13025. Metin
وهي مدنية
Bu sure Medenîdir.
13026. Metin
{١-٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ * الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ * وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ} .
{١-٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ * الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ * وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah kesinlikle işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. {2} İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anneleri değildir. Onların anneleri, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Doğrusu onlar, çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. {3} Kadınlarına zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirlerine temas etmeden önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. Size bununla öğüt verilmektedir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. {4} Kim [köle] bulamazsa, birbirlerine temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz içindir. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. İnkâr edenler için pek acı bir azap vardır.”
13028. Metin
نزلت هذه الآيات الكريمات في رجل من الأنصار اشتكته زوجته [إلى الله، وجادلته] (١) إلى رسول الله ﷺ لما حرمها على نفسه، بعد الصحبة الطويلة، والأولاد، وكان هو رجلا شيخا كبيرا، فشكت حالها وحاله إلى الله وإلى رسول الله ﷺ وكررت ذلك، وأبدت فيه وأعادت.
Bu kerîm ayetler, uzun bir beraberlik ve çocuklardan sonra eşini kendisine haram kılan Ensar'dan bir adam hakkında inmiştir. Kocası yaşlı bir ihtiyardı; hanımı kocasını [Allah'a şikâyet etmiş ve] Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem başvurarak onunla tartışmıştı (١). Kendi halini ve kocasının halini Allah'a ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem şikâyet etmiş, bunu tekrar tekrar dile getirip durmuştu.
13029. Metin
فقال تعالى: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا} أي: تخاطبكما فيما بينكما، {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ} لجميع الأصوات، في جميع الأوقات، على تفنن الحاجات.
Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا} “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah kesinlikle işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu.” Yani kendi aranızdaki karşılıklı konuşmanızı... {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir”; her vakitte, çeşitli ihtiyaçlara rağmen bütün sesleri işitendir.
13030. Metin
{بَصِيرٌ} يبصر دبيب النملة السوداء، على الصخرة الصماء في الليلة الظلماء، وهذا إخبار عن كمال سمعه وبصره، وإحاطتهما بالأمور الدقيقة والجليلة، وفي ضمن ذلك الإشارة بأن الله [تعالى] سيزيل شكواها، ويرفع بلواها، ولهذا ذكر حكمها، وحكم غيرها (٢) على وجه العموم، فقال: {الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ}
{بَصِيرٌ} “hakkıyla görendir”; zifiri karanlık bir gecede, sert kaya üzerindeki kara karıncanın kımıldayışını bile görür. Bu, O'nun işitme ve görmesinin mükemmelliğini, küçük-büyük her şeyi kuşattığını haber vermektedir. Bunun zımnında Yüce Allah'ın o kadının şikâyetini gidereceğine ve sıkıntısını kaldıracağına da bir işaret vardır. Bu sebeple onun hükmünü ve genel olarak başkalarının hükmünü (٢) zikrederek şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ} “İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anneleri değildir. Onların anneleri, ancak kendilerini doğuran kadınlardır.”
13031. Metin
المظاهرة من الزوجة: أن يقول الرجل لزوجته: "أنت علي كظهر أمي" أو غيرها من محارمه، أو "أنت علي حرام" وكان المعتاد عندهم في هذا لفظ "الظهر" ولهذا سماه الله "ظهارا" فقال: {الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ} أي: كيف يتكلمون بهذا الكلام الذي يعلم (٣) أنه لا حقيقة له، فيشبهون أزواجهم بأمهاتهم اللاتي ولدنهم؟ ولهذا عظم الله أمره وقبحه، فقال: {وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا} أي: قولا شنيعا، {وزورا} أي: كذبا.
Eşten zıhâr yapmak: Bir erkeğin karısına: «Sen bana annemin sırtı gibisin» veya diğer mahremleri gibi olduğunu söylemesi yahut «Sen bana haramsın» demesidir. Onların nezdinde bu konuda âdet olan lafız «sırt» (zahr) lafzıydı; bu sebeple Allah bunu «zıhâr» (ظهار) olarak isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ} “İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anneleri değildir.” Yani hiçbir gerçekliği bulunmadığı bilinen (٣) bu sözü nasıl söylerler de eşlerini kendilerini doğuran annelerine benzetirler?! Bu sebeple Allah bunun vebalini büyütmüş ve çirkinliğini bildirerek şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا} “Doğrusu onlar, çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar.” Yani münker/iğrenç bir söz; {وزورا} yani bir yalan söylüyorlar.
13032. Metin
{وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ} عمن صدر منه بعض المخالفات، فتداركها بالتوبة النصوح.
{وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır”; kendisinden bazı muhalefetler sadır olup da bunu nasuh tövbesiyle telafi eden kimseleri bağışlayıcıdır.
13033. Metin
{وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا} اختلف العلماء في معنى العود، فقيل: معناه العزم على جماع من ظاهر منها، وأنه بمجرد عزمه تجب عليه الكفارة المذكورة، ويدل على هذا، أن الله تعالى ذكر في الكفارة أنها (٤) تكون قبل المسيس، وذلك إنما يكون بمجرد العزم، وقيل: معناه حقيقة الوطء، ويدل على ذلك أن الله قال: {ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا} والذي قالوا إنما هو الوطء.
{وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا} “Kadınlarına zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenler...” Âlimler «avdet» (dönüş) manasında ihtilaf etmişlerdir: Denildi ki: Bunun manası, zıhâr yaptığı eşiyle cima etmeye azmetmesidir ve sadece azmetmesiyle zikredilen kefaret kendisine vacip olur. Buna delil, Yüce Allah'ın kefaretin temastan (cima'dan) önce (٤) olacağını zikretmesidir ki bu da ancak sadece azim ile olur. Denildi ki: Bunun manası bizzat cimanın kendisidir; buna delil de Allah'ın {ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا} “sonra söylediklerine dönerler” buyurmasıdır ki söyledikleri şey de cimadır.
13034. Metin
وعلى كل من القولين {فـ} إذا وجد العود، صار كفارة هذا التحريم {تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ} مُؤْمِنَةٍ كما قيدت في آية أخرى (٥) ذكر أو أنثى، بشرط أن تكون سالمة من العيوب المضرة (٦) بالعمل.
Her iki görüşe göre de {فـ} avdet gerçekleştiğinde, bu haram kılmanın kefareti erkek veya kadın, diğer bir ayette (٥) kayıtlandığı üzere mümin {تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ} “bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır”; çalışmaya engel olan kusurlardan (٦) salim olması şartıyla...
13035. Metin
{مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا} أي: يلزم الزوج أن يترك وطء زوجته التي ظاهر منها حتى يكفر برقبة.
{مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا} “birbirlerine temas etmeden önce”; yani kocanın, zıhâr yaptığı eşiyle cima etmeyi bir köle azat ederek kefaret verinceye kadar bırakması gerekir.
13036. Metin
{ذَلِكُمْ} الحكم الذي ذكرناه لكم، {تُوعَظُونَ بِهِ} أي: يبين لكم حكمه مع الترهيب المقرون به، لأن معنى الوعظ ذكر الحكم مع الترغيب والترهيب، فالذي يريد أن يظاهر، إذا ذكر أنه يجب عليه عتق رقبة كف نفسه عنه، {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} فيجازي كل عامل بعمله.
{ذَلِكُمْ} “İşte size zikrettiğimiz bu hükümle” {تُوعَظُونَ بِهِ} “öğüt verilmektedir”; yani ona bağlı olan sakındırma (terhîb) ile birlikte hükmü size açıklanmaktadır; zira vaazın manası, rağbet ettirme ve sakındırma ile birlikte hükmü zikretmektir. Dolayısıyla zıhâr yapmak isteyen kimse, üzerine bir köle azat etmenin vacip olacağını hatırlayınca nefsini bundan alıkoyar. {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; dolayısıyla her amel edene ameliyle karşılık verecektir.
13037. Metin
{فَمَنْ لَمْ يَجِدْ} رقبة يعتقها، بأن لم يجدها أو [لم] يجد ثمنها {فـ} عليه {صِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ} الصيام {فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا} إما بأن يطعمهم من قوت بلده ما يكفيهم، كما هو قول كثير من المفسرين، وإما بأن يطعم كل مسكين مُدَّ بُرٍّ أو نصف صاع من غيره مما يجزي في الفطرة، كما هو قول طائفة أخرى.
{فَمَنْ لَمْ يَجِدْ} “Kim [köle] bulamazsa” azat edecek bir köleyi -yani köleyi bulamaz veya parasını bulamazsa- {فـ} üzerine {صِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا} “birbirlerine temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmak [gerekir].” {فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ} “Buna da gücü yetmeyen” oruca güç yetiremeyen kimse, {فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا} “altmış yoksulu doyurmalıdır.” Bu da ya müfessirlerin çoğunun görüşü olduğu üzere memleketinin temel gıdasından onlara yetecek kadar yedirmekle olur ya da diğer bir grubun görüşü olduğu üzere fıtır sadakasında geçerli olan şeylerden her bir yoksula bir müdd buğday veya yarım sâ' başka bir gıda yedirmekle olur.
13038. Metin
ذلك الحكم الذي بيناه لكم، ووضحناه لكم {لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} وذلك بالتزام هذا الحكم وغيره من الأحكام، والعمل به، فإن التزام أحكام الله، والعمل بها من الإيمان، [بل هي المقصودة] ومما يزيد به الإيمان (٧) ويكمل وينمو.
Size açıkladığımız ve beyan ettiğimiz bu hüküm {لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} “Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz içindir”; bu da bu hükme ve diğer hükümlere bağlanmak ve onunla amel etmekle olur. Zira Allah'ın hükümlerine bağlanmak ve onlarla amel etmek imandandır [bilakis asıl kastedilen odur]; aynı zamanda imanın kendisiyle arttığı (٧), kemale erdiği ve geliştiği hususlardandır.
13039. Metin
{وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ} التي تمنع من الوقوع فيها، فيجب أن لا تتعدى ولا يقصر عنها.
{وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ} “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır”; [haramlarına] düşmekten meneden sınırlardır; dolayısıyla onların aşılmaması ve onlarda kusur edilmemesi vaciptir.
13040. Metin
{وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ} وفي هذه الآيات، عدة أحكام:
{وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “İnkâr edenler için pek acı bir azap vardır.” Bu ayetlerde birçok hüküm bulunmaktadır:
13041. Metin
منها: لطف الله بعباده واعتناؤه بهم، حيث ذكر شكوى هذه المرأة المصابة، وأزالها ورفع عنها البلوى، بل رفع البلوى بحكمه العام لكل من ابتلي بمثل هذه القضية.
Bunlardan biri: Allah'ın kullarına olan lütfu ve onlara gösterdiği ihtimamdı; zira bu musibete uğramış kadının şikâyetini zikretmiş, onu gidermiş ve üzerinden sıkıntıyı kaldırmıştır. Hatta böyle bir mesele ile imtihan olunan herkes için umumi hükmüyle bu sıkıntıyı kaldırmıştır.
13042. Metin
ومنها: أن الظهار مختص بتحريم الزوجة، لأن الله قال {مِنْ نِسَائِهِمْ} فلو حرم أمته، لم يكن [ذلك] ظهارا، بل هو من جنس تحريم الطعام والشراب، تجب فيه كفارة اليمين فقط.
Diğeri: Zıhârın nikâhlı eşi haram kılmaya mahsus olmasıdır; çünkü Allah {مِنْ نِسَائِهِمْ} “kadınlarından/eşlerinden” buyurmuştur. Eğer cariyesini haram kılsa [bu] zıhâr olmaz; bilakis yiyecek ve içeceği haram kılma cinsinden olur ve bunda sadece yemin kefareti gerekir.
13043. Metin
ومنها: أنه لا يصح الظهار من امرأة قبل أن يتزوجها، لأنها لا تدخل في نسائه وقت الظهار، كما لا يصح طلاقها، سواء نجز ذلك أو علقه.
Diğeri: Bir kadınla evlenmeden önce ondan zıhâr yapmanın sahih olmamasıdır; çünkü zıhâr anında o kadın onun eşleri arasına girmez; tıpkı onu boşamasının sahih olmadığı gibi; ister bunu peşin yapsın ister bir şarta bağlasın.
13044. Metin
ومنها: أن الظهار محرم، لأن الله سماه منكرا [من القول] وزورا.
Diğeri: Zıhârın haram olmasıdır; çünkü Allah onu çirkin [bir söz] ve yalan olarak isimlendirmiştir.
13045. Metin
ومنها: تنبيه الله على وجه الحكم وحكمته، لأن الله تعالى قال: {مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ}
Diğeri: Allah'ın hükmün gerekçesine ve hikmetine dikkat çekmesidir; çünkü Yüce Allah: {مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ} “o kadınlar onların anneleri değildir” buyurmuştur.
13046. Metin
ومنها: أنه يكره للرجل أن ينادي زوجته ويسميها (٨) باسم محارمه، كقوله " يا أمي " " يا أختي " ونحوه، لأن ذلك يشبه المحرم.
Diğeri: Bir erkeğin karısına «Ey annem!», «Ey kız kardeşim!» ve benzeri sözlerle seslenmesinin ve onu mahremlerinin ismiyle çağırmasının (٨) mekruh olmasıdır; çünkü bu haram kılınan söze benzemektedir.
13047. Metin
ومنها: أن الكفارة إنما تجب بالعود لما قال المظاهر، على اختلاف القولين السابقين، لا بمجرد الظهار.
Diğeri: Kefaretin -önceki iki farklı görüşe göre- sırf zıhâr yapmakla değil, ancak zıhâr yapan kimsenin söylediği söze dönmesiyle (avdetle) vacip olmasıdır.
13048. Metin
ومنها: أنه يجزئ في كفارة الرقبة، الصغير والكبير، والذكر والأنثى، لإطلاق الآية في ذلك.
Diğeri: Ayetin bu konudaki mutlak ifadesinden ötürü, köle azadı kefaretinde küçüğün de büyüğün de erkeğin de kadının da yeterli olmasıdır.
13049. Metin
ومنها: أنه يجب إخراجها إن (٩) كانت عتقا أو صياما قبل المسيس، كما قيده الله. بخلاف كفارة الإطعام، فإنه يجوز المسيس والوطء في أثنائها.
Diğeri: Eğer (٩) köle azadı veya oruç ise, Allah'ın kayıtladığı üzere bunun temastan önce yerine getirilmesinin vacip olmasıdır. Doyurma (it'âm) kefareti ise böyle değildir; onun esnasında temas ve cima caizdir.
13050. Metin
ومنها: أنه لعل الحكمة في وجوب الكفارة قبل المسيس، أن ذلك أدعى لإخراجها، فإنه إذا اشتاق إلى الجماع، وعلم أنه لا يمكن من ذلك إلا بعد الكفارة، بادر لإخراجها.
Diğeri: Temastan önce kefaretin vacip kılınmasındaki hikmetin, onun yerine getirilmesine daha çok sevk etmesi olması muhtemeldir; zira kişi cima etmeyi arzuladığında ve bunun ancak kefaretten sonra mümkün olabileceğini bildiğinde, onu hemen yerine getirmeye koşar.
13051. Metin
ومنها: أنه لا بد من إطعام ستين مسكينا، فلو جمع طعام ستين مسكينا، ودفعها لواحد أو أكثر من ذلك، دون الستين لم يجز ذلك، لأن الله قال: {فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا}
Diğeri: Altmış yoksulun doyurulmasının şart olmasıdır. Şayet altmış yoksulun yiyeceğini bir araya getirip bunu altmıştan daha az sayıda olan bir veya daha fazla kişiye verse, bu caiz olmaz; çünkü Allah Teâlâ: {فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا} “[Buna da gücü yetmeyen için] altmış yoksulu doyurmaktır” buyurmuştur.
13052. Metin
{٥} {إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ} .
{٥} {إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ} “{5} Şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz apaçık ayetler indirmiştik. İnkâr edenler için alçaltıcı bir azap vardır.”
13053. Metin
محادة الله ورسوله: مخالفتهما ومعصيتهما خصوصا في الأمور الفظيعة، كمحادة الله ورسوله بالكفر، ومعاداة أولياء الله.
Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelmek (muhâdde): Onlara muhalefet etmek ve isyan etmektir; bilhassa küfürle Allah'a ve Resûlü'ne sınır çizip karşı koymak ve Allah'ın dostlarına düşmanlık etmek gibi korkunç meselelerde...
13054. Metin
وقوله: {كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} أي: أذلوا وأهينوا كما فعل بمن قبلهم، جزاء وفاقا.
O'nun şu buyruğu: {كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır”; yani tam bir karşılık olarak, kendilerinden öncekilere yapıldığı gibi zelil kılınmış ve hor görülmüşlerdir.
13055. Metin
وليس لهم حجة على الله، فإن الله قد قامت حجته البالغة على الخلق، وقد أنزل من الآيات البينات والبراهين ما يبين الحقائق ويوضح المقاصد، فمن اتبعها وعمل عليها، فهو من المهتدين الفائزين، {وَلِلْكَافِرِينَ} بها {عَذَابٌ مُهِينٌ} أي: يهينهم ويذلهم، كما تكبروا عن آيات الله، أهانهم الله وأذلهم.
Onların Allah'a karşı hiçbir hüccetleri yoktur; zira Allah'ın kulları üzerindeki kesin delili ikame olunmuştur. Hakikatleri açıklayan ve maksatları beyan eden apaçık ayetler ve bürhanlar indirmiştir. Kim bunlara uyar ve bunlarla amel ederse, hidayete eren ve kurtuluşa erenlerdendir. O ayetleri {وَلِلْكَافِرِينَ} “inkâr edenler için ise” {عَذَابٌ مُهِينٌ} “alçaltıcı bir azap vardır”; yani onları zelil kılan ve hor düşüren... Allah'ın ayetlerine karşı büyüklük tasladıkları gibi, Allah da onları hor ve zelil kılmıştır.
13056. Metin
{٦-٧} {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} .
{٦-٧} {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} “{6} O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır; onlarsa unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.”
13057. Metin
يقول الله تعالى: {يوم يبعثهم الله} جميعا "فيقومون من أجداثهم سريعا" فيجازيهم بأعمالهم {فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا} من خير وشر، لأنه علم ذلك، وكتبه في اللوح المحفوظ، وأمر الملائكة الكرام الحفظة بكتابته، هذا {و} العاملون قد نسوا ما عملوه، والله أحصى ذلك.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ} “Allah'ın onları dirilteceği gün”; hepsini... Kabirlerinden süratle kalkarlar ve Allah amelleriyle onlara karşılık verir; {فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا} “yaptıklarını kendilerine haber verecektir”; hayırdan ve şerden ne yaptıysalar... Çünkü O bunu bilmiş, Levh-i Mahfuz'da yazmış ve şerefli koruyucu meleklere onu yazmalarını emretmiştir. Oysa amel edenler yaptıklarını unutmuşlardır; {وَ} Allah ise onu bir bir saymıştır.
13058. Metin
{وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} بالظواهر ١ والسرائر، والخبايا والخفايا.
{وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} “Allah her şeye şahittir”; açığa çıkanlara1 ve sır olanlara, gizli ve saklı kalanlara...
13059. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} .
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “{7} Görmedin mi ki Allah, göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur; beş kişi olsalar altıncıları mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını onlara haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
13060. Metin
ولهذا أخبر عن سعة علمه وإحاطته بما في السماوات والأرض من دقيق وجليل.
Bu sebeple O, ilminin genişliğini ve göklerde ve yerdeki küçük-büyük her şeyi kuşattığını haber vermiştir.
13061. Metin
وأنه {مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَمَا كَانُوا} والمراد بهذه المعية معية العلم والإحاطة بما تناجوا به وأسروه فيما بينهم، ولهذا قال: {إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} ثم قال تعالى:
Ve {مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَمَا كَانُوا} “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur; beş kişi olsalar altıncıları mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O mutlaka onlarla beraberdir.” Bu beraberlikten (maiyyet) maksat; gizlice konuştukları ve kendi aralarında sır tuttukları şeyleri ilim ve ihata yönüyle beraberliktir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:
13062. Metin
{٨-٩} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ} .
{٨-٩} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ} “{8} Gizli konuşmaktan menedildikten sonra, yine menedildikleri şeye dönenleri; günah, düşmanlık ve Resûl'e isyan hususunda fısıldaşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler. Kendi içlerinde de: 'Allah söylediklerimiz yüzünden bizi cezalandırsa ya!' derler. Onlara cehennem yeter! Oraya gireceklerdir; ne kötü bir dönüş yeridir o! {9} Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman; günah, düşmanlık ve Resûl'e isyan üzerinde fısıldaşmayın; iyilik ve takva üzerinde fısıldaşın. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun.”
13063. Metin
النجوى هي: التناجي بين اثنين فأكثر، وقد تكون في الخير، وتكون في الشر.
Necvâ: İki veya daha fazla kişi arasındaki gizli konuşmadır (fısıldaşmadır); bazen hayırda bazen de şerde olur.
13064. Metin
فأمر الله تعالى المؤمنين أن يتناجوا بالبر، وهو اسم جامع لكل خير وطاعة، وقيام بحق لله ولعباده (١) والتقوى، وهي [هنا] : اسم جامع لترك جميع المحارم والمآثم، فالمؤمن يمتثل هذا الأمر الإلهي، فلا تجده مناجيا ومتحدثا إلا بما يقربه من الله، ويباعده من سخطه، والفاجر يتهاون بأمر الله، ويناجي بالإثم والعدوان ومعصية الرسول، كالمنافقين الذين هذا دأبهم وحالهم مع الرسول ﷺ.
Yüce Allah müminlere; her türlü hayrı, itaati, Allah'ın ve kullarının hakkını yerine getirmeyi (١) kapsayan câmi bir isim olan «birr» (iyilik) ile; bütün haramları ve günahları terk etmeyi kapsayan câmi bir isim olan «takva» üzerinde fısıldaşmalarını emretmiştir. Mümin bu ilahî emre uyar; dolayısıyla onu ancak kendisini Allah'a yaklaştıracak ve O'nun gazabından uzaklaştıracak şeyleri fısıldaşıp konuşurken bulursun. Fâcir ise Allah'ın emrini hafife alır; günah, düşmanlık ve Resûl'e isyan hususunda fısıldaşır; tıpkı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem karşısındaki âdet ve halleri bu olan münafıklar gibi...
13065. Metin
قال تعالى {وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ} أي: يسيئون الأدب معك في تحيتهم لك، {وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ} أي: يسرون في أنفسهم ٢ ما ذكره عالم الغيب والشهادة عنهم، وهو قولهم: {لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ} ومعنى ذلك أنهم يتهاونون بذلك، ويستدلون بعدم تعجيل العقوبة عليهم، أن ما يقولون غير محذور، قال تعالى في بيان أنه يمهل ولا يهمل: {حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ} أي: تكفيهم جهنم التي جمعت كل شقاء وعذاب [عليهم] ، تحيط بهم، ويعذبون بها {فَبِئْسَ الْمَصِيرُ} وهؤلاء المذكورون إما أناس من المنافقين يظهرون الإيمان، ويخاطبون الرسول ﷺ بهذا الخطاب الذي يوهمون أنهم أرادوا به خيرا ٣ وهم كذبة في ذلك، وإما أناس من أهل الكتاب، الذين إذا سلموا على النبي ﷺ، قالوا: "السام عليك يا محمد" يعنون بذلك الموت.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ} “Sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selamlamadığı bir şekilde selamlarlar.” Yani sana selam verirken edepsizlik ederler. {وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ} “Ve kendi içlerinden... derler”; yani gaybı ve görünen âlemi bilen [Allah]ın kendileri hakkında bildirdiği şeyi içlerinde gizlerler2; bu da onların: {لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ} “Söylediğimiz şey yüzünden Allah bize azap etse ya!” sözleridir. Bunun anlamı şudur: Onlar bunu hafife almakta ve cezanın kendilerine çarçabuk verilmemesini, söyledikleri şeyin sakıncalı olmadığına delil saymaktadırlar. Yüce Allah mühlet verdiğini fakat asla ihmal etmediğini beyan sadedinde şöyle buyurmuştur: {حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “Onlara cehennem yeter! Oraya girecekler. Ne kötü bir varış yeridir!” Yani [onların aleyhine] her türlü bedbahtlığı ve azabı bünyesinde toplayan, kendilerini çepeçevre kuşatan ve içinde azap görecekleri cehennem onlara yeter. {فَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “Ne kötü bir varış yeridir!” Bahsi geçen bu kimseler; ya iman etmiş görünüp Resulullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem, bununla bir iyilik kastettikleri vehmini verdikleri bu hitapla hitap eden3 ve bu iddialarında yalancı olan münafıklardan bir gruptur ya da Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem selam verdiklerinde bununla ölümü kastederek: “es-Sâmu aleyke yâ Muhammed (Ölüm üzerine olsun ey Muhammed)” diyen Ehl-i Kitap'tan bir gruptur.
13066. Metin
{١٠} {إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} .
{١٠} {إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “{10} O gizli fısıldaşmalar, iman edenleri üzmek için ancak şeytandan [gelen bir vesvese]dir. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.”
13067. Metin
يقول تعالى: {إِنَّمَا النَّجْوَى} أي: تناجي أعداء المؤمنين بالمؤمنين، بالمكر والخديعة، وطلب السوء من الشيطان، الذي كيده ضعيف ومكره غير مفيد.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {إِنَّمَا النَّجْوَى} “O gizli fısıldaşmalar ancak...”; yani müminlerin düşmanlarının tuzak, hile ve kötülük talebiyle müminler aleyhine fısıldaşmaları, tuzağı zayıf ve hilesi faydasız olan şeytandandır.
13068. Metin
{لِيَحزن الَّذِينَ آمَنُوا} هذا غاية هذا المكر ومقصوده، {وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} فإن الله تعالى وعد المؤمنين بالكفاية والنصر على الأعداء، وقال تعالى: {وَلا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلا بِأَهْلِهِ} فأعداء الله ورسوله والمؤمنين، مهما تناجوا ومكروا، فإن ضرر ذلك ١ عائد إلى أنفسهم، ولا يضر المؤمنين إلا شيء قدره الله وقضاه، {وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} أي: ليعتمدوا ٢ عليه ويثقوا بوعده، فإن من توكل على الله كفاه، وتولى أمر دينه ودنياه ٣ .
{لِيَحزن الَّذِينَ آمَنُوا} “...iman edenleri üzmek için...”; bu tuzak ve fısıldaşmanın nihai gayesi ve maksadı budur. {وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} “Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez.” Zira Yüce Allah müminlere kâfi geleceğini ve düşmanlara karşı yardım edeceğini vaad etmiş ve şöyle buyurmuştur: {وَلا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلا بِأَهْلِهِ} “Kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.” Dolayısıyla Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerin düşmanları ne kadar gizlice fısıldaşırlarsa fısıldaşsınlar ve ne kadar tuzak kurarlarsa kursunlar, şüphesiz bunun zararı 1 kendilerine dönecektir. Allah'ın takdir edip hükmettiği şey dışında müminlere hiçbir şey zarar veremez. {وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.”; yani O'na dayansınlar 2 ve vaadine güvensinler. Zira her kim Allah'a tevekkül ederse [Allah] ona kâfi gelir ve onun din ve dünya işini üstlenir 3.
13069. Metin
{١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} .
{١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “{11} Ey iman edenler! Size meclislerde: 'Yer açın!' denildiği zaman yer açın ki, Allah da size genişlik versin. 'Kalkın!' denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
13070. Metin
هذا تأديب (١) من الله لعباده المؤمنين، إذا اجتمعوا في مجلس من مجالس مجتمعاتهم، واحتاج بعضهم أو بعض القادمين عليهم للتفسح له في المجلس، فإن من الأدب أن يفسحوا له تحصيلا لهذا المقصود.
Bu, Yüce Allah'ın mümin kullarına bir terbiyesidir (edep eğitimidir) (١): Toplantı meclislerinden bir mecliste bir araya geldiklerinde ve bir kısmı veya yanlarına gelen bir kimse mecliste kendisine yer açılmasına ihtiyaç duyduğunda, bu maksadın hâsıl olması için ona yer açmaları edeptendir.
13071. Metin
وليس ذلك بضار للجالس (٢) شيئا، فيحصل مقصود أخيه من غير ضرر يلحقه هو، والجزاء من جنس العمل، فإن من فسح فسح الله له، ومن وسع لأخيه، وسع الله عليه.
Bu durum oturana (٢) hiçbir zarar vermez; böylece kendisine hiçbir zarar gelmeksizin kardeşinin maksadı hâsıl olur. Karşılık ise amelin cinsindendir; zira kim yer açarsa Allah da ona genişlik verir; kim kardeşine yer açıp genişlik sağlarsa Allah da ona genişlik verir.
13072. Metin
{وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا} أي: ارتفعوا وتنحوا عن مجالسكم لحاجة تعرض، {فَانْشُزُوا} أي: فبادروا للقيام لتحصيل تلك المصلحة، فإن القيام بمثل هذه الأمور من العلم والإيمان، والله تعالى يرفع أهل العلم والإيمان درجات بحسب ما خصهم الله به، من العلم والإيمان.
{وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا} “'Kalkın!' denildiği zaman”; yani ortaya çıkan bir ihtiyaç sebebiyle meclislerinizden kalkıp çekilin denildiğinde, {فَانْشُزُوا} “hemen kalkın”; yani o maslahatı elde etmek için hemen ayağa kalkın. Zira böyle hususları yerine getirmek ilimden ve imandandır. Yüce Allah, ilim ve iman ehlini, Allah'ın kendilerine bahşettiği ilim ve iman derecesine göre kat kat derecelerle yükseltir.
13073. Metin
{وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} فيجازي كل عامل بعمله، إن خيرا فخير، وإن شرا فشر.
{وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; dolayısıyla her amel edene ameliyle karşılık verir; hayırsa hayır, şerse şer...
13074. Metin
وفي هذه الآية فضيلة العلم، وأن زينته وثمرته التأدب بآدابه والعمل بمقتضاه.
Bu ayette1 ilmin fazileti ve onun süsü ile meyvesinin, onun edepleriyle edeplenmek ve gereğince amel etmek olduğu [belirtilmektedir].2
13075. Metin
{١٢-١٣} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} .
{١٢-١٣} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “{12} Ey iman edenler! Resûl ile gizlice konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet [sadaka verecek bir şey] bulamazsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. {13} Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Mademki yapmadınız ve Allah da tövbenizi kabul etti; artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
13076. Metin
يأمر تعالى المؤمنين بالصدقة، أمام مناجاة رسوله محمد ﷺ تأديبا لهم وتعليما، وتعظيما للرسول ﷺ، فإن هذا التعظيم، خير للمؤمنين وأطهر أي: بذلك يكثر خيركم وأجركم، وتحصل لكم الطهارة من الأدناس، التي من جملتها ترك احترام الرسول ﷺ والأدب معه بكثرة المناجاة التي لا ثمرة تحتها، فإنه إذا أمر بالصدقة بين يدي مناجاته صار هذا ميزانا لمن كان حريصا على الخير والعلم، فلا يبالي بالصدقة، ومن لم يكن له حرص ولا رغبة في الخير، وإنما مقصوده مجرد كثرة الكلام، فينكف بذلك عن الذي يشق على الرسول، هذا في الواجد للصدقة، وأما الذي لا يجد الصدقة، فإن الله لم يضيق عليه الأمر، بل عفا عنه وسامحه، وأباح له المناجاة، بدون تقديم صدقة لا يقدر عليها.
Yüce [Allah] müminlere, Resûlü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile gizlice konuşmalarından önce sadaka vermeyi emretmektedir; onlara bir edep kazandırmak, öğretmek ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem tazim göstermelerini sağlamak için... Zira bu tazim müminler için daha hayırlı ve daha temizdir; yani bununla hayrınız ve ecriniz çoğalır ve kirlerden arınma gerçekleşir. O kirlerden biri de altında hiçbir semere bulunmayan gereksiz fısıldaşmaların çokluğuyla Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem saygı ve edebi terk etmektir. Zira onunla gizlice konuşmadan önce sadaka emredilince, bu durum hayra ve ilme hırslı olup da sadakaya aldırmayan kimse ile hayra hırsı ve rağbeti bulunmayıp sırf laf kalabalığı yapmak isteyen kimse arasında bir ölçü olmuştur; böylece Resûlullah'a meşakkat veren şeyden geri durulmuştur. Bu durum sadaka bulabilen kimse hakkındadır. Sadaka bulamayan kimseye gelince, Allah bu meseleyi ona daraltmamış, bilakis onu affedip müsamaha göstermiş ve güç yetiremediği bir sadakayı önden vermeksizin gizli konuşmasını mubah kılmıştır.
13077. Metin
ثم لما رأى ﵎ شفقة المؤمنين، ومشقة الصدقات عليهم عند كل مناجاة، سهل الأمر عليهم، ولم يؤاخذهم بترك الصدقة بين يدي المناجاة، وبقي التعظيم للرسول والاحترام بحاله لم ينسخ، لأن هذا الحكم من باب المشروع لغيره، ليس مقصودا لنفسه، وإنما المقصود هو الأدب مع الرسول والإكرام له، وأمرهم تعالى أن يقوموا بالمأمورات الكبار المقصودة بنفسها، فقال: {فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا} أي: لم يهن عليكم تقديم الصدقة، ولا يكفي هذا، فإنه ليس من شرط الأمر أن يكون هينا على العبد، ولهذا قيده بقوله: {وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ} أي: عفا لكم عن ذلك، {فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ} بأركانها وشروطها، وجميع حدودها ولوازمها، {وَآتُوا الزَّكَاةَ} المفروضة [في أموالكم] إلى مستحقيها.
Sonra Yüce [Allah], müminlerin çekinmelerini ve her gizli konuşmada sadaka vermenin onlara zor geldiğini görünce, işi onlara kolaylaştırdı ve gizli konuşmadan önce sadaka vermeyi terk ettiklerinden dolayı onları muaheze etmedi. Resûl'e tazim ve saygı ise neshedilmeksizin olduğu gibi kaldı; zira bu hüküm bizzat kendisi için değil, başkası için meşru kılınmış hükümler cinsindendir; asıl maksat Resûl'e karşı edepli olmak ve ona ikramda bulunmaktır. Yüce [Allah] bizzat kendisi hedeflenen büyük emirleri yerine getirmelerini emrederek şöyle buyurdu: {فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا} “Mademki yapmadınız”; yani sadaka vermek size kolay gelmedi -oysa sadece bu yetmez, çünkü emrin kula kolay gelmesi şart değildir; bu sebeple O bunu şu buyruğuyla kayıtlamıştır:- {وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ} “ve Allah da tövbenizi kabul etti”; yani bundan dolayı sizi affetti; {فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ} “artık namazı dosdoğru kılın”; rükünleri, şartları, bütün sınırları ve gerekleriyle... {وَآتُوا الزَّكَاةَ} “ve zekâtı verin”; [mallarınızda] farz kılınan zekâtı hak sahiplerine ulaştırın.
13078. Metin
وهاتان العبادتان هما أم العبادات البدنية والمالية، فمن قام بهما على الوجه الشرعي، فقد قام بحقوق الله وحقوق عباده، [ولهذا قال بعده:] {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} وهذا أشمل ما يكون من الأوامر.
Bu iki ibadet, bedenî ve malî ibadetlerin anasıdır. Kim bunları şer'î usulüne uygun olarak yerine getirirse, Allah'ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getirmiş olur. [Bu sebeple ardından şöyle buyurmuştur:] {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin.” Bu ise emirlerin en kapsamlı olanıdır.
13079. Metin
ويدخل في ذلك طاعة الله [وطاعة] رسوله، بامتثال أوامرهما واجتناب نواهيهما، وتصديق ما أخبرا به، والوقوف عند حدود الله (١) .
Bunun içine her ikisinin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, haber verdiklerini tasdik etmek ve Allah'ın sınırlarında durmakla (١) Allah'a ve Resûlü'ne itaat girer.
13080. Metin
والعبرة في ذلك على الإخلاص والإحسان، ولهذا قال: {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} فيعلم تعالى أعمالهم، وعلى أي: وجه صدرت، فيجازيهم على حسب علمه بما في صدورهم.
Bunda asıl itibar ihlas ve ihsanadır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Yüce [Allah] onların amellerini ve hangi maksatla meydana geldiğini bilir; böylece göğüslerinde bulunanı bilmesine göre onlara karşılığını verir.
13081. Metin
{١٤-١٩} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ * أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ * لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ * يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ * اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ} .
{١٤-١٩} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ * أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ * لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ * يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلا إِنَّ هُمُ الْكَاذِبُونَ * اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “{14} Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ederler. {15} Allah onlar için çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! {16} Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. {17} Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. Onlar cehennem ehlidirler; orada ebedî kalacaklardır. {18} O gün Allah onların hepsini diriltecek; size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridir! {19} Şeytan onları hakimiyeti altına almış ve onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın fırkasıdır. İyi bilin ki şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir!”
13082. Metin
يخبر تعالى عن شناعة حال المنافقين الذين يتولون الكافرين، من اليهود والنصارى وغيرهم ممن غضب الله عليهم، ونالوا من لعنة الله أوفى نصيب، وأنهم ليسوا من المؤمنين ولا من الكافرين، {مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لا إِلَى هَؤُلاءِ وَلا إِلَى هَؤُلاءِ}
Yüce [Allah], Yahudiler, Hristiyanlar ve Allah'ın gazap ettiği, Allah'ın lanetinden en bol nasibi almış diğer kâfirleri dost edinen münafıkların halinin çirkinliğini haber vermektedir. Onlar ne müminlerdendir ne de kâfirlerden; “{مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لا إِلَى هَؤُلاءِ وَلا إِلَى هَؤُلاءِ} İkisinin arasında bocalayıp dururlar; ne bunlara aittirler ne şunlara.”
13083. Metin
فليسوا مؤمنين ظاهرا وباطنا لأن باطنهم مع الكفار، ولا مع الكفار ظاهرا وباطنا، لأن ظاهرهم مع المؤمنين، وهذا وصفهم الذي نعتهم الله به، والحال أنهم يحلفون على ضده الذي هو الكذب، فيحلفون أنهم مؤمنون، وهم يعلمون (١) أنهم ليسوا مؤمنين.
Dolayısıyla zâhiren ve bâtınen mümin değillerdir; çünkü bâtınları kâfirlerle beraberdir. Zâhiren ve bâtınen kâfirlerle de değillerdir; çünkü zâhirleri müminlerle beraberdir. İşte Allah'ın onları nitelendirdiği vasıf budur. Hal böyleyken onlar bunun zıddı olan yalan üzerine yemin ederler; mümin olmadıklarını bildikleri halde (١) mümin olduklarına yemin ederler.
13084. Metin
فجزاء هؤلاء الخونة الفجرة الكذبة، أن الله أعد لهم عذابا شديدا، لا يقادر قدره، ولا يعلم وصفه، إنهم ساء ما كانوا يعملون، حيث عملوا بما يسخط الله (٢) ويوجب عليهم العقوبة واللعنة.
İşte bu hain, fâcir ve yalancıların cezası, Allah'ın onlar için kadrine paha biçilemeyen ve vasfı bilinemeyen çetin bir azap hazırlamış olmasıdır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür; zira Allah'ı gazaplandıran (٢), üzerlerine cezayı ve laneti vacip kılan ameller işlemişlerdir.
13085. Metin
{اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} أي: ترسا ووقاية، يتقون بها من لوم الله ورسوله والمؤمنين، فبسبب ذلك صدوا أنفسهم وغيرهم عن سبيل الله، وهي الصراط الذي من سلكه أفضى به إلى جنات النعيم. ومن صد عنه فليس إلا الصراط الموصل إلى الجحيم، {فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} حيث استكبروا عن الإيمان بالله والانقياد لآياته، أهانهم بالعذاب السرمدي، الذي لا يفتر عنهم ساعة ولا هم ينظرون.
{اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} “Yeminlerini bir kalkan edindiler”; yani Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerin kınamasından kendilerini korudukları bir kalkan ve siper edindiler. Bu sebeple hem kendilerini hem de başkalarını Allah yolundan alıkoydular. O yol öyle bir sırattır ki ona giren kimseyi Naim cennetlerine ulaştırır; ondan yüz çeviren içinse cehenneme ulaştıran yoldan başka bir şey yoktur. {فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} “Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Allah'a imana ve ayetlerine teslim olmaya karşı büyüklük tasladıkları için, onlardan bir an bile hafifletilmeyen ve kendilerine mühlet verilmeyen ebedî azap ile Allah onları hor ve zelil kılmıştır.
13086. Metin
{لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} فلا تدفع (٣) عنهم شيئا من العذاب، ولا تحصل لهم قسطا من الثواب، {أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ} الملازمون لها، الذين لا يخرجون عنها، و {هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} ومن عاش على شيء مات عليه.
{لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} “Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir.” Yani onlardan azabın hiçbir kısmını defedemez (٣) ve onlara sevaptan hiçbir pay sağlayamaz. {أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ} “Onlar cehennem ehlidirler”; oradan hiç ayrılmayan ve çıkmayan kimselerdir; {هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “orada ebedî kalacaklardır.” Zira bir şey üzere yaşayan, onun üzere ölür.
13087. Metin
فكما أن المنافقين في الدنيا يموهون على المؤمنين، ويحلفون لهم أنهم مؤمنون، فإذا كان يوم القيامة وبعثهم الله جميعا، حلفوا لله كما حلفوا للمؤمنين، ويحسبون في حلفهم هذا أنهم على شيء، لأن كفرهم ونفاقهم وعقائدهم الباطلة، لم تزل ترسخ في أذهانهم شيئا فشيئا، حتى غرتهم وظنوا أنهم على شيء يعتد به، ويعلق عليه الثواب، وهم كاذبون في ذلك، ومن المعلوم أن الكذب لا يروج على عالم الغيب والشهادة.
Münafıklar dünyada nasıl müminleri aldatıp kendilerinin mümin olduğuna dair onlara yemin ediyorlarsa, kıyamet günü olup da Allah hepsini dirilttiğinde müminlere yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin edeceklerdir. Bu yeminlerinde bir şey üzere olduklarını sanırlar; çünkü küfürleri, nifakları ve bâtıl inançları zihinlerinde peyderpey kökleşmiş, nihayet onları aldatmış ve muteber, üzerine sevap bağlanacak bir şey üzerinde olduklarını sanmışlardır. Oysa onlar bunda yalancıdırlar; malumdur ki gaybı ve şehâdeti bilene karşı yalan asla tutmaz.
13088. Metin
وهذا الذي جرى عليهم من استحواذ الشيطان الذي استولى عليهم، وزين لهم أعمالهم، وأنساهم ذكر الله، وهو العدو المبين، الذي لا يريد بهم إلا الشر، {إنما يدعو حزبه ليكونوا من أصحاب السعير}
Onların başına gelen bu durum, kendilerine boyun eğdiren, amellerini süslü gösteren ve onlara Allah'ın zikrini unutturan şeytanın istilası sebebiyledir. O, kendileri için şerden başka bir şey istemeyen apaçık bir düşmandır; “{إنما يدعو حزبه ليكونوا من أصحاب السعير} O, kendi fırkasını ancak alevli ateşin ehlinden olsunlar diye çağırır.”
13089. Metin
{أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ} الذين خسروا دينهم ودنياهم وأنفسهم وأهليهم.
{أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır (hizbidir). İyi bilin ki, asıl hüsrana uğrayanlar şeytanın taraftarlarının ta kendileridir!” [Onlar]; dinlerini, dünyalarını, kendilerini ve ailelerini ziyana uğratmış kimselerdir.
13090. Metin
{٢٠-٢١} {إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الأذَلِّينَ * كَتَبَ اللَّهُ لأغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ} .
{٢٠-٢١} {إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الأذَلِّينَ * كَتَبَ اللَّهُ لأغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ} “{20} Şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelenler, işte onlar en alçaklar arasındadırlar. {21} Allah: 'Andolsun ben ve elçilerim kesinlikle galip geleceğiz' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir.”
13091. Metin
هذا وعد ووعيد، وعيد لمن حاد الله ورسوله بالكفر والمعاصي، أنه مخذول مذلول، لا عاقبة له حميدة، ولا راية له منصورة.
Bu bir vaat ve tehdittir: Küfür ve isyanlarla Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelen kimseye bir tehdittir; o yapayalnız bırakılmış, zelil kılınmıştır; onun için övülen bir akıbet ve zafer kazanan bir sancak yoktur.
13092. Metin
ووعد لمن آمن به، وبرسله، واتبع ما جاء به المرسلون، فصار من حزب الله المفلحين، أن لهم الفتح والنصر والغلبة في الدنيا والآخرة، وهذا وعد لا يخلف ولا يغير، فإنه من الصادق القوي العزيز الذي لا يعجزه شيء يريده.
Allah'a ve peygamberlerine iman eden, elçilerin getirdiklerine tabi olup Allah'ın kurtuluşa eren fırkasından olan kimseye ise bir vaattir; dünyada ve ahirette fetih, nusret ve galibiyet onlarındır. Bu, asla hilafı olmayan ve değişmeyen bir vaattir; zira sözünde sadık, çok güçlü, mutlak galip ve dilediği hiçbir şey Kendisini aciz bırakamayan [Allah'tandır].
13093. Metin
{٢٢} {لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الإيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} .
{٢٢} {لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الإيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “{22} Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelenlerle dostluk/sevgi bağı kurduğunu göremezsin. İşte onların kalplerine [Allah] imanı yazmış, onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki Allah'ın tarafında olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir!”
13094. Metin
يقول تعالى: {لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} أي: لا يجتمع هذا وهذا، فلا يكون العبد مؤمنا بالله واليوم الآخر حقيقة، إلا كان عاملا على مقتضى الإيمان (١) ولوازمه، من محبة من قام بالإيمان وموالاته، وبغض من لم يقم به ومعاداته، ولو كان أقرب الناس إليه.
Yüce [Allah] şöyle buyurmaktadır: {لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun ... Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelenlerle dostluk/sevgi bağı kurduğunu göremezsin.” Yani bu ikisi asla bir arada bulunmaz. Bir kul, imanı ayakta tutan kimseyi sevip dost edinmek, imanı ayakta tutmayana ise en yakını bile olsa buğzedip düşmanlık beslemek gibi imanın (١) gereği ve lâzımı ile amel etmedikçe gerçek manada Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş olamaz.
13095. Metin
وهذا هو الإيمان على الحقيقة، الذي وجدت ثمرته والمقصود منه، وأهل هذا الوصف هم الذين كتب الله في قلوبهم الإيمان أي: رسمه وثبته وغرسه غرسا، لا يتزلزل، ولا تؤثر فيه الشبه والشكوك.
İşte meyvesi ve asıl maksadı gerçekleşmiş olan hakiki iman budur. Bu vasfın ehli olanlar, Allah'ın kalplerine imanı yazdığı kimselerdir; yani onu sarsılmayacak, içine şüphe ve tereddütlerin tesir edemeyeceği şekilde nakşetmiş, sabitlemiş ve kökleştirmiştir.
13096. Metin
وهم الذين قواهم الله بروح منه أي: بوحيه، ومعونته، ومدده الإلهي وإحسانه الرباني.
Onlar Allah'ın katından bir ruh ile güçlendirdiği kimselerdir; yani vahyiyle, yardımıyla, ilahî desteğiyle ve Rabbânî ihsanıyla...
13097. Metin
وهم الذين لهم الحياة الطيبة في هذه الدار، ولهم جنات النعيم في دار القرار، التي فيها من كل ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، وتختار، ولهم أكبر النعيم وأفضله، وهو أن الله يحل عليهم رضوانه فلا يسخط عليهم أبدا، ويرضون عن ربهم بما يعطيهم من أنواع الكرامات، ووافر المثوبات، وجزيل الهبات، ورفيع الدرجات بحيث لا يرون فوق ما أعطاهم مولاهم غاية، ولا فوقه نهاية (٢) .
Onlar bu yurtta güzel bir hayata, karar yurdunda ise nefislerin arzuladığı, gözlerin lezzet aldığı ve seçtiği her şeyin bulunduğu Naim cennetlerine sahip olan kimselerdir. Nimetlerin en büyüğü ve en faziletlisi de onlarındır: Allah'ın üzerlerine rızasını indirmesi ve onlara ebediyen gazap etmemesi... Onlar da Rablerinin kendilerine verdiği ikram çeşitleri, bol mükâfatlar, büyük bağışlar ve yüksek dereceler sebebiyle Rablerinden razı olurlar; öyle ki Mevlâlarının kendilerine verdiğinin üstünde bir gaye ve ötesinde bir son görmezler (٢).
13098. Metin
وأما من يزعم أنه يؤمن بالله واليوم الآخر، وهو مع ذلك مواد لأعداء الله، محب لمن ترك الإيمان (٣) وراء ظهره، فإن هذا إيمان زعمي لا حقيقة له، فإن كل أمر لا بد له من برهان يصدقه، فمجرد الدعوى، لا تفيد شيئا ولا يصدق صاحبها.
Allah'a ve ahiret gününe iman ettiğini iddia edip de bununla beraber Allah'ın düşmanlarına sevgi besleyen, imanı (٣) arkasına atan kimseyi seven kişiye gelince; şüphesiz bu, hakikati olmayan iddiadan ibaret bir imandır. Zira her işin kendisini doğrulayacak bir bürhana ihtiyacı vardır; kuru bir iddia hiçbir fayda sağlamaz ve sahibi tasdik olunmaz.
13099. Metin
تم تفسير قد سمع الله، بحمد الله وعونه وتسديده.
Kad Semiallah (Mücâdele) suresinin tefsiri, Allah'ın hamdi, yardımı ve muvaffakiyetiyle tamamlandı.
13100. Metin
والحمد لله رب العالمين، وصلى الله على محمد وسلم تسليما
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun; Allah Muhammed'e salât eylesin ve çokça selam versin.