13222. Metin
[وهي] مدنية
[Bu sure] Medenîdir.12
13223. Metin
{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ} .
{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih etmiştir. O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. {2} Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? {3} Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba/nefrete sebep olur!”
13224. Metin
وهذا بيان لعظمته تعالى وقهره، وذل جميع الخلق (١) له ﵎، وأن جميع من في السماوات والأرض يسبحون بحمد الله ويعبدونه ويسألونه حوائجهم، {وَهُوَ الْعَزِيزُ} الذي قهر الأشياء بعزته وسلطانه، {الْحَكِيمُ} في خلقه وأمره.
Bu, Yüce Allah'ın azametinin ve mutlak galibiyetinin, bütün yaratılmışların O'nun (١) karşısındaki zilletinin bir beyanıdır; göklerde ve yerde bulunan herkesin Allah'ı hamd ile tesbih ettiğini, O'na ibadet ettiğini ve ihtiyaçlarını O'ndan istediğini bildirir. {وَهُوَ الْعَزِيزُ} “O mutlak galiptir”; izzeti ve hâkimiyetiyle her şeye boyun eğdirendir; {الْحَكِيمُ} “hüküm ve hikmet sahibidir”; yaratmasında ve emrinde...
13225. Metin
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ} أي: لم تقولون الخير وتحثون عليه، وربما تمدحتم به وأنتم لا تفعلونه، وتنهون عن الشر وربما نزهتم أنفسكم عنه، وأنتم متلوثون به ومتصفون به.
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لا تَفْعَلُونَ} “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” Yani niçin hayrı söylüyor, ona teşvik ediyor, belki onunla övünüyor da kendiniz onu yapmıyorsunuz? Şerden nehyediyor, belki kendinizi ondan tenzih ediyor da bizzat kendiniz ona bulaşıyor ve onunla niteleniyorsunuz?
13226. Metin
فهل تليق بالمؤمنين هذه الحالة الذميمة؟ أم من أكبر المقت عند الله أن يقول العبد ما لا يفعل؟ ولهذا ينبغي للآمر بالخير أن يكون أول الناس إليه مبادرة، وللناهي عن الشر أن يكون أبعد الناس منه، قال تعالى: {أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلا تَعْقِلُونَ} وقال شعيب ﵊ لقومه: {وما أريد أن أخالفكم إلى ما أنهاكم عنه} .
Bu yerilmiş durum müminlere hiç yakışır mı? Yoksa kulun yapmayacağı şeyi söylemesi, Allah katında en büyük gazap [sebeplerinden] midir? Bundan dolayı iyiliği emreden kimsenin ona yönelmede insanların en öncüsü, kötülükten sakındıran kimsenin de ondan insanların en uzak duranı olması gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلا تَعْقِلُونَ} “Siz Kitab'ı okuyup durduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Şuayb aleyhisselâm da kavmine şöyle demiştir: {وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ} “Size yasakladığım şeyleri bizzat yaparak sizlere aykırı davranmak istemiyorum.”
13227. Metin
{٤} {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ}
{٤} {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ} “{4} Şüphesiz Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”
13228. Metin
هذا حث من الله لعباده على الجهاد في سبيله وتعليم لهم كيف يصنعون وأنه ينبغي [لهم] أن يصفوا في الجهاد صفا متراصا متساويا، من غير خلل يقع ١ في الصفوف، وتكون صفوفهم على نظام وترتيب به تحصل المساواة بين المجاهدين والتعاضد وإرهاب العدو وتنشيط بعضهم بعضا، ولهذا كان النبي ﷺ إذا حضر القتال، صف أصحابه، ورتبهم في مواقفهم، بحيث لا يحصل اتكال بعضهم على بعض، بل تكون كل طائفة منهم مهتمة بمركزها وقائمة بوظيفتها، وبهذه الطريقة تتم الأعمال ويحصل الكمال.
Bu, Allah'ın kullarını kendi yolunda cihada teşvik etmesi, nasıl davranacaklarını ve cihadda saflar arasında hiçbir gedik meydana gelmeksizin1 birbirine kenetlenmiş, denk ve düzgün bir saf tutmaları gerektiğini onlara öğretmesidir. Safları öyle bir nizam ve tertip üzere olmalıdır ki bununla mücahidler arasında eşitlik ve dayanışma sağlansın, düşmana korku salınsın ve birbirlerini gayrete getirsinler. Bundan dolayı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem savaşa katıldığında ashabını saf bağlatır ve hiçbir şekilde birbirlerine dayanıp gevşemeyecekleri, bilakis her bir grubun kendi mevzisine ihtimam gösterip görevini yerine getireceği bir biçimde onları mevzilerine yerleştirirdi. İşte bu yöntemle işler tamamına erer ve mükemmellik hâsıl olur.
13229. Metin
{٥} {وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ}
{٥} {وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “{5} Hani Musa kavmine: 'Ey kavmim! Benim size Allah'ın elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?' demişti. Onlar sapınca Allah da onların kalplerini saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”
13230. Metin
[أي:] {وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ} موبخا لهم على صنيعهم، ومقرعا لهم على أذيته، وهم يعلمون أنه رسول الله: {لِمَ تُؤْذُونَنِي} بالأقوال والأفعال {وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ} .
[Yani:] {وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ} “Hani Musa kavmine ... demişti”; yaptıklarından ötürü onları azarlayarak ve kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri halde kendisine eziyet ettikleri için onları paylayarak: {لِمَ تُؤْذُونَنِي} “Niçin bana eziyet ediyorsunuz?” Sözlerle ve fiillerle... {وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ} “Benim size Allah'ın elçisi olduğumu bildiğiniz halde...”
13231. Metin
والرسول من حقه الإكرام والإعظام، والانقياد (١) بأوامره، والابتدار لحكمه.
Oysa peygamberin hakkı ikram ve tazim görmek, emirlerine boyun eğilmek (١) ve verdiği hükme koşulmaktır.
13232. Metin
وأما أذية الرسول الذي إحسانه إلى الخلق فوق كل إحسان بعد إحسان الله، ففي غاية الوقاحة والجراءة والزيغ عن الصراط المستقيم، الذي قد علموه وتركوه، ولهذا قال: {فَلَمَّا زَاغُوا} أي: انصرفوا عن الحق بقصدهم {أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} عقوبة لهم على زيغهم الذي اختاروه لأنفسهم ورضوه لها، ولم يوفقهم الله للهدى، لأنهم لا يليق بهم الخير، ولا يصلحون إلا للشر، {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} أي: الذين لم يزل الفسق وصفا لهم، لا ٢ لهم قصد في الهدى، وهذه الآية الكريمة تفيد أن إضلال الله لعباده، ليس ظلما منه، ولا حجة لهم عليه، وإنما ذلك بسبب منهم، فإنهم الذين أغلقوا على أنفسهم باب الهدى بعد ما عرفوه، فيجازيهم بعد ذلك بالإضلال ٣ والزيغ الذي لا حيلة لهم في دفعه وتقليب القلوب [عقوبة لهم وعدلا منه بهم] كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} .
Allah'ın ihsanından sonra yaratılmışlara ihsanı her türlü ihsanın üzerinde olan Peygambere eziyet etmeye gelince; bu, son derece yüzsüzlük, cüretkârlık ve bilip de terk ettikleri dosdoğru yoldan sapmaktır. Bundan dolayı [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: {فَلَمَّا زَاغُوا} “Onlar sapınca” yani kendi kasıtlarıyla haktan yüz çevirince {أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} “Allah da kalplerini saptırdı”; kendi kendilerine seçtikleri ve kendileri için razı oldukları sapmalarına bir ceza olarak... Allah onları hidayete muvaffak kılmadı; çünkü onlara hayır layık değildir ve onlar ancak şerre elverişlidirler. {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Allah yoldan çıkmış fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez”; yani yoldan çıkmışlık (fısk) kendilerinden hiç ayrılmayan bir nitelik haline gelmiş olan, hidayete hiçbir 2 niyetleri bulunmayan kimseleri [hidayete erdirmez]. Bu ayet-i kerime göstermektedir ki, Allah'ın kullarını saptırması O'ndan gelen bir zulüm değildir ve kulların da O'na karşı öne sürebilecekleri hiçbir delilleri yoktur. Bu ancak kendilerinden kaynaklanan bir sebepledir. Zira hidayeti tanıdıktan sonra onun kapısını kendi üzerlerine kapatanlar bizzat kendileridir. Bunun ardından [Allah] onları saptırma 3 ve bertaraf etmeye güç yetiremeyecekleri bir sapkınlık ile, kalplerini evirip çevirmek suretiyle cezalandırır [onlara bir ceza ve haklarında bir adalet olmak üzere]. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “İlk defa ona iman etmedikleri gibi yine onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz de onları azgınlıkları içinde bocalayıp dururken bırakırız.”
13233. Metin
{٦-٩} {وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ} .
{٦-٩} {وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ} “{6} Hani Meryem oğlu İsa: 'Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed isimli bir peygamberi müjdeleyici olarak size Allah'ın gönderdiği bir elçiyim' demişti. Fakat o peygamber kendilerine apaçık delillerle gelince: 'Bu apaçık bir büyüdür' dediler. {7} Kendisi İslam'a davet edildiği halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. {8} Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. {9} Müşrikler hoşlanmasa da dinini bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur.”
13234. Metin
يقول تعالى مخبرا عن عناد بني إسرائيل المتقدمين، الذين دعاهم عيسى ابن مريم، وقال لهم: {يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ} أي: أرسلني الله لأدعوكم إلى الخير وأنهاكم عن الشر، [وأيدني بالبراهين الظاهرة] ، ومما يدل على صدقي، كوني، {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ} أي: جئت بما جاء به موسى من التوراة والشرائع السماوية، ولو كنت مدعيا للنبوة، لجئت بغير ما جاءت به المرسلون، ومصدقا لما بين يدي من التوارة أيضا، أنها أخبرت بي وبشرت، فجئت وبعثت مصداقا لها {ومبشرا برسول يأتي من بعدي اسمه أحمد} وهو: محمد بن عبد الله بن عبد المطلب النبي الهاشمي.
Yüce [Allah], Meryem oğlu İsa'nın kendilerini davet ettiği ve: {يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ} “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben size Allah'ın gönderdiği bir elçiyim”; yani Allah beni sizi hayra davet etmek ve şerden sakındırmak için gönderdi [ve apaçık delillerle beni destekledi] diyen önceki İsrailoğullarının inatçılığını haber vermektedir: Doğruluğuma delalet eden hususlardan biri de şudur: {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ} “benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak...” Yani ben Musa'nın getirdiği Tevrat ve semavî şeriatlarla geldim; şayet sahte bir peygamberlik iddiasında olsaydım peygamberlerin getirdiğinden başka bir şey getirirdim. Önümdeki Tevrat'ı doğrulamamın bir yönü de şudur: Tevrat benden haber verip müjdelemişti; ben de onu doğrulayıcı olarak gelip gönderildim. “{ومبشرا برسول يأتي من بعدي اسمه أحمد} Ve benden sonra gelecek Ahmed isimli bir peygamberi müjdeleyici olarak...” O da Hâşimî Peygamber Muhammed b. Abdillâh b. Abdilmuttalib'dir.
13235. Metin
فعيسى ﵊، كالأنبياء (١) يصدق بالنبي السابق، ويبشر بالنبي اللاحق، بخلاف الكذابين، فإنهم يناقضون الأنبياء أشد مناقضة، ويخالفونهم في الأوصاف والأخلاق، والأمر والنهي {فَلَمَّا جَاءَهُمْ} محمد ﷺ الذي بشر به عيسى {بِالْبَيِّنَاتِ} أي: الأدلة الواضحة، الدالة على أنه هو، وأنه رسول الله [حقا] .
İsa -aleyhisselâm- peygamberler (١) gibi önceki peygamberi tasdik eder, sonraki peygamberi ise müjdeler. Yalancıların aksine... Zira onlar peygamberlerle en şiddetli şekilde çelişir; vasıflarda, ahlakta, emir ve nehiylerde onlara muhalefet ederler. İsa'nın müjdelediği Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, o peygamberin bizzat kendisi olduğuna ve [gerçekten] Allah'ın elçisi olduğuna delalet eden apaçık delillerle {بِالْبَيِّنَاتِ} “kendilerine gelince...”
13236. Metin
{قَالُوا} معاندين للحق مكذبين له {هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} وهذا من أعجب العجائب، الرسول الذي [قد] وضحت رسالته، وصارت أبين من شمس النهار، يجعل ساحرا بينا سحره، فهل في الخذلان أعظم من هذا؟ وهل في الافتراء أعظم (٢) من هذا الافتراء، الذي نفى عنه ما كان معلوما من رسالته، وأثبت له ما كان أبعد الناس منه؟
Hakka inat ederek ve onu yalanlayarak {قَالُوا} “şöyle dediler:” {هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} “Bu apaçık bir büyüdür.” Bu ise şaşılacak şeylerin en şaşırtıcısıdır: Elçiliği apaçık ortaya çıkmış ve gündüzün güneşinden daha belirgin hale gelmiş olan bir Peygamber, sihri apaçık bir büyücü kılınmaktadır! Hüsran ve sapkınlıkta bundan daha büyüğü var mıdır?! Elçiliğine dair bilinen gerçeği ondan nefyeden ve insanların en uzağı olduğu vasfı ona isnat eden bu iftiradan daha büyük (٢) bir iftira var mıdır?!
13237. Metin
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ} بهذا وغيره، والحال أنه لا عذر له، وقد انقطعت حجته، لأنه {يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ} ويبين له ببراهينه وبيناته، {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} الذين لا يزالون على ظلمهم مستقيمين، لا تردهم عنه موعظة، ولا يزجرهم بيان ولا برهان، خصوصا هؤلاء الظلمة القائمين بمقابلة الحق ليردوه، ولينصروا الباطل، ولهذا قال الله عنهم: {يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ} أي: بما يصدر منهم من المقالات الفاسدة، التي يردون بها الحق، وهي (٣) لا حقيقة لها، بل تزيد البصير معرفة بما هم عليه من الباطل، {وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} أي: قد تكفل الله بنصر دينه، وإتمام الحق الذي أرسل به رسله، وإشاعة (٤) نوره على سائر الأقطار، ولو كره الكافرون، وبذلوا بسبب كراهتهم كل سبب يتوصلون (٥) به إلى إطفاء نور الله فإنهم مغلوبون.
Bununla ve başka şeylerle {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” Hal böyleyken onun hiçbir mazereti yoktur ve hücceti kesilmiştir; çünkü o {يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ} “İslam'a davet edilmekte”, bürhanları ve apaçık delilleriyle kendisine açıklanmaktadır. {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Zulümleri üzerinde ısrar eden, hiçbir vaazın kendilerini vazgeçiremediği, hiçbir açıklama ve delilin kendilerini alıkoyamadığı kimseleri... Bilhassa hakkı reddetmek ve bâtıla yardım etmek için hakkın karşısına dikilen bu zalimleri... Bu sebeple Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: {يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ} “Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Yani hakkı reddetmek için sarf ettikleri bâtıl sözlerle... Oysa bu sözlerin (٣) hiçbir hakikati yoktur; bilakis basiret sahibine onların üzerinde bulundukları bâtılı daha iyi tanıtır. {وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” Yani Allah dinine yardım etmeyi, peygamberlerini kendisiyle gönderdiği hakkı tamamlamayı ve nurunu bütün coğrafyalara yaymayı (٤) tekeffül etmiştir; kâfirler hoşlanmasa da, bu hoşnutsuzlukları sebebiyle Allah'ın nurunu söndürmeye ulaştıracak (٥) her sebebe sarılsalar da onlar mutlaka mağlup olacaklardır.
13238. Metin
وصاروا بمنزلة من ينفخ عين الشمس بفيه (٦) ليطفئها، فلا على مرادهم حصلوا، ولا سلمت عقولهم من النقص والقدح فيها.
Onlar ağzıyla üfleyerek güneşin gözünü söndürmeye çalışan kimse konumundadırlar (٦); böylece ne muratlarına erebilmişler ne de akılları noksanlık ve kınanmaktan kurtulabilmiştir.
13239. Metin
ثم ذكر سبب الظهور والانتصار للدين الإسلامي، الحسي والمعنوي، فقال: {هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ} أي: بالعلم النافع والعمل الصالح.
Sonra İslam dininin maddî ve manevî üstünlük ve zaferinin sebebini zikrederek şöyle buyurdu: {هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ} “O, elçisini hidayet ve hak din ile gönderendir”; yani faydalı ilim ve salih amel ile...
13240. Metin
بالعلم الذي يهدي إلى الله وإلى دار كرامته، ويهدي لأحسن الأعمال والأخلاق، ويهدي إلى مصالح الدنيا والآخرة.
Allah'a ve O'nun ikram yurduna hidayet eden, amellerin ve ahlakın en güzeline hidayet eden, dünya ve ahiret maslahatlarına hidayet eden ilim ile...
13241. Metin
{وَدِينِ الْحَقِّ} أي: الدين الذي يدان به، ويتعبد لرب العالمين الذي هو حق وصدق، لا نقص فيه، ولا خلل يعتريه، بل أوامره غذاء القلوب والأرواح، وراحة الأبدان، وترك نواهيه سلامة من الشر والفساد (٧) فما بعث به النبي ﷺ من الهدى ودين الحق، أكبر دليل وبرهان على صدقه، وهو برهان باق ما بقي الدهر، كلما ازداد العاقل تفكرا، ازداد به فرحا وتبصرا.
{وَدِينِ الْحَقِّ} “ve hak din ile...”; yani boyun eğilen, âlemlerin Rabbine ibadet edilen din ile... O din haktır, doğrudur; onda hiçbir noksanlık yoktur ve ona hiçbir bozukluk arız olmaz. Bilakis emirleri kalplerin ve ruhların gıdası, bedenlerin huzurudur; yasaklarını terk etmek ise şer ve fesattan selâmete ermektir (٧). Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem kendisiyle gönderildiği hidayet ve hak din, onun doğruluğuna en büyük delil ve bürhandır. Bu, zaman var oldukça baki kalacak bir bürhandır; akıl sahibi düşündükçe onunla sevinci ve basireti artar.
13242. Metin
{لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ} أي: ليعليه على سائر الأديان، بالحجة والبرهان، ويظهر أهله القائمين به بالسيف والسنان، فأما نفس الدين، فهذا الوصف ملازم له في كل وقت، فلا يمكن أن يغالبه مغالب، أو يخاصمه مخاصم إلا فلجه وبلسه، وصار له الظهور والقهر، وأما المنتسبون إليه، فإنهم إذا قاموا به، واستناروا بنوره، واهتدوا بهديه، في مصالح دينهم ودنياهم، فكذلك لا يقوم لهم أحد، ولا بد أن يظهروا على أهل الأديان، وإذا ضيعوه واكتفوا منه بمجرد الانتساب إليه، لم ينفعهم ذلك، وصار إهمالهم له سبب تسليط الأعداء عليهم، ويعرف هذا، من استقرأ الأحوال ونظر في أول المسلمين وآخرهم
{لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ} “Onu bütün dinlere üstün kılmak için...”; yani hüccet ve delille diğer bütün dinlerin üzerine yüceltmek, kılıç ve mızrakla da onu ayakta tutan mensuplarını üstün kılmak için [gönderdi]. Dinin bizzat kendisine gelince; bu nitelik her daim onunla beraberdir. Hiçbir kimse ona üstün gelmeye çalışamaz veya onunla tartışmaya kalkışamaz ki [din] onu yenip susturmuş ve üstünlük ile galebe dinin olmuş olmasın. Ona intisap edenlere (bağlılarına) gelince; şayet onlar dini bihakkın ayakta tutar, onun nuruyla aydınlanır, din ve dünya maslahatlarında onun hidayetiyle yol alırlarsa, aynı şekilde kimse onların karşısında duramaz ve diğer din mensuplarına mutlaka üstün gelirler. Fakat onu zayi eder ve yalnızca ona mensup olmakla yetinirlerse bu durum kendilerine fayda vermez; onu ihmal etmeleri ise düşmanların başlarına musallat olmasına sebep olur. Durumları derinlemesine inceleyen, Müslümanların ilkine ve sonuna bakan kimse bunu [açıkça] anlar.
13243. Metin
{١٠-١٤} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ * يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ} .
{١٠-١٤} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ * يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ * يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ} “{10} Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? {11} Allah'a ve Resûlü'ne iman edersiniz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. {12} [Böyle yaparsanız Allah] sizin günahlarınızı bağışlar; sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur! {13} Seveceğiniz diğer bir şey daha var: Allah'tan bir zafer ve yakın bir fetih! Müminleri müjdele! {14} Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: 'Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?' demişti. Havariler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız' dediler. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir zümre iman etti, bir zümre de inkâr etti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.”
13244. Metin
هذه وصية ودلالة وإرشاد من أرحم الراحمين لعباده المؤمنين، لأعظم تجارة، وأجل مطلوب، وأعلى مرغوب، يحصل بها النجاة من العذاب الأليم، والفوز بالنعيم المقيم.
Bu, merhametlilerin en merhametlisinden mümin kullarına bir vasiyet, yol gösterme ve irşattır: En büyük ticarete, en yüce talebe ve en üstün arzuya dair bir irşattır ki onunla can yakıcı azaptan kurtuluş ve ebedî nimete kavuşma hâsıl olur.
13245. Metin
وأتى بأداة العرض الدالة على أن هذا أمر يرغب فيه كل متبصر، ويسمو إليه كل لبيب، فكأنه قيل: ما هذه التجارة التي هذا قدرها؟ فقال {تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} .
Her basiret sahibinin arzulayacağı ve her akıllının yüceleceği bir iş olduğuna delalet eden teklif/sunum edatıyla hitap etmiştir. Sanki: «Bu derece kıymetli olan ticaret nedir?» denilmiş, O da: {تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} “Allah'a ve Resûlü'ne iman edersiniz” buyurmuştur.
13246. Metin
ومن المعلوم أن الإيمان التام هو التصديق الجازم بما أمر الله بالتصديق به، المستلزم لأعمال الجوارح، ومن أجل أعمال الجوارح الجهاد في سبيل الله (١) فلهذا قال: {وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ} بأن تبذلوا نفوسكم ومهجكم، لمصادمة أعداء الإسلام، والقصد نصر دين الله وإعلاء كلمته، وتنفقون ما تيسر من أموالكم في ذلك المطلوب، فإن ذلك، ولو (٢) كان كريها للنفوس شاقا عليها، فإنه {خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} فإن فيه الخير الدنيوي، من النصر على الأعداء، والعز المنافي للذل والرزق الواسع، وسعة الصدر وانشراحه.
Malumdur ki tam iman, Allah'ın tasdik edilmesini emrettiği şeyleri kesin bir şekilde tasdik etmektir ve bu da azaların amellerini gerektirir. Azaların en yüce amellerinden biri de Allah yolunda cihattır (١). Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ} “mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” Yani İslam düşmanlarıyla çarpışmak için canlarınızı ve kanlarınızı feda edersiniz; maksat ise Allah'ın dinine yardım etmek ve kelimesini yüceltmektir; bu gaye uğruna mallarınızdan kolay geleni harcarsınız. Zira bu her ne kadar (٢) nefislere hoş gelmeyip zor gelse de, {خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Zira onda düşmanlara karşı zafer kazanmak, zillete aykırı olan izzet, bol rızık, göğüs genişliği ve ferahlığı gibi dünyevî hayır vardır.
13247. Metin
وفي الآخرة الفوز (٣) بثواب الله والنجاة من عقابه، ولهذا ذكر الجزاء في الآخرة، فقال: {يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ} وهذا شامل للصغائر والكبائر، فإن الإيمان بالله والجهاد في سبيله، مكفر للذنوب، ولو كانت كبائر.
Ahirette ise Allah'ın sevabını kazanmak (٣) ve O'nun cezasından kurtulmak vardır. Bu sebeple ahiretteki karşılığı zikrederek şöyle buyurmuştur: {يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ} “sizin günahlarınızı bağışlar.” Bu ise küçük ve büyük bütün günahları kapsar; zira Allah'a iman ve O'nun yolunda cihat, büyük günahlar bile olsa günahlara kefarettir.
13248. Metin
{وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} أي: من تحت مساكنها [وقصورها] وغرفها وأشجارها، أنهار من ماء غير آسن، وأنهار من لبن لم يتغير طعمه، وأنهار من خمر لذة للشاربين، وأنهار من عسل مصفى، ولهم فيها من كل الثمرات، {وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ} أي: جمعت كل طيب، من علو وارتفاع، وحسن بناء وزخرفة، حتى إن أهل الغرف من أهل عليين، يتراءاهم أهل الجنة كما يتراءى الكوكب الدري في الأفق الشرقي أو الغربي، وحتى إن بناء الجنة بعضه من لبن ذهب [وبعضه من] لبن فضة، وخيامها من اللؤلؤ والمرجان، وبعض المنازل من الزمرد والجواهر الملونة بأحسن الألوان، حتى إنها من صفائها يرى ظاهرها من باطنها، وباطنها من ظاهرها، وفيها من الطيب والحسن ما لا يأتي عليه وصف الواصفين، ولا خطر على قلب أحد من العالمين، لا يمكن أن يدركوه حتى يروه، ويتمتعوا بحسنه وتقر أعينهم به، ففي تلك الحالة، لولا أن الله خلق أهل الجنة، وأنشأهم نشأة كاملة لا تقبل العدم، لأوشك أن يموتوا من الفرح، فسبحان من لا يحصي أحد من خلقه ثناء عليه، بل هو كما أثنى على نفسه وفوق ما يثني عليه عباده (٤) وتبارك الجليل الجميل، الذي أنشأ دار النعيم، وجعل فيها من الجلال والجمال ما يبهر عقول الخلق ويأخذ بأفئدتهم.
{وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar”; yani meskenlerinin, [saraylarının], köşklerinin ve ağaçlarının altından... Bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar... Orada onlar için her türlü meyve vardır. {وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ} “ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere [koyar]”; yani yükseklik, yücelik, güzel bina ve süsleme bakımından her türlü güzelliği toplamış meskenler... Öyle ki İlliyyûn ehli olan köşk sahiplerini, cennet ehli doğu veya batı ufkunda parıldayan parlak bir yıldızı görür gibi seyrederler. Hatta cennetin binasının bir kısmı altın tuğladan, [bir kısmı da] gümüş tuğladandır; çadırları inci ve mercandan, bazı menzilleri ise zümrüt ve en güzel renklerle bezenmiş cevherlerdendir; öyle ki berraklığından dışı içinden, içi de dışından görünür. Orada vasfedenlerin nitelemesine sığmayan ve âlemlerden hiçbirinin kalbinden geçmemiş olan öyle hoşluk ve güzellik vardır ki onu görmedikçe, güzelliğinden zevk alıp gözleri aydın olmadıkça onu idrak edemezler. İşte o durumda, şayet Allah cennet ehlini yaratıp onları yokluğu kabul etmeyen mükemmel bir yaratılışla var etmemiş olsaydı, neredeyse sevinçten öleceklerdi! Yaratıklarından hiçbirinin Kendisine olan senâyı sayamayacağı Zât münezzehtir; bilakis O, Kendisini övdüğü gibidir ve kullarının Kendisini övdüğünün çok üstündedir (٤). Nimet yurdunu var eden, orada yaratılmışların akıllarını hayrette bırakan ve kalplerini cezbeden celâl ve cemâl kılan el-Celîl ve el-Cemîl olan Allah ne yücedir!
13249. Metin
وتعالى من له الحكمة التامة، التي من جملتها، أنه الله لو أرى الخلائق الجنة حين خلقها (٥) ونظروا إلى ما فيها من النعيم لما تخلف عنها أحد، ولما هناهم العيش في هذه الدار المنغصة، المشوب نعيمها بألمها، وسرورها (٦) بترحها.
Kusursuz hikmet sahibi olan Zât ne yücedir! O hikmetin bir parçası da şudur: Şayet Allah mahlûkatı yarattığında onlara cenneti gösterseydi (٥) ve onlar cennetteki nimetlere baksalardı, hiç kimse ondan geri kalmazdı; nimeti elemiyle, sevinci (٦) kederiyle karışık olan bu kederli yurtta yaşamak onlara asla tat vermezdi.
13250. Metin
وسميت الجنة جنة عدن، لأن أهلها مقيمون فيها، لا يخرجون منها أبدا، ولا يبغون عنها حولا ذلك الثواب الجزيل، والأجر الجميل، الفوز العظيم، الذي لا فوز مثله، فهذا الثواب الأخروي.
Cennete «Adn cenneti» denilmiştir; çünkü ehli orada ikamet eder, oradan asla çıkmaz ve oradan başka bir yere ayrılmak istemez. İşte bu bol mükâfat ve güzel ecir, benzeri bulunmayan büyük kurtuluştur! Ahiret sevabı işte budur.
13251. Metin
وأما الثواب الدنيوي لهذه التجارة، فذكره بقوله: {وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا} أي: ويحصل لكم خصلة أخرى تحبونها وهي: {نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ} [لكم] على الأعداء، يحصل به العز والفرح، {وَفَتْحٌ قَرِيبٌ} تتسع به دائرة الإسلام، ويحصل به الرزق الواسع، فهذا جزاء المؤمنين المجاهدين، وأما المؤمنون من غير أهل الجهاد، [إذا قام غيرهم بالجهاد] (٧) فلم يؤيسهم الله تعالى من فضله وإحسانه، بل قال: {وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ} أي: بالثواب العاجل والآجل، كل على حسب إيمانه، وإن كانوا لا يبلغون مبلغ المجاهدين في سبيل الله، كما قال النبي ﷺ: " إن في الجنة مائة درجة ما بين كل درجتين كما بين السماء والأرض، أعدها الله للمجاهدين في سبيله " (٨)
Bu ticaretin dünyevî sevabına gelince, onu şu buyruğuyla zikretmiştir: {وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا} “Seveceğiniz diğer bir şey daha var”; yani seveceğiniz başka bir haslet daha elde edersiniz ki o da: Düşmanlara karşı [size] izzet ve sevinç kazandıracak olan {نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ} “Allah'tan bir zafer” {وَفَتْحٌ قَرِيبٌ} “ve yakın bir fetih!” ki onunla İslam dairesi genişler ve bol rızık hâsıl olur. İşte cihat eden müminlerin mükâfatı budur. Cihat ehli olmayan müminlere gelince [başkaları cihat ettiği vakit] (٧), Yüce Allah onları lütfundan ve ihsanından ümitsiz kılmamış, bilakis: {وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminleri müjdele!” buyurmuştur. Yani herkes imanına göre peşin ve gecikmeli sevapla müjdelenir; her ne kadar Allah yolunda cihat edenlerin mertebesine ulaşamasalar da... Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz cennette yüz derece vardır ki her iki derecenin arası gökle yer arası kadardır; Allah onu kendi yolunda cihat edenler için hazırlamıştır» (٨).
13252. Metin
ثم قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ} [أي:] بالأقوال والأفعال، وذلك بالقيام بدين الله، والحرص على إقامته (٩) على الغير، وجهاد من عانده ونابذه، بالأبدان والأموال، ومن نصر الباطل بما يزعمه من العلم ورد الحق، بدحض حجته، وإقامة الحجة عليه، والتحذير منه.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ} “Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun!” [Yani:] Sözler ve fiillerle... Bu da Allah'ın dinini ayakta tutmak, onu başkaları üzerinde de ikame etmeye (٩) hırslı olmak, ona inat ve düşmanlık edene karşı canlarla ve mallarla cihat etmek, ilim zannettiği şeylerle bâtıla yardım edip hakkı reddeden kimsenin ise delilini çürütmek, aleyhine hüccet ikame etmek ve ondan sakındırmak suretiyle olur.
13253. Metin
ومن نصر دين الله، تعلم كتاب الله وسنة رسوله، والحث على ذلك، [والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر] .
Allah'ın dinine yardım etmenin bir kısmı da Allah'ın Kitabı'nı ve Resûlü'nün sünnetini öğrenmek, buna teşvik etmek [ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmektir].
13254. Metin
ثم هيج الله المؤمنين بالاقتداء بمن قبلهم من الصالحين بقوله: {كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ} أي: قال لهم عارضا ومنهضا (١٠) من يعاونني ويقوم معي في نصرتي لدين الله، ويدخل مدخلي، ويخرج مخرجي؟
Sonra Allah, kendilerinden önceki salihlere uymaları konusunda müminleri şu buyruğuyla gayrete getirdi: {كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ} “Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: 'Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?' demişti.” Yani onlara sunarak ve onları teşvik ederek (١٠): «Allah'ın dinine yardım etmemde bana kim yardım eder, benimle birlikte kim kıyam eder; benim girdiğim yere girip çıktığım yerden kim çıkar?» demişti.
13255. Metin
فابتدر الحواريون، فقالوا: {نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ} فمضى عيسى ﵇ على أمر الله ونصر دينه، هو ومن معه من الحواريين، {فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ} بسبب دعوة عيسى والحواريين، {وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ} منهم، فلم ينقادوا لدعوتهم، فجاهد المؤمنون الكافرين، {فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ} أي: قويناهم ونصرناهم عليهم.
Bunun üzerine havariler öne atılarak: {نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ} “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” dediler. İsa -aleyhisselâm- ve beraberindeki havariler Allah'ın emri ve dinine yardım üzere yürüdüler. İsa'nın ve havarilerin daveti sebebiyle {فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrailoğullarından bir zümre iman etti”, {وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ} “bir zümre de inkâr etti”; onların davetine boyun eğmediler. Müminler de kâfirlerle cihat ettiler. {فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ} “Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik”; yani onları güçlendirdik ve onlara karşı üstün kıldık.
13256. Metin
{فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ} عليهم وقاهرين [لهم] ، فأنتم يا أمة محمد، كونوا أنصار الله ودعاة دينه، ينصركم الله كما نصر من قبلكم، ويظهركم على عدوكم.
{فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ} “Böylece üstün geldiler”; onlara galebe çaldılar ve [onları] kahrettiler. Siz de ey Muhammed ümmeti! Allah'ın yardımcıları ve dininin davetçileri olun ki sizden öncekilere yardım ettiği gibi Allah size de yardım etsin ve sizi düşmanınıza üstün kılsın!
13257. Metin
تمت ولله الحمد ١١
[Sure tefsiri] tamamlandı, Allah'a hamdolsun.11