Vâkıa Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12858. Metin

[وهي] مكية

[Bu sure] Mekkîdir.

12859. Metin

{١-١٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ * خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ * إِذَا رُجَّتِ الأرْضُ رَجًّا * وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا * فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا * وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلاثَةً * فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ * وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ * وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ * أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ * فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} .

{١-١٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ * خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ * إِذَا رُجَّتِ الأرْضُ رَجًّا * وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا * فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا * وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلاثَةً * فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ * وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ * وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ * أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ * فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “{1} O gerçekleşecek olan (kıyamet) koptuğu zaman, {2} Onun kopuşunu yalanlayacak hiçbir kimse/hiçbir şey yoktur. {3} O, alçaltıcı ve yükselticidir. {4} Yer şiddetle sarsıldığı, {5} Dağlar ufalanıp parçalandığı, {6} Ve toz duman olup savrulduğu zaman, {7} Siz de üç sınıfa ayrılmış olursunuz: {8} Amel defteri sağından verilenler; ne mutludur o amel defteri sağından verilenler! {9} Amel defteri solundan verilenler; ne bedbahttır o amel defteri solundan verilenler! {10} [Hayırlarda] öne geçenler ise öne geçenlerdir. {11} İşte onlar [Allah'a] en yakın kılınanlardır; {12} Naim cennetlerindedirler.”

12860. Metin

يخبر تعالى بحال الواقعة التي لا بد من وقوعها، وهي القيامة التي {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ} أي: لا شك فيها، لأنها قد تظاهرت عليها الأدلة العقلية والسمعية، ودلت عليها حكمته تعالى.

Yüce [Allah], gerçekleşmesi kaçınılmaz olan vakıanın halini haber vermektedir; o da kıyamettir ki {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ} “onun kopuşunda hiçbir şüphe/yalan yoktur”; çünkü aklî ve naklî deliller onun hakkında birbirini desteklemiş ve Yüce [Allah'ın] hikmeti de ona delalet etmiştir.

12861. Metin

{خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} أي: خافضة لأناس في أسفل سافلين، رافعة لأناس في أعلى عليين، أو خفضت بصوتها فأسمعت القريب، ورفعت فأسمعت البعيد.

{خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “Alçaltıcı ve yükselticidir”; yani kimi insanları aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) alçaltır, kimi insanları da yücelerin yücesine (a'lâ-yı illiyyîn) yükseltir. Yahut sesiyle alçalır ve yakındakine işittirir, yükselir ve uzaktakine işittirir.

12862. Metin

{إِذَا رُجَّتِ الأرْضُ رَجًّا} أي: حركت واضطربت.

{إِذَا رُجَّتِ الأرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı zaman”; yani hareket ettirilip çalkalandığı [zaman].

12863. Metin

{وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} أي: فتتت.

{وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “ve dağlar ufalanıp parçalandığı zaman”; yani paramparça edildiği [zaman].

12864. Metin

{فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} فأصبحت الأرض ليس عليها جبل ولا معلم، قاعا صفصفا، لا ترى فيها عوجا ولا أمتا.

{فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Ve toz duman olup savrulduğu zaman”; böylece yer üzerinde ne bir dağ ne de bir işaret kalır; dümdüz, bomboş bir alan haline gelir, orada ne bir çukurluk ne de bir tümseklik görebilirsin.

12865. Metin

{وَكُنْتُمْ} أيها الخلق {أَزْوَاجًا ثَلاثَةً} أي: انقسمتم ثلاث فرق بحسب أعمالكم الحسنة والسيئة.

{وَكُنْتُمْ} “Siz de ... olursunuz” ey mahlûkat, {أَزْوَاجًا ثَلاثَةً} “üç sınıfa [ayrılmış]”; yani iyi ve kötü amellerinize göre üç gruba ayrılırsınız.

12866. Metin

ثم فصل أحوال الأزواج الثلاثة، فقال: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} تعظيم لشأنهم، وتفخيم لأحوالهم.

Sonra bu üç sınıfın hallerini ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurdu: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “Amel defteri sağından verilenler; ne mutludur o amel defteri sağından verilenler!” Bu ifade, onların şanını yüceltmek ve durumlarının büyüklüğünü vurgulamak içindir.

12867. Metin

{وَأَصْحَابُ الْمَشئَمَةِ} أي: الشمال، {مَا أَصْحَابُ الْمَشئَمَة} تهويل لحالهم.

{وَأَصْحَابُ الْمَشئَمَةِ} “Amel defteri solundan verilenler” yani sol ehli, {مَا أَصْحَابُ الْمَشئَمَة} “ne bedbahttır o amel defteri solundan verilenler!” Bu da onların durumunun korkunçluğunu ve vahametini ifade etmek içindir.

12868. Metin

{وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} أي: السابقون في الدنيا إلى الخيرات، هم السابقون في الآخرة لدخول الجنات.

{وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} “[Hayırlarda] öne geçenler ise öne geçenlerdir. İşte onlar [Allah'a] en yakın kılınanlardır.” Yani dünyada hayırlara öncülük edenler, ahirette de cennetlere girmekte öne geçenlerdir.

12869. Metin

أولئك الذين هذا وصفهم، المقربون عند الله، في جنات النعيم، في أعلى عليين، في المنازل العاليات، التي لا منزلة فوقها.

İşte bu vasfa sahip olanlar, Allah katında yakınlaştırılmış olanlar olup Naim cennetlerinde, yücelerin yücesinde (a'lâ-yı illiyyîn), üzerinde başka hiçbir derecenin bulunmadığı en yüce makamlardadırlar.

12870. Metin

وهؤلاء المذكورون {ثُلَّةٌ مِنَ الأوَّلِينَ} أي: جماعة كثيرون من المتقدمين من هذه الأمة وغيرهم.

Bu zikredilenler {ثُلَّةٌ مِنَ الأوَّلِينَ} “öncekilerden bir topluluktur”; yani bu ümmetin ve diğer [ümmetlerin] öncülerinden büyük bir kalabalıktır.

12871. Metin

{١٤} {وَقَلِيلٌ مِنَ الآخِرِينَ} .

{١٤} {وَقَلِيلٌ مِنَ الآخِرِينَ} “{14} Sonrakilerden ise az bir kısımdır.”

12872. Metin

وهذا يدل على فضل صدر هذه الأمة في الجملة على متأخريها، لكون المقربين من الأولين أكثر من المتأخرين.

Bu da genel olarak bu ümmetin ilk dönemlerinin son dönemlerine olan üstünlüğüne delalet eder; çünkü öncekilerden mukarreb olanlar, sonrakilerden daha fazladır.

12873. Metin

والمقربون هم خواص الخلق، {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} أي: مرمولة بالذهب والفضة، واللؤلؤ، والجوهر، وغير ذلك من [الحلي] الزينة، التي لا يعلمها إلا الله تعالى.

Mukarrebler, yaratılmışların seçkinleridir; {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “mücevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler”; yani altın, gümüş, inci, mücevher ve Yüce Allah'tan başkasının bilemeyeceği süslerle işlenmiş ve bezenmiş tahtlardadırlar.

12874. Metin

{مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا} أي: على تلك السرر، جلوس تمكن وطمأنينة وراحة واستقرار. {مُتَقَابِلِينَ} وجه كل منهم إلى وجه صاحبه، من صفاء قلوبهم، وحسن أدبهم، وتقابل قلوبهم.

{مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا} “Onların üzerinde yaslanmışlardır”; yani o tahtların üzerine tam bir yerleşme, huzur, rahatlık ve istikrar oturuşuyla [yaslanmışlardır]. {مُتَقَابِلِينَ} “karşılıklı olarak”; kalplerinin duruluğu, güzel edepleri ve gönüllerinin birbirine dönük olması sebebiyle her birinin yüzü arkadaşının yüzüne dönüktür.

12875. Metin

{١٧} {يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ} .

{١٧} {يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ} “{17} Çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır.”

12876. Metin

أي: يدور على أهل الجنة لخدمة وقضاء حوائجهم، ولدان صغار الأسنان، في غاية الحسن والبهاء، {كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} أي: مستور، لا يناله ما يغيره، مخلوقون للبقاء والخلد، لا يهرمون ولا يتغيرون، ولا يزيدون على أسنانهم.

Yani cennet ehline hizmet etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere etraflarında yaşça küçük, son derece güzel ve alımlı gençler dolaşır; {كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} “sanki onlar saklı incilerdir”; yani kendisini değiştirecek hiçbir şeyin ulaşamayacağı şekilde örtülüp korunmuş, ebediyet ve kalıcılık için yaratılmış, yaşlanmayan, değişmeyen ve yaşları ilerlemeyen [gençlerdir].

12877. Metin

ويدورون عليهم بآنية شرابهم {بِأَكْوَابٍ} وهي التي لا عرى لها، {وَأَبَارِيقَ} الأواني التي لها عرى، {وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ} أي: من خمر لذيذ المشرب، لا آفة فيها.

Ve onların içecek kaplarıyla etraflarında dolaşırlar: {بِأَكْوَابٍ} “kadehlerle” ki kulpsuz olan kaplardır, {وَأَبَارِيقَ} “ve ibriklerle” ki kulpları olan kaplardır, {وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ} “ve kaynağından doldurulmuş kadehle”; yani içimi lezzetli, içinde hiçbir kusur ve zarar bulunmayan cennet şarabıyla [dolaşırlar].

12878. Metin

{لا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا} أي: لا تصدعهم رءوسهم كما تصدع خمرة الدنيا رأس شاربها.

{لا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا} “Ondan başları ağrımaz”; yani dünya şarabının içenin başını ağrıttığı gibi onların başlarını ağrıtmaz.

12879. Metin

ولا هم عنها ينزفون، أي: لا تنزف عقولهم، ولا تذهب أحلامهم منها، كما يكون لخمر الدنيا.

Ve onlar ondan sarhoş olup akıllarını da yitirmezler; yani dünya şarabında olduğu gibi ondan ötürü akılları başlarından gitmez ve şuur ve idraklerini kaybetmezler.

12880. Metin

والحاصل: أن جميع (١) ما في الجنة من أنواع النعيم الموجود جنسه في الدنيا، لا يوجد في الجنة فيه آفة، كما قال تعالى: {فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى} وذكر هنا خمر الجنة، ونفى عنها كل آفة توجد في الدنيا.

Özetle: Dünyada cinsi bulunan nimet türlerinden cennette olanların tamamında (١) cennette hiçbir kusur ve afet bulunmaz. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى} “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.” Burada cennet şarabını zikretmiş ve dünyada bulunan her türlü afeti ondan nefyetmiştir.

12881. Metin

{وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ} أي: مهما تخيروا، وراق في أعينهم، واشتهته نفوسهم، من أنواع الفواكه الشهية، والجنى اللذيذ، حصل لهم على أكمل وجه وأحسنه.

{وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ} “Ve beğendikleri meyvelerden”; yani iştah çekici meyve türlerinden ve lezzetli mahsullerden canlarının istediği, gözlerine hoş gelen ve arzu ettikleri ne varsa, kendilerine en mükemmel ve en güzel şekilde verilir.

12882. Metin

{وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} أي: من كل صنف من الطيور يشتهونه، ومن أي جنس من لحمه أرادوا، وإن شاءوا مشويا، أو طبيخا، أو غير ذلك.

{وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} “Ve canlarının çektiği kuş etlerinden”; yani kuşlardan arzu ettikleri her türden ve etinden istedikleri herhangi bir cinsten; dilerlerse kızartılmış, dilerlerse pişirilmiş veya başka bir şekilde [kendilerine sunulur].

12883. Metin

{وَحُورٌ عِينٌ كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ} أي: ولهم حور عين، والحوراء: التي في عينها كحل وملاحة، وحسن وبهاء، والعين: حسان الأعين وضخامها (٢) وحسن العين في الأنثى، من أعظم الأدلة على حسنها وجمالها.

{وَحُورٌ عِينٌ كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ} “Ve saklı inciler misali iri gözlü hûriler...” Yani onlar için iri gözlü hûriler vardır. Havrâ (الحوراء): Gözünde sürme, sevimlilik, güzellik ve parlaklık bulunan kadındır. Îyn (العين) ise gözleri güzel ve iri olanlardır (٢). Kadında göz güzelliği, onun cemal ve cazibesinin en büyük delillerindendir.

12884. Metin

{كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ} أي: كأنهن اللؤلؤ الأبيض الرطب الصافي البهي، المستور عن الأعين والريح والشمس، الذي يكون لونه من أحسن الألوان، الذي لا عيب فيه بوجه من الوجوه، فكذلك الحور العين، لا عيب فيهن [بوجه] ، بل هن كاملات الأوصاف، جميلات النعوت.

{كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ} “Saklı inciler misali”; yani sanki onlar gözlerden, rüzgardan ve güneşten korunmuş, rengi en güzel renklerden olan, hiçbir şekilde hiçbir kusur barındırmayan beyaz, taze, berrak ve parlak inciler gibidirler. İşte iri gözlü hûriler de böyledir; onlarda [hiçbir bakımdan] hiçbir kusur yoktur, bilakis onlar vasıfları mükemmel, nitelikleri pek güzel hanımlardır.

12885. Metin

فكل ما تأملته منها لم تجد فيه إلا ما يسر الخاطر (٣) ويروق الناظر.

Onun neresine bakıp düşünsen, sadece gönlü sevindiren (٣) ve bakanın hoşuna giden şeyler bulursun.

12886. Metin

وذلك النعيم المعد لهم {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} فكما حسنت منهم الأعمال، أحسن الله لهم الجزاء، ووفر لهم الفوز والنعيم.

Onlar için hazırlanan bu nimet {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarına bir karşılıktır”; dolayısıyla onların amelleri güzel olduğu gibi, Allah da onların mükâfatını güzel kılmış, kurtuluş ve nimetlerini bol eylemiştir.

12887. Metin

{لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا تَأْثِيمًا} أي: لا يسمعون في جنات النعيم كلاما يلغى، ولا يكون فيه فائدة، ولا كلاما يؤثم صاحبه.

{لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا تَأْثِيمًا} “Orada ne boş bir söz ne de günaha sokan bir lakırdı işitirler.” Yani Naim cennetlerinde boş, hiçbir faydası olmayan bir söz ve sahibini günaha sokacak bir konuşma işitmezler.

12888. Metin

{إِلا قِيلا سَلامًا سَلامًا} أي: إلا كلاما طيبا، وذلك لأنها دار الطيبين، ولا يكون فيها إلا كل طيب، وهذا دليل على حسن أدب أهل الجنة في خطابهم فيما بينهم، وأنه أطيب كلام، وأسره للنفوس ٤ وأسلمه من كل لغو وإثم، نسأل الله من فضله.

{إِلا قِيلا سَلامًا سَلامًا} “Sadece ‘Esenlik, esenlik!’ sözü işitirler.” Yani sadece güzel ve hoş bir söz [işitirler]. Çünkü orası tertemiz kimselerin yurdudur ve orada sadece güzel şeyler bulunur. Bu da cennet ehlinin kendi aralarındaki hitaplarında gösterdikleri edep güzelliğine, bunun sözlerin en temizi, nefislere en çok ferahlık vereni 4 ve her türlü boş lakırdı ile günahtan en uzak olanı olduğuna bir delildir. Allah’tan lütfunu dileriz.

12889. Metin

{٢٧} ثم ذكر نعيم أصحاب اليمين فقال: (١) {وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ} أي: شأنهم عظيم، وحالهم جسيم.

{٢٧} Sonra amel defteri sağından verilenlerin nimetlerini zikrederek şöyle buyurdu (١): {وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ} “{27} Amel defteri sağından verilenler; ne mutludur o amel defteri sağından verilenler!” Yani onların şanı çok yüce, durumları pek büyüktür.

12890. Metin

{فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ} أي: مقطوع ما فيه من الشوك والأغصان [الرديئة] المضرة، مجعول مكان ذلك الثمر الطيب، وللسدر من الخواص، الظل الظليل، وراحة الجسم فيه.

{فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ} “Dikensiz sedir ağaçları altındadırlar”; yani üzerindeki dikenleri ve zarar veren [kötü] dalları kesilmiş, bunların yerine tertemiz meyveler konulmuştur. Sedir ağacının özelliklerinden biri de koyu bir gölgeye ve içinde bedenin dinlenmesine sahip olmasıdır.

12891. Metin

{وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ} والطلح معروف، وهو شجر [كبار] يكون بالبادية، تنضد أغصانه من الثمر اللذيذ الشهي.

{وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ} “Ve meyveleri küme küme dizili muz/ağaçlar altındadırlar”; talh (طلح) bilinen bir ağaç olup çölde yetişen [büyük] bir ağaçtır; dalları lezzetli ve iştah açıcı meyvelerle kat kat dizilmiştir.

12892. Metin

{وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ} أي: كثير من العيون والأنهار السارحة، والمياه المتدفقة.

{وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ} “Ve çağlayarak akan sular”; yani kaynayan pınarlardan, akıp giden ırmaklardan ve gürül gürül akan sulardan [gelen] bol sular [altındadırlar].

12893. Metin

{وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ} أي: ليست بمنزلة فاكهة الدنيا تنقطع في وقت من الأوقات، وتكون ممتنعة [أي: متعسرة] على مبتغيها، بل هي على الدوام موجودة، وجناها قريب يتناوله العبد على أي حال يكون.

{وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ} “Tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler [arasındadırlar]”; yani dünya meyveleri gibi belli bir vakitte kesilen ve onu arzulayana zor [ulaşılmaz] olan cinsten değildir; bilakis sürekli mevcuttur ve meyvesi pek yakındır, kul hangi hâlde bulunursa bulunsun onu kolayca alır.

12894. Metin

{وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ} أي: مرفوعة فوق الأسرة ارتفاعا عظيما، وتلك الفرش من الحرير والذهب واللؤلؤ وما لا يعلمه إلا الله.

{وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ} “Ve yükseltilmiş döşekler [üzerindedirler]”; yani tahtların üzerine pek yüksek bir şekilde yükseltilmiş döşeklerdir. Bu döşekler ipekten, altından, inciden ve ancak Allah'ın bilebileceği şeylerden [yapılmıştır].

12895. Metin

{إِنَّا أَنْشَأْنَاهُنَّ إِنْشَاءً} أي: إنا أنشأنا نساء أهل الجنة نشأة غير النشأة التي كانت في الدنيا، نشأة كاملة لا تقبل الفناء.

{إِنَّا أَنْشَأْنَاهُنَّ إِنْشَاءً} “Şüphesiz biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık”; yani cennet ehlinin kadınlarını dünyadaki yaratılışlarından farklı, yok oluşu kabul etmeyen mükemmel bir yaratılışla yarattık.

12896. Metin

{فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا} صغارهن وكبارهن.

{فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا} “Ve onları bâkireler kıldık”; küçüklerini de büyüklerini de.

12897. Metin

وعموم ذلك، يشمل الحور العين ونساء أهل الدنيا، وأن هذا الوصف -وهو البكارة- ملازم لهن في جميع الأحوال، كما أن كونهن {عُرُبًا أَتْرَابًا} ملازم لهن في كل حال، والعروب: هي المرأة المتحببة إلى بعلها بحسن لفظها، وحسن هيئتها ودلالها وجمالها [ومحبتها] ، فهي التي إن تكلمت سبت العقول، وود السامع أن كلامها لا ينقضي، خصوصا عند غنائهن بتلك الأصوات الرخيمة والنغمات المطربة، وإن نظر إلى أدبها وسمتها ودلها ملأت قلب بعلها فرحا وسرورا، وإن برزت (٢) من محل إلى آخر، امتلأ ذلك الموضع منها ريحا طيبا ونورا، ويدخل في ذلك الغنجة عند الجماع.

Bu genellik iri gözlü hûrileri de dünya ehlinin kadınlarını da kapsar. Bu vasıf -yani bekâret- bütün hâllerde onlardan ayrılmaz bir niteliktir; tıpkı onların {عُرُبًا أَتْرَابًا} “eşlerine düşkün ve yaşıt” olmalarının her durumda onlardan ayrılmaz bir vasıf olması gibi. Urûb (العروب): Tatlı sözleriyle, güzel endamıyla, cilvesi, cemali [ve sevgisiyle] eşine kendini sevdiren kadındır. O öyle bir kadındır ki konuştuğunda akılları baştan alır, dinleyen kimse onun sözlerinin hiç bitmemesini arzu eder; bilhassa o tatlı sesleriyle ve neşe veren nağmeleriyle şarkı söylediklerinde... Eşi onun edebine, vakar ve zarafetine baksa kalbini neşe ve sürurla doldurur; bir yerden başka bir yere çıksa (٢) orası onun güzel kokusu ve nuruyla dolar. Cima esnasındaki işve ve cilve de buna dâhildir.

12898. Metin

والأتراب اللاتي على سن واحدة، ثلاث وثلاثين سنة، التي هي غاية ما يتمنى ونهاية سن الشباب، فنساؤهم عرب أتراب، متفقات مؤتلفات، راضيات مرضيات، لا يحزن ولا يحزن، بل هن أفراح النفوس، وقرة العيون، وجلاء الأبصار.

Etrâb (الأتراب) ise aynı yaşta, arzu edilenin ve gençlik yaşının zirvesi olan otuz üç yaşında bulunan hanımlardır. Dolayısıyla onların kadınları eşlerine düşkün, akran, birbiriyle uyumlu ve anlaşan, hoşnut ve kendilerinden razı olunmuş kimselerdir. Ne üzülürler ne de üzerler; bilakis onlar canların neşesi, gözlerin aydınlığı ve bakışların cilasıdırlar.

12899. Metin

{لأصْحَابِ الْيَمِينِ} أي: معدات لهم مهيئات.

{لأصْحَابِ الْيَمِينِ} “Amel defteri sağından verilenler içindir”; yani onlar için hazırlanmış ve donatılmıştır.

12900. Metin

{ثُلَّةٌ مِنَ الأوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الآخِرِينَ} أي: هذا القسم من أصحاب اليمين عدد كثير من الأولين، وعدد كثير من الآخرين.

{ثُلَّةٌ مِنَ الأوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الآخِرِينَ} “[Onların] birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.”1 Yani: Amel defteri sağından verilenlerin bu kısmı, öncekilerden pek çok sayıda, sonrakilerden de pek çok sayıdadır.2

12901. Metin

{٤١-٤٨} {وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ * فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ * وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ * لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ * إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ * وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ * وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ * أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} .

{٤١-٤٨} {وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ * فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ * وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ * لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ * إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ * وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ * وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ * أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} “{41} Amel defteri solundan verilenler; ne bedbahttır o amel defteri solundan verilenler! {42} İliklere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su içindedirler. {43} Ve kapkara dumandan bir gölge altındadırler; {44} Ne serindir ne de faydalı/ferahlatıcı! {45} Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımarmışlardı. {46} Ve o büyük günahta (şirkte) ısrar edip dururlardı. {47} Ve derlerdi ki: 'Biz ölüp bir toprak ve bir kemik yığını olduktan sonra mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz? {48} Önceki atalarımız da mı?'”

12902. Metin

المراد بأصحاب الشمال [هم:] أصحاب النار، والأعمال المشئومة.

Amel defteri solundan verilenlerden maksat, cehennem ehli ve uğursuz/kötü amellerin sahipleridir.

12903. Metin

فذكر [الله] لهم من العقاب، ما هم حقيقون به، فأخبر أنهم {فِي سَمُومٍ} أي: ريح حارة من حر نار جهنم، يأخذ بأنفاسهم، وتقلقهم أشد القلق، {وَحَمِيمٍ} أي: ماء حار يقطع أمعاءهم.

[Allah] onlar için lâyık oldukları cezayı zikretmiş ve onların {فِي سَمُومٍ} “kavurucu bir sıcaklık içinde” yani nefeslerini kesen ve onları son derece huzursuz eden cehennem ateşinin sıcak rüzgârı içinde, {وَحَمِيمٍ} “ve kaynar su içinde” yani bağırsaklarını parçalayan kaynar su içinde olduklarını haber vermiştir.

12904. Metin

{وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ} أي: لهب نار، يختلط بدخان.

{وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ} “Ve kapkara dumandan bir gölge altında”; yani dumanla karışan ateş alevi [altındadırlar].

12905. Metin

{لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ} أي: لا برد فيه ولا كرم، والمقصود أن هناك الهم والغم، والحزن والشر، الذي لا خير فيه، لأن نفي الضد إثبات لضده.

{لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ} “Ne serindir ne de ferahlatıcı/faydalı”; yani onda ne bir serinlik ne de bir güzellik/ikram vardır. Maksat ise orada hiçbir hayrın bulunmadığı tasa, gam, hüzün ve şerrin olmasıdır; zira zıddın nefyedilmesi, karşıtının ispatıdır.

12906. Metin

ثم ذكر أعمالهم التي أوصلتهم إلى هذا الجزاء فقال: {إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ} أي: قد ألهتهم دنياهم، وعملوا لها، وتنعموا وتمتعوا بها، فألهاهم الأمل عن إحسان العمل، فهذا هو الترف الذي ذمهم الله عليه.

Sonra onları bu cezaya ulaştıran amellerini zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ} “Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımarmışlardı.” Yani dünyaları onları oyalamış, yalnız dünya için çalışmış, onda zevk ve sefa sürmüşlerdi; böylece boş emeller onları ameli güzelce yapmaktan alıkoymuştu. İşte Allah'ın onları kendisiyle yerdiği şımarıklık ve lüks (taraf) budur.

12907. Metin

{وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ} أي: وكانوا يفعلون الذنوب الكبار ولا يتوبون منها، ولا يندمون عليها، بل يصرون على ما يسخط مولاهم، فقدموا عليه بأوزار كثيرة [غير مغفورة] .

{وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ} “Ve o büyük günahta ısrar edip dururlardı.” Yani büyük günahları işler, onlardan tövbe etmez ve pişmanlık duymazlardı; bilakis Mevlâlarını gazaplandıran şeylerde ısrar ederlerdi. Böylece O'nun huzuruna [bağışlanmamış] pek çok günah yüküyle geldiler.

12908. Metin

وكانوا ينكرون البعث، فيقولون استبعادا لوقوعه: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} أي: كيف نبعث بعد موتنا وقد بلينا، فكنا ترابا وعظاما؟ [هذا من المحال] {أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} قال تعالى جوابا لهم وردا عليهم (١) :

Ve yeniden dirilişi inkâr eder, gerçekleşmesini uzak görerek şöyle derlerdi: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} “'Biz ölüp bir toprak ve bir kemik yığını olduktan sonra mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?'” Yani biz öldükten, çürüyüp toprak ve kemik hâline geldikten sonra nasıl diriltiliriz? [Bu imkânsızdır!] {أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} “Gerçekten biz mi diriltileceğiz, önceki atalarımız da mı?” Yüce Allah onlara cevap olarak ve iddialarını reddederek şöyle buyurdu (١):

12909. Metin

{قُلْ إِنَّ الأوَّلِينَ والآخرين لمجموعون إلى ميقات يَوْمٍ مَعْلُومٍ} أي: قل إن متقدم الخلق ومتأخرهم، الجميع سيبعثهم الله ويجمعهم لميقات يوم معلوم، قدره الله لعباده، حين تنقضي الخليقة، ويريد الله تعالى جزاءهم على أعمالهم التي عملوها في دار التكليف.

{قُلْ إِنَّ الأوَّلِينَ والآخرين لمجموعون إلى ميقات يَوْمٍ مَعْلُومٍ} “De ki: 'Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de mutlaka bilinen bir günün belirlenmiş vaktinde toplanacaklardır.'” Yani de ki: Yaratılmışların öncekileri de sonrakileri de, hepsini Allah diriltecek ve yaratılış sona erip Yüce Allah kullarını mükellefiyet yurdunda yaptıkları ameller sebebiyle cezalandırmayı/mükâfatlandırmayı murat ettiğinde, onlar için belirlediği malum bir günün vaktinde bir araya getirecektir.

12910. Metin

{ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ} عن طريق الهدى، التابعون لطريق الردى، {الْمُكَذِّبُونَ} بالرسول ﷺ وما جاء به من الحق والوعد والوعيد.

{ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ} “Sonra siz ey sapkınlar!” Hidayet yolundan sapanlar, helak yoluna uyanlar! {الْمُكَذِّبُونَ} “Yalanlayanlar!” Resûl'ü sallallâhu aleyhi ve sellem ve onun getirdiği hakkı, vaadi ve tehdidi yalanlayanlar!

12911. Metin

{لآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ} وهو أقبح الأشجار وأخسها، وأنتنها ريحا، وأبشعها منظرا.

{لآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ} “Mutlaka zakkum ağacından yiyeceksiniz.” O ise ağaçların en çirkini, en düşüğü, kokusu en pis ve görünüşü en korkunç olanıdır.

12912. Metin

{فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ} والذي أوجب لهم أكلها -مع ما هي عليه من الشناعة- الجوع المفرط، الذي يلتهب في أكبادهم وتكاد تنقطع منه أفئدتهم. هذا الطعام الذي يدفعون به الجوع، وهو الذي لا يسمن ولا يغني من جوع.

{فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ} “Karınlarınızı onunla dolduracaksınız.” Bu kadar iğrenç olmasına rağmen onu yemelerini zorunlu kılan şey ise ciğerlerini yakan ve neredeyse yüreklerini parçalayacak olan aşırı açlıktır. İşte açlıklarını gidermeye çalıştıkları bu yiyecek, ne semirtir ne de açlığı giderir.

12913. Metin

وأما شرابهم، فهو بئس الشراب، وهو أنهم يشربون على هذا الطعام من الماء الحميم الذي يغلي في البطون شرب الإبل الهيم أي: العطاش، التي قد اشتد عطشها، أو [أن الهيم] داء يصيب الإبل، لا تروى معه من شراب الماء.

İçeceklerine gelince; o ne kötü bir içecektir! Onlar bu yiyeceğin üzerine, karınlarda kaynayan kaynar sudan, susuzluktan kavrulmuş develerin (hîm) içişi gibi içerler. Yani susuzluğu son derece şiddetlenmiş develer gibi; yahut hîm (الهيم), develere isabet eden ve su içmekle kanmadıkları bir hastalıktır.

12914. Metin

{هَذَا} الطعام والشراب {نزلُهُمْ} أي: ضيافتهم {يَوْمَ الدِّينِ} وهي الضيافة التي قدموها لأنفسهم، وآثروها على ضيافة الله لأوليائه.

{هَذَا} “İşte bu” yiyecek ve içecek {نزلُهُمْ} “onların ağırlanmasıdır” yani ikramlarıdır, {يَوْمَ الدِّينِ} “hesap gününde”. Bu, onların kendileri için önceden hazırladıkları ve Allah'ın veli kullarına yapacağı ikrama tercih ettikleri bir ağırlanmadır.

12915. Metin

قال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نزلا خَالِدِينَ فِيهَا لا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلا}

Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نزلا خَالِدِينَ فِيهَا لا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلا} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için konak olarak Firdevs cennetleri vardır; orada ebedî kalıcıdırlar, oradan başka bir yere ayrılmak istemezler.”

12916. Metin

ثم ذكر الدليل العقلي على البعث، فقال: {نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ} أي: نحن الذين أوجدناكم بعد أن لم تكونوا شيئا مذكورا، من غير عجز ولا تعب، أفليس القادر على ذلك بقادر على أن يحيي الموتى؟ بلى إنه على كل شيء قدير، ولهذا وبخهم على عدم تصديقهم بالبعث، وهم يشاهدون ما هو أعظم منه وأبلغ.

Sonra [Allah], yeniden dirilişe dair aklî delili zikrederek şöyle buyurdu1: {نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ} “Sizi biz yarattık; hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?” Yani: Siz anılmaya değer bir şey değilken, hiçbir acziyet ve yorgunluk olmaksızın sizi var eden biziz. Buna güç yetiren, ölüleri diriltmeye de güç yetiremez mi? Elbette [güç yetirir], şüphesiz O her şeye kadirdir. İşte bu sebeple, bundan daha büyük ve daha çarpıcı olanı müşahede edip durdukları halde yeniden dirilişi tasdik etmeyişlerinden ötürü onları kınadı.

12917. Metin

{٥٨-٦٢} {أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ * أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ * نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ * عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لا تَعْلَمُونَ * وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الأولَى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ} .

{٥٨-٦٢} {أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ * أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ * نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ * عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لا تَعْلَمُونَ * وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الأولَى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ} “{58} Akıttığınız meniyi gördünüz mü? {59} Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? {60} Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilemez; {61} Yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden var etmek konusunda [bizi kimse engelleyemez]. {62} Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz; hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?”

12918. Metin

أي: أفرأيتم ابتداء خلقتكم من المني الذي تمنون، فهل أنتم خالقون ذلك المني وما ينشأ منه؟ أم الله تعالى الخالق الذي خلق فيكم من الشهوة وآلتها من الذكر والأنثى، وهدى كلا منهما لما هنالك، وحبب بين الزوجين، وجعل بينهما من المودة والرحمة ما هو سبب للتناسل.

Yani akıttığınız meniden yaratılışınızın başlangıcını gördünüz mü? O meniyi ve ondan meydana gelen varlığı siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa sizde şehveti ve erkek ile dişideki üreme organlarını yaratan, her ikisini de bu amaca yönlendiren, eşlerin arasını kaynaştıran, aralarında üremeye vesile olan sevgi ve merhameti var eden Yüce Allah mı yaratıcıdır?!

12919. Metin

ولهذا أحالهم الله تعالى على الاستدلال ١ بالنشأة الأولى على النشأة الأخرى، فقال: {وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الأولَى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ} أن القادر على ابتداء خلقكم، قادر على إعادتكم.

Bu sebeple Yüce Allah, onları ilk yaratılıştan yola çıkarak1 ikinci yaratılış hakkında akıl yürütmeye sevk etmiş ve şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الأولَى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ} “Andolsun ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp ibret almanız gerekmez miydi?” Yani sizin ilk yaratılışınıza gücü yetenin, sizi yeniden diriltmeye de gücü yeteceğini [anlamanız gerekmez miydi]?

12920. Metin

{٦٣-٦٧} {أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ * أَأَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ * لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ * بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} .

{٦٣-٦٧} {أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ * أَأَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ * لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ * بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} “{63} Ektiğiniz tohumu gördünüz mü? {64} Onu siz mi bitirip yetiştiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? {65} Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırıp kalırdınız: {66} 'Doğrusu biz ziyana uğratıldık! {67} Hatta biz büsbütün mahrum bırakıldık!' [derdiniz].”

12921. Metin

وهذا امتنان منه على عباده، يدعوهم به إلى توحيده وعبادته والإنابة إليه، حيث أنعم عليهم بما يسره لهم من الحرث للزروع والثمار، فتخرج من ذلك من الأقوات والأرزاق والفواكه، ما هو من ضروراتهم وحاجاتهم ومصالحهم، التي لا يقدرون أن يحصوها، فضلا عن شكرها، وأداء حقها، فقررهم بمنته، فقال: {أَأَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ} أي: أأنتم أخرجتموه نباتا من الأرض؟ أم أنتم الذين نميتموه؟ أم أنتم الذين أخرجتم سنبله وثمره حتى صار حبا حصيدا وثمرا نضيجا؟ أم الله الذي انفرد بذلك وحده، وأنعم به عليكم؟ وأنتم غاية ما تفعلون أن تحرثوا الأرض وتشقوها وتلقوا فيها البذر، ثم بعد ذلك لا علم عندكم بما يكون بعد ذلك، ولا قدرة لكم على أكثر من ذلك ومع ذلك، فنبههم على أن ذلك الحرث معرض للأخطار لولا حفظ الله وإبقاؤه لكم بلغة ومتاعا إلى حين.

Bu, [Allah'ın] kullarına olan bir lütfudur; bununla onları tevhide, ibadete ve Kendisine yönelmeye davet etmektedir. Zira ekinler ve meyveler için ekimi kolaylaştırarak onlara nimet vermiş; bundan da onların şükrünü ve hakkını eda etmek şöyle dursun, saymaktan bile aciz oldukları zaruri ihtiyaçlarını, faydalarını karşılayan azıklar, rızıklar ve meyveler çıkarmıştır. Böylece lütfunu ikrar ettirerek şöyle buyurmuştur: {أَأَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ} “Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?” Yani onu yerden bitki olarak siz mi çıkardınız? Yoksa onu büyütüp yetiştiren siz misiniz? Yahut biçilecek tane ve olgunlaşmış meyve oluncaya kadar başağını ve meyvesini çıkaran siz misiniz? Yoksa bu işte tek olan ve onu size lütfeden Allah mıdır?! Sizin yapabileceğiniz en son şey toprağı sürmek, yarmak ve içine tohum atmaktır; bundan sonra ne olacağına dair hiçbir bilginiz olmadığı gibi bundan fazlasına da gücünüz yetmez. Bununla birlikte [Allah], eğer O'nun koruması ve belli bir zamana kadar size bir geçimlik ve azık olarak yaşatması olmasaydı bu ekimin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekmiştir.

12922. Metin

فقال: {لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ} أي: الزرع المحروث وما فيه من الثمار {حُطَامًا} أي: فتاتا متحطما، لا نفع فيه ولا رزق، {فَظَلْتُمْ} أي: فصرتم بسبب جعله حطاما، بعد أن تعبتم فيه وأنفقتم النفقات الكثيرة {تَفَكَّهُونَ} أي: تندمون وتحسرون على ما أصابكم، ويزول بذلك فرحكم وسروركم وتفكهكم، فتقولون: {إِنَّا لَمُغْرَمُونَ} أي: إنا قد نقصنا وأصابتنا مصيبة اجتاحتنا.

Şöyle buyurdu: {لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ} “Dileseydik onu ... çevirirdik” yani ekilen mahsulü ve üzerindeki meyveleri {حُطَامًا} “kuru bir çöpe” yani içinde hiçbir fayda ve rızık bulunmayan kırık dökük kırıntılara çevirirdik. {فَظَلْتُمْ} “Siz de ... kalırdınız” yani onun çöpe dönmesi sebebiyle, onda yorulup çok masraflar yaptıktan sonra, {تَفَكَّهُونَ} “şaşırıp kalırdınız / pişman olurdunuz”; başınıza gelen şeyden ötürü pişmanlık ve hasret duyardınız, böylece sevinciniz, neşeniz ve keyfiniz yok olurdu da şöyle derdiniz: {إِنَّا لَمُغْرَمُونَ} “Doğrusu biz ziyana uğratıldık!” Yani biz zarara uğradık ve bizi silip süpüren bir musibete maruz kaldık!

12923. Metin

ثم تعرفون بعد ذلك من أين أتيتم، وبأي سبب دهيتم، فتقولون: {بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} فاحمدوا الله تعالى حيث زرعه الله لكم، ثم أبقاه وكمله لكم، ولم يرسل عليه من الآفات ما به تحرمون نفعه وخيره.

Sonra nereden vurulduğunuzu ve hangi sebeple felakete uğradığınızı anlar da şöyle dersiniz: {بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} “Hatta biz büsbütün mahrum bırakıldık!” O hâlde Yüce Allah'a hamdedin; zira Allah onu sizin için bitirmiş, sonra onu sizin için koruyup tamamlamış ve onun faydasından ve hayrından mahrum kalacağınız afetleri üzerine göndermemiştir.

12924. Metin

{٦٨-٧٠} {أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنْتُمْ أَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ * لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلا تَشْكُرُونَ} .

{٦٨-٧٠} {أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنْتُمْ أَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ * لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلا تَشْكُرُونَ} “{68} İçtiğiniz suyu gördünüz mü? {69} Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? {70} Dileseydik onu tuzlu/acı yapardık; hâlâ şükretmeyecek misiniz?”

12925. Metin

لما ذكر تعالى نعمته على عباده بالطعام، ذكر نعمته عليهم بالشراب العذب الذي منه يشربون، وأنهم لولا أن الله يسره وسهله، لما كان لكم سبيل إليه، وأنه الذي أنزله من المزن، وهو السحاب والمطر، ينزله الله تعالى فيكون منه الأنهار الجارية على وجه الأرض وفي بطنها، ويكون منه الغدران المتدفقة، ومن نعمته أن جعله عذبا فراتا تسيغه النفوس، ولو شاء لجعله ملحا أجاجا مكروها للنفوس. لا ينتفع به {فَلَوْلا تَشْكُرُونَ} الله تعالى على ما أنعم به عليكم.

Yüce [Allah], kullarına olan yiyecek nimetini zikredince, içtikleri tatlı içecek nimetini de zikretti; eğer Allah onu kolaylaştırmamış olsaydı sizin ona ulaşacak hiçbir yolunuz olmazdı. Onu bulutlardan (müzn) indiren O'dur. Müzn (المزن); bulut ve yağmurdur. Yüce Allah onu indirir ve ondan yeryüzünde ve yerin altında akan nehirler ve gürül gürül akan göletler meydana gelir. O'nun nimetlerinden biri de onu canların kolayca içebileceği tatlı ve lezzetli bir su kılmasıdır; dileseydi onu canların tiksineceği acı, tuzlu ve kendisinden faydalanılamaz bir su yapardı. {فَلَوْلا تَشْكُرُونَ} Size verdiği bu nimetlerden ötürü Yüce Allah'a şükretmeyecek misiniz?!

12926. Metin

{٧١-٧٤} {أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ * أَأَنْتُمْ أَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنْشِئُونَ * نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} .

{٧١-٧٤} {أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ * أَأَنْتُمْ أَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنْشِئُونَ * نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “{71} Çakıp tutuşturduğunuz ateşi gördünüz mü? {72} Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? {73} Biz onu bir ibret ve çölde konaklayan yolcular için bir fayda kıldık. {74} O hâlde pek yüce Rabbinin adını tesbih et!”

12927. Metin

وهذه نعمة تدخل في الضروريات التي لا غنى للخلق عنها، فإن الناس محتاجون إليها في كثير من أمورهم وحوائجهم، فقررهم تعالى بالنار التي أوجدها في الأشجار، وأن الخلق لا يقدرون أن ينشئوا شجرها، وإنما الله تعالى الذي أنشأها من الشجر الأخضر، فإذا هي نار توقد بقدر حاجة العباد، فإذا فرغوا من حاجتهم، أطفأوها وأخمدوها.

Bu da mahlûkatın onsuz yapamayacağı zaruri ihtiyaçlar arasına giren bir nimettir; çünkü insanlar işlerinin ve ihtiyaçlarının çoğunda ona muhtaçtırlar. Yüce [Allah], ağaçlarda var ettiği ateşle onlara lütfunu ikrar ettirmiştir; mahlûkat onun ağacını yaratmaya muktedir değildir, bilakis onu yemyeşil ağaçtan var eden Yüce Allah'tır. Böylece o, kulların ihtiyacı miktarınca tutuşturulan bir ateştir; ihtiyaçlarını tamamladıklarında onu söndürür ve dindirirler.

12928. Metin

{نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً} للعباد بنعمة ربهم، وتذكرة بنار جهنم التي أعدها الله للعاصين، وجعلها سوطا يسوق به عباده إلى دار النعيم، {وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ} أي: [المنتفعين أو] المسافرين وخص الله المسافرين لأن نفع المسافر بذلك أعظم من غيره، ولعل السبب في ذلك، لأن الدنيا كلها دار سفر، والعبد من حين ولد فهو مسافر إلى ربه، فهذه النار، جعلها الله متاعا للمسافرين في هذه الدار، وتذكرة لهم بدار القرار، فلما بين من نعمه ما يوجب الثناء عليه من عباده وشكره وعبادته، أمر بتسبيحه وتحميده ١ فقال: {فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} أي: نزه ربك العظيم، كامل الأسماء والصفات، كثير الإحسان والخيرات، واحمده بقلبك ولسانك، وجوارحك، لأنه أهل لذلك، وهو المستحق لأن يشكر فلا يكفر، ويذكر فلا ينسى، ويطاع فلا يعصى.

{نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً} “Biz onu bir hatırlatıcı kıldık” kullara Rablerinin nimetini hatırlatıcı ve Allah'ın isyankârlar için hazırladığı, kullarını onun vasıtasıyla Naim yurduna sevk ettiği bir kırbaç kıldığı cehennem ateşini hatırlatıcı [kıldık]. {وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ} “Ve yolcular için bir fayda [kıldık]” yani [istifade edenler veya] yolcular için. Allah yolcuları özellikle zikretmiştir; zira yolcunun bundan istifadesi diğerlerinden daha büyüktür. Bunun sebebi de muhtemelen şudur: Bütün dünya bir yolculuk yurdudur ve kul doğduğu andan itibaren Rabbine doğru bir yolcudur. İşte bu ateşi Allah, bu yurttaki yolcular için bir geçimlik/fayda ve onlar için ebedî karar yurdunu bir hatırlatıcı kılmıştır. Kullarının Kendisine övgüde bulunmasını, şükretmesini ve ibadet etmesini gerektiren nimetlerini beyan edince, Kendisini tesbih ve hamd etmeyi1 emredip şöyle buyurmuştur: {فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.” Yani isimleri ve sıfatları eksiksiz, ihsanı ve hayırları pek bol olan ulu Rabbini [her türlü noksanlıktan] tenzih et; kalbinle, dilinle ve azalarınla O'na hamdet. Çünkü O buna layıktır ve nankörlük edilmeyip şükredilmeye, unutulmayıp zikredilmeye, isyan edilmeyip itaat edilmeye en layık olandır.

12929. Metin

{٧٥-٨٧} {فَلا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ * وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ} .

{٧٥-٨٧} {فَلا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ * وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ} “{75} Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim ki, {76} Eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir!”

12930. Metin

أقسم تعالى بالنجوم ومواقعها أي: مساقطها في مغاربها، وما يحدث الله في تلك الأوقات، من الحوادث الدالة على عظمته وكبريائه وتوحيده.

Yüce [Allah], yıldızlara ve onların mevkilerine yemin etmiştir; yani battıkları yerlerdeki düşüş yerlerine ve Allah'ın o vakitlerde meydana getirdiği, O'nun büyüklüğüne, kibriyasına ve birliğine delalet eden hadiselere [yemin etmiştir].

12931. Metin

ثم عظم هذا المقسم به، فقال: {وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ} وإنما كان القسم عظيما، لأن في النجوم وجريانها، وسقوطها عند مغاربها، آيات وعبرا لا يمكن حصرها.

Sonra üzerine yemin edilen bu şeyi tazim ederek şöyle buyurdu: {وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ} “Eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir!” Bu yeminin büyük oluşunun sebebi; yıldızlarda, onların akıp gidişinde ve batışları anındaki düşüşlerinde sayılamayacak kadar çok ayetlerin ve ibretlerin bulunmasıdır.

12932. Metin

{إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ * فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ * لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ * وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ * فَلَوْلا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ * وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ * وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لا تُبْصِرُونَ * فَلَوْلا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ * تَرْجِعُونَهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} .

{إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ * فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ * لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ * وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ * فَلَوْلا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ * وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ * وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لا تُبْصِرُونَ * فَلَوْلا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ * تَرْجِعُونَهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “{77} Şüphesiz o pek şerefli bir Kur'an'dır; {78} Korunmuş bir kitaptadır. {79} Ona ancak tertemiz kılınanlar dokunabilir. {80} Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. {81} Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz? {82} Ve size verilen rızka karşı şükredeceğiniz yerde onu yalanlıyor musunuz? {83} Haydi, can boğaza dayandığı zaman, {84} Ki o vakit siz [çaresizce] bakıp durursunuz; {85} Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat siz görmezsiniz. {86} Eğer hesaba çekilmeyecekseniz, {87} Doğru sözlü iseniz o canı geri çevirsenize!”

12933. Metin

وأما المقسم عليه، فهو إثبات القرآن، وأنه حق لا ريب فيه، ولا شك يعتريه، وأنه كريم أي: كثير الخير، غزير العلم، فكل خير وعلم، فإنما يستفاد من كتاب الله ويستنبط منه.

Üzerine yemin edilen husus ise Kur'an'ın ispatı ve onun içinde hiçbir şüphe bulunmayan, kendisine hiçbir tereddüt ilişmeyen bir hak olduğudur. Onun kerîm olması ise hayrının pek çok ve ilminin son derece bereketli olması demektir; zira her hayır ve ilim ancak Allah'ın Kitabı'ndan istifade edilir ve ondan çıkarılır.

12934. Metin

{فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ} أي: مستور عن أعين الخلق، وهذا الكتاب المكنون هو اللوح المحفوظ أي: إن هذا القرآن مكتوب في اللوح المحفوظ، معظم عند الله وعند ملائكته في الملأ الأعلى.

{فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ} “Korunmuş bir kitaptadır”; yani mahlûkatın gözlerinden saklanmış bir kitaptadır. Bu korunmuş kitap ise Levh-i Mahfuz'dur. Yani bu Kur'an Levh-i Mahfuz'da yazılıdır; Allah katında ve Mele-i A'lâ'daki melekleri nezdinde pek yücedir.

12935. Metin

ويحتمل أن المراد بالكتاب المكنون، هو الكتاب الذي بأيدي الملائكة الذين ينزلهم الله بوحيه وتنزيله (١) وأن المراد بذلك أنه مستور عن الشياطين، لا قدرة لهم (٢) على تغييره، ولا الزيادة والنقص منه واستراقه.

Korunmuş kitaptan maksadın, Allah'ın vahyi ve tenzili ile indirdiği meleklerin ellerindeki kitap olması da muhtemeldir (١). Bundan maksat ise onun şeytanlardan gizlenip korunmuş olması, şeytanların onu değiştirmeye, ona bir şey ekleyip eksiltmeye ve onu gizlice dinleyip çalmaya güçlerinin yetmemesidir (٢).

12936. Metin

{لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ} أي: لا يمس القرآن إلا الملائكة الكرام، الذين طهرهم الله تعالى من الآفات، والذنوب والعيوب، وإذا كان لا يمسه إلا المطهرون، وأن أهل الخبث والشياطين، لا استطاعة لهم، ولا يدان إلى مسه، دلت الآية بتنبيهها (٣) على أنه لا يجوز أن يمس القرآن إلا طاهر، كما ورد بذلك الحديث، ولهذا قيل أن الآية خبر بمعنى النهي أي: لا يمس القرآن إلا طاهر.

{لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ} “Ona ancak tertemiz kılınanlar dokunabilir”; yani Kur'an'a ancak Yüce Allah'ın afetlerden, günahlardan ve kusurlardan arındırdığı değerli melekler dokunabilir. Mademki ona ancak tertemiz kılınanlar dokunabilir ve pislik ehlinin ve şeytanların ona dokunmaya güçleri ve takatleri yetmez; ayet işaretiyle (٣) Kur'an'a ancak temiz (abdestli/tahir) olan kimsenin dokunmasının caiz olduğuna delalet etmiştir; nitekim bu hususta hadis de varid olmuştur. Bu sebeple ayetin nehiy manasında bir haber olduğu, yani: «Kur'an'a ancak tahir olan dokunur/dokunsun» anlamına geldiği söylenmiştir.

12937. Metin

{تَنزيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} أي: إن هذا القرآن الموصوف بتلك الصفات الجليلة هو تنزيل رب العالمين، الذي يربي عباده بنعمه الدينية والدنيوية، ومن أجل تربية ربى بها عباده، إنزاله هذا القرآن، الذي قد اشتمل على مصالح الدارين، ورحم الله به العباد رحمة لا يقدرون لها شكورا.

{تَنزيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” Yani bu yüce sıfatlarla nitelenen Kur'an, kullarını dinî ve dünyevî nimetleriyle terbiye eden âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Kullarını kendisiyle terbiye ettiği terbiyelerin en yücesi ise her iki yurdun maslahatlarını kapsayan ve Allah'ın onunla kullarına şükrünü eda etmekten aciz kaldıkları bir rahmetle merhamet ettiği bu Kur'an'ı indirmesidir.

12938. Metin

ومما يجب عليهم أن يقوموا به (٤) ويعلنوه ويدعوا إليه ويصدعوا به، ولهذا قال: {أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ} أي: أفبهذا الكتاب العظيم والذكر الحكيم أنتم تدهنون أي: تختفون وتدلسون خوفا من الخلق وعارهم وألسنتهم؟ هذا لا ينبغي ولا يليق، إنما يليق أن يداهن بالحديث الذي لا يثق صاحبه منه.

Onlara vacip olan görevlerden biri de onu ayakta tutmaları (٤), ilan etmeleri, ona davet etmeleri ve onu açıkça haykırmalarıdır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ} “Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyor / yağcılıkla örtbas ediyorsunuz?” Yani bu yüce Kitap ve hikmet dolu zikir karşısında siz mahlûkattan, onların kınamasından ve dillerinden korkarak gizlenip hile ve yağcılık mı yapıyorsunuz? Bu asla yakışmaz ve layık değildir; yağcılık ve alttan alma ancak sahibinin güvenmediği bir sözde yakışır.

12939. Metin

وأما القرآن الكريم، فهو الحق الذي لا يغالب به مغالب إلا غلب، ولا يصول به صائل إلا كان العالي على غيره، وهو الذي لا يداهن به ولا يختفى، بل يصدع به ويعلن.

Kur'ân-ı Kerîm'e gelince; o, kendisiyle mücadeleye girişen herkesin mutlaka mağlup olduğu, onunla hamle yapan kimsenin başkalarına daima galip geldiği hakikattir. O, kendisinde yağcılık yapılacak ve gizlenecek bir şey değildir; bilakis açıkça tebliğ edilir ve ilan edilir.

12940. Metin

وقوله: {وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ} أي: تجعلون مقابلة منة الله عليكم بالرزق التكذيب والكفر لنعمة الله، فتقولون: مطرنا بنوء كذا وكذا، وتضيفون النعمة لغير مسديها وموليها، فهلا شكرتم الله تعالى على إحسانه، إذ أنزله الله إليكم ليزيدكم من فضله، فإن التكذيب والكفر داع لرفع النعم وحلول النقم.

Ve O'nun şu buyruğu: {وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ} “Ve size verilen rızka karşı şükredeceğiniz yerde onu yalanlıyor musunuz?” Yani Allah'ın size olan rızık lütfunun karşılığını yalanlama ve Allah'ın nimetine nankörlük kılmaktasınız; şöyle diyorsunuz: «Bize falan ve falan yıldızın doğup batmasıyla yağmur yağdı» ve nimeti onu lütfedip bahşedenden başkasına nispet ediyorsunuz. Oysa Allah onu lütfundan size artırsın diye indirdiğinde Yüce Allah'a ihsanından ötürü şükretmeli değil miydiniz?! Zira yalanlama ve nankörlük, nimetlerin kalkmasına ve azapların inmesine bir davetiyedir.

12941. Metin

{فَلَوْلا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لا تُبْصِرُونَ} أي: فهلا إذا بلغت الروح الحلقوم، وأنتم تنظرون المحتضر في هذه الحالة، والحال أنا نحن أقرب إليه منكم، بعلمنا وملائكتنا، ولكن لا تبصرون.

{فَلَوْلا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لا تُبْصِرُونَ} “Haydi, can boğaza dayandığı zaman, ki o vakit siz bakıp durursunuz; biz ona sizden daha yakınızdır, fakat siz görmezsiniz.” Yani ruh boğaza ulaştığında ve siz de bu hâldeki can çekişen kimseye bakıp dururken; oysa biz ilmimizle ve meleklerimizle ona sizden daha yakınızdır, fakat siz görmezsiniz.

12942. Metin

{فَلَوْلا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ} أي: فهلا إذا كنتم تزعمون، أنكم غير مبعوثين ولا محاسبين ومجازين.

{فَلَوْلا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ} “Eğer hesaba çekilmeyecekseniz [ya!]”; yani eğer diriltilmeyeceğinizi, hesaba çekilmeyeceğinizi ve ceza/mükâfat görmeyeceğinizi iddia ediyorsanız,

12943. Metin

ترجعون الروح إلى بدنها {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} وأنتم تقرون أنكم عاجزون عن ردها إلى موضعها، فحينئذ إما أن تقروا بالحق الذي جاءكم به محمد ﷺ، وإما أن تعاندوا وتعلم حالكم وسوء مآلكم.

[O canı çıkmakta olan kimsenin] ruhunu bedenine geri döndürsenize! {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Eğer doğru sözlü iseniz.” Sizler onu yerine geri döndürmekten âciz olduğunuzu kabul ediyorsunuz. Bu durumda ya Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem size getirdiği hakkı ikrar edeceksiniz ya da inat edeceksiniz [ki o takdirde de] durumunuzu ve varacağınız yerin kötülüğünü bileceksiniz.

12944. Metin

{٨٨-٩٦} {فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ * فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ * وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ * فَسَلامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ * وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ * فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ * وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ * إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} .

{٨٨-٩٦} {فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ * فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ * وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ * فَسَلامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ * وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ * فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ * وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ * إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “{88} Fakat o kimse [Allah'a] yakın kılınanlardan ise, {89} Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. {90} Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise, {91} [Ey sağ ehli!] 'Sana amel defteri sağından verilenlerden selam olsun!' {92} Ama eğer yalanlayan sapıklardan ise, {93} Ona kaynar sudan bir ziyafet, {94} Ve cehenneme atılıp yaslanma vardır. {95} Şüphesiz bu, kesin gerçeğin (hakkalyakîn) ta kendisidir. {96} O hâlde pek yüce Rabbinin adını tesbih et!”

12945. Metin

ذكر الله تعالى أحوال الطوائف الثلاث: المقربين، وأصحاب اليمين، والمكذبين الضالين، في أول السورة في دار القرار.

Yüce Allah surenin başında bu üç zümrenin; mukarreblerin, amel defteri sağından verilenlerin ve yalanlayan sapıkların karar yurdundaki (ahiretteki) hâllerini zikretmiştir.

12946. Metin

ثم ذكر أحوالهم في آخرها عند الاحتضار والموت، فقال: {فَأَمَّا إِنْ كَانَ} الميت {مِنَ الْمُقَرَّبِينَ} وهم الذين أدوا الواجبات والمستحبات، وتركوا المحرمات والمكروهات (١) وفضول المباحات.

Sonra [surenin] sonunda onların can çekişme ve ölüm anındaki hâllerini zikrederek şöyle buyurdu: {فَأَمَّا إِنْ كَانَ} “Fakat eğer olursa” ölen kimse {مِنَ الْمُقَرَّبِينَ} “[Allah'a] yakın kılınanlardan”; onlar vacipleri ve müstehapları yerine getiren, haramları, mekruhları (١) ve mübahların fazlalıklarını (fuzulî olanlarını) terk eden kimselerdir.

12947. Metin

{فـ} لهم {رَوْحٌ} أي: راحة وطمأنينة، وسرور وبهجة، ونعيم القلب والروح، {وَرَيْحَانٌ} وهو اسم جامع لكل لذة بدنية، من أنواع المآكل والمشارب وغيرهما، وقيل: الريحان هو الطيب المعروف، فيكون تعبيرا بنوع الشيء عن جنسه العام (٢) .

{فـ} Onlar için {رَوْحٌ} “bir rahatlık” yani huzur, sükûnet, neşe, ferahlık, kalp ve ruh nimeti; {وَرَيْحَانٌ} “ve güzel bir rızık / reyhan vardır”; bu ise yiyecek, içecek ve diğer bedenî lezzet türlerinin tamamını kapsayan genel bir isimdir. Denildi ki: Reyhan, bilinen güzel kokudur; dolayısıyla bu, türün zikredilip genel cinsin kastedilmesi kabilindendir (٢).

12948. Metin

{وَجَنَّةُ نَعِيمٍ} جامعة للأمرين كليهما، فيها ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، فيبشر المقربون عند الاحتضار بهذه البشارة، التي تكاد تطير منها الأرواح من الفرح والسرور.

{وَجَنَّةُ نَعِيمٍ} “ve Naim cenneti [vardır]”; bu iki hususun her ikisini de kendisinde toplayan, içinde ne bir gözün gördüğü, ne bir kulağın işittiği, ne de bir beşerin kalbinden geçtiği nimetlerin bulunduğu bir cennettir. Mukarrebler can çekişme anında, sevinç ve sürurdan ruhların neredeyse uçacağı bu müjde ile müjdelenirler.

12949. Metin

كما قال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنزلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أن لا تَخَافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ نزلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ}

Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنزلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أن لا تَخَافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ نزلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ} “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğru olanların üzerine melekler iner: 'Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada canınızın çektiği her şey sizindir ve orada istediğiniz her şey size verilecektir. Çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan [Allah'tan] bir konukluk olarak.'”

12950. Metin

وقد أول قوله (٣) تبارك تعالى: {لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} أن هذه البشارة المذكورة، هي البشرى في الحياة الدنيا.

Yüce ve Mübarek [Allah'ın]: {لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} “Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır” buyruğu (٣), bu zikredilen müjdenin dünya hayatındaki müjde olduğu şeklinde tevil edilmiştir.

12951. Metin

[وقوله:] {وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ} وهم الذين أدوا الواجبات وتركوا المحرمات، و [إن] حصل منهم التقصير في بعض الحقوق التي لا تخل بتوحيدهم وإيمانهم، {فـ} يقال لأحدهم: {سَلامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ} أي: سلام حاصل لك من إخوانك أصحاب اليمين أي: يسلمون عليه ويحيونه عند وصوله إليهم ولقائهم له، أو يقال له: سلام لك من الآفات والبليات والعذاب، لأنك من أصحاب اليمين، الذين سلموا من الذنوب الموبقات.

[O'nun şu buyruğu:] {وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ} “Ve eğer amel defteri sağından verilenlerden ise”; onlar vacipleri yerine getiren, haramları terk eden, tevhidlerine ve imanlarına zarar vermeyecek bazı haklarda kendilerinden kusur sadır olmuş [olsa bile bu grupta yer alan] kimselerdir. {فـ} Onlardan birine şöyle denilir: {سَلامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ} “Sana amel defteri sağından verilenlerden selam olsun!” Yani amel defteri sağından verilen kardeşlerinden sana bir selam vardır; yani onların yanına ulaştığında ve onunla karşılaştıklarında ona selam verir ve onu esenlikle karşılarlar. Yahut ona şöyle denilir: Afetlerden, belalardan ve azaptan sana selam (esenlik) olsun; zira sen helak edici günahlardan selamette kalmış amel defteri sağından verilenlerdensin.

12952. Metin

{وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ} أي: الذين كذبوا بالحق وضلوا عن الهدى.

{وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ} “Ama eğer yalanlayan sapıklardan ise”; yani hakkı yalanlayan ve hidayetten sapan kimselerden ise,

12953. Metin

{فَنزلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ} أي: ضيافتهم يوم قدومهم على ربهم تصلية الجحيم التي تحيط بهم، وتصل إلى أفئدتهم، وإذا استغاثوا من شدة العطش والظمأ {يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا}

{فَنزلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ} “Ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.” Yani Rablerinin huzuruna vardıkları gün onların ağırlanması, kendilerini çepeçevre kuşatan ve yüreklerine kadar işleyen cehenneme yaslanmalarıdır. Susuzluğun şiddetinden yardım istediklerinde: {يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا} “Erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir ve ne fena bir barınaktır!”

12954. Metin

{إِنَّ هَذَا} الذي ذكره الله تعالى، من جزاء العباد بأعمالهم، خيرها وشرها، وتفاصيل ذلك {لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ} أي: الذي لا شك فيه ولا مرية، بل هو الحق الثابت الذي لا بد من وقوعه، وقد أشهد الله عباده الأدلة القواطع على ذلك، حتى صار عند أولي الألباب كأنهم ذائقون له مشاهدون له (٤) فحمدوا الله تعالى على ما خصهم به من هذه النعمة العظيمة، والمنحة الجسيمة.

Yüce Allah'ın kulların hayır ve şer amellerinin karşılığına ve bunun ayrıntılarına dair zikrettiği {إِنَّ هَذَا} “şüphesiz bu” husus, {لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ} “kesin gerçeğin ta kendisidir”; yani onda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur, bilakis gerçekleşmesi kesin olan sabit bir haktır. Allah buna dair kesin delilleri kullarına göstermiştir; öyle ki akıl sahipleri nezdinde sanki onlar bunu tatmış ve bizzat müşahede etmiş gibi olmuşlardır (٤). Bu sebeple kendilerine has kıldığı bu büyük nimet ve yüce ihsandan ötürü Yüce Allah'a hamdetmişlerdir.

12955. Metin

ولهذا قال تعالى: {فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} فسبحان ربنا العظيم، وتعالى وتنزه عما يقول الظالمون والجاحدون علوا كبيرا.

Bu sebeple Yüce Allah: {فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “O hâlde pek yüce Rabbinin adını tesbih et!” buyurmuştur. Pek yüce Rabbimizi tesbih ederiz; O, zalimlerin ve inkârcıların söylediklerinden son derece yüce ve münezzehtir.

12956. Metin

والحمد لله رب العالمين حمدا كثيرا طيبا مباركا فيه.

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a çok, tertemiz ve bereketli bir şekilde hamdolsun.

12957. Metin

[تم تفسير سورة الواقعة] .

[Vâkıa suresinin tefsiri tamamlandı].