13285. Metin
مدنية
Medenîdir.
13286. Metin
{١-٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ * اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لا يَفْقَهُونَ * وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ *} .
{١-٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ * اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لا يَفْقَهُونَ * وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ *} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Münafıklar sana geldikleri zaman: 'Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah'ın elçisisin' derler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar! {2} Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! {3} Bu, onların iman edip sonra inkâr etmelerindendir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık anlamazlar. {4} Onları gördüğün zaman kalıpları/cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki [duvara] dayandırılmış kütükler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır; onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da [haktan] döndürülüyorlar!”
13287. Metin
لما قدم النبي ﷺ المدينة، وكثر المسلمون في المدينة واعتز الإسلام بها (١) ، صار أناس من أهلها من الأوس والخزرج، يظهرون الإيمان ويبطنون الكفر، ليبقى جاههم، وتحقن دماؤهم، وتسلم أموالهم، فذكر الله من أوصافهم ما به يعرفون، لكي يحذر العباد منهم، ويكونوا منهم على بصيرة، فقال: {إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا} على وجه الكذب: {نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ} وهذه الشهادة من المنافقين على وجه الكذب والنفاق، مع أنه لا حاجة لشهادتهم في تأييد رسوله، فإن {اللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ} في قولهم ودعواهم، وأن ذلك ليس بحقيقة منهم.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde, Medine'de Müslümanlar çoğalıp İslam orada güç kazanınca (١), Evs ve Hazrec ahalisinden bazı kimseler mevkileri baki kalsın, kanları dökülmesin ve malları korunsun diye imanı açığa vurup küfrü gizlemeye başladılar. Allah kullar onlardan sakınsın ve onlara karşı basiretli davransın diye kendileriyle tanınacakları vasıflarını zikrederek şöyle buyurdu: {إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا} “Münafıklar sana geldikleri zaman” yalan yere: {نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ} “'Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah'ın elçisisin' derler.” Münafıkların bu şehadeti yalan ve nifak üzeredir; hâlbuki Resûlü'nü teyit etmede onların şehadetine hiçbir ihtiyaç yoktur: {اللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ} “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar!” Yani sözlerinde ve iddialarında yalancıdırlar ve bu onların gerçek inancı değildir.
13288. Metin
{اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} أي: ترسًا يتترسون بها من نسبتهم إلى النفاق.
{اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} “Yeminlerini bir kalkan edindiler”; yani kendilerine nifak nispet edilmesinden korundukları bir kalkan edindiler.
13289. Metin
فصدوا عن سبيله بأنفسهم، وصدوا غيرهم ممن يخفى عليه حالهم، {إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} حيث أظهروا الإيمان وأبطنوا الكفر، وأقسموا على ذلك وأوهموا صدقهم.
Böylece hem kendileri Allah yolundan yüz çevirdiler hem de hallerini bilmeyen başkalarını alıkoydular. {إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!” Zira imanı açığa vurup küfrü gizlediler, bunun üzerine yemin ettiler ve doğru sözlü oldukları vehmini verdiler.
13290. Metin
{ذَلِكَ} الذي زين لهم النفاق {بـ} سبب أنهم لا يثبتون على الإيمان.
Onlara nifakı süsleyen {ذَلِكَ} “bu durum”, iman üzere sebat etmeyişleri {بـ} “sebebiyledir.”
13291. Metin
بل {آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ} بحيث لا يدخلها الخير أبدًا، {فَهُمْ لا يَفْقَهُونَ} ما ينفعهم، ولا يعون ما يعود بمصالحهم.
Bilakis {آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ} “iman edip sonra inkâr ettiler. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir”; öyle ki oraya asla hayır girmez; {فَهُمْ لا يَفْقَهُونَ} “artık anlamazlar”; kendilerine fayda verecek olanı anlamaz ve maslahatlarına dönecek olanı kavrayamazlar.
13292. Metin
{وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ} من روائها ونضارتها، {وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ} أي: من حسن منطقهم تستلذ لاستماعه، فأجسامهم وأقوالهم معجبة، ولكن ليس وراء ذلك من الأخلاق الفاضلة والهدى الصالح شيء، ولهذا قال: {كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ} لا منفعة فيها، ولا ينال منها إلا الضرر المحض، {يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ} وذلك لجبنهم وفزعهم وضعف قلوبهم، والريب الذي في قلوبهم (٢) يخافون أن يطلع عليهم.
Görkem ve parlaklıklarından ötürü {وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ} “Onları gördüğün zaman kalıpları/cüsseleri hoşuna gider.” {وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ} “Konuşurlarsa sözlerini dinlersin”; yani konuşmalarının güzelliğinden onu dinlemekten lezzet alırsın. Cüsseleri ve sözleri hayranlık uyandırıcıdır; fakat bunun arkasında faziletli ahlaktan ve salih hidayetten hiçbir şey yoktur. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ} “Onlar sanki [duvara] dayandırılmış kütükler gibidirler.” Kendilerinde hiçbir fayda yoktur ve onlardan sırf zarardan başka bir şey elde edilmez. {يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ} “Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu da korkaklıkları, ürkeklikleri, kalplerinin zayıflığı ve kalplerindeki şüphe sebebiyledir (٢); foyalarının meydana çıkmasından korkarlar.
13293. Metin
فهؤلاء {هُمُ الْعَدُوُّ} على الحقيقة، لأن العدو البارز المتميز، أهون من العدو الذي لا يشعر به، وهو مخادع ماكر، يزعم أنه ولي، وهو العدو المبين، {فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ} أي: كيف يصرفون عن الدين الإسلامي بعد ما تبينت أدلته، واتضحت معالمه، إلى الكفر الذي لا يفيدهم إلا الخسار والشقاء.
İşte bunlar gerçekte {هُمُ الْعَدُوُّ} “asıl düşmandırlar”; çünkü açık ve belirgin olan düşman, fark edilmeyen, hilekâr ve sinsi olan, dost olduğunu iddia ettiği hâlde apaçık düşman olandan daha ehvendir. {فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ} “Onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da [haktan] döndürülüyorlar?” Yani delilleri apaçık ortaya konduktan ve işaretleri belirginleştikten sonra İslâm dininden1, kendilerine hüsran ve bedbahtlıktan başka bir şey kazandırmayacak olan inkâra nasıl da çevriliyorlar?2
13294. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ * سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} .
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ * سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “{5} Onlara: 'Gelin, Allah'ın elçisi sizin için bağışlanma dilesin' denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. {6} Onlar için bağışlanma dilesen de dilemesen de onlar için birdir; Allah onları asla bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, yoldan çıkmış fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”
13295. Metin
{وَإِذَا قِيلَ} لهؤلاء المنافقين {تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ} عما صدر منكم، لتحسن أحوالكم، وتقبل أعمالكم، امتنعوا من ذلك أشد الامتناع، و {لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ} امتناعًا من طلب الدعاء من الرسول، {وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ} عن الحق بغضًا له {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} عن اتباعه بغيًا وعنادًا، فهذه حالهم عندما يدعون إلى طلب الدعاء من الرسول، وهذا من لطف الله وكرامته لرسوله، حيث لم يأتوا إليه، فيستغفر لهم، فإنه سواء استغفر لهم أم لم يستغفر لهم فلن يغفر الله لهم، وذلك لأنهم قوم فاسقون، خارجون عن طاعة الله، مؤثرون للكفر على الإيمان، فلذلك لا ينفع فيهم استغفار الرسول، لو استغفر لهم كما قال تعالى: {اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ} {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} .
Bu münafıklara {وَإِذَا قِيلَ} “denildiği zaman:” {تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ} “Gelin, Allah'ın elçisi sizin için bağışlanma dilesin!” Sadır olan kusurlarınızdan ötürü; ta ki halleriniz güzelleşsin ve amelleriniz kabul edilsin... Bundan son derece kaçındılar ve Resûl'den dua talep etmekten kaçınarak {لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ} “başlarını çevirdiler.” Ona duydukları buğuz sebebiyle {وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ} “onların haktan yüz çevirdiklerini”, azgınlık ve inatla ona tabi olmaktan {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} “büyüklük tasladıklarını görürsün.” Resûl'den dua istemeye davet edildiklerinde halleri işte böyledir. Onların yanına gelip de onlar için bağışlanma dilememesi, Allah'ın Resûlü'ne bir lütfu ve ikramıdır; zira onlar için bağışlanma dilese de dilemese de Allah onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü onlar Allah'ın itaatinden çıkmış, küfrü imana tercih etmiş fasık bir topluluktur. Bu sebeple Resûl onlar için bağışlanma dilese bile bunun onlara hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “{اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ} Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme; onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen de Allah onları asla bağışlamayacaktır.” {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Şüphesiz Allah, yoldan çıkmış fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”
13296. Metin
{٧-٨} {هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَفْقَهُونَ * يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} .
{٧-٨} {هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَفْقَهُونَ * يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} “{7} Onlar: 'Allah'ın elçisinin yanında bulunanlara infak etmeyin ki dağılıp gitsinler!' diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır; fakat münafıklar anlamazlar. {8} Diyorlar ki: 'Andolsun Medine'ye dönersek, en üstün/şerefli olan, en alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.' Oysa izzet/üstünlük Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir; fakat münafıklar bilmezler.”
13297. Metin
وهذا من شدة عداوتهم للنبي ﷺ، والمسلمين، لما رأوا اجتماع أصحابه وائتلافهم، ومسارعتهم في مرضاة الرسول ﷺ، قالوا بزعمهم الفاسد:
Bu, onların Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlara olan şiddetli düşmanlıklarındandır. Ashabının toplanıp kaynaştığını, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem rızasına koştuklarını görünce bâtıl zanlarınca şöyle dediler:
13298. Metin
{لا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا} فإنهم - بزعمهم - لولا أموال المنافقين ونفقاتهم عليهم، لما اجتمعوا في نصرة دين الله، وهذا من أعجب العجب، أن يدعى هؤلاء المنافقون الذين هم أحرص الناس على خذلان الدين، وأذية المسلمين، مثل هذه الدعوى، التي لا تروج إلا على من لا علم له بحقائق الأمور (١) ولهذا قال الله ردًا لقولهم: {وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} فيؤتي الرزق من يشاء، ويمنعه من يشاء، وييسر الأسباب لمن يشاء، ويعسرها على من يشاء، {وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَفْقَهُونَ} فلذلك قالوا تلك المقالة، التي مضمونها أن خزائن الرزق في أيديهم، وتحت مشيئتهم.
{لا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا} “Allah'ın elçisinin yanında bulunanlara infak etmeyin ki dağılıp gitsinler!” Zira iddialarına göre, münafıkların malları ve onlara yaptıkları harcamalar olmasaydı Allah'ın dinine yardım etmek üzere bir araya gelmezlerdi! Dini yüzüstü bırakmaya ve Müslümanlara eziyet etmeye insanların en hırslısı olan bu münafıkların, ancak işlerin hakikatinden habersiz kimselere (١) yutturulabilecek böyle bir iddiada bulunmaları şaşılacak şeylerin en şaşırtıcısıdır! Bu sebeple Allah onların sözünü reddederek şöyle buyurmuştur: {وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır.” O, rızkı dilediğine verir, dilediğinden meneder; sebepleri dilediğine kolaylaştırır, dilediğine zorlaştırır. {وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَفْقَهُونَ} “Fakat münafıklar anlamazlar.” Bu sebeple rızık hazinelerinin kendi ellerinde ve kendi iradeleri altında olduğu manasını içeren bu sözü söylemişlerdir.
13299. Metin
{يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ} وذلك في غزوة المريسيع، حين صار بين بعض المهاجرين والأنصار، بعض كلام كدر الخواطر، ظهر حينئذ نفاق المنافقين، وأظهروا ما في نفوسهم (٢) .
{يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ} “Diyorlar ki: 'Andolsun Medine'ye dönersek, en üstün/şerefli olan, en alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.'” Bu hadise Müreysî Gazvesi'nde vuku buldu. Bazı Muhacirler ile Ensar arasında gönülleri kıran bazı sözler cereyan edince, o vakit münafıkların nifakı açığa çıktı ve içlerindekini ortaya döktüler (٢).
13300. Metin
وقال كبيرهم، عبد الله بن أبي بن سلول: ما مثلنا ومثل هؤلاء -يعني المهاجرين- إلا كما قال القائل: " غذ كلبك يأكلك " (٣)
Elebaşları Abdullah b. Übey b. Selûl şöyle dedi: «Bizimle bunların -yani Muhacirlerin- misali, ancak söyleyenin: 'Besle köpeğini, seni yesin' (٣) sözü gibidir!»
13301. Metin
وقال: لئن رجعنا إلى المدينة {لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ} بزعمه أنه هو وإخوانه من المنافقين الأعزون، وأن رسول الله ومن معه ٤ هم الأذلون، والأمر بعكس ما قال هذا المنافق، فلهذا قال [تعالى:] {وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} فهم الأعزاء، والمنافقون وإخوانهم من الكفار [هم] الأذلاء. {وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} [ذلك] فلذلك زعموا أنهم الأعزاء، اغترارًا بما هم عليه من الباطل، ثم قال تعالى:
Ve şöyle dedi: Andolsun Medine'ye dönersek {لَيُخْرِجَنَّ الأعَزُّ مِنْهَا الأذَلَّ} “en üstün/şerefli olan, en alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.” Kendisinin ve münafıklardan olan kardeşlerinin en üstün ve şerefli, Allah Resûlü ile beraberinde bulunanların 4 ise en alçak kimseler olduğu zannıyla [böyle dedi]. Hâlbuki durum, bu münafığın söylediğinin tam aksinedir. Bu sebeple [Yüce Allah] şöyle buyurmuştur: {وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} “Hâlbuki asıl izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir.” Dolayısıyla asıl izzet ve şeref sahibi olanlar onlardır; münafıklar ile onların kâfirlerden olan kardeşleri [ise] en alçak kimselerdir. {وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} “Fakat münafıklar [bunu] bilmezler.” [Bunu bilmedikleri] için de üzerinde bulundukları bâtıla aldanarak kendilerinin üstün ve şerefli olduğunu iddia ettiler. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:
13302. Metin
{٩-١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ * وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِ إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ * وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} .
{٩-١١} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ * وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِ إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ * وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “{9} Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ın zikrinden alıkoymasın! Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. {10} Sizden birine ölüm gelip de: 'Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip salihlerden olsaydım!' demeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin! {11} Allah, eceli geldiği zaman hiçbir nefsi asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
13303. Metin
يأمر تعالى عباده المؤمنين بالإكثار من ذكره، فإن في ذلك الربح والفلاح، والخيرات الكثيرة، وينهاهم أن تشغلهم أموالهم وأولادهم عن ذكره، فإن محبة المال والأولاد مجبولة عليها أكثر النفوس، فتقدمها على محبة الله، وفي ذلك الخسارة العظيمة، ولهذا قال تعالى: {وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ} أي: يلهه ماله وولده، عن ذكر الله {فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} للسعادة الأبدية، والنعيم المقيم، لأنهم آثروا ما يفنى على ما يبقى، قال تعالى: {إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} .
Yüce Allah mümin kullarına Kendisini çokça zikretmelerini emretmektedir; zira bunda kazanç, kurtuluş ve pek çok hayır vardır. Onları mallarının ve evlatlarının Kendisini zikretmekten meşgul edip alıkoymasından nehyetmektedir. Çünkü mal ve evlat sevgisi çoğu nefsin fıtratında vardır; dolayısıyla onu Allah sevgisinin önüne geçirirler ki bunda büyük bir hüsran vardır. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ} “Kim bunu yaparsa”; yani malı ve evladı onu Allah'ın zikrinden alıkoyarsa, {فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir”; ebedî saadeti ve daimî nimeti kaybedenlerdir; çünkü fani olanı baki olana tercih etmişlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “{إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} Doğrusu mallarınız ve evlatlarınız bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.”
13304. Metin
وقوله: {وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ} يدخل في هذا، النفقات الواجبة، من الزكاة والكفارات (١) ونفقة الزوجات، والمماليك، ونحو ذلك، والنفقات المستحبة، كبذل المال في جميع المصالح، وقال: {مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ} ليدل ذلك على أنه تعالى، لم يكلف العباد من النفقة، ما يعنتهم ويشق عليهم، بل أمرهم بإخراج جزء (٢) مما رزقهم الله الذي يسره لهم (٣) ويسر لهم أسبابه.
O'nun şu buyruğu: {وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ} “size rızık olarak verdiklerimizden infak edin”; zekât, kefaretler (١), eşlerin ve cariyelerin/kölelerin nafakası gibi vacip nafakalar ile bütün hayır yollarına mal sarf etmek gibi müstehap nafakalar bu kapsama girer. {مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ} “size rızık olarak verdiklerimizden” buyurmuştur ki Yüce Allah'ın kullara güç yetiremeyecekleri ve kendilerine ağır gelecek bir infak yüklemediğini, bilakis Allah'ın kendilerine kolaylaştırdığı (٣) ve sebeplerini lütfettiği rızıklardan sadece bir kısmını (٢) çıkarmalarını emrettiğini göstersin.
13305. Metin
فليشكروا الذي أعطاهم، بمواساة إخوانهم المحتاجين، وليبادروا بذلك، الموت الذي إذا جاء، لم يمكن العبد أن يأتي بمثقال ذرة من الخير، ولهذا قال: {مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ} متحسرًا على ما فرط في وقت الإمكان، سائلا الرجعة التي هي محال: {رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ} أي: لأتدارك ما فرطت فيه، {فَأَصَّدَّقَ} من مالي، ما به أنجو من العذاب، وأستحق به جزيل الثواب، {وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ} بأداء المأمورات كلها، واجتناب المنهيات، ويدخل في هذا، الحج وغيره، وهذا السؤال والتمني، قد فات وقته، ولا يمكن تداركه، ولهذا قال: {وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا} المحتوم لها {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} من خير وشر، فيجازيكم على ما علمه منكم، من النيات والأعمال.
Öyleyse muhtaç kardeşlerine yardım ederek kendilerine verene şükretsinler ve geldiği zaman kulun zerre ağırlığınca hayır işlemesine imkân bırakmayan ölüme karşı bu infakla acele etsinler! Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ} “Sizden birine ölüm gelip de ... demeden önce”; imkân vaktinde ihmal ettiği şeylere hasret duyarak ve imkânsız olan geri dönüşü talep ederek: {رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ} “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin!” Yani ihmal ettiğim şeyleri telafi edeyim de {فَأَصَّدَّقَ} “sadaka vereyim”; malımdan azaptan kurtulacağım ve bol mükâfata hak kazanacağım miktarı vereyim; {وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ} “ve salihlerden olayım!” Bütün emirleri yerine getirip yasaklardan kaçınarak... Hac ve diğer ibadetler de bu kabildendir. Ancak bu talep ve temenninin vakti geçmiş olup telafisi mümkün değildir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا} “Allah, eceli geldiği zaman hiçbir nefsi asla ertelemez”; kendisi için takdir edilen eceli... {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Hayır ve şerden yaptıklarınızdan... Dolayısıyla niyetlerinizden ve amellerinizden bildiği şeylerin karşılığını size verecektir.
13306. Metin
تم تفسير سورة المنافقين،
Münafıkûn suresinin tefsiri tamamlandı.
13307. Metin
ولله الحمد
Hamd Allah'a mahsustur.