13177. Metin
[وهي] مدنية {١-٩} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ * إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ * لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ لأسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ * رَبَّنَا لا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
[Bu sure] Medenîdir. {١-٩} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ * إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ * لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ لأسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ * رَبَّنَا لا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin! Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir. Rabbiniz olan Allah'a iman ediyorsunuz diye Peygamber'i ve sizi yurtlarınızdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda cihat etmek ve rızamı kazanmak için çıktıysanız [onları dost edinmeyin]! Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz; oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur. {2} Şayet sizi ele geçirirlerse size düşman kesilirler; kötülükle ellerini ve dillerini size uzatırlar ve inkâr etmenizi çok isterler. {3} Kıyamet günü akrabalarınız da evlatlarınız da size asla fayda vermeyecektir. [Allah] aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. {4} İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden de Allah'tan başka taptıklarınızdan da uzağız! Sizi inkâr ettik. Siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedî bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir.' Ancak İbrahim'in babasına: 'Senin için kesinlikle bağışlanma dileyeceğim; fakat Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez' demesi müstesnadır. 'Ey Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik, yalnız sana yöneldik ve dönüş yalnız sanadır. {5} Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir imtihan konusu kılma ve bizi bağışla ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.'”
13179. Metin
ذكر كثير من المفسرين، [﵏] ، أن سبب نزول هذه الآيات الكريمات في قصة حاطب بن أبي بلتعة، حين غزا النبي ﷺ غزوة الفتح، فكتب حاطب إلى قريش (١) يخبرهم بمسير رسول الله ﷺ إليهم، ليتخذ بذلك يدا عندهم لا [شكا و] نفاقا، وأرسله مع امرأة، فأخبر النبي ﷺ بشأنه، فأرسل إلى المرأة قبل وصولها وأخذ منها الكتاب.
Müfessirlerin çoğu [rahimehumullah], bu kerîm ayetlerin iniş sebebinin Hâtıb b. Ebî Beltea'nın kıssası hakkında olduğunu zikretmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Fetih Gazvesi'ne çıkacağı sırada, Hâtıb Kureyş'e (١) Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem onların üzerine yürümekte olduğunu haber veren bir mektup yazmıştı; bunu şüphe ve nifaktan değil, onların nezdinde bir minnet ve iyilik sahibi olmak için yapmıştı. Mektubu bir kadınla gönderdi; Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem onun durumu haber verildi, o da kadın hedefine ulaşmadan önce arkasından adam gönderip mektubu ondan aldı.
13180. Metin
وعاتب حاطبا، فاعتذر ﵁ بعذر قبله النبي ﷺ، وهذه الآيات فيها النهي الشديد عن موالاة الكفار من المشركين وغيرهم، وإلقاء المودة إليهم، وأن ذلك مناف للإيمان، ومخالف لملة إبراهيم الخليل ﵊، ومناقض للعقل الذي يوجب الحذر كل الحذر من العدو، الذي لا يبقي من مجهوده في العداوة شيئا، وينتهز الفرصة في إيصال الضرر إلى عدوه، فقال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} اعملوا بمقتضى إيمانكم، من ولاية من قام بالإيمان، ومعاداة من عاداه، فإنه عدو لله، وعدو للمؤمنين.
Hâtıb'ı azarladı; o da -radıyallâhu anh- Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem kabul ettiği bir mazeret beyan etti. Bu ayetlerde müşrikler ve diğer kâfirleri dost edinmekten, onlara sevgi beslemekten şiddetli bir nehiy vardır; zira bu imana aykırıdır, Halîl İbrahim'in -aleyhisselâm- milletine muhaliftir ve düşmanlıkta hiçbir gayretini esirgemeyen ve düşmanına zarar verme fırsatını kollayan düşmandan son derece sakınmayı gerektiren akla zıttır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!”; imanı ayakta tutanları dost edinmek ve ona düşmanlık edene düşman olmak şeklindeki imanınızın gereğiyle amel edin; çünkü o Allah'ın ve müminlerin düşmanıdır.
13181. Metin
فلا تتخذوا عدو الله {وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ} أي: تسارعون في مودتهم وفي السعي بأسبابها، فإن المودة إذا حصلت، تبعتها النصرة والموالاة، فخرج العبد من الإيمان، وصار من جملة أهل الكفران، وانفصل عن أهل الإيمان.
Allah'ın düşmanını {وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ} “ve kendi düşmanınızı dost edinmeyin! Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz...”; yani onları sevmeye ve sevgi sebeplerine sarılmaya koşuyorsunuz. Zira sevgi hâsıl olduğunda onu yardım ve dostluk takip eder; böylece kul imandan çıkar, küfür ehlinin arasına girer ve iman ehlinden kopar.
13182. Metin
وهذا المتخذ للكافر وليا، عادم المروءة أيضا، فإنه كيف يوالي أعدى أعدائه الذي لا يريد له إلا الشر، ويخالف ربه ووليه الذي يريد به الخير، ويأمره به، ويحثه عليه؟! ومما يدعو المؤمن أيضا إلى معاداة الكفار، أنهم قد كفروا بما جاء المؤمنين من الحق، ولا أعظم من هذه المخالفة والمشاقة، فإنهم قد كفروا بأصل دينكم، وزعموا أنكم ضلال على غير هدى.
Kâfiri dost edinen bu kimse aynı zamanda mürüvvetsizdir de! Zira kendisi için şerden başka bir şey istemeyen en amansız düşmanını nasıl dost edinebilir ve kendisi için hayır dileyen, bunu emreden ve buna teşvik eden Rabbine ve Mevlâsına nasıl muhalefet edebilir?! Mümini kâfirlere düşman olmaya sevk eden hususlardan biri de şudur: Onlar müminlere gelen hakkı inkâr etmişlerdir; bu muhalefet ve düşmanlıktan daha büyüğü yoktur. Zira onlar dininizin aslına küfretmiş ve sizin doğru yolda olmayan sapkınlar olduğunuzu iddia etmişlerdir.
13183. Metin
والحال أنهم كفروا بالحق الذي لا شك فيه ولا مرية، ومن رد الحق فمحال أن يوجد له دليل أو حجة تدل على صحة قوله، بل مجرد العلم بالحق (٢) يدل على بطلان قول من رده وفساده.
Hâlbuki onlar şüphe ve tereddüt bulunmayan hakkı inkâr etmişlerdir. Hakkı reddeden kimsenin sözünün doğruluğuna delalet edecek bir delil veya hüccet bulunması ise imkânsızdır; bilakis hakkın bilinmesi (٢) tek başına, onu reddeden kimsenin sözünün bâtıl ve bozuk olduğuna delalet eder.
13184. Metin
ومن عداوتهم البليغة أنهم {يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ} أيها المؤمنون من دياركم، ويشردونكم من أوطانكم، ولا ذنب لكم في ذلك عندهم، إلا أنكم تؤمنون بالله ربكم الذي يتعين على الخلق كلهم القيام بعبوديته، لأنه رباهم، وأنعم عليهم، بالنعم الظاهرة والباطنة، وهو الله تعالى.
Onların derin düşmanlıklarındandır ki {يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ} “Peygamber'i ve sizi yurtlarınızdan çıkarıyorlar”; ey müminler, sizi vatanlarınızdan sürüp çıkarıyorlar. Onların nezdinde bunda sizin hiçbir günahınız yoktur; ancak bütün mahlûkatın Kendisine kulluk etmesi gereken Rabbiniz Allah'a iman etmeniz müstesnadır; çünkü O onları terbiye etmiş, zâhirî ve bâtınî nimetlerle onlara ihsanda bulunmuştur; O da Yüce Allah'tır.
13185. Metin
فلما أعرضوا عن هذا الأمر، الذي هو أوجب الواجبات، وقمتم به، عادوكم، وأخرجوكم - من أجله - من دياركم، فأي دين، وأي مروءة وعقل، يبقى مع العبد إذا والى الكفار الذين هذا وصفهم في كل زمان أو مكان؟ " ولا يمنعهم منه إلا خوف، أو مانع قوي.
Onlar en vacip görev olan bu husustan yüz çevirip siz de onu ikame edince, size düşman oldular ve sırf bu sebeple sizi yurtlarınızdan çıkardılar. Her zaman veya mekânda nitelikleri bu olan kâfirleri dost edindiğinde bir kulun yanında hangi din, hangi mürüvvet ve akıl kalır?! Onları bundan ancak bir korku veya güçlü bir engel alıkoyabilir.
13186. Metin
{إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي} أي: إن كان خروجكم مقصودكم به الجهاد في سبيل الله، لإعلاء كلمة الله، وابتغاء مرضاة الله (٣) فاعملوا بمقتضى هذا، من موالاة أولياء الله ومعاداة أعدائه، فإن هذا هو الجهاد في سبيله (٤) وهو من أعظم ما يتقرب به المتقربون إلى ربهم ويبتغون به رضاه.
{إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي} “Eğer siz benim yolumda cihat etmek ve rızamı kazanmak için çıktıysanız...” Yani şayet çıkışınızla maksadınız Allah'ın kelimesini yüceltmek için Allah yolunda cihat etmek ve Allah'ın rızasını aramak ise (٣), Allah'ın dostlarını dost edinmek ve düşmanlarına düşman olmak şeklindeki bunun gereğiyle amel edin! Zira O'nun yolunda cihat işte budur (٤); yaklaşanların Rablerine kendisiyle yaklaştığı ve rızasını aradığı şeylerin en büyüklerindendir.
13187. Metin
{تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ} أي: كيف تسرون المودة للكافرين وتخفونها، مع علمكم أن الله عالم بما تخفون وما تعلنون؟!، فهو وإن خفي على المؤمنين، فلا يخفى على الله تعالى، وسيجازي العباد بما يعلمه منهم من الخير والشر، {وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ} أي: موالاة الكافرين بعد ما حذركم الله منها {فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ} لأنه سلك مسلكا مخالفا للشرع وللعقل والمروءة الإنسانية.
{تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ} “Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz; oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim.” Yani Allah'ın gizlediğinizi ve açığa vurduğunuzu bildiğini bildiğiniz halde, kâfirlere sevgiyi nasıl gizli tutarsınız?! Bu durum müminlere gizli kalsa bile Yüce Allah'a gizli kalmaz; O hayırdan ve şerden haklarında bildiği şeylerle kullara karşılık verecektir. {وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ} “İçinizden kim bunu yaparsa”; yani Allah'ın sizi sakındırmasından sonra kâfirleri dost edinirse, {فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ} “şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.” Çünkü o şeriata, akla ve insanî mürüvvete aykırı bir yola girmiştir.
13188. Metin
ثم بين تعالى شدة عداوتهم، تهييجا للمؤمنين على عداوتهم، {إِنْ يَثْقَفُوكُمْ} أي: يجدوكم، وتسنح لهم الفرصة في أذاكم، {يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً} ظاهرين {وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} بالقتل والضرب، ونحو ذلك.
Sonra Yüce [Allah], müminleri onlara düşman olmaya sevk etmek için onların düşmanlığının şiddetini açıklamıştır: {إِنْ يَثْقَفُوكُمْ} “Şayet sizi ele geçirirlerse”; yani sizi bulup size eziyet etme fırsatı yakalarlarsa, apaçık {يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً} “size düşman kesilirler;” {وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} “ve ellerini size uzatırlar”; öldürmek, vurmak ve benzeri kötülüklerle...
13189. Metin
{وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ} أي: بالقول الذي يسوء، من شتم وغيره، {وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ} فإن هذا غاية ما يريدون منكم.
{وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ} “ve dillerini kötülükle [uzatırlar]”; yani sövme ve benzeri incitici sözlerle... {وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ} “ve inkâr etmenizi çok isterler.” Zira sizden istedikleri en son gaye budur.
13190. Metin
فإن احتججتم وقلتم: نوالي الكفار لأجل القرابة والأموال، فلن تغني عنكم أموالكم ولا أولادكم من الله شيئا. {والله بما تعملون بصير} فلذلك حذركم من موالاة الكافرين الذين تضركم موالاتهم.
Şayet delil getirip de: «Biz akrabalık ve mallar sebebiyle kâfirleri dost ediniyoruz» derseniz, mallarınız da evlatlarınız da Allah'a karşı size hiçbir fayda sağlamayacaktır. “{والله بما تعملون بصير} Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Bundan ötürü O, dost edinilmeleri size zarar verecek olan kâfirleri dost edinmekten sizi sakındırmıştır.
13191. Metin
قد كان لكم يا معشر المؤمنين {أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} أي: قدوة صالحة وائتمام ينفعكم، {فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ} من المؤمنين، لأنكم قد أمرتم أن تتبعوا ملة إبراهيم حنيفا، {إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أي: إذ تبرأ إبراهيم ﵇ ومن معه من المؤمنين، من قومهم المشركين ومما يعبدون من دون الله.
Ey müminler topluluğu! Sizin için {أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} “güzel bir örnek”; yani salih bir önderlik ve size fayda verecek bir uyma örneği vardır; {فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ} “İbrahim'de ve onunla beraber olan” müminlerde... Zira siz hanîf olan İbrahim'in milletine tabi olmakla emrolundunuz. {إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden de Allah'tan başka taptıklarınızdan da uzağız!'” Yani İbrahim -aleyhisselâm- ve beraberindeki müminler, müşrik kavimlerinden ve onların Allah'tan başka taptıklarından berî olduklarını ilan etmişlerdi.
13192. Metin
ثم صرحوا بعداوتهم غاية التصريح، فقالوا: {كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا} أي: ظهر وبان {بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ} أي: البغض بالقلوب، وزوال مودتها، والعداوة بالأبدان، وليس لتلك العداوة والبغضاء وقت ولا حد، بل ذلك {أَبَدًا} ما دمتم مستمرين على كفركم {حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ} أي: فإذا آمنتم بالله وحده، زالت العداوة والبغضاء، وانقلبت مودة وولاية، فلكم أيها المؤمنون أسوة [حسنة] في إبراهيم ومن معه في القيام بالإيمان والتوحيد، والقيام بلوازم ذلك ومقتضياته، وفي كل شيء تعبدوا به لله وحده، {إِلا} في خصلة واحدة وهي {قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ} آزر المشرك، الكافر، المعاند، حين دعاه إلى الإيمان والتوحيد، فامتنع، فقال إبراهيم: {لأسْتَغْفِرَنَّ لَكَ و} الحال أني لا {أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} لكني أدعو ربي عسى أن لا أكون بدعاء ربي شقيا، فليس لكم أن تقتدوا بإبراهيم في هذه الحالة التي دعا بها للمشرك، فليس لكم أن تدعوا للمشركين، وتقولوا: إنا في ذلك متبعون لملة إبراهيم، فإن الله ذكر عذر إبراهيم في ذلك بقوله: {وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ إِلا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إن إبراهيم لأواه حليم}
Sonra düşmanlıklarını son derece açık bir şekilde ifade ederek şöyle dediler: {كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا} “Sizi inkâr ettik ve baş göstermiştir”; yani açığa çıkıp belirmiştir, {بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ} “bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin”; yani kalplerde buğuz ve sevginin yok oluşu, bedenlerle de düşmanlık... Bu düşmanlık ve kin için bir vakit ve sınır da yoktur; bilakis küfrünüz üzere devam ettiğiniz müddetçe {أَبَدًا} “ebediyen [sürecektir]”; {حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ} “ta ki siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar.” Yani siz bir tek Allah'a iman ettiğinizde düşmanlık ve kin ortadan kalkar, sevgi ve dostluğa dönüşür. Ey müminler! İmanı ve tevhidi ikame etmede, bunun gereklerini ve lâzımlarını yerine getirmede, tek olan Allah'a ibadet ettikleri her hususta İbrahim'de ve beraberindekilerde sizin için [güzel] bir örnek vardır; {إِلا} “ancak” tek bir haslet müstesnadır ki o da {قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ} “İbrahim'in babasına ... demesidir.” Müşrik, kâfir ve inatçı Âzer'i imana ve tevhide davet ettiğinde o imtina etmiş, bunun üzerine İbrahim: {لأسْتَغْفِرَنَّ لَكَ} “Senin için kesinlikle bağışlanma dileyeceğim” demişti. Hâlbuki ben senin için {أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} “Allah'tan gelecek hiçbir şeyi [savmaya] gücüm yetmez; fakat Rabbime dua ederim, umulur ki Rabbime ettiğim dua ile mahrum kalmam.” İşte müşrik için dua ettiği bu durumda İbrahim'e tabi olmanız caiz değildir. Müşriklere dua edip: «Biz bunda İbrahim'in milletine uyuyoruz» diyemezsiniz; zira Allah, İbrahim'in bu husustaki mazeretini şu buyruğuyla zikretmiştir: “{وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ إِلا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إن إبراهيم لأواه حليم} İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Fakat onun Allah'ın bir düşmanı olduğu kendisine apaçık belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok yufka yürekli ve pek hilim sahibiydi.”
13193. Metin
ولكم أسوة حسنة في إبراهيم ومن معه، حين دعوا الله وتوكلوا عليه وأنابوا إليه، واعترفوا بالعجز والتقصير، فقالوا: {رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا} أي: اعتمدنا عليك في جلب ما ينفعنا ودفع ما يضرنا، ووثقنا بك يا ربنا في ذلك.
Allah'a dua edip O'na tevekkül ettiklerinde, O'na yöneldiklerinde, acziyet ve kusurlarını itiraf ettiklerinde İbrahim'de ve beraberindekilerde sizin için güzel bir örnek vardır; onlar şöyle demişlerdi: {رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا} “Ey Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik”; yani bize fayda verecek şeyleri celbetme ve bize zarar verecek şeyleri defetmede sana dayandık ve bu hususta sana güvendik ey Rabbimiz!
13194. Metin
{وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا} أي: رجعنا إلى طاعتك ومرضاتك وجميع ما يقرب إليك، فنحن في ذلك ساعون، وبفعل الخيرات مجتهدون، ونعلم أنا إليك نصير، فسنستعد للقدوم عليك، ونعمل ما يقربنا الزلفى إليك (٥) .
{وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا} “ve yalnız sana yöneldik”; yani senin itaatine, rızana ve sana yaklaştıran her şeye döndük. Biz bu hususta gayret etmekte, hayırları işlemeye çaba göstermekteyiz. Şüphesiz sana döneceğimizi bilmekteyiz; dolayısıyla senin huzuruna gelmeye hazırlanacak ve bizi sana yakın kılacak (٥) ameller işleyeceğiz.
13195. Metin
{رَبَّنَا لا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} أي: لا تسلطهم علينا بذنوبنا، فيفتنونا، ويمنعونا مما يقدرون عليه من أمور الإيمان، ويفتنون أيضا بأنفسهم، فإنهم إذا رأوا لهم الغلبة، ظنوا أنهم على الحق وأنا على الباطل، فازدادوا كفرا وطغيانا، {وَاغْفِرْ لَنَا} ما اقترفنا من الذنوب والسيئات، وما قصرنا به من المأمورات، {رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ} القاهر لكل شيء، {الْحَكِيمُ} الذي يضع الأشياء مواضعها، فبعزتك ٦ وحكمتك انصرنا على أعدائنا، واغفر لنا ذنوبنا، وأصلح عيوبنا.
{رَبَّنَا لا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “Ey Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne (baskı ve deneme aracı) kılma”; yani günahlarımız sebebiyle onları üzerimize musallat etme ki bize eziyet etmesinler, güç yetirebildikleri ölçüde bizi iman esaslarından alıkoymasınlar ve bizzat kendileri de fitneye düşmesinler. Zira onlar üstün geldiklerini gördüklerinde, kendilerinin hak, bizim ise batıl üzere olduğumuzu sanır; böylece inkâr ve azgınlıklarını artırırlar. {وَاغْفِرْ لَنَا} “ve bizi bağışla”; işlediğimiz günah ve kötülükleri, emredilen hususlardaki kusurlarımızı [bağışla]. {رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ} “Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen Azîz'sin”; her şeye boyun eğdiren, mutlak galip olansın, {الْحَكِيمُ} “Hakîm'sin”; her şeyi yerli yerine koyansın. İzzetin 6 ve hikmetin hürmetine düşmanlarımıza karşı bize yardım et, günahlarımızı bağışla ve kusurlarımızı ıslah eyle.
13196. Metin
{لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ * عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ * لا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ * إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} .
{لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ * عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ * لا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ * إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} “{6} Andolsun onlarda sizin için; Allah'ı ve ahiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim de yüz çevirirse şüphesiz Allah zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir), övgüye layıktır. {7} Umulur ki Allah sizinle, onlardan düşmanlık beslediğiniz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar. Allah her şeye kadirdir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. {8} Allah, din hususunda sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaleti gözetenleri sever. {9} Allah sizi ancak, din hususunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olan kimseleri dost edinmekten yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
13197. Metin
ثم كرر الحث [لهم] على الاقتداء بهم، فقال: {لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} وليس كل أحد تسهل عليه هذه الأسوة، وإنما تسهل على من {كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ} فإن الإيمان واحتساب الأجر والثواب، يسهل على العبد كل عسير، ويقلل لديه كل كثير، ويوجب له الإكثار من الاقتداء بعباد الله الصالحين، والأنبياء والمرسلين، فإنه يرى نفسه مفتقرا ومضطرا إلى ذلك غاية الاضطرار.
Sonra onlara uymaya yönelik teşviki tekrar ederek şöyle buyurdu: {لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} “Andolsun onlarda sizin için ... güzel bir örnek vardır.” Bu örneğe uymak herkese kolay gelmez; ancak {كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ} “Allah'ı ve ahiret gününü uman kimseye” kolay gelir. Zira iman ve ecir ile sevabı ummak kula her zorluğu kolaylaştırır, gözünde her fazlalığı azaltır ve Allah'ın salih kullarına, nebilere ve resullere çokça uymasını gerektirir; çünkü o kendisini buna son derece muhtaç ve mecbur görür.
13198. Metin
{وَمَنْ يَتَوَلَّ} عن طاعة الله والتأسي برسل الله، فلن يضر إلا نفسه، ولا يضر الله شيئا، {فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ} الذي له الغنى التام [المطلق] من جميع الوجوه، فلا يحتاج إلى أحد من خلقه [بوجه] ، {الْحَمِيدُ} في ذاته وأسمائه وصفاته وأفعاله، فإنه محمود على ذلك كله.
{وَمَنْ يَتَوَلَّ} “Kim de yüz çevirirse”; Allah'a itaatten ve Allah'ın peygamberlerine uymaktan yüz çevirirse ancak kendi nefsine zarar verir, Allah'a hiçbir zarar veremez. {فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ} “Şüphesiz Allah zengindir”; her bakımdan tam ve [mutlak] zenginliğe sahiptir, yaratıklarından hiçbirine hiçbir veçhile muhtaç değildir. {الْحَمِيدُ} “övgüye layıktır”; zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde... Çünkü O bütün bunlarda övülmüştür.
13199. Metin
ثم أخبر تعالى أن هذه العداوة التي أمر الله بها المؤمنين للمشركين، ووصفهم بالقيام بها أنهم ما داموا على شركهم وكفرهم، وأنهم إن انتقلوا إلى الإيمان، فإن الحكم يدور مع علته، فإن المودة (١) الإيمانية ترجع، فلا تيأسوا أيها المؤمنون، من رجوعهم إلى الإيمان، فـ {عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً} سببها رجوعهم إلى الإيمان، {وَاللَّهُ قَدِيرٌ} على كل شيء، ومن ذلك هداية القلوب وتقليبها من حال إلى حال، {وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} لا يتعاظمه ذنب أن يغفره، ولا يكبر عليه عيب أن يستره، {قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} وفي هذه الآية إشارة وبشارة إلى إسلام بعض المشركين، الذين كانوا إذ ذاك أعداء للمؤمنين، وقد وقع ذلك، ولله الحمد والمنة.
Sonra Yüce [Allah], müminlere emrettiği ve yerine getirmekle onları vasfettiği müşriklere yönelik bu düşmanlığın, onlar şirk ve küfürleri üzere kaldıkları müddetçe geçerli olduğunu; şayet imana geçerlerse hükmün illetine bağlı olarak döneceğini ve imanî sevginin (١) geri geleceğini haber vermiştir. Dolayısıyla ey müminler, onların imana dönmelerinden ümidinizi kesmeyin! {عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً} “Umulur ki Allah sizinle, onlardan düşmanlık beslediğiniz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar.” Bunun sebebi onların imana dönmeleridir. {وَاللَّهُ قَدِيرٌ} “Allah her şeye kadirdir.” Kalpleri hidayete erdirmek ve bir halden diğerine çevirmek de buna dahildir. {وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” Bağışlaması Kendisine büyük gelen hiçbir günah, örtmesi Kendisine ağır gelen hiçbir ayıp yoktur: “{قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} De ki: 'Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.'” Bu ayette, o vakit müminlere düşman olan bazı müşriklerin Müslüman olacağına dair bir işaret ve müjde vardır; nitekim bu vuku da bulmuştur. Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.
13200. Metin
ولما نزلت هذه الآيات الكريمات، المهيجة على عداوة الكافرين، وقعت من المؤمنين كل موقع، وقاموا بها أتم القيام، وتأثموا من صلة بعض أقاربهم المشركين، وظنوا أن ذلك داخل فيما نهى الله عنه.
Kâfirlere düşman olmaya teşvik eden bu kerîm ayetler inince, müminlerin nezdinde tam yerini buldu ve onu eksiksiz bir şekilde yerine getirdiler; hatta müşrik olan bazı akrabalarıyla sıla-i rahimde bulunmaktan bile günah sayarak çekindiler ve bunun Allah'ın yasakladığı hususların içine girdiğini sandılar.
13201. Metin
فأخبرهم الله أن ذلك لا يدخل في المحرم فقال: {لا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ} أي: لا ينهاكم الله عن البر والصلة، والمكافأة بالمعروف، والقسط للمشركين، من أقاربكم وغيرهم، حيث كانوا بحال لم ينتصبوا لقتالكم في الدين والإخراج من دياركم، فليس عليكم جناح أن تصلوهم، فإن صلتهم في هذه الحالة، لا محذور فيها ولا مفسدة (٢) كما قال تعالى عن الأبوين المشركين إذا كان ولدهما مسلما: {وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا}
Bunun üzerine Allah bunun haramın içine girmediğini haber vererek şöyle buyurdu: {لا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ} “Allah, din hususunda sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaleti gözetenleri sever.” Yani Allah; din hususunda sizinle savaşmaya ve sizi yurtlarınızdan çıkarmaya kalkışmamış olan akrabalarınızdan ve diğerlerinden müşriklere iyilik etmenizi, sıla-i rahimde bulunmanızı, güzellikle karşılık vermenizi ve adaletle muamele etmenizi yasaklamaz. Onlarla ilişki kurmanızda size bir günah yoktur; çünkü bu durumda onlarla sıla kurmada hiçbir sakınca ve fesat (٢) yoktur. Nitekim Yüce Allah çocukları Müslüman olan müşrik anne-baba hakkında şöyle buyurmuştur: “{وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا} Eğer hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla iyi geçin.”
13202. Metin
[وقوله:] {إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ} أي: لأجل دينكم، عداوة لدين الله ولمن قام به، {وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا} أي: عاونوا غيرهم {عَلَى إِخْرَاجِكُمْ} نهاكم الله {أَنْ تَوَلَّوْهُمْ} بالمودة والنصرة، بالقول والفعل، وأما بركم وإحسانكم، الذي ليس بتول للمشركين، فلم ينهكم الله عنه، بل ذلك داخل في عموم الأمر بالإحسان إلى الأقارب وغيرهم من الآدميين، وغيرهم.
[Buyruğu:] {إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ} “Allah sizi ancak din hususunda sizinle savaşmış olan kimseleri... yasaklar”; yani dininiz sebebiyle, Allah'ın dinine ve onu ayakta tutanlara düşmanlık güderek savaşan... {وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا} “ve sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve yardım etmiş olan”; yani başkalarına {عَلَى إِخْرَاجِكُمْ} “çıkarılmanıza” destek vermiş olanları... Allah sizi söz ve fiille sevgi ve yardım göstererek {أَنْ تَوَلَّوْهُمْ} “onları dost edinmekten” yasaklamıştır. Müşrikleri dost edinme kapsamına girmeyen iyiliğiniz ve ihsanınıza gelince, Allah sizi bundan menetmemiştir; bilakis bu, akrabalara ve diğer insanlara ihsanda bulunmaya dair umumi emrin içine dahildir.
13203. Metin
{وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} وذلك الظلم يكون بحسب التولي، فإن كان توليا تاما، صار ٣ ذلك كفرا مخرجا عن دائرة الإسلام، وتحت ذلك من المراتب ما هو غليظ، وما هو دون ذلك.
{وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} “Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Bu zulüm ise dost edinmenin derecesine göredir. Şayet bu tam bir dost edinme olursa bu, 3 İslâm dairesinden çıkaran bir küfür haline gelir. Bunun altında da hem daha ağır olan hem de bundan daha aşağı seviyede kalan mertebeler vardır.
13204. Metin
{١٠-١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ} .
{١٠-١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ} “{10} Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları imtihan edin. Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Eğer onların mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin! Ne bu kadınlar onlara helaldir ne de onlar bu kadınlara helal olurlar. Onlara [kâfir kocalarına] harcadıkları mehirleri verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde onları nikâhlamanızda size bir günah yoktur. Kâfir kadınların nikâh bağlarına tutunmayın. Harcadığınız mehri isteyin; onlar da harcadıklarını istesinler. İşte bu Allah'ın hükmüdür; aranızda hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. {11} Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, siz de [onlarla savaşıp ganimet alarak] cezalandırırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıkları kadarını [ganimetten] verin. Kendisine iman ettiğiniz Allah'tan korkun.”
13205. Metin
لما كان صلح الحديبية، صالح النبي ﷺ المشركين، على أن من جاء منهم إلى المسلمين مسلما، أنه يرد إلى المشركين، وكان هذا لفظا عاما، [مطلقا] يدخل في عمومه النساء والرجال، فأما الرجال فإن الله لم ينه رسوله عن ردهم، إلى المشركين وفاء بالشرط وتتميما للصلح الذي هو من أكبر المصالح، وأما النساء فلما كان ردهن فيه مفاسد كثيرة، أمر الله المؤمنين إذا جاءهم المؤمنات مهاجرات، وشكوا في صدق إيمانهن، أن يمتحنوهن ويختبروهن، بما يظهر به صدقهن، من أيمان مغلظة وغيرها، فإنه يحتمل أن يكون إيمانها غير صادق بل رغبة في زوج أو بلد أو غير ذلك من المقاصد الدنيوية.
Hudeybiye Barışı yapıldığında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem müşriklerle; onlardan Müslüman olarak kim Müslümanlara gelirse müşriklere geri iade edileceği şartı üzerine anlaşmıştı. Bu, kadınları ve erkekleri kapsamına alan genel ve [mutlak] bir lafızdı. Erkeklere gelince, şarta vefa göstermek ve maslahatların en büyüklerinden olan barışı tamamlamak için Allah Resûlü'nü onları müşriklere geri göndermekten nehyetmedi. Kadınlara gelince, onları geri göndermede pek çok fesat bulunduğundan, mümin kadınlar hicret ederek kendilerine geldiğinde ve imanlarının doğruluğunda şüphe ettiklerinde onları ağır yeminler ve benzeri usullerle doğrulukları ortaya çıkacak şekilde imtihan edip sınamalarını müminlere emretti. Zira kadının imanının samimi olmayıp bir eşe, bir beldeye veya başka dünyevî maksatlara duyduğu rağbet sebebiyle gelmiş olması muhtemeldi.
13206. Metin
فإن كن بهذا الوصف، تعين ردهن وفاء بالشرط، من غير حصول مفسدة، وإن امتحنوهن، فوجدن صادقات، أو علموا ذلك منهن من غير امتحان، فلا يرجعوهن إلى الكفار، {لا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ} فهذه مفسدة كبيرة في ردهن راعاها الشارع، وراعى أيضا الوفاء بالشرط، بأن يعطوا الكفار أزواجهن ما أنفقوا عليهن من المهر وتوابعه عوضا عنهن، ولا جناح حينئذ على المسلمين أن ينكحوهن ولو كان لهن أزواج في دار الشرك، ولكن بشرط أن يؤتوهن أجورهن من المهر والنفقة، وكما أن المسلمة لا تحل للكافر، فكذلك الكافرة لا تحل للمسلم أن يمسكها ما دامت على كفرها، غير أهل الكتاب، ولهذا قال تعالى: {وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ} وإذا نهى عن الإمساك بعصمتها (١) فالنهي عن ابتداء تزويجها أولى، {وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ} أيها المؤمنون، حين ترجع زوجاتكم مرتدات إلى الكفار، فإذا كان الكفار يأخذون من المسلمين نفقة من أسلمت من نسائهم، استحق المسلمون أن يأخذوا مقابلة ما ذهب من نسائهم (٢) إلى الكفار، وفي هذا دليل على أن خروج البضع من الزوج متقوم، فإذا أفسد مفسد نكاح امرأة رجل، برضاع أو غيره، كان عليه ضمان المهر، وقوله: {ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ} أي: ذلكم الحكم الذي ذكره الله وبينه لكم يحكم به بينكم (٣) {وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} فيعلم تعالى، ما يصلح لكم من الأحكام، ويشرع لكم ما تقتضيه الحكمة (٤) .
Şayet bu vasıfta iseler, hiçbir fesat meydana gelmeksizin şarta vefa göstererek onları geri göndermek gerekirdi. Eğer onları imtihan edip sadık bulurlarsa yahut imtihansız da bunu onlardan bilirlerse, onları kâfirlere geri göndermezler: {لا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ} “Ne bu kadınlar onlara helaldir ne de onlar bu kadınlara helal olurlar.” Onları geri göndermede Şâri'in gözettiği büyük bir fesat vardır; Şâri' aynı zamanda kâfir kocalarına, onların yerine mehir ve benzeri olarak harcadıklarını vererek şarta vefayı da gözetmiştir. Bu durumda şirk diyarında kocaları bulunsa bile mehir ve nafaka olarak ücretlerini vermeleri şartıyla Müslümanların onları nikâhlamalarında bir sakınca yoktur. Müslüman bir kadının kâfire helal olmadığı gibi, Ehl-i Kitap hariç kâfir bir kadın da küfrü üzere kaldığı müddetçe Müslümanın onu nikâhı altında tutması helal değildir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ} “Kâfir kadınların nikâh bağlarına tutunmayın.” Onun nikâhını tutmaktan nehyedildiğinde (١), onunla evliliğe başlamaktan nehyedilmesi evleviyetle sabittir. {وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ} “Harcadığınız mehri isteyin”; ey müminler, eşleriniz dinden dönüp kâfirlere kaçtığı zaman... Şayet kâfirler, Müslüman olan kadınlarının nafakasını/mehrini Müslümanlardan alıyorlarsa, Müslümanlar da kâfirlere kaçan kadınlarının (٢) karşılığını almaya hak kazanırlar. Bunda, kocanın nikâh hakkının bedelle karşılanabilir olduğuna delil vardır; binaenaleyh bir bozguncu bir adamın hanımının nikâhını süt emzirme veya başka bir sebeple feshettirirse mehir tazminatı ödemekle yükümlü olur. O'nun şu buyruğu: {ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ} “İşte bu Allah'ın hükmüdür”; yani Allah'ın zikredip size açıkladığı bu hükümle aranızda hükmeder (٣); {وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yüce [Allah] hükümlerden size neyin uygun olduğunu bilir ve hikmetin gerektirdiği şeyleri size şeriat kılar (٤).
13207. Metin
وقوله: {وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ} بأن ذهبن مرتدات {فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا} كما تقدم أن الكفار إذا كانوا يأخذون بدل ما يفوت من أزواجهم إلى المسلمين، فمن ذهبت زوجته من المسلمين إلى الكفار وفاتت عليه، لزم أن يعطيه المسلمون من الغنيمة بدل ما أنفق (٥) .
O'nun şu buyruğu: {وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ} “Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar”; yani dinden dönerek giderse, {فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا} “siz de [savaşıp ganimet alarak] cezalandırırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıkları kadarını verin.” Daha önce geçtiği gibi, kâfirler Müslümanlara kaçan eşlerinin bedelini alıyorlarsa, Müslümanlardan da eşi kâfirlere kaçıp elinden çıkan kimseye harcadığının karşılığı olarak Müslümanların ganimetten o miktarı vermeleri gerekir (٥).
13208. Metin
{وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ} فإيمانكم بالله، يقتضي منكم أن تكونوا ملازمين للتقوى على الدوام.
{وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ} “Kendisine iman ettiğiniz Allah'tan sakının.” Zira Allah'a olan imanınız, sürekli olarak takva üzere bulunmanızı gerektirir.
13209. Metin
{١٢} {يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلا يَسْرِقْنَ وَلا يَزْنِينَ وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .
{١٢} {يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلا يَسْرِقْنَ وَلا يَزْنِينَ وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “{12} Ey Peygamber! Mümin kadınlar; Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek ve maruf olan hiçbir şeyde sana karşı gelmemek üzere sana biat etmeye geldiklerinde onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile! Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
13210. Metin
هذه الشروط المذكورة في هذه الآية، تسمى "مبايعة النساء" اللاتي [كن] يبايعن على إقامة الواجبات المشتركة، التي تجب على الذكور والنساء في جميع الأوقات.
Bu ayette zikredilen şartlara «kadınların biatı» denir. Onlar her vakit hem erkeklere hem kadınlara vacip olan ortak görevleri ikame etmek üzere biat ediyorlardı.
13211. Metin
وأما الرجال، فيتفاوت ما يلزمهم بحسب أحوالهم ومراتبهم وما يتعين عليهم، فكان النبي ﷺ يمتثل ما أمره الله به، فكان إذا جاءته النساء يبايعنه، والتزمن بهذه الشروط بايعهن، وجبر قلوبهن، واستغفر لهن الله، فيما يحصل منهن من التقصير (١) وأدخلهن في جملة المؤمنين بأن {لا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا} بأن (٢) يفردن الله [وحده] بالعبادة.
Erkeklere gelince, onların durumlarına, mertebelerine ve kendilerine farz olan şeylere göre mükellefiyetleri farklılık gösterir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Allah'ın kendisine emrettiği şeyi yerine getirirdi: Kadınlar biat etmek üzere kendisine gelip bu şartlara bağlı kaldıklarında onların biatlarını kabul eder, gönüllerini hoş tutar, kendilerinden sadır olan kusurlar (١) için Allah'tan bağışlanma diler ve ibadette Allah'ı [bir ve tek] kılmak (٢) suretiyle {لا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا} “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak” şartıyla onları müminler zümresine dahil ederdi.
13212. Metin
{وَلا يَزْنِينَ} كما كان ذلك موجودا كثيرا في البغايا وذوات الأخدان، {وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ} كما يجري لنساء الجاهلية الجهلاء.
Fahişelerde ve gizli dost tutan kadınlarda çokça bulunduğu gibi olmaksızın {وَلا يَزْنِينَ} “zina etmemek”; koyu Cahiliye kadınlarında görüldüğü gibi olmaksızın {وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ} “çocuklarını öldürmemek...”
13213. Metin
{وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ} والبهتان: الافتراء على الغير أي: لا يفترين بكل حالة، سواء تعلقت بهن وأزواجهن (٣) أو سواء تعلق ذلك بغيرهم، {وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ} أي: لا يعصينك في كل أمر تأمرهن به، لأن أمرك لا يكون إلا بمعروف، ومن ذلك طاعتهن [لك] في النهي عن النياحة، وشق الثياب، وخمش الوجوه، والدعاء بدعاء (٤) الجاهلية.
{وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ} “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek”; bühtan başkasına iftira atmaktır; yani ister kendileri ve kocalarıyla (٣) ilgili olsun ister başkalarıyla ilgili olsun hiçbir şekilde iftira uydurmamak; {وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ} “ve maruf olan hiçbir şeyde sana karşı gelmemek”; yani kendilerine emrettiğin hiçbir emirde sana isyan etmemek; zira senin emrin ancak maruf olan şeydir. Ağıt yakmaktan, yaka paça yırtmaktan, yüz tırmalamaktan ve Cahiliye adetleriyle dövünüp çağırmaktan (٤) nehyetmende sana itaat etmeleri de bu kabildendir.
13214. Metin
{فَبَايِعْهُنَّ} إذا التزمن بجميع ما ذكر.
Zikredilen bütün bu hususları taahhüt ettiklerinde {فَبَايِعْهُنَّ} “onların biatlarını kabul et!”
13215. Metin
{وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ} عن تقصيرهن، وتطييبا لخواطرهن، {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} أي: كثير المغفرة للعاصين، والإحسان إلى المذنبين التائبين، {رَحِيمٌ} وسعت رحمته كل شيء، وعم إحسانه البرايا.
Kusurlarından ötürü ve gönüllerini hoş etmek için {وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ} “onlar için Allah'tan bağışlanma dile!” 1 {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır”; yani günahkârları çokça bağışlayan, tövbe eden günahkârlara ihsanda bulunandır. {رَحِيمٌ} “Çok merhametlidir”; rahmeti her şeyi kuşatmış ve ihsanı bütün yaratılmışları sarmıştır.
13216. Metin
{١٣} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الآخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ} .
{١٣} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الآخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ} “{13} Ey iman edenler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin! Kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestikleri gibi, onlar da ahiretten ümit kesmişlerdir.”
13217. Metin
أي: يا أيها المؤمنون، إن كنتم مؤمنين بربكم، ومتبعين لرضاه ومجانبين لسخطه، {لا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} وإنما غضب عليهم لكفرهم، وهذا شامل لجميع أصناف الكفار. {قَدْ يَئِسُوا مِنَ الآخِرَةِ} أي: قد حرموا من خير الآخرة، فليس لهم منها نصيب، فاحذروا أن تولوهم فتوافقوهم على شرهم وكفرهم (١) فتحرموا خير الآخرة كما حرموا.
Yani ey müminler! Şayet Rabbinize iman ediyor, O'nun rızasına uyup gazabından kaçınıyorsanız, {لا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} “Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin!” Allah onlara ancak küfürleri sebebiyle gazap etmiştir; bu ise bütün kâfir sınıflarını kapsar. {قَدْ يَئِسُوا مِنَ الآخِرَةِ} “Onlar ahiretten ümit kesmişlerdir”; yani ahiretin hayrından mahrum kalmışlardır, orada onların hiçbir nasibi yoktur. Onları dost edinip de şerleri ve küfürleri (١) hususunda onlara uymaktan ve onların mahrum kaldığı gibi sizin de ahiret hayrından mahrum kalmanızdan sakının!
13218. Metin
[وقوله] {كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ} حين أفضوا إلى الدار الآخرة، ووقفوا على حقيقة الأمر (٢) وعلموا علم اليقين أنهم لا نصيب لهم منها. ويحتمل أن المعنى: قد يئسوا من الآخرة أي: قد أنكروها وكفروا بها، فلا يستغرب حينئذ منهم الإقدام على مساخط الله وموجبات عذابه وإياسهم من الآخرة، كما يئس الكفار المنكرون للبعث في الدنيا من رجوع أصحاب القبور إلى الله تعالى.
[Buyruğu:] {كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ} “Kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestikleri gibi...”; ahiret yurduna ulaşıp meselenin hakikatine vâkıf olduklarında (٢) ve orada hiçbir nasiplerinin bulunmadığını kesin bir bilgiyle (ilme'l-yakîn) bildiklerinde ümit kestikleri gibi... Şu anlam da muhtemeldir: Ahiretten ümit kestiler; yani onu inkâr edip küfrettiler. Bu durumda onların Allah'ın gazabını ve azabını gerektiren şeylere cüret etmeleri ve dünyada dirilmeyi inkâr eden kâfirlerin kabir ehlinin Yüce Allah'a döneceğinden ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmeleri yadırganmaz.
13219. Metin
تم تفسير سورة الممتحنة،
Mümtehine suresinin tefsiri tamamlandı.
13220. Metin
والحمد لله رب العالمين.
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.