13102. Metin
[وهي] مدنية
[Bu sure] Medenîdir.
13103. Metin
{١-٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لأوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأبْصَارِ}
{١-٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لأوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأبْصَارِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih etmiştir. O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. {2} O, Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız; onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah onlara hiç beklemedikleri bir yerden geldi ve kalplerine korku saldı. Öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl/basiret sahipleri! İbret alın!”
13104. Metin
إلى آخر القصة. هذه السورة تسمى {سورة بني النضير} وهم طائفة كبيرة من اليهود في جانب المدينة، وقت بعثة النبي ﷺ، فلما بعث النبي ﷺ، وهاجر إلى المدينة، كفروا به في جملة من كفر من اليهود، فلما هاجر النبي ﷺ إلى المدينة هادن سائر طوائف اليهود الذين هم جيرانه في المدينة، فلما كان بعد [وقعة] بدر بستة أشهر أو نحوها، خرج إليهم النبي ﷺ، وكلمهم أن يعينوه في دية الكلابيين الذين قتلهم عمرو بن أمية الضمري، فقالوا: نفعل يا أبا القاسم، اجلس هاهنا حتى نقضي حاجتك، فخلا بعضهم ببعض، وسول لهم الشيطان الشقاء الذي كتب عليهم، فتآمروا بقتله ﷺ، وقالوا: أيكم يأخذ هذه الرحى فيصعد فيلقيها على رأسه يشدخه بها؟ فقال أشقاهم عمرو بن جحاش: أنا، فقال لهم سلام بن مشكم: لا تفعلوا، فوالله ليخبرن بما هممتم به، وإنه لنقض العهد الذي بيننا وبينه، وجاء الوحي على الفور إليه من ربه، بما هموا به، فنهض مسرعا، فتوجه إلى المدينة، ولحقه أصحابه، فقالوا: نهضت ولم نشعر بك، فأخبرهم بما همت يهود به.
Kıssanın sonuna kadar... Bu sure «Benî Nadîr suresi» diye de adlandırılır. Onlar, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderildiği sırada Medine civarında bulunan büyük bir Yahudi topluluğuydu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilip Medine'ye hicret ettiğinde, inkâr eden diğer Yahudilerle birlikte onu inkâr ettiler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye hicret ettiğinde, Medine'deki komşuları olan bütün Yahudi topluluklarıyla barış anlaşması yapmıştı. Bedir [Gazvesi'nden] altı ay kadar sonra, Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin öldürdüğü iki Kilâbî'nin diyeti konusunda kendisine yardım etmelerini konuşmak üzere Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanına gitti. Onlar: «Olur ey Ebe'l-Kâsım, sen şuracıkta otur, biz senin ihtiyacını giderelim» dediler. Sonra kendi aralarında baş başa kaldılar; şeytan üzerlerine yazılan bedbahtlığı kendilerine süsledi ve Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem öldürmek için suikast planı yaptılar. Dediler ki: «Hanginiz şu değirmen taşını alıp yukarı çıkar ve onun başı üzerine atarak başını ezer?» En bedbahtları olan Amr b. Cihâş: «Ben!» dedi. Sellâm b. Mişkem onlara: «Bunu yapmayın! Vallahi neye azmettiyseniz mutlaka ona haber verilecektir ve bu, bizimle onun arasındaki ahdi bozmaktır» dedi. Derhal Rabbinden neye yeltendiklerine dair vahiy geldi. Bunun üzerine Peygamber hemen kalkıp Medine'ye doğru yürüdü. Sahabeleri de ona yetiştiler ve: «Sen kalktın gittin, biz farkına varamadık» dediler. O da Yahudilerin neye yeltendiğini onlara haber verdi.
13105. Metin
وبعث إليهم رسول الله ﷺ: "أن اخرجوا من المدينة ولا تساكنوني بها، وقد أجلتكم عشرا، فمن وجدت بعد ذلك بها ضربت عنقه"
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi: «Medine'den çıkıp gidin, artık benimle beraber burada oturmayın! Size on gün süre tanıdım; bundan sonra burada kimi bulursam boynunu vururum!»
13106. Metin
فأقاموا أياما يتجهزون، وأرسل إليهم المنافق عبد الله بن أبي [بن سلول] : "أن لا تخرجوا من دياركم، فإن معي ألفين يدخلون معكم حصنكم، فيموتون دونكم، وتنصركم قريظة وحلفاؤكم من غطفان".
Bunun üzerine birkaç gün hazırlanmak üzere kaldılar. Münafık Abdullah b. Übey [b. Selûl] onlara şu haberi gönderdi: «Yurtlarınızdan çıkmayın! Benimle beraber iki bin kişi var; sizinle beraber kalenize girerler, sizin uğrunuzda can verirler; ayrıca Kurayza ve Gatafân'dan olan müttefikleriniz de size yardım eder.»
13107. Metin
وطمع رئيسهم حيي بن أخطب فيما قال له، وبعث إلى رسول الله ﷺ يقول: إنا لا نخرج من ديارنا، فاصنع ما بدا لك.
Reisleri Huyey b. Ahtab onun söylediklerine tamah etti ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: «Biz yurtlarımızdan çıkmıyoruz; elinden geleni yap!» diye haber gönderdi.
13108. Metin
فكبر رسول الله صلى عليه وسلم وأصحابه، ونهضوا إليهم، وعلي بن أبي طالب يحمل اللواء.
Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirdiler ve Ali b. Ebî Tâlib sancağı taşır halde onların üzerine yürüdüler.
13109. Metin
فأقاموا على حصونهم يرمون بالنبل والحجارة، واعتزلتهم قريظة، وخانهم ابن أبي وحلفاؤهم من غطفان، فحاصرهم رسول الله ﷺ، وقطع نخلهم وحرق. فأرسلوا إليه: نحن نخرج من المدينة، فأنزلهم على أن يخرجوا منها بنفوسهم، وذراريهم، وأن لهم ما حملت إبلهم إلا السلاح، وقبض رسول الله ﷺ، الأموال والسلاح.
Onlar kalelerine çekilip ok ve taş yağdırmaya başladılar. Kurayza onlardan uzak durdu; İbn Übey ve Gatafân'dan olan müttefikleri ise onlara ihanet etti. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onları kuşattı, hurmalıklarını kesip yaktı. Bunun üzerine: «Biz Medine'den çıkıyoruz» diye haber gönderdiler. Resûlullah da kendileri ve çocuklarıyla beraber çıkmaları, silah hariç develerinin taşıyabileceği kadar eşyayı almaları şartıyla onları teslim aldı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem malları ve silahları teslim aldı.
13110. Metin
وكانت بنو النضير، خالصة لرسول الله ﷺ لنوائبه ومصالح المسلمين، ولم يخمسها، لأن الله أفاءها عليه، ولم يوجف المسلمون عليها بخيل ولا ركاب، وأجلاهم إلى خيبر وفيهم حيي بن أخطب كبيرهم، واستولى على أرضهم وديارهم، وقبض السلاح، فوجد من السلاح خمسين درعا، وخمسين بيضة، وثلاثمائة وأربعين سيفا، هذا حاصل قصتهم كما ذكرها أهل السير.
Benî Nadîr [malları], Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem beklenmedik ihtiyaçları ve Müslümanların maslahatları için sırf ona ait oldu; onu beşte bir (humus) taksimine tabi tutmadı; çünkü Allah onu kendisine fey olarak bahşetmişti ve Müslümanlar bunun için at ve deve koşturmamışlardı. İçlerinde büyükleri Huyey b. Ahtab da olduğu halde onları Hayber'e sürgün etti; arazilerine ve yurtlarına el koydu ve silahları teslim aldı. Silahlardan elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk kılıç buldu. Siyer ehlinin zikrettiği üzere kıssalarının özeti budur.
13111. Metin
فافتتح تعالى هذه السورة بالإخبار أن جميع من في السماوات والأرض تسبح بحمد ربها، وتنزهه عما لا يليق بجلاله، وتعبده وتخضع لجلاله (١) لأنه العزيز الذي قد قهر كل شيء، فلا يمتنع عليه شيء، ولا يستعصي عليه مستعصي (٢) الحكيم في خلقه وأمره، فلا يخلق شيئا عبثا، ولا يشرع ما لا مصلحة فيه، ولا يفعل إلا ما هو مقتضى حكمته.
Yüce [Allah] bu sureye, göklerde ve yerde bulunan herkesin Rablerini hamd ile tesbih ettiğini, O'nu celâline yakışmayan şeylerden tenzih ettiğini, O'na kulluk edip celâline (١) boyun eğdiğini haber vererek başlamıştır. Çünkü O, her şeye boyun eğdiren el-Azîz'dir; hiçbir şey O'na karşı direnemez, hiçbir asi O'na güç yetiremez (٢). Yaratmasında ve emrinde el-Hakîm'dir; hiçbir şeyi boş yere yaratmaz, içinde maslahat bulunmayan hiçbir şeyi şeriat kılmaz ve hikmetinin gerektirdiğinden başkasını yapmaz.
13112. Metin
ومن ذلك، نصر الله لرسوله ﷺ على الذين كفروا من أهل الكتاب من بني النضير حين غدروا برسوله فأخرجهم من ديارهم وأوطانهم التي ألفوها وأحبوها.
Bunun bir örneği de Ehl-i Kitap'tan Benî Nadîr inkârcıları Resûlü'ne hıyanet ettiklerinde, Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem yardım edip onları alıştıkları ve sevdikleri yurtlarından ve vatanlarından çıkarmasıdır.
13113. Metin
وكان إخراجهم منها أول حشر وجلاء كتبه الله عليهم على يد رسوله محمد ﷺ، فجلوا إلى خيبر، ودلت الآية الكريمة أن لهم حشرا وجلاء غير هذا، فقد وقع حين أجلاهم النبي ﷺ من خيبر، ثم عمر ﵁، [أخرج بقيتهم منها] .
Onların oradan çıkarılması, Resûlü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem eliyle Allah'ın onların üzerine yazdığı ilk sürgün ve toplanma (haşr ve celâ) idi; böylece Hayber'e sürüldüler. Bu kerîm ayet, onların bundan başka bir sürgün ve toplanmalarının da olacağına delalet etmiştir; nitekim bu da Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem onları Hayber'den sürdüğü, ardından da Ömer'in -radıyallâhu anh- [kalanlarını oradan çıkardığı] vakit gerçekleşmiştir.
13114. Metin
{مَا ظَنَنْتُمْ} أيها المسلمون {أَنْ يَخْرُجُوا} من ديارهم، لحصانتها، ومنعتها، وعزهم فيها.
{مَا ظَنَنْتُمْ} “Siz sanmamıştınız” ey Müslümanlar, {أَنْ يَخْرُجُوا} “onların çıkacaklarını”; kalelerinin sağlamlığı, korunaklılığı ve orada izzet içinde bulunmaları sebebiyle yurtlarından çıkacaklarını sanmamıştınız.
13115. Metin
{وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ} فأعجبوا بها وغرتهم، وحسبوا أنهم لا ينالون بها، ولا يقدر عليها أحد، وقدر الله تعالى وراء ذلك كله، لا تغني عنه الحصون والقلاع، ولا تجدي فيهم القوة والدفاع.
{وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ} “onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı.” Kalelerini beğendiler, kaleleri onları aldattı ve onlar sayesinde kendilerine ulaşılamayacağını, hiç kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini sandılar. Oysa Yüce Allah'ın takdiri bütün bunların arkasındadır; kaleler ve hisarlar O'na karşı hiçbir fayda sağlamaz, güç ve savunma onlara bir yarar vermez.
13116. Metin
ولهذا قال: {فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا} أي: من الأمر والباب، الذي لم (٣) يخطر ببالهم أن يؤتوا منه، وهو أنه تعالى {قذف فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ} وهو الخوف الشديد، الذي هو جند الله الأكبر، الذي لا ينفع معه عدد ولا عدة، ولا قوة ولا شدة، فالأمر الذي يحتسبونه ويظنون أن الخلل يدخل عليهم منه إن دخل هو الحصون التي تحصنوا بها، واطمأنت نفوسهم إليها، ومن وثق بغير الله فهو مخذول، ومن ركن إلى غير الله فهو عليه وبال (٤) ، فأتاهم أمر سماوي نزل على قلوبهم، التي هي محل الثبات والصبر، أو الخور والضعف، فأزال الله قوتها وشدتها، وأورثها ضعفا وخورا وجبنا، لا حيلة لهم ولا منعة معه (٥) ، فصار ذلك عونا عليهم، ولهذا قال: {يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ} وذلك أنهم صالحوا النبي ﷺ، على أن لهم ما حملت الإبل.
Bu sebeple şöyle buyurdu: {فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا} “Fakat Allah onlara hiç beklemedikleri bir yerden geldi”; yani oradan başlarına bir şey geleceği akıllarına hiç (٣) gelmeyen bir husustan ve kapıdan geldi ki o da Yüce Allah'ın {قذف فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ} “kalplerine korku salmasıdır”. Bu ise Allah'ın en büyük ordusu olan şiddetli korkudur; onun karşısında ne sayı ne hazırlık ne de güç ve kuvvet bir fayda verir. Onların hesaba kattıkları ve içeriye bir gedik açılırsa ancak oradan açılacağını sandıkları şey, sığındıkları ve nefislerinin güvendiği kalelerdi. Oysa Allah'tan başkasına güvenen yardımsız kalır; Allah'tan başkasına dayananın dayandığı şey kendi aleyhine vebâl olur (٤). Derken sebat ve sabrın yahut gevşeklik ve zayıflığın mahalli olan kalplerine inen semavî bir emir onlara ulaştı da Allah kalplerinin gücünü ve sertliğini giderdi; onların yerine hiçbir çarelerinin ve korunmalarının bulunmadığı (٥) bir zayıflık, gevşeklik ve korkaklık verdi. Böylece bu durum kendi aleyhlerine bir yardımcı oldu. Bu sebeple şöyle buyurdu: {يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ} “Öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı.” Bu da develerin taşıyabileceği eşyayı almak üzere Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile anlaşmalarından ötürü idi.
13117. Metin
فنقضوا لذلك كثيرا من سقوفهم، التي استحسنوها، وسلطوا المؤمنين بسبب بغيهم على إخراب ديارهم وهدم حصونهم، فهم الذين جنوا على أنفسهم، وصاروا من أكبر عون عليها، {فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأبْصَارِ} أي: البصائر النافذة، والعقول الكاملة، فإن في هذا معتبرا يعرف به صنع الله تعالى في المعاندين للحق، المتبعين لأهوائهم، الذين لم تنفعهم عزتهم، ولا منعتهم قوتهم، ولا حصنتهم حصونهم، حين جاءهم أمر الله، ووصل إليهم النكال بذنوبهم، والعبرة بعموم اللفظ (٦) لا بخصوص السبب، فإن هذه الآية تدل على الأمر بالاعتبار، وهو اعتبار النظير بنظيره، وقياس الشيء على مثله، والتفكر فيما تضمنته الأحكام من المعاني والحكم التي هي محل العقل والفكرة، وبذلك يزداد (٧) العقل، وتتنور البصيرة ويزداد الإيمان، ويحصل الفهم الحقيقي، ثم أخبر تعالى أن هؤلاء اليهود لم يصبهم جميع ما يستحقون من العقوبة، وأن الله خفف عنهم.
Bu sebeple beğendikleri tavanların birçoğunu söktüler; azgınlıkları sebebiyle müminleri de evlerini tahrip etmeye ve kalelerini yıkmaya musallat ettiler. Böylece kendi nefislerine bizzat kendileri cinayet işlediler ve kendi aleyhlerine en büyük yardımcı oldular. {فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأبْصَارِ} “Ey akıl/basiret sahipleri! İbret alın!” Yani keskin basiret ve tam akıl sahipleri! Zira bunda, Allah'ın emri gelip günahları sebebiyle azap kendilerine ulaştığında izzetlerinin kendilerine fayda vermediği, güçlerinin kendilerini koruyamadığı ve kalelerinin kendilerini muhafaza edemediği, hevalarına uyan hak inatçılarına karşı Yüce Allah'ın neler yaptığının bilineceği büyük bir ibret vardır. Hükümde itibar sebebin hususiliğine değil lafzın umumiliğinedir (٦); zira bu ayet ibret almayı emretmektedir. İbret almak ise benzeri benzeriyle kıyaslamak, bir şeyi dengiyle ölçmek, hükümlerin içerdiği akıl ve tefekkür mahalli olan mana ve hikmetler üzerinde düşünmektir. Bununla akıl artar (kemale erer) (٧), basiret nurlanır, iman ziyadeleşir ve hakiki anlayış hâsıl olur. Sonra Yüce [Allah], bu Yahudilere hak ettikleri cezanın tamamının isabet etmediğini, Allah'ın onların cezasını hafiflettiğini haber vererek buyurdu:
13118. Metin
فلولا أنه كتب عليهم الجلاء الذي أصابهم وقضاه عليهم وقدره بقدره الذي لا يبدل ولا يغير، لكان لهم شأن آخر من عذاب الدنيا ونكالها، ولكنهم - وإن فاتهم العذاب الشديد الدنيوي - فإن لهم في الآخرة عذاب النار، الذي لا يمكن أن يعلم شدته إلا الله تعالى، فلا يخطر ببالهم أن عقوبتهم قد انقضت وفرغت ولم يبق لهم منها بقية، فما أعد الله لهم من العذاب في الآخرة أعظم وأطم.
Eğer [Allah] başlarına gelen bu sürgünü onların aleyhine yazmamış, aleyhlerine hükmetmemiş ve bunu asla değiştirilip bozulmayan takdiriyle takdir etmemiş olsaydı, dünya azabı ve ibretlik cezası bakımından onların durumu bambaşka olurdu. Fakat onlar —dünyadaki şiddetli azaptan kurtulmuş olsalar bile— ahirette şiddetini sadece Yüce Allah'ın bilebileceği cehennem azabına uğrayacaklardır. Dolayısıyla cezalarının bitip tükendiği ve bundan kendilerine geriye hiçbir şey kalmadığı akıllarına gelmesin; zira Allah'ın ahirette onlar için hazırladığı azap çok daha büyük ve çok daha dehşetlidir.
13119. Metin
وذلك لأنهم {شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} وعادوهما وحاربوهما، وسعوا في معصيتهما.
Bu da şundandır: Çünkü onlar {شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Allah'a ve Resûlü'ne karşı geldiler”; onlara düşmanlık edip savaştılar ve her ikisine isyan yolunda koştular.
13120. Metin
وهذه عادته وسنته فيمن شاقه {وَمَنْ يُشَاقِّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ}
Kendisine karşı gelene karşı O'nun âdeti ve sünneti işte böyledir: {وَمَنْ يُشَاقِّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir.”
13121. Metin
ولما لام بنو النضير رسول الله ﷺ والمسلمين في قطع النخيل والأشجار، وزعموا أن ذلك من الفساد، وتوصلوا بذلك (١) إلى الطعن بالمسلمين، أخبر تعالى أن قطع النخيل إن قطعوه أو إبقاءهم إياه إن أبقوه، إنه بإذنه تعالى، وأمره {وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ} حيث سلطكم على قطع نخلهم، وتحريقها، ليكون ذلك نكالا لهم، وخزيا في الدنيا، وذلا يعرف به عجزهم التام، الذي ما قدروا على استنقاذ نخلهم، الذي هو مادة قوتهم. واللينة: اسم يشمل سائر النخيل على أصح الاحتمالات وأولاها، فهذه حال بني النضير، وكيف عاقبهم الله في الدنيا.
Benî Nadîr, hurma ağaçlarını ve diğer ağaçları kestikleri için Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanları kınayıp bunun bir fesat olduğunu iddia ettiklerinde ve bununla (١) Müslümanlara dil uzatmaya yeltendiklerinde, Yüce [Allah] hurmaları kestilerse kesmelerinin veya bıraktılarsa bırakmalarının Yüce Allah'ın izni ve emriyle olduğunu haber vermiştir; {وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ} “ve fasıkları rezil rüsvay etmek için...”; zira onların hurmalarını kesmeye ve yakmaya sizi musallat kılmıştır ki bu onlar için ibretlik bir ceza, dünyada bir rüsvaylık ve azıklarının maddesi olan hurmalarını kurtarmaya güç yetiremedikleri tam acziyetlerinin bilineceği bir zillet olsun. «Lîne» (لينة) kelimesi en sahih ve en uygun ihtimale göre diğer bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir isimdir. İşte Benî Nadîr'in hali ve dünyada Allah'ın onları nasıl cezalandırdığı böyledir.
13122. Metin
ثم ذكر من انتقلت إليه أموالهم وأمتعتهم، فقال: {وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ} أي: من أهل هذه القرية، وهم بنو النضير.
Sonra onların mallarının ve eşyalarının kime intikal ettiğini zikrederek şöyle buyurdu: {وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ} “Onlardan Allah'ın Peygamberi'ne fey olarak verdiği şeylere gelince...”; yani bu beldenin halkı olan Benî Nadîr'den...
13123. Metin
{فـ} إنكم يا معشر المسلمين {ما أَوْجَفْتُمْ} أي: ما أجلبتم وأسرعتم وحشدتم، {عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكَابٍ} أي: لم تتعبوا بتحصيلها، لا بأنفسكم ولا بمواشيكم، بل قذف الله في قلوبهم الرعب، فأتتكم صفوا عفوا، ولهذا. قال: {وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} من تمام قدرته أنه لا يمتنع منه (٢) ممتنع، ولا يتعزز من دونه قوي. وتعريف الفيء في اصطلاح الفقهاء: هو ما أخذ من مال الكفار بحق، من غير قتال، كهذا المال الذي فروا وتركوه خوفا من المسلمين، وسمي فيئا، لأنه رجع من الكفار الذين هم غير مستحقين له، إلى المسلمين الذين لهم الحق الأوفر فيه.
{فـ} Şüphesiz siz ey Müslümanlar topluluğu, {ما أَوْجَفْتُمْ} “koşturmadınız”; yani sevk edip koşturmadınız ve hücum etmediniz, {عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكَابٍ} “onun üzerine ne bir at ne de bir deve”; yani onu elde etmek için ne kendiniz ne de bineklerinizle yoruldunuz; bilakis Allah onların kalplerine korku saldı da o mallar size zahmetsizce ve tertemiz geldi. Bu sebeple şöyle buyurdu: {وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere musallat eder. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” O'nun kudretinin kemalindendir ki hiçbir direnen O'na karşı direnemez (٢) ve hiçbir güçlü O'ndan bağımsız üstünlük sağlayamaz. Fıkıh ıstılahında «fey»in tarifi şudur: Kâfirlerin malından haklı olarak savaşsız alınan şeydir; tıpkı Müslümanların korkusuyla kaçıp bıraktıkları bu mal gibi... Ona «fey» denilmiştir; çünkü hak sahibi olmayan kâfirlerden, onda en büyük hak sahibi olan Müslümanlara dönmüştür (fâe / rücû etmiştir).
13124. Metin
وحكمه العام، كما ذكره الله في قوله {مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى} عموما، سواء أفاء الله في وقت رسوله أو بعده، لمن يتولى من بعده أمته (٣) .
Onun genel hükmü ise Allah'ın şu buyruğunda zikrettiği gibidir: {مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى} “Allah'ın o kent halkından Peygamberi'ne fey olarak verdikleri...”; ister Resûlü vaktinde ister ondan sonra ümmetinin idaresini üstlenen kimse (٣) için fey olarak verilmiş olsun, geneldir.
13125. Metin
{فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ} وهذه الآية نظير الآية التي في سورة الأنفال، في (٤) قوله: {وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ}
{فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ} “Allah'a, Peygamber'e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.” Bu ayet, Enfâl suresinde geçen (٤) şu ayetin benzeridir: {وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ} “Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resûl'e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir.”
13126. Metin
فهذا الفيء يقسم خمسة أقسام:
İşte bu fey beş kısma taksim edilir:
13127. Metin
خمس لله ولرسوله يصرف في مصالح المسلمين [العامة] ، وخمس لذوي القربى، وهم: بنو هاشم وبنو المطلب، حيث كانوا يسوى [فيه] بين، ذكورهم وإناثهم، وإنما دخل بنو المطلب في خمس الخمس، مع بني هاشم، ولم يدخل بقية بني عبد مناف، لأنهم شاركوا بني هاشم في دخولهم الشعب، حين تعاقدت قريش على هجرهم وعداوتهم (٥) فنصروا رسول الله ﷺ، بخلاف غيرهم، ولهذا قال النبي ﷺ، في بني عبد المطلب: "إنهم لم يفارقوني في جاهلية ولا إسلام"
Beşte biri Allah'a ve Resûlü'ne aittir; Müslümanların [genel] maslahatlarına harcanır. Beşte biri akrabalara (zî'l-kurbâ) aittir ki onlar Benî Hâşim ve Benî Muttalib'dir; nerede bulunurlarsa bulunsunlar [bu payda] erkekleriyle kadınları eşit tutulur. Benî Muttalib'in Benî Hâşim ile birlikte humus payına dahil edilip Benî Abdümenâf'ın diğer kollarının dahil edilmemesinin sebebi; Kureyş onlara boykot uygulama ve düşmanlık etme hususunda sözleştiğinde (٥) Şi'b'e girmede Benî Hâşim ile ortak hareket edip başkalarının aksine Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem yardım etmeleridir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Benî Muttalib hakkında: «Onlar Cahiliye'de de İslam'da da benden ayrılmadılar» buyurmuştur.
13128. Metin
وخمس لفقراء اليتامى، وهم: من لا أب له ولم يبلغ، وخمس للمساكين، وسهم لأبناء السبيل، وهم الغرباء المنقطع بهم في غير أوطانهم.
Beşte biri fakir yetimleredir ki onlar babası olmayıp henüz büluğ çağına ermemiş olanlardır. Beşte biri yoksullaradır (mesâkîn). Bir pay da yolda kalmışlaradır (ibnü's-sebîl) ki onlar vatanlarından uzakta yolları kesilmiş gariplerdir .
13129. Metin
وإنما قدر الله هذا التقدير، وحصر الفيء في هؤلاء المعينين لـ {كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً} أي: مدوالة واختصاصا {بَيْنَ الأغْنِيَاءِ مِنْكُمْ} فإنه لو لم يقدره، لتداولته الأغنياء الأقوياء، ولما حصل لغيرهم من العاجزين منه شيء، وفي ذلك من الفساد، ما لا يعلمه إلا الله، كما أن في اتباع أمر الله وشرعه من المصالح ما لا يدخل تحت الحصر، ولذلك أمر الله بالقاعدة الكلية والأصل العام، فقال: {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا} وهذا شامل لأصول الدين وفروعه، ظاهره وباطنه، وأن ما جاء به الرسول يتعين على العباد الأخذ به واتباعه، ولا تحل مخالفته، وأن نص الرسول على حكم الشيء كنص الله تعالى، لا رخصة لأحد ولا عذر له في تركه، ولا يجوز تقديم قول أحد على قوله، ثم أمر بتقواه التي بها عمارة القلوب والأرواح [والدنيا والآخرة] ، وبها السعادة الدائمة والفوز العظيم، وبإضاعتها الشقاء الأبدي والعذاب السرمدي، فقال: {وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ} على من ترك التقوى، وآثر اتباع الهوى.
Allah'ın bu takdiri yapması ve feyi bu muayyen sınıflara hasretmesi {كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً} “bir elden ele dolaşan servet olmasın diye”; yani {بَيْنَ الأغْنِيَاءِ مِنْكُمْ} “içinizden zenginler arasında” elden ele dolaşıp tekelleşmesin diyedir. Zira eğer bunu takdir etmeseydi zengin ve güçlü olanlar onu aralarında döndürür, aciz olan diğer kimselere ondan hiçbir şey ulaşmazdı. Bunda ise ancak Allah'ın bileceği fesatlar vardır. Tıpkı Allah'ın emrine ve şeriatına uymakta sayılamayacak maslahatlar bulunduğu gibi... Bundan ötürü Allah küllî kaideyi ve genel aslı emrederek şöyle buyurmuştur: {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا} “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de yasakladıysa ondan sakının!” Bu, zâhiriyle ve bâtınıyla dinin asıllarını ve furûunu kapsar. Resûl'ün getirdiği şeyi alıp ona uymak kullar üzerine farzdır, ona muhalefet helal değildir. Resûl'ün bir şeyin hükmüne dair nassı, Yüce Allah'ın nassı gibidir; onu terk etmede hiç kimse için bir ruhsat ve mazeret yoktur; hiç kimsenin sözünü onun sözünün önüne geçirmek caiz değildir. Sonra kalplerin, ruhların [dünya ve ahiretin] kendisiyle mamur olduğu, daimi saadetin ve büyük kurtuluşun kendisiyle kazanıldığı, zayi edilmesiyle ise ebedî şekavet ve bitmez tükenmez azabın doğduğu takvayı emrederek şöyle buyurdu: {وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “Allah'tan korkun; şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir”; takvayı terk edip hevasına uymayı tercih eden kimseye karşı...
13130. Metin
{٨} ثم ذكر تعالى الحكمة والسبب الموجب لجعله تعالى الأموال أموال الفيء لمن قدرها له، وأنهم حقيقون بالإعانة، مستحقون لأن تجعل لهم، وأنهم ما بين مهاجرين قد هجروا المحبوبات والمألوفات، من الديار والأوطان والأحباب والخلان والأموال، رغبة في الله ونصرة لدين الله، ومحبة لرسول الله، فهؤلاء هم الصادقون الذين عملوا بمقتضى إيمانهم، وصدقوا إيمانهم بأعمالهم الصالحة والعبادات الشاقة، بخلاف من ادعى الإيمان وهو لم يصدقه بالجهاد والهجرة وغيرهما من العبادات، وبين أنصار وهم الأوس والخزرج الذين آمنوا بالله ورسوله طوعا ومحبة واختيارا، وآووا رسول الله ﷺ، ومنعوه من الأحمر والأسود، وتبوأوا دار الهجرة والإيمان حتى صارت موئلا ومرجعا يرجع إليه المؤمنون، ويلجأ إليه المهاجرون، ويسكن بحماه المسلمون إذ كانت البلدان كلها بلدان حرب وشرك وشر، فلم يزل أنصار الدين تأوي إلى الأنصار، حتى انتشر الإسلام وقوي، وجعل يزيد شيئا شيئا فشيئا، وينمو قليلا قليلا حتى فتحوا القلوب بالعلم والإيمان والقرآن، والبلدان بالسيف والسنان.
{٨} Sonra Yüce [Allah], fey mallarını takdir ettiği kimselere kılmasının hikmetini ve gerektirici sebebini; onların yardıma layık ve bu malların kendilerine verilmesini hak eden kimseler olduklarını zikretmiştir. Onlar: Allah'ın rızasını arzulayarak, Allah'ın dinine yardım etmek ve Resûlullah sevgisi uğruna yurtlar, vatanlar, sevdikler, dostlar ve mallar gibi sevilen ve alışılan şeyleri terk eden muhacirlerdir. İşte onlar imanlarının gereğiyle amel eden, salih ameller ve meşakkatli ibadetlerle imanlarını doğrulayan sadıklardır; imanı iddia edip de cihat, hicret ve diğer ibadetlerle onu doğrulamayanların aksine... Diğerleri ise Ensar'dır; onlar gönülden, muhabbetle ve kendi tercihleriyle Allah'a ve Resûlü'ne iman eden Evs ve Hazrec'dir. Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem barındırmışlar, onu herkese karşı korumuşlar; hicret ve iman yurdunu öyle yurt edinmişlerdir ki orası müminlerin sığındığı bir merci, muhacirlerin iltica ettiği bir sığınak ve diğer bütün beldeler harp, şirk ve şer beldesi iken Müslümanların himayesinde huzur bulduğu bir yer olmuştur. Dinin yardımcıları Ensar'a sığınmaya devam etmiş; nihayet İslam yayılıp güçlenmiş, peyderpey artmış ve azar azar büyümüştür; öyle ki kalpleri ilim, iman ve Kur'an ile, beldeleri ise kılıç ve mızrak ile fethetmişlerdir.
13131. Metin
الذين من جملة أوصافهم الجميلة أنهم {يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ} وهذا لمحبتهم لله ولرسوله، أحبوا أحبابه، وأحبوا من نصر دينه.
Onların güzel vasıflarından biri de şudur: {يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ} “Kendilerine hicret edenleri severler.” Bu da Allah ve Resûlü'ne olan sevgilerindendir; O'nun sevdiklerini ve dinine yardım edenleri sevmişlerdir.
13132. Metin
{وَلا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا} أي: لا يحسدون المهاجرين على ما آتاهم الله من فضله وخصهم به من الفضائل والمناقب التي هم أهلها، وهذا يدل على سلامة صدورهم، وانتفاء الغل والحقد والحسد عنها.
{وَلا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا} “ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Yani Allah'ın lütfundan Muhacirlere verdiklerine ve ehli oldukları fazilet ve menkıbelerden onları has kıldığı şeylere karşı onlara haset etmezler. Bu da göğüslerinin selâmetine, içlerinden kin, nefret ve hasedin yokluğuna delalet eder.
13133. Metin
ويدل ذلك على أن المهاجرين، أفضل من الأنصار، لأن الله قدمهم بالذكر، وأخبر أن الأنصار لا يجدون في صدورهم حاجة مما أوتوا، فدل على أن الله تعالى آتاهم ما لم يؤت الأنصار ولا غيرهم، ولأنهم جمعوا بين النصرة والهجرة.
Bu da Muhacirlerin Ensar'dan daha efdal olduğuna delalet eder; çünkü Allah onları zikirde öne almış ve kendilerine verilenlerden ötürü Ensar'ın içlerinde bir sıkıntı/haset duymadığını haber vermiştir. Bu da Yüce Allah'ın Muhacirlere Ensar'a ve başkalarına vermediği şeyleri verdiğine ve Muhacirlerin hem yardım etmeyi (nusret) hem de hicreti bir arada topladıklarına delalet eder.
13134. Metin
وقوله: {وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ} أي: ومن أوصاف الأنصار التي فاقوا بها غيرهم، وتميزوا بها على من سواهم، الإيثار، وهو أكمل أنواع الجود، وهو الإيثار بمحاب النفس من الأموال وغيرها، وبذلها للغير مع الحاجة إليها، بل مع الضرورة والخصاصة، وهذا لا يكون إلا من خلق زكي، ومحبة لله تعالى مقدمة على محبة شهوات النفس ولذاتها، ومن ذلك قصة الأنصاري الذي نزلت الآية بسببه، حين آثر ضيفه بطعامه وطعام أهله وأولاده وباتوا جياعا، والإيثار عكس الأثرة، فالإيثار محمود، والأثرة مذمومة، لأنها من خصال البخل والشح، ومن رزق الإيثار فقد وقي شح نفسه {وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} ووقاية شح النفس، يشمل وقايتها الشح، في جميع ما أمر به، فإنه إذا وقي العبد شح نفسه، سمحت نفسه بأوامر الله ورسوله، ففعلها طائعا منقادا، منشرحا بها صدره، وسمحت نفسه بترك ما نهى الله عنه، وإن كان محبوبا للنفس، تدعو إليه، وتطلع إليه، وسمحت نفسه ببذل الأموال في سبيل الله وابتغاء مرضاته، وبذلك يحصل الفلاح والفوز، بخلاف من لم يوق شح نفسه، بل ابتلي بالشح بالخير، الذي هو أصل الشر ومادته، فهذان ٦ الصنفان، الفاضلان الزكيان هم الصحابة الكرام والأئمة الأعلام، الذين حازوا من السوابق والفضائل والمناقب ما سبقوا به من بعدهم، وأدركوا به من قبلهم، فصاروا أعيان المؤمنين، وسادات المسلمين، وقادات المتقين ٧ .
Allah Teâlâ'nın: {وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ} “Kendilerinde bir yoksulluk ve ihtiyaç bulunsa bile onları kendi nefislerine tercih ederler.” buyruğu şu anlama gelir: Ensar'ın başkalarından üstün oldukları ve diğer kimselerden temayüz ettikleri vasıflarından biri de îsârdır (başkalarını nefsine tercih etmektir). Îsâr ise cömertliğin en mükemmel türüdür; o da insanın, kendisi ihtiyaç içinde, hatta zorunluluk ve darlık hâlinde bulunmasına rağmen nefsin sevip arzuladığı malları ve diğer şeyleri başkalarına verip onları nefsine tercih etmesidir. Bu da ancak pâk bir ahlaktan ve nefsin şehvetleri ile lezzetlerine duyulan sevginin önüne geçirilen Allah Teâlâ sevgisinden kaynaklanır. Bu ayetin iniş sebebi olan Ensarî [sahabînin] misafirini kendi yiyeceğine, ailesinin ve çocuklarının yiyeceğine tercih edip geceyi aç geçirmeleri hadisesi de bundandır. Îsâr, bencilliğin (esere) zıddıdır. Dolayısıyla îsâr övülmüş, bencillik ise yerilmiştir; çünkü bencillik, cimrilik ve nefis hırsının (şuhh) hasletlerindendir. Kime îsâr nasip edilmişse o nefsinin cimriliğinden korunmuştur: {وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimriliğinden korunması; emredilen her hususta nefsin cimrilikten muhafaza edilmesini kapsar. Zira kul nefsinin cimriliğinden korunursa nefsi, Allah'ın ve Resûlü'nün emirlerine karşı cömert ve itaatkâr olur; gönlü ferahlayarak, boyun eğip itaat ederek o emirleri yerine getirir. Nefsi, Allah'ın yasakladığı şeyleri —nefse sevimli gelse, nefis onu arzulayıp ona meyil duysa bile— terk etme hususunda cömert davranır; Allah yolunda ve O'nun rızasını kazanmak uğruna mallarını infak etmeye de nefsi cömertlik gösterir. İşte kurtuluş ve başarı bununla elde edilir. Nefsinin cimriliğinden korunmayan, bilakis kötülüğün aslı ve esası olan hayır hususunda cimrilikle sınanan kimse ise böyle değildir. İşte bu iki 6 faziletli ve tertemiz zümre; kendilerinden sonrakileri geride bıraktıkları ve kendilerinden öncekilere yetiştikleri öncülükleri, faziletleri ve menkıbeleri elde eden, böylece müminlerin ileri gelenleri, Müslümanların efendileri ve takva sahiplerinin önderleri 7 hâline gelen kerim sahabiler ve önde gelen imamlardır.
13135. Metin
وحسب من بعدهم من الفضل أن يسير خلفهم، ويأتم بهداهم، ولهذا ذكر الله من اللاحقين، من هو مؤتم بهم وسائر خلفهم فقال: {وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ} أي: من بعد المهاجرين والأنصار {يَقُولُونَ} على وجه النصح لأنفسهم ولسائر المؤمنين: {رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإيمَانِ}
Onlardan sonrakilere fazilet olarak onların ardından yürümek ve onların hidayetine uymak yeter. Bu sebeple Allah, sonradan gelenlerden onlara uyan ve onların ardından yürüyenleri zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ} “Onlardan sonra gelenler”; yani Muhacirlerin ve Ensar'ın ardından gelenler, nefislerine ve diğer müminlere samimiyet ve hayırhahlık üzere {يَقُولُونَ} “şöyle derler”: {رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإيمَانِ} “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!”
13136. Metin
وهذا دعاء شامل لجميع المؤمنين، السابقين من الصحابة، ومن قبلهم ومن بعدهم، وهذا من فضائل الإيمان أن المؤمنين ينتفع بعضهم ببعض، ويدعو بعضهم لبعض، بسبب المشاركة في الإيمان المقتضي لعقد الأخوة بين المؤمنين (١) التي من فروعها أن يدعو بعضهم لبعض، وأن يحب بعضهم بعضا.
Bu, sahabelerden önceki öncüler, onlardan öncekiler ve sonrakiler dahil bütün müminleri kapsayan bir duadır. Müminlerin birbirine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleri gibi dalları bulunan müminler arasındaki kardeşlik bağını (١) gerektiren imanda ortaklık sebebiyle müminlerin birbirinden faydalanması ve birbirlerine dua etmesi imanın faziletlerindendir.
13137. Metin
ولهذا ذكر الله في الدعاء نفي الغل عن القلب، الشامل لقليل الغل وكثيره (٢) ، الذي إذا انتفى ثبت ضده، وهو المحبة بين المؤمنين والموالاة والنصح، ونحو ذلك مما هو من حقوق المؤمنين.
Bu sebeple Allah duada kalpten kinin kaldırılmasını zikretmiştir ki bu, kinin azını da çoğunu da kapsar (٢). Kin kalktığı zaman zıddı sabit olur; o da müminlerin birbirini sevmesi, dostluğu, nasihati ve müminlerin haklarından olan benzeri hususlardır.
13138. Metin
فوصف الله من بعد الصحابة بالإيمان، لأن قولهم: {سَبَقُونَا بِالإيمَانِ} دليل على المشاركة في الإيمان (٣) ، وأنهم تابعون للصحابة في عقائد الإيمان وأصوله، وهم أهل السنة والجماعة، الذين لا يصدق هذا الوصف التام إلا عليهم، ووصفهم بالإقرار بالذنوب والاستغفار منها، واستغفار بعضهم لبعض، واجتهادهم في إزالة الغل والحقد عن قلوبهم لإخوانهم المؤمنين، لأن دعاءهم بذلك مستلزم لما ذكرنا، ومتضمن لمحبة بعضهم بعضا، وأن يحب أحدهم لأخيه ما يحب لنفسه، وأن ينصح له حاضرا وغائبا، حيا وميتا، ودلت الآية الكريمة [على] أن هذا من جملة حقوق المؤمنين بعضهم لبعض، ثم ختموا دعاءهم باسمين كريمين، دالين على كمال رحمة الله وشدة رأفته وإحسانه بهم، الذي من جملته، بل من أجله، توفيقهم للقيام بحقوق الله وحقوق عباده.
Allah sahabelerden sonrakileri imanla vasfetmiştir; zira onların: {سَبَقُونَا بِالإيمَانِ} “Bizden önce iman etmiş olan...” sözleri imanda ortaklığa (٣) ve onların imanın akidelerinde ve asıllarında sahabelere tabi olduklarına delildir. Onlar da bu tam vasfın ancak kendilerine uyduğu Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'tir. Onları günahları ikrar edip onlardan bağışlanma dilemekle, birbirleri için istiğfar etmekle ve mümin kardeşlerine karşı kalplerinden kin ve nefreti gidermeye gayret göstermekle nitelemiştir. Çünkü onların böyle dua etmesi zikrettiğimiz hususları gerektirir; birbirlerini sevmelerini, kişinin kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmesini, huzurunda ve gıyabında, diriyken ve öldükten sonra ona hayırhah olmasını içerir. Bu kerîm ayet bunun müminlerin birbirleri üzerindeki haklarından olduğuna delalet etmiştir. Sonra dualarını, Allah'ın rahmetinin kemaline, onlara olan şefkatinin ve ihsanının büyüklüğüne delalet eden iki kerîm isimle bitirmişlerdir ki bu ihsanın bir kısmı -hatta en yücesi- Allah'ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getirmede onları muvaffak kılmasıdır.
13139. Metin
فهؤلاء الأصناف الثلاثة هم أصناف هذه الأمة، وهم المستحقون للفيء الذي مصرفه راجع إلى مصالح الإسلام.
İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarıdır; sarf yeri İslam'ın maslahatlarına dönen feyi hak edenler de onlardır.
13140. Metin
وهؤلاء أهله الذين هم أهله، جعلنا الله منهم، بمنه وكرمه.
Onun gerçek ehli olanlar bunlardır. Allah lütfu ve keremiyle bizi de onlardan eylesin!
13141. Metin
ثم تعجب تعالى من حال المنافقين، الذين طمعوا إخوانهم من أهل الكتاب، في نصرتهم، وموالاتهم على المؤمنين، وأنهم يقولون لهم: {لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا} أي: لا نطيع في عدم نصرتكم أحدا يعذلنا أو يخوفنا، {وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} في هذا الوعد الذي غروا به إخوانهم.
Sonra Yüce [Allah], müminlere karşı Ehl-i Kitap'tan olan kardeşlerini kendilerine yardım edip dost olacakları hususunda ümitlendiren ve onlara şöyle diyen münafıkların haline hayret uyandırmıştır: {لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا} “Andolsun eğer siz çıkarılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde hiç kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardım etmeme hususunda bizi kınayan veya korkutan hiç kimseye itaat etmeyiz. {وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} “Eğer sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz. Allah şahittir ki onlar kesinlikle yalancıdırlar!” Kardeşlerini aldattıkları bu vaatlerinde yalancıdırlar.
13142. Metin
ولا يستكثر هذا عليهم، فإن الكذب وصفهم، والغرور والخداع مقارنهم، والنفاق والجبن يصحبهم، ولهذا كذبهم [الله] بقوله، الذي وجد مخبره كما أخبر الله به، ووقع طبق ما قال، فقال: {لَئِنْ أُخْرِجُوا} من ديارهم جلاء ونفيا {لا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ} لمحبتهم للأوطان، وعدم صبرهم على القتال، وعدم وفائهم بوعدهم (٤) .
Bu onlara çok görülmemelidir; zira yalan onların vasfı, gurur ve hile onların ayrılmazı, nifak ve korkaklık ise onların yoldaşıdır. Bu sebeple [Allah], haberi tam Allah'ın haber verdiği gibi gerçekleşen ve söylediği gibi vuku bulan şu buyruğuyla onları yalanlayarak buyurmuştur: {لَئِنْ أُخْرِجُوا} “Andolsun eğer onlar çıkarılsalar” sürgün ve nefy edilerek yurtlarından çıkarılsalar, vatan sevgileri, savaşa sabırlarının olmaması ve vaatlerine vefasızlıkları sebebiyle (٤) {لا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ} “onlarla beraber çıkmazlar.”
13143. Metin
{وَلَئِنْ قُوتِلُوا لا يَنْصُرُونَهُمْ} بل يستولي عليهم الجبن، ويملكهم الفشل، ويخذلون إخوانهم، أحوج ما كانوا إليهم.
{وَلَئِنْ قُوتِلُوا لا يَنْصُرُونَهُمْ} “Ve eğer onlarla savaşılırsa onlara yardım etmezler.” Bilakis korkaklık onları istila eder, yılgınlık onları esir alır ve onlara en muhtaç oldukları anda kardeşlerini yapayalnız bırakırlar.
13144. Metin
{وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ} على الفرض والتقدير (٥) {لَيُوَلُّنَّ الأدْبَارَ ثُمَّ لا يُنْصَرُونَ} أي: ليحصل منهم الإدبار عن القتال والنصرة، ولا يحصل لهم نصر من الله.
{وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ} “Onlara yardım etseler bile” farz ve takdir olarak (٥) {لَيُوَلُّنَّ الأدْبَارَ ثُمَّ لا يُنْصَرُونَ} “mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar; sonra da kendilerine yardım olunmaz.” Yani savaştan ve yardımdan kaçıp arkalarını dönerler ve Allah'tan kendilerine bir yardım da ulaşmaz.
13145. Metin
والسبب الذي أوجب لهم ذلك (٦) أنكم - أيها المؤمنون - {أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنَ اللَّهِ} فخافوا منكم أعظم مما يخافون الله، وقدموا مخافة المخلوق الذي لا يملك لنفسه ولا لغيره نفعا ولا ضرا، على مخافة الخالق، الذي بيده الضر والنفع، والعطاء والمنع.
Onları buna sevk eden sebep (٦) ise şudur: Ey müminler! {أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنَ اللَّهِ} “Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah'ın korkusundan daha şiddetlidir.” Sizden Allah'tan korktuklarından daha çok korktular; kendi nefsine de başkasına da ne bir fayda ne de bir zarar veremeyen mahlûkun korkusunu, zarar ve fayda, verme ve engelleme elinde olan Yaratıcının korkusunun önüne geçirdiler.
13146. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَفْقَهُونَ} مراتب الأمور، ولا يعرفون حقائق الأشياء، ولا يتصورون العواقب، وإنما الفقه كل الفقه، أن يكون خوف الخالق ورجاؤه ومحبته مقدمة على غيرها، وغيرها تبعا لها.
{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَفْقَهُونَ} “Bu, onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” [Onlar] işlerin mertebelerini kavramazlar, eşyanın hakikatlerini bilmezler ve akıbetleri tasavvur edemezler. Asıl ve kâmil kavrayış (fıkıh) ise; Yaratıcının korkusunun, ümidinin ve sevgisinin diğer her şeyin önüne geçirilmesi, diğer şeylerin ise bunlara tabi olmasıdır.
13147. Metin
{١٤} {لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا} أي: في حال الاجتماع {إِلا فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ} أي: لا يثبتون لقتالكم (١) ولا يعزمون عليه، إلا إذا كانوا متحصنين في القرى، أو من وراء الجدر والأسوار.
{١٤} {لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا} “Onlar topluca sizinle savaşamazlar”; yani toplu halde {إِلا فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ} “ancak müstahkem kalelerde yahut surların arkasından [savaşabilirler].” Yani kalelerde tahkim edilmiş olmadıkça yahut duvarların ve surların arkasında bulunmadıkça sizinle savaşmaya sebat gösteremezler (١) ve buna azmedemezler.
13148. Metin
فإنهم إذ ذاك ربما يحصل منهم امتناع، اعتمادا [على] حصونهم وجدرهم، لا شجاعة بأنفسهم، وهذا من أعظم الذم، {بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ} أي: بأسهم فيما بينهم شديد، لا آفة في أبدانهم ولا في قوتهم، وإنما الآفة في ضعف إيمانهم وعدم اجتماع كلمتهم، ولهذا قال: {تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا} حين تراهم مجتمعين ومتظاهرين.
Zira onlar o takdirde kendi cesaretlerinden değil, kalelerine ve duvarlarına dayanarak belki bir savunma yapabilirler. Bu ise yergilerin en büyüğüdür. {بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ} “Kendi aralarındaki çekişmeleri/savaşları pek çetindir.” Yani kendi aralarındaki şiddet büyüktür; bedenlerinde ve güçlerinde bir kusur yoktur; kusur ancak imanlarının zayıflığında ve birliklerinin bulunmayışındadır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا} “Sen onları birlik sanırsın”; onları bir araya gelmiş ve dayanışma halinde gördüğünde...
13149. Metin
{و} لكن {قلوبهم شَتَّى} أي: متباغضة متفرقة متشتتة.
{و} Hâlbuki {قلوبهم شَتَّى} “kalpleri darmadağınıktır.” Yani birbirine buğzeden, ayrışmış ve parça parçadır.
13150. Metin
{ذَلِكَ} الذي أوجب لهم اتصافهم بما ذكر {بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْقِلُونَ} أي: لا عقل عندهم، ولا لب، فإنهم لو كانت لهم عقول، لآثروا الفاضل على المفضول، ولما رضوا لأنفسهم بأبخس الخطتين، ولكانت كلمتهم مجتمعة، وقلوبهم مؤتلفة، فبذلك يتناصرون ويتعاضدون، ويتعاونون على مصالحهم ومنافعهم الدينية والدنيوية.
Zikredilen hususlarla nitelenmelerini gerektiren {ذَلِكَ} “bu durum”, {بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْقِلُونَ} “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Yani onlarda akıl ve iz'an yoktur. Şayet akılları olsaydı üstün olanı aşağı olana tercih ederler, kendileri için iki durumun en kötüsüne razı olmazlardı; sözleri bir, kalpleri kaynaşmış olur, böylece birbirlerine yardım eder, dayanışır ve dinî ile dünyevî maslahat ve menfaatleri üzerinde yardımlaşırlardı.
13151. Metin
مثل هؤلاء المخذولين من أهل الكتاب، الذين انتصر الله لرسوله منهم، وأذاقهم الخزي في الحياة الدنيا، وعدم نصر من وعدهم بالمعاونة {كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيبًا} وهم كفار قريش الذين زين لهم الشيطان أعمالهم، وقال: {لا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَكُمْ فَلَمَّا تَرَاءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ [وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكُمْ إِنِّي أَرَى مَا لا تَرَوْنَ] } الآية.
Allah'ın Resûlü adına kendilerinden intikam aldığı, dünya hayatında rüsvaylığı ve kendilerine yardım vaat edenlerin yardım etmeyişini tattırdığı Ehl-i Kitap'tan bu yapayalnız bırakılmış kimselerin durumu; {كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيبًا} “kendilerinden az önce geçenlerin durumu gibidir.” Onlar da şeytanın amellerini süslediği ve: “{لا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَكُمْ فَلَمَّا تَرَاءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ [وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكُمْ إِنِّي أَرَى مَا لا تَرَوْنَ] } Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur; ben de sizin yanınızdayım! Fakat iki topluluk karşı karşıya gelince topukları üstünde geri dönüp: 'Ben sizden uzağım; ben sizin görmediğinizi görüyorum!' dedi” buyruğunda anlatılan Kureyş kâfirleridir.
13152. Metin
فغرتهم أنفسهم، وغرهم من غرهم، الذين لم ينفعوهم، ولم يدفعوا عنهم العذاب، حتى أتوا "بدرا" بفخرهم وخيلائهم، ظانين أنهم مدركون برسول الله والمؤمنين أمانيهم.
Nefisleri onları aldattı; kendilerine hiçbir fayda vermeyen ve üzerlerinden azabı defedemeyen aldatıcılar da onları aldattı; nihayet böbürlenmeleri ve çalımlarıyla, Resûlullah ve müminler karşısında emellerine ulaşacaklarını sanarak Bedir'e geldiler.
13153. Metin
فنصر الله رسوله والمؤمنين عليهم، فقتلوا كبارهم وصناديدهم، وأسروا من أسروا منهم، وفر من فر، وذاقوا بذلك وبال أمرهم وعاقبة شركهم وبغيهم، هذا في الدنيا، {وَلَهُمْ} في الآخرة عذاب النار.
Allah Resûlü'ne ve müminlere onlara karşı zafer verdi; büyüklerini ve elebaşılarını öldürdüler, esir aldıklarını aldılar, kaçanlar da kaçtı; böylece işlerinin vebalini, şirk ve azgınlıklarının akıbetini dünyada tattılar. Ahirette ise {وَلَهُمْ} onlar için cehennem azabı vardır.
13154. Metin
ومثل هؤلاء المنافقين الذين غروا إخوانهم من أهل الكتاب {كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ للإنْسَانِ اكْفُرْ} أي: زين له الكفر وحسنه ودعاه إليه، فلما اغتر به وكفر، وحصل له الشقاء، لم ينفعه الشيطان، الذي تولاه ودعاه إلى ما دعاه إليه، بل تبرأ منه و {قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ} أي: ليس لي قدرة على دفع العذاب عنك، ولست بمغن عنك مثقال ذرة من الخير.
Ehl-i kitaptan olan kardeşlerini aldatan bu münafıkların misali, {كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ للإنْسَانِ اكْفُرْ} “şeytanın insana 'İnkâr et!' dediği zamanki durumu gibidir.” Yani [şeytan] küfrü ona süsleyip güzel gösterdi ve onu buna davet etti. [İnsan] ona aldanıp inkâr edince ve bedbahtlığa uğrayınca, kendisini dost edinen ve onu davet ettiği şeye çağıran şeytan ona hiçbir fayda vermedi; bilakis ondan uzak durup {قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ} “'Ben kesinlikle senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım' dedi.” Yani: Benim senden azabı savmaya hiçbir gücüm yoktur1 ve sana zerre ağırlığınca dahi bir fayda sağlayamam.
13155. Metin
{فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا} أي: الداعي الذي هو الشيطان، والمدعو الذي هو الإنسان حين أطاعه {أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا} كما قال تعالى: {إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ} {وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ} الذين اشتركوا في الظلم والكفر، وإن اختلفوا في شدة العذاب وقوته، وهذا دأب الشيطان مع كل أوليائه، فإنه يدعوهم ويدليهم إلى ما يضرهم بغرور، حتى إذا وقعوا في الشباك، وحاقت بهم أسباب الهلاك، تبرأ منهم وتخلى عنهم.
{فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا} “İkisinin de sonu” yani davet eden şeytan ile kendisine itaat ettiği zaman davet olunan insanın akıbeti; {أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا} “içinde ebedî kalacakları ateş oldu.” Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: “{إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ} O, kendi fırkasını ancak alevli ateşin ehlinden olsunlar diye çağırır.” {وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ} “İşte zalimlerin cezası budur!” Azabın şiddeti ve gücünde farklılık gösterseler de zulüm ve küfürde ortak olan kimseler... Şeytanın bütün dostlarına karşı tutumu işte böyledir: Onları aldatarak kendilerine zarar verecek şeylere çağırıp sürükler; nihayet ağlara düştüklerinde ve helak sebepleri onları kuşattığında onlardan uzaklaşır ve onları yüzüstü bırakır.
13156. Metin
واللوم كل اللوم على من أطاعه، فإن الله قد حذر منه وأنذر، وأخبر بمقاصده وغايته ونهايته، فالمقدم على طاعته، عاص على بصيرة لا عذر له.
Bütün kınama ise ona itaat eden üzerinedir; zira Allah ondan sakındırmış, uyarmış; onun maksatlarını, gayesini ve sonunu haber vermiştir. Dolayısıyla ona itaate cüret eden kimse, mazereti bulunmayan, bilerek isyan eden bir kimsedir.
13157. Metin
{١٨-٢١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ * وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ * لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ * لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} .
{١٨-٢١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ * وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ * لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ * لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “{18} Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. {19} Allah'ı unutan, bu yüzden [Allah'ın da] onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! İşte onlar fasıkların ta kendileridir. {20} Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. {21} Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
13158. Metin
يأمر تعالى عباده المؤمنين بما يوجبه الإيمان ويقتضيه من لزوم تقواه، سرا وعلانية، في جميع الأحوال، وأن يراعوا ما أمرهم الله به من أوامره وشرائعه وحدوده، وينظروا ما لهم وما عليهم، وماذا حصلوا عليه من الأعمال التي تنفعهم أو تضرهم في يوم القيامة، فإنهم إذا جعلوا الآخرة نصب أعينهم وقبلة قلوبهم، واهتموا بالمقام بها، اجتهدوا في كثرة الأعمال الموصلة إليها، وتصفيتها من القواطع والعوائق التي توقفهم عن السير أو تعوقهم أو تصرفهم، وإذا علموا أيضا، أن الله خبير بما يعملون، لا تخفى عليه أعمالهم، ولا تضيع لديه ولا يهملها، أوجب لهم الجد والاجتهاد.
Yüce [Allah] mümin kullarına; imanın gerektirdiği ve iktiza ettiği üzere gizlide ve açıkta her hâlükârda takvasına sarılmalarını; Allah'ın kendilerine emrettiği emirleri, şeriatları ve sınırları gözetmelerini; lehlerine ve aleyhlerine olan şeylere ve kıyamet gününde kendilerine fayda verecek veya zarar verecek amellerden neleri elde ettiklerine bakmalarını emretmektedir. Zira onlar ahireti gözlerinin önüne ve kalplerinin kıblesine koyup orada kalmaya ehemmiyet verirlerse, oraya ulaştıran amelleri çoğaltmaya ve onları yürüyüşten alıkoyan, engelleyen veya saptıran kesicilerden ve manilerden arındırmaya gayret gösterirler. Yine Allah'ın yaptıklarından hakkıyla haberdar olduğunu, amellerinin O'na gizli kalmayacağını, O'nun katında zayi olmayacağını ve onları ihmal etmeyeceğini bildiklerinde, bu durum onlara ciddiyet ve gayreti vacip kılar.
13159. Metin
وهذه الآية الكريمة أصل في محاسبة العبد نفسه، وأنه ينبغي له أن يتفقدها، فإن رأى زللا تداركه بالإقلاع عنه، والتوبة النصوح، والإعراض عن الأسباب الموصلة إليه، وإن رأى نفسه مقصرا في أمر من أوامر الله، بذل جهده واستعان بربه في تكميله وتتميمه، وإتقانه، ويقايس بين منن الله عليه وإحسانه وبين تقصيره، فإن ذلك يوجب له الحياء بلا محالة.
Bu kerîm ayet, kulun nefsini hesaba çekmesinde bir esastır; kulun nefsini yoklaması gerekir: Şayet bir kusur görürse onu terk ederek, nasuh tövbesiyle ve ona ulaştıran sebeplerden yüz çevirerek telafi eder. Eğer kendisini Allah'ın emirlerinden birinde kusurlu görürse, onu tamamlamak, kemale erdirmek ve sağlamlaştırmak için gayretini sarf eder ve Rabbinden yardım diler; Allah'ın kendisine olan nimetleri ve ihsanı ile kendi kusuru arasında bir mukayese yapar; zira bu durum şüphesiz onda hayâ duygusunu doğurur.
13160. Metin
والحرمان كل الحرمان، أن يغفل العبد عن هذا الأمر، ويشابه قوما نسوا الله وغفلوا عن ذكره والقيام بحقه، وأقبلوا على حظوظ أنفسهم وشهواتها، فلم ينجحوا، ولم يحصلوا على طائل، بل أنساهم الله مصالح أنفسهم، وأغفلهم عن منافعها وفوائدها، فصار أمرهم فرطا، فرجعوا بخسارة الدارين، وغبنوا غبنا، لا يمكنهم تداركه، ولا يجبر كسره، لأنهم هم الفاسقون، الذين خرجوا عن طاعة ربهم وأوضعوا في معاصيه، فهل يستوي من حافظ على تقوى الله ونظر لما قدم لغده، فاستحق جنات النعيم، والعيش السليم - مع الذين أنعم الله عليهم من النبيين والصديقين والشهداء والصالحين - ومن غفل عن ذكر الله، ونسي حقوقه، فشقي في الدنيا، واستحق العذاب في الآخرة، فالأولون هم الفائزون، والآخرون هم الخاسرون.
Asıl mahrumiyet ise kulun bu meseleden gafil olması; Allah'ı unutan, O'nun zikrinden ve hakkını eda etmekten gafil kalan, nefislerinin paylarına ve arzularına yönelen bir topluluğa benzemesidir. Onlar ne kurtuluşa erebilmiş ne de dişe dokunur bir şey elde edebilmişlerdir; bilakis Allah onlara kendi nefislerinin maslahatlarını unutturmuş, menfaatlerinden ve faydalarından onları gafil kılmıştır; böylece işleri aşırılık ve perişanlık olmuş, her iki dünyanın hüsranıyla dönmüşler ve telafisi mümkün olmayan, kırığı sarılamayan bir ziyana uğramışlardır. Çünkü onlar Rablerine itaatten çıkan ve O'na isyan içinde koşturan fasıkların ta kendileridir. Allah'ın takvasını koruyan, yarın için ne hazırladığına bakan, böylece Naim cennetlerini ve huzurlu hayatı -Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber- hak eden kimse ile; Allah'ın zikrinden gafil kalıp O'nun haklarını unutan, böylece dünyada bedbaht olup ahirette azabı hak eden kimse hiç bir olur mu?! Birinciler kurtuluşa erenler, ikinciler ise hüsrana uğrayanlardır.
13161. Metin
ولما بين تعالى لعباده ما بين، وأمرهم (١) ونهاهم في كتابه العزيز، كان هذا موجبا لأن يبادروا إلى ما دعاهم إليه وحثهم عليه، ولو كانوا في القسوة وصلابة القلوب كالجبال الرواسي، فإن هذا القرآن لو أنزله على جبل لرأيته خاشعا متصدعا من خشية الله أي: لكمال تأثيره في القلوب، فإن مواعظ القرآن أعظم المواعظ على الإطلاق، وأوامره ونواهيه محتوية على الحكم والمصالح المقرونة بها، وهي من أسهل شيء على النفوس، وأيسرها على الأبدان، خالية من التكلف (٢) لا تناقض فيها ولا اختلاف، ولا صعوبة فيها ولا اعتساف، تصلح لكل زمان ومكان، وتليق لكل أحد.
Yüce [Allah] kullarına açıkladığı şeyleri açıklayıp Azîz Kitabı'nda onlara emredip (١) onları sakındırınca; bu durum, kalplerinin katılığı ve sertliğinde sarsılmaz dağlar gibi olsalar bile onları çağırdığı ve teşvik ettiği şeylere koşmalarını gerektirirdi. Zira şayet bu Kur'an bir dağa indirilseydi, elbette sen onu Allah korkusundan baş eğip parça parça olmuş görürdün. Yani kalpler üzerindeki mükemmel tesirinden ötürü... Zira Kur'an'ın öğütleri mutlak olarak en büyük öğütlerdir; emirleri ve yasakları kendilerine bağlı hikmet ve maslahatları içerir; nefislere en kolay, bedenlere en hafif gelen şeylerdir; külfetten uzaktır (٢); onda ne bir çelişki ne bir ihtilaf, ne bir zorluk ne de bir aşırılık vardır; her zamana ve mekâna elverişlidir, herkese uygundur.
13162. Metin
ثم أخبر تعالى أنه يضرب للناس الأمثال، ويوضح لعباده في كتابه الحلال والحرام، لأجل أن يتفكروا في آياته ويتدبروها، فإن التفكر فيها يفتح للعبد خزائن العلم، ويبين له طرق الخير والشر، ويحثه على مكارم الأخلاق، ومحاسن الشيم، ويزجره عن مساوئ الأخلاق، فلا أنفع للعبد من التفكر في القرآن والتدبر لمعانيه.
Sonra Yüce [Allah] insanlara misaller verdiğini, ayetleri üzerinde düşünsünler ve onları tefekkür etsinler diye kullarına Kitabı'nda helali ve haramı açıkladığını haber vermiştir. Zira ayetler üzerinde düşünmek, kulun önünde ilim hazinelerini açar, ona hayır ve şer yollarını beyan eder, onu ahlakın en üstünlerine ve güzel hasletlere teşvik eder, kötü ahlaktan ise meneder. Dolayısıyla kul için Kur'an üzerinde tefekkür etmekten ve onun manalarını tedebbür etmekten daha faydalı bir şey yoktur.
13163. Metin
{٢٢-٢٤} {هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ * هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ * هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{٢٢-٢٤} {هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ * هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ * هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “{22} O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır. Gaybı da görünen âlemi de bilendir. O Rahmân'dır, Rahîm'dir. {23} O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır; hükümdardır (el-Melik), mukaddestir (el-Kuddûs), esenlik verendir (es-Selâm), emniyete kavuşturandır (el-Mü'min), gözetip koruyandır (el-Müheymin), mutlak galiptir (el-Azîz), dilediğini zorla yaptıran/kırıkları onarandır (el-Cebbâr), büyüklükte eşi olmayandır (el-Mütekebbir). Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir. {24} O; yaratan (el-Hâlık), yoktan var eden (el-Bâri'), şekil veren (el-Musavvir) Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
13164. Metin
هذه الآيات الكريمات قد اشتملت على كثير من أسماء الله الحسنى وأوصافه العلى، عظيمة الشأن، وبديعة البرهان، فأخبر أنه الله المألوه المعبود، الذي لا إله إلا هو، وذلك لكماله العظيم، وإحسانه الشامل، وتدبيره العام، وكل إله سواه (١) فإنه باطل لا يستحق من العبادة مثقال ذرة، لأنه فقير عاجز ناقص، لا يملك لنفسه ولا لغيره شيئا، ثم وصف نفسه بعموم العلم الشامل، لما غاب عن الخلق وما يشاهدونه، وبعموم رحمته التي وسعت كل شيء ووصلت إلى كل حي.
Bu kerîm ayetler; şanı yüce ve bürhanı eşsiz olan Allah'ın güzel isimlerinden ve yüce sıfatlarından birçoğunu içermiştir. O, Kendisinden başka ilah olmayan, kendisine ibadet edilen gerçek Mâbud olan Allah olduğunu haber vermiştir; bu da O'nun büyük kemalinden, kuşatıcı ihsanından ve umumi tedbirindendir. O'ndan başka her ilah (١) ise bâtıldır; zerre ağırlığınca ibadeti hak etmez; çünkü o muhtaçtır, acizdir, noksandır, ne kendisine ne de başkasına hiçbir şeye sahip değildir. Sonra mahlûkattan gizli kalan şeyleri de onların müşahede ettikleri şeyleri de kuşatan umumi ilmiyle ve her şeyi kuşatan ve her canlıya ulaşan umumi rahmetiyle Kendisini vasfetmiştir.
13165. Metin
ثم كرر [ذكر] عموم إلهيته وانفراده بها، وأنه المالك لجميع الممالك، فالعالم العلوي والسفلي وأهله، الجميع مماليك لله، فقراء مدبرون.
Sonra ilahlığının umumiliğini ve onda tek olduğunu; bütün mülklerin gerçek Mâliki olduğunu tekrar [zikretmiştir]. Yüce âlem de aşağı âlem de ve onların sakinleri de bütünüyle Allah'ın kulları ve mülküdür; O'na muhtaçtırlar ve O'nun tarafından idare edilirler.
13166. Metin
{الْقُدُّوسُ السَّلامُ} أي: المقدس السالم من كل عيب وآفة ونقص، المعظم الممجد، لأن القدوس يدل على التنزيه عن كل نقص، والتعظيم لله في أوصافه وجلاله.
{الْقُدُّوسُ السَّلامُ} “el-Kuddûs, es-Selâm”; yani her türlü ayıptan, afetten ve noksanlıktan mukaddes ve salim olan, tazim edilen ve yüceltilendir. Zira el-Kuddûs ismi her noksanlıktan tenzih edilmeye, sıfatlarında ve celâlinde Allah'ın tazim edilmesine delalet eder.
13167. Metin
{الْمُؤْمِنُ} أي: المصدق لرسله وأنبيائه بما جاءوا به، بالآيات البينات، والبراهين القاطعات، والحجج الواضحات.
{الْمُؤْمِنُ} “el-Mü'min”; yani apaçık ayetler, kesin deliller ve berrak hüccetlerle getirdikleri hususlarda elçilerini ve nebilerini tasdik edendir.
13168. Metin
{الْعَزِيزُ} الذي لا يغالب ولا يمانع، بل قد قهر كل شيء، وخضع له كل شيء، {الْجَبَّارُ} الذي قهر جميع العباد، وأذعن له سائر الخلق، الذي يجبر الكسير، ويغني الفقير، {الْمُتَكَبِّرِ} الذي له الكبرياء والعظمة، المتنزه عن جميع العيوب والظلم والجور.
{الْعَزِيزُ} “el-Azîz”; mağlup edilemeyen ve karşı konulamayan, bilakis her şeye boyun eğdiren ve her şeyin Kendisine boyun eğdiği zâttır. {الْجَبَّارُ} “el-Cebbâr”; bütün kullara boyun eğdiren, diğer bütün yaratılmışların Kendisine teslim olduğu, kırılanı onaran, fakiri zengin kılan zâttır. {الْمُتَكَبِّرِ} “el-Mütekebbir”; kibriya ve azamet sahibi olan, bütün ayıplardan, zulüm ve haksızlıktan münezzeh bulunan zâttır.
13169. Metin
{سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} وهذا تنزيه عام عن كل ما وصفه به من أشرك به وعانده.
{سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Bu, O'na ortak koşan ve O'na inat eden kimselerin Kendisini nitelediği her türlü vasıftan umumi bir tenzihtir.
13170. Metin
{هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ} لجميع المخلوقات {الْبَارِئُ} للمبروءات {الْمُصَوِّرُ} للمصورات، وهذه الأسماء متعلقة بالخلق والتدبير والتقدير، وأن ذلك كله قد انفرد الله به، لم يشاركه فيه مشارك.
{هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ} “O, yaratan Allah'tır”; bütün mahlûkatı... {الْبَارِئُ} “yoktan var edendir”; var edilenleri... {الْمُصَوِّرُ} “şekil verendir”; şekillendirilenlere... Bu isimler yaratma, tedbir ve takdir ile ilgilidir ve bütün bunlarda Allah tektir; hiçbir ortak O'na ortak olmamıştır.
13171. Metin
{لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى} أي: له الأسماء الكثيرة جدا، التي لا يحصيها ولا يعلمها أحد إلا الله هو، ومع ذلك، فكلها حسنى أي: صفات كمال، بل تدل على أكمل الصفات وأعظمها، لا نقص في شيء منها بوجه من الوجوه، ومن حسنها أن الله يحبها، ويحب من يحبها، ويحب من عباده أن يدعوه ويسألوه بها.
{لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى} “En güzel isimler O'nundur.” Yani O'nun sayılamayacak kadar çok isimleri vardır ki onları Allah'tan başka hiç kimse sayamaz ve bilemez. Bununla beraber hepsi «hüsnâ»dır (en güzeldir); yani kemal sıfatlarıdır; hatta hiçbir yönden kendilerinde eksiklik bulunmayan en mükemmel ve en büyük sıfatlara delalet ederler. Onların güzelliğindendir ki Allah onları sever, onları seveni sever ve kullarının o isimlerle Kendisine dua edip O'ndan istemelerini sever.
13172. Metin
ومن كماله، وأن له الأسماء الحسنى، والصفات العليا، أن جميع من في السماوات والأرض مفتقرون إليه على الدوام، يسبحون بحمده، ويسألونه حوائجهم، فيعطيهم من فضله وكرمه ما تقتضيه رحمته وحكمته، {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} الذي لا يريد شيئا إلا ويكون، ولا يكون شيئا إلا لحكمة ومصلحة.
O'nun kemalinden ve en güzel isimlere ile en yüce sıfatlara sahip oluşundandır ki göklerde ve yerde olanların tamamı daima O'na muhtaçtır; O'nu hamd ile tesbih ederler ve ihtiyaçlarını O'ndan isterler. O da rahmetinin ve hikmetinin gerektirdiği şekilde lütuf ve kereminden onlara verir. {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bir şeyi dilediğinde o mutlaka olur; hiçbir şey de bir hikmet ve maslahat olmaksızın meydana gelmez.
13173. Metin
تم تفسير سورة الحشر،
Haşr suresinin tefsiri tamamlandı.
13174. Metin
فلله الحمد على ذلك،
Bunun üzerine hamd Allah'a mahsustur;
13175. Metin
والمنة والإحسان.
[Ve] lütuf ile ihsan da [O'na aittir].1