن ما لا عين رأت ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر] (١) أن (٢) فيهما الأشجار الكثيرة الزاهرة ذوات الغصون الناعمة، التي فيها الثمار اليانعة الكثيرة اللذيذة، أو ذواتا أنواع وأصناف من جميع أصناف النعيم وأنواعه جمع فن، أي: صنف.
Bu iki cennetin vasıflarından biri de onların {ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} “çeşitli ağaç dallarına / türlü nimetlere sahip” olmasıdır. [Yani ikisinde de zahirî ve bâtınî çeşitli nimet renklerinden ne bir gözün gördüğü, ne bir kulağın işittiği, ne de bir beşerin kalbinden geçtiği şeyler vardır] (١) ki (٢) o ikisinde, üzerinde olgun, bol ve lezzetli meyvelerin bulunduğu taze dallara sahip çok sayıda çiçekli ağaçlar vardır. Yahut nimetlerin her türünden ve çeşidinden türlü türleri ve sınıfları barındıran [cennetlerdir]. Efnân (أَفْنَان), fenn (فَنّ) kelimesinin çoğuludur; yani çeşit, sınıf demektir.
12836. Metin
وفي تلك الجنتين {عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} يفجرونها على ما يريدون ويشتهون.
Ve bu iki cennette {عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} “akıp giden iki kaynak vardır”; onu diledikleri ve arzu ettikleri şekilde fışkırtıp akıtırlar.
12837. Metin
{فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ} من جميع أصناف الفواكه {زَوْجَانِ} أي: صنفان، كل صنف له لذة ولون، ليس للنوع الآخر.
{فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ} “İkisinde de her türlü meyveden” meyvelerin bütün çeşitlerinden, {زَوْجَانِ} “ikişer tür vardır” yani iki çeşit vardır; her çeşidin diğer türde olmayan ayrı bir lezzeti ve rengi vardır.
12838. Metin
{مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ} هذه صفة فرش أهل الجنة وجلوسهم عليها، وأنهم متكئون عليها، [أي:] جلوس تمكن واستقرار [وراحة] ، كجلوس من الملوك على الأسرة، وتلك الفرش، لا يعلم وصفها وحسنها إلا الله ﷿، حتى إن بطائنها التي تلي الأرض منها، من إستبرق، وهو أحسن الحرير وأفخره، فكيف بظواهرها التي تلي بشرتهم؟! (٣) {وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} الجنى هو الثمر المستوي أي: وثمر هاتين الجنتين قريب التناول، يناله القائم والقاعد والمضطجع.
{مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ} “Astarları kalın ipekten döşeklere yaslanırlar”; bu, cennet ehlinin döşeklerinin ve üzerlerinde oturuşlarının vasfıdır; onlar bunların üzerine yaslanırlar. [Yani] hükümdarların tahtlar üzerindeki oturuşu gibi tam bir yerleşme, istikrar [ve rahatlık] oturuşudur. Bu döşeklerin vasfını ve güzelliğini ancak [kudret ve celal sahibi olan] Allah celle celâluhu bilir. Öyle ki, onların yere temas eden astar kısımları dahi kalın ipektendir (istebrak); bu ise ipeğin en güzeli ve en lüksüdür. Ya onların bedenlerine temas eden dış yüzeyleri nasıldır?! (٣) {وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} “İki cennetin de meyveleri yakındır”; el-Cenâ (الجنى) olgunlaşmış meyvedir. Yani bu iki cennetin meyvesi kolayca toplanacak kadar yakındır; ayaktaki de, oturan da, uzanan da ona kolayca erişir.
12839. Metin
{فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ} أي: قد قصرن طرفهن على أزواجهن، من حسنهم وجمالهم، وكمال محبتهن لهم، وقصرن أيضا طرف أزواجهن عليهن، من حسنهن وجمالهن ولذة وصالهن، {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ} أي: لم ينلهن قبلهم أحد من الإنس والجن، بل هن أبكار عرب، متحببات إلى أزواجهن، بحسن التبعل والتغنج والملاحة والدلال، ولهذا قال:
{فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ} “Oralarda bakışlarını [yalnızca eşlerine] dikmiş [dilberler] vardır”; yani eşlerinin güzelliğinden, cemâlinden ve onlara olan sevgilerinin mükemmelliğinden ötürü bakışlarını sadece eşlerine hasretmişlerdir. Aynı zamanda kendi güzellikleri, cemâlleri ve kavuşmalarının lezzeti sebebiyle eşlerinin bakışlarını da sadece kendilerine çevirmişlerdir. {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ} “Bunlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur”; yani onlardan önce kendilerine insanlardan ve cinlerden hiç kimse dokunmamıştır; bilakis onlar bâkire, eşlerine düşkün, güzel eşlikleriyle, cilveleriyle, sevimlilikleri ve nazlarıyla eşlerine kendilerini sevdiren hanımlardır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur:
12840. Metin
{كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ} وذلك لصفائهن وجمال منظرهن وبهائهن.
{كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ} “Sanki onlar yakut ve mercandırlar”; bu da durulukları, görünüşlerinin güzelliği ve parlaklıkları sebebiyledir.
12841. Metin
{هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} أي: هل جزاء من أحسن في عبادة الخالق ونفع عبيده، إلا أن يحسن إليه بالثواب الجزيل، والفوز الكبير، والنعيم المقيم، والعيش السليم، فهاتان الجنتان العاليتان للمقربين.
{هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” Yani Yaratıcıya kullukta ihsanda bulunan ve O'nun kullarına faydalı olan kimsenin mükâfatı, ona bol bir sevapla, büyük bir kurtuluşla, kalıcı bir nimetle ve kusursuz bir hayatla ihsanda bulunulmasından başka ne olabilir?! İşte bu iki yüce cennet, [Allah'a] yakın kılınanlar (mukarrebler) içindir.
12842. Metin
{وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ} من فضة بنيانهما وآنيتهما وحليتهما وما فيهما لأصحاب اليمين.
{وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ} “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır”; binaları, kapları, ziynetleri ve içlerindeki her şeyi gümüşten olan bu iki cennet ise amel defteri sağından verilenler (ashâb-ı yemîn) içindir.
12843. Metin
وتلك الجنتان {مُدْهَامَّتَانِ} أي: سوداوان من شدة الخضرة التي هي أثر الري.
İşte bu iki cennet1 {مُدْهَامَّتَانِ} “koyu yeşildir”; yani2 [bolca] sulanmanın eseri olan aşırı yeşillikten ötürü siyaha çalan renktedir3.
12844. Metin
{٦٦} {فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ} . أي: فوارتان.
{٦٦} {فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ} “{66} İkisinde de durmaksızın fışkıran iki kaynak vardır.” Yani çağlayan iki pınardır.
12845. Metin
{فِيهِمَا فَاكِهَةٌ} من جميع أصناف الفواكه، وأخصها النخل والرمان، اللذان فيهما من المنافع ما فيهما.
{فِيهِمَا فَاكِهَةٌ} “İkisinde de meyveler vardır”; bütün meyve çeşitlerinden olup, en özelleri ise kendilerinde nice faydalar bulunan hurma ve nardır.
12846. Metin
{فِيهِنَّ} أي: في الجنات كلها {خَيْرَاتٌ حِسَانٌ} أي: خيرات الأخلاق حسان الأوجه، فجمعن بين جمال الظاهر والباطن، وحسن الخلق والخلق.
{فِيهِنَّ} “Oralarda” yani bütün o cennetlerde, {خَيْرَاتٌ حِسَانٌ} “iyi huylu, güzel [kadınlar] vardır”; yani ahlakları hayırlı, yüzleri güzeldir. Böylece zahir ve bâtın güzelliğini, ahlak ve yaratılış güzelliğini kendilerinde bir araya getirmişlerdir.
12847. Metin
{حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ} أي: محبوسات في خيام اللؤلؤ، قد تهيأن وأعددن أنفسهن لأزواجهن، ولا ينفي ذلك خروجهن في البساتين ورياض الجنة، كما جرت العادة لبنات الملوك ونحوهن [المخدرات] الخفرات.
{حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ} “Çadırlara kapanmış hûriler vardır”; yani inci çadırlara kapanmış, kendilerini eşleri için hazırlamış ve donatmışlardır. Bu durum, kralların kızları ve benzeri iffetli, örtülü kadınların âdeti olduğu üzere, onların bahçelere ve cennet bahçelerine çıkmalarına engel değildir.
12848. Metin
{لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ} أي: أصحاب هاتين الجنتين، متكأهم على الرفرف الأخضر، وهي الفرش التي فوق (١) المجالس العالية، التي قد زادت على مجالسهم، فصار لها رفرفة من وراء مجالسهم، لزيادة البهاء وحسن المنظر، {وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ} العبقري: نسبة لكل منسوج نسجا حسنا فاخرا، ولهذا وصفها بالحسن الشامل، لحسن الصنعة وحسن المنظر، ونعومة الملمس، وهاتان الجنتان دون الجنتين الأوليين، كما نص الله على ذلك بقوله: {وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ} وكما وصف الأوليين بعدة أوصاف لم يصف بها الأخريين، فقال في الأوليين: {فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} وفي الأخريين: {عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ} ومن المعلوم الفرق بين الجارية والنضاخة.
{لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ} “{67} Bunlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur. {68} O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? {69} Yeşil yastıklara yaslanırlar...” Yani bu iki cennetin ehlinin yaslandığı yer yeşil refref üzerindedir; refref ise yüksek oturma yerlerinin üzerinde (١) bulunan döşeklerdir ki oturma yerlerinden taşmış, ihtişamın ve manzara güzelliğinin artması için oturdukları yerlerin arkasından sarkıntı yapmıştır. {وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ} “ve güzel döşemelere [yaslanırlar]”; Abkarî (العبقري), güzel ve lüks dokunmuş her kumaşa nispet edilen bir ifadedir. Bu sebeple işçiliğinin güzelliği, manzarasının güzelliği ve dokunuşunun yumuşaklığı dolayısıyla onu kapsamlı bir güzellikle nitelendirmiştir. Bu iki cennet, Allah'ın {وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ} “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır” buyurarak açıkça belirttiği gibi önceki iki cennetten daha alt derecededir. Nitekim ilk iki cenneti, diğer ikisinde zikretmediği birçok vasıfla nitelemiştir. İlk ikisi hakkında: {فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} “İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır” buyururken, diğer ikisi hakkında: {عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ} “İkisinde de durmaksızın fışkıran iki kaynak vardır” buyurmuştur. Akan (câriye) ile fışkıran (naddâha) arasındaki fark ise malumdur.
12849. Metin
وقال في الأوليين: {ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} ولم يقل ذلك في الأخريين. وقال في الأوليين: {فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ} وفي الأخريين {فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ} وقد علم ما بين الوصفين من التفاوت.
İlk iki cennet hakkında: {ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} “İkisi de türlü türlü meyve ağaçlarıyla bezelidir” buyurmuş, diğer ikisi hakkında bunu söylememiştir. İlk ikisi hakkında: {فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ} “İkisinde de her türlü meyveden ikişer tür vardır” buyurmuş, diğer ikisi hakkında ise {فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ} “İkisinde de meyveler, hurma ve nar vardır” buyurmuştur. İki vasıf arasındaki derece farkı ise bilinmektedir.
12850. Metin
وقال في الأوليين: {مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} ولم يقل ذلك في الأخيرتين، بل قال: {مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ}
İlk ikisi hakkında: {مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} “Astarları kalın ipekten döşeklere yaslanırlar; iki cennetin de meyveleri yakındır” buyurmuş, son iki cennet hakkında ise bunu söylemeyip bilakis: {مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ} “Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanırlar” buyurmuştur.
12851. Metin
وقال في الأوليين، في وصف نسائهم وأزواجهم: {فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لم يطمثهن إنس قبلهم ولا جان} وقال في الأخريين: {حور مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ} وقد علم التفاوت بين ذلك.
İlk ikisinde, kadınlarının ve eşlerinin vasfı hakkında: {فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لم يطمثهن إنس قبلهم ولا جان} “Oralarda, bakışlarını yalnızca eşlerine dikmiş öyle dilberler vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur” buyurmuş; diğer ikisinde ise: {حور مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ} “Çadırlara kapanmış hûriler vardır” buyurmuştur. Bunlar arasındaki derece farkı da bilinmektedir.
12852. Metin
وقال في الأوليين (٢) {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} فدل ذلك أن الأوليين جزاء المحسنين، ولم يقل ذلك في الأخريين.
İlk ikisi hakkında (٢) {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” buyurmuştur; bu da ilk iki cennetin ihsan sahiplerinin mükâfatı olduğuna delalet eder; diğer ikisi hakkında ise bunu söylememiştir.
12853. Metin
ومجرد تقديم الأوليين على الأخريين، يدل على فضلهما.
Sadece ilk ikisinin diğer ikisinden önce zikredilmiş olması bile onların üstünlüğüne delalet eder.
12854. Metin
فبهذه الأوجه يعرف فضل الأوليين على الأخريين، وأنهما معدتان للمقربين من الأنبياء، والصديقين، وخواص عباد الله الصالحين، وأن الأخريين معدتان لعموم المؤمنين، وفي كل من الجنات [المذكورات] ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، وفيهن ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين، وأهلها في غاية الراحة والرضا والطمأنينة وحسن المأوى، حتى إن كلا (٣) منهم لا يرى أحدا أحسن حالا منه، ولا أعلى من نعيمه [الذي هو فيه] .
İşte bu yönlerle ilk ikisinin diğer ikisine olan üstünlüğü ve ilk ikisinin nebilerden, sıddıklardan ve Allah'ın seçkin salih kullarından olan mukarrebler için hazırlandığı, diğer ikisinin ise genel müminler için hazırlandığı anlaşılır. [Zikredilen] cennetlerin her birinde ne bir gözün gördüğü, ne bir kulağın işittiği, ne de bir beşerin kalbinden geçtiği nimetler vardır. Oralarda canların çekeceği ve gözlerin lezzet alacağı şeyler bulunmaktadır. Cennet ehli ise son derece rahatlık, rıza, huzur ve güzel bir barınak içindedir; hatta onlardan her biri (٣), hal bakımından kendisinden daha güzel bir durumda olan veya [içinde bulunduğu] nimetten daha üstün bir nimete sahip olan hiç kimseyi görmez.
12855. Metin
ولما ذكر سعة فضله وإحسانه، قال: {تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلالِ وَالإكْرَامِ} أي: تعاظم وكثر خيره، الذي له الجلال الباهر، والمجد الكامل، والإكرام لأوليائه.
Lütfunun ve ihsanının genişliğini zikredince şöyle buyurdu: {تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلالِ وَالإكْرَامِ} “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı pek yücedir.” Yani göz kamaştırıcı celale, tam bir şerefe ve dostlarına ikrama sahip olan [Rabbinin] şanı yücelmiş ve hayrı pek çoğalmıştır.
12856. Metin
تم تفسير سورة الرحمن، ولله الحمد والشكر والثناء الحسن.
Rahmân Suresi'nin tefsiri tamamlandı. Hamd, şükür ve güzel övgüler Allah'a mahsustur.