13309. Metin
[وهي مكية]
[Bu sure Mekkîdir.]
13310. Metin
{١-٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ * يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} .
{١-٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ * يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir. {2} Sizi yaratan O'dur. Buna rağmen kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. {3} Gökleri ve yeri hak ile yarattı, size şekil verdi ve şekillerinizi en güzel kıldı. Dönüş de ancak O'nadır. {4} Göklerde ve yerde olanı bilir; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
13311. Metin
هذه الآيات [الكريمات] ، مشتملات على جملة كثيرة واسعة، من أوصاف الباري العظيمة، فذكر كمال ألوهيته تعالى، وسعة غناه، وافتقار جميع الخلائق إليه، وتسبيح من في السماوات والأرض بحمد ربها، وأن الملك كله لله، فلا يخرج مخلوق عن ملكه، والحمد كله له، حمد على ما له من صفات الكمال، وحمد على ما أوجده من الأشياء، وحمد على ما شرعه من الأحكام، وأسداه من النعم.
Bu [kerîm] ayetler, Bâri Teâlâ'nın yüce vasıflarından pek çok ve geniş bir kısmı içermektedir: Yüce Allah'ın uluhiyetinin kemalini, zenginliğinin genişliğini, bütün mahlûkatın O'na muhtaç olduğunu, göklerde ve yerde bulunanların Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini, bütün mülkün Allah'a ait olup hiçbir mahlukun O'nun mülkünün dışına çıkamayacağını ve bütün hamdlerin O'na mahsus olduğunu zikretmiştir: Sahip olduğu kemal sıfatlarına hamd, var ettiği varlıklara hamd, teşri kıldığı hükümlere ve bahşettiği nimetlere hamd...
13312. Metin
وقدرته شاملة، لا يخرج عنها موجود، فلا يعجزه شيء يريده.
O'nun kudreti her şeyi kuşatmıştır; hiçbir varlık O'nun kudretinin dışına çıkamaz ve dilediği hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
13313. Metin
وذكر أنه خلق العباد، وجعل منهم المؤمن والكافر، فإيمانهم وكفرهم كله، بقضاء الله وقدره، وهو الذي شاء ذلك منهم، بأن جعل لهم قدرة وإرادة، بها يتمكنون من كل ما يريدون من الأمر والنهي، {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} .
Kulları yarattığını, içlerinden mümin ve kâfir kıldığını zikretmiştir; dolayısıyla onların imanı da küfrü de bütünüyle Allah'ın kaza ve kaderiyledir. Emir ve nehiyden diledikleri her şeyi yapabilmelerini sağlayan bir kudret ve iradeyi onlara vermek suretiyle bunu onlardan dileyen O'dur. {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
13314. Metin
فلما ذكر خلق الإنسان المكلف المأمور المنهي، ذكر خلق باقي المخلوقات، فقال: {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} أي: أجرامهما، [وجميع] ما فيهما، فأحسن خلقهما، {بِالْحَقِّ} أي: بالحكمة، والغاية المقصودة له تعالى، {وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ} كما قال تعالى: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} فالإنسان أحسن المخلوقات صورة، وأبهاها منظرًا. {وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} أي: المرجع يوم القيامة، فيجازيكم على إيمانكم وكفركم، ويسألكم عن النعم والنعيم، الذي أولاكموه ١ هل قمتم بشكره، أم لم تقوموا بشكره؟ ثم ذكر عموم علمه، فقال: {يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: من السرائر والظواهر، والغيب والشهادة. {وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} أي: بما فيها من الأسرار الطيبة، والخبايا الخبيثة، والنيات الصالحة، والمقاصد الفاسدة، فإذا كان عليمًا بذات الصدور، تعين على العاقل البصير، أن يحرص ويجتهد في حفظ باطنه، من الأخلاق الرذيلة، واتصافه بالأخلاق الجميلة.
[Allah], mükellef, emredilen ve nehyedilen insanın yaratılışını zikredince, diğer mahlûkatın yaratılışını da zikrederek şöyle buyurdu: {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} “Gökleri ve yeri yarattı.” Yani onların cisimlerini ve içlerindeki her şeyi [yarattı] ve yaratılışlarını güzel kıldı. {بِالْحَقِّ} “Hak ile” yani hikmetle ve Yüce Allah'ın murad ettiği gaye ile [yarattı]. {وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ} “Size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” İnsan, sûret bakımından mahlûkatın en güzeli ve görünüş bakımından en gösterişlisidir. {وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “Dönüş de ancak O'nadır.” Yani kıyamet günü dönüş O'nadır; imanınıza ve küfrünüze göre size karşılık verir ve size bahşettiği1 nimetlerden ve lütuflardan, onların şükrünü yerine getirip getirmediğinizi size sorar. Sonra ilminin kuşatıcılığını zikrederek şöyle buyurdu: {يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Göklerde ve yerde olanı bilir.” Yani gizli ve açık olanları, gaybı ve görünen âlemi [bilir]. {وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Yani göğüslerdeki tertemiz sırları, gizlenen çirkin şeyleri, salih niyetleri ve bozuk maksatları [bilir]. Mademki O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir; basiret sahibi akıllı kimseye düşen, iç âlemini rezil ahlaktan korumaya ve güzel ahlak ile bezenmeye hırs gösterip gayret etmektir.
13315. Metin
{٥-٦} {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ فَذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * ذَلِكَ بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ} .
{٥-٦} {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ فَذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * ذَلِكَ بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ} “{5} Daha önce inkâr edip de işlerinin vebalini tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için can yakıcı bir azap vardır. {6} Bunun sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık delillerle geliyordu da onlar: 'Bizi bir insan mı doğru yola iletecek?' dediler. Böylece inkâr ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi. Allah Ganî'dir (hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd'dir (her türlü övgüye layıktır).”
13316. Metin
لما ذكر تعالى من أوصافه الكاملة العظيمة، ما به يعرف ويعبد، ويبذل الجهد في مرضاته، وتجتنب مساخطه، أخبر بما فعل بالأمم السابقين، والقرون الماضين، الذين لم تزل أنباؤهم يتحدث بها المتأخرون، ويخبر بها الصادقون، وأنهم حين جاءتهم الرسل ١ بالحق، كذبوهم وعاندوهم، فأذاقهم الله وبال أمرهم في الدنيا، وأخزاهم فيها، {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} في [الدار] الآخرة، ولهذا ذكر السبب في هذه العقوبة فقال: {ذَلِكَ} النكال والوبال، الذي أحللناه بهم {بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} أي: بالآيات الواضحات، الدالة على الحق والباطل، فاشمأزوا، واستكبروا على رسلهم، {فقالوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا} أي: فليس لهم فضل علينا، ولأي: شيء خصهم الله دوننا، كما قال في الآية الأخرى: {قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} فهم حجروا فضل الله ومنته على أنبيائه أن يكونوا رسلا للخلق، واستكبروا عن الانقياد لهم، فابتلوا بعبادة الأحجار والأشجار ونحوها {فَكَفَرُوا} بالله {وَتَوَلَّوْا} عن طاعة الله، {وَاسْتَغْنَى اللَّهُ} عنهم، فلا يبالي بهم، ولا يضره ضلالهم شيئًا، {وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ} أي: هو الغني، الذي له الغنى التام المطلق، من جميع الوجوه، الحميد في أقواله وأفعاله وأوصافه.
Allah Teâlâ kendisiyle bilineceği, ibadet edileceği, rızasını kazanmak için çaba sarf edilip gazabından sakınılacağı mükemmel ve yüce sıfatlarını zikredince; sonraki nesillerin haberlerini dillerden düşürmediği ve doğru sözlü kimselerin aktardığı önceki ümmetlere ve geçmiş topluluklara neler yaptığını haber verdi. Nitekim elçiler1 onlara hak ile geldiğinde, onları yalanladılar ve onlara karşı inatlaştılar. Bunun üzerine Allah, dünyada işlerinin vebalini onlara tattırdı ve onları dünyada rezil etti. Ahiret [yurdunda] da {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “onlar için can yakıcı bir azap vardır”. Bundan dolayı bu cezanın sebebini zikrederek şöyle buyurdu: Başlarına indirdiğimiz {ذَلِكَ} “İşte bu” ceza ve vebal, {بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “peygamberlerinin kendilerine apaçık delillerle gelmiş olmasındandır”; yani hak ile bâtıla delalet eden apaçık ayetlerle [gelmelerindendir]. Fakat onlar bundan tiksinip peygamberlerine karşı büyüklük tasladılar, {فقالوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا} “ve: 'Bizi bir insan mı hidayete erdirecekmiş?' dediler”; yani 'Onların bize hiçbir üstünlüğü yoktur; Allah neden bizi bırakıp da onları seçti ki?' [dediler]. Nitekim diğer bir ayette şöyle buyrulmuştur: {قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “Peygamberleri onlara dedi ki: 'Biz de ancak sizin gibi birer insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur.'” Onlar, mahlûkata elçi olma hususunda Allah'ın lütfunu ve peygamberlerine olan ihsanını dar görüp kabullenmediler ve onlara boyun eğmeye karşı büyüklük tasladılar; bunun sonucunda da taşlara, ağaçlara ve benzerlerine tapmakla müptela kılındılar. {فَكَفَرُوا} Allah'ı “inkâr ettiler”, {وَتَوَلَّوْا} [ve] Allah'a itaatten “yüz çevirdiler”. {وَاسْتَغْنَى اللَّهُ} “Allah da [onlara] muhtaç olmadığını gösterdi”; dolayısıyla onlara aldırmaz ve onların sapıklığı O'na hiçbir şekilde zarar vermez. {وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ} “Allah Ganî'dir, Hamîd'dir”; yani O, her yönden tam ve mutlak zenginlik sahibi olan Ganî'dir; sözlerinde, fiillerinde ve sıfatlarında övülmeye layık olan Hamîd'dir.
13317. Metin
{٧} {زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْ وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} .
{٧} {زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْ وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} “{7} İnkâr edenler, asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: 'Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz; sonra da yaptıklarınız size mutlaka haber verilecektir. Bu ise Allah'a göre çok kolaydır.'”
13318. Metin
يخبر تعالى عن عناد الكافرين، وزعمهم الباطل، وتكذيبهم بالبعث بغير علم ولا هدى ولا كتاب منير، فأمر أشرف خلقه، أن يقسم بربه على بعثهم، وجزائهم بأعمالهم الخبيثة، وتكذيبهم بالحق، {وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} فإنه وإن كان عسيرًا بل متعذرًا بالنسبة إلى الخلق، فإن قواهم كلهم، لو اجتمعت (١) على إحياء ميت [واحد] ، ما قدروا على ذلك.
Yüce Allah, kâfirlerin inatçılığını, bâtıl iddialarını, hiçbir ilim, hidayet ve aydınlatıcı kitap olmaksızın dirilişi yalanladıklarını haber vermektedir. Mahlûkatının en şereflisine, onların diriltileceklerine, çirkin amellerinin ve hakkı yalanlamalarının cezasını göreceklerine dair Rabbine yemin etmesini emretti: {وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} “Bu ise Allah'a göre çok kolaydır.” Zira bu yaratılmışlara nispetle zor, hatta imkânsız olsa da -öyle ki bütün yaratılmışların güçleri [tek bir] ölüyü diriltmek için bir araya gelse (١) buna güç yetiremezlerdi-,
13319. Metin
وأما الله تعالى، فإنه إذا أراد أمرًا فإنما يقول له كن فيكون، قال تعالى: {وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأرْضِ إِلا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ} .
Yüce Allah'a gelince; O, bir şey dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأرْضِ إِلا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ} “Sûra üflenir; böylece Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi çarpılıp cansız yere serilir. Sonra ona bir daha üflenir; bir de bakarsın ki onlar ayağa kalkmış bakınıp duruyorlar.”
13320. Metin
{٨} {فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنَا وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} .
{٨} {فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنَا وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “{8} Artık Allah'a, Resûlü'ne ve indirdiğimiz nura (Kur'an'a) iman edin! Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
13321. Metin
لما ذكر تعالى إنكار من أنكر البعث، وأن ذلك [منهم] موجب كفرهم بالله وآياته، أمر بما يعصم من الهلكة والشقاء، وهو الإيمان بالله ورسوله وكتابه ١ وسماه الله نورًا، فإن النور ٢ ضد الظلمة، وما في الكتاب الذي أنزله الله من الأحكام والشرائع والأخبار، أنوار يهتدى بها في ظلمات الجهل المدلهمة، ويمشى بها في حندس الليل البهيم، وما سوى الاهتداء بكتاب الله، فهي علوم ضررها أكثر من نفعها، وشرها أكثر من خيرها، بل لا خير فيها ولا نفع، إلا ما وافق ما جاءت به الرسل، والإيمان بالله ورسوله وكتابه، يقتضي الجزم التام، واليقين الصادق بها، والعمل بمقتضى ذلك التصديق، من امتثال الأوامر، واجتناب المناهي ٣ {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} فيجازيكم بأعمالكم الصالحة والسيئة.
Yüce Allah, öldükten sonra dirilmeyi (ba's) inkâr edenlerin inkârını ve onların bu tutumunun Allah'ı ve O'nun ayetlerini inkâr etmelerinin bir sebebi olduğunu belirttikten sonra, helaktan ve bedbahtlıktan koruyacak olan şeyi emretti ki o da Allah'a, Resûlü'ne ve Kitabı'na iman etmektir 1. Allah onu (Kitabı) nur olarak isimlendirdi. Zira nur 2 karanlığın zıddıdır; Allah'ın indirdiği Kitap'ta bulunan hükümler, şeriatler ve haberler, cehaletin zifiri karanlıklarında kendileriyle doğru yolun bulunduğu ve kapkaranlık gecenin zifirinde kendileriyle yürünen nurlardır. Allah'ın Kitabı ile hidayet bulmanın dışındaki şeyler ise zararı faydasından, şerri hayrından daha çok olan ilimlerdir; hatta peygamberlerin getirdiklerine uygun olanlar müstesna, onlarda hiçbir hayır ve fayda yoktur. Allah'a, Resûlü'ne ve Kitabı'na iman etmek; bunlara dair tam bir kesinlik ve samimi bir yakin beslemeyi, emirleri yerine getirip yasaklardan sakınarak 3 bu tasdikin gereğiyle amel etmeyi gerektirir. { وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; dolayısıyla iyi ve kötü amellerinizin karşılığını size verecektir.
13322. Metin
{٩-١٠} {يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذَلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} .
{٩-١٠} {يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذَلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “{9} Toplanma günü için sizi bir araya getireceği gün... İşte o gün, aldanma ve kazanç günüdür (yevmü't-tegâbün). Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur!”
13323. Metin
يعني: اذكروا يوم الجمع الذي يجمع الله به الأولين والآخرين، ويقفهم موقفًا هائلا عظيمًا، وينبئهم بما عملوا، فحينئذ يظهر الفرق والتفاوت بين الخلائق، ويرفع أقوام إلى أعلى عليين، في الغرف العاليات، والمنازل المرتفعات، المشتملة على جميع اللذات والشهوات، ويخفض أقوام إلى أسفل سافلين، محل الهم والغم، والحزن، والعذاب الشديد، وذلك نتيجة ما قدموه لأنفسهم، وأسلفوه أيام حياتهم، ولهذا قال: {ذَلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِ} .
Yani: Allah'ın öncekileri ve sonrakileri bir araya toplayacağı, onları dehşetli ve muazzam bir duruş yerinde durduracağı ve yaptıklarını kendilerine haber vereceği toplanma gününü hatırlayın! İşte o vakit mahlûkat arasındaki fark ve tefavüt açığa çıkar: Kimi topluluklar en yüksek İlliyyûn'a; bütün lezzet ve arzuları içeren yüksek köşklere ve yüce menzillere yükseltilir; kimi topluluklar ise aşağıların aşağısına; gam, keder, hüzün ve şiddetli azap mahalline indirilir. Bu ise hayatları boyunca nefisleri için önden takdim edip işledikleri şeylerin neticesidir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {ذَلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِ} “İşte o gün, aldanma ve kazanç günüdür (yevmü't-tegâbün).”
13324. Metin
أي: يظهر فيه التغابن والتفاوت بين الخلائق، ويغبن المؤمنون الفاسقين، ويعرف المجرمون أنهم على غير شيء، وأنهم هم الخاسرون، فكأنه قيل: بأي شيء يحصل الفلاح والشقاء والنعيم والعذاب؟
Yani o gün mahlûkat arasındaki tegâbün (kâr ve zarar/aldanma) ve tefavüt ortaya çıkar; müminler fasıkları geride bırakıp kâra geçerler; mücrimler ise hiçbir tutanakları bulunmadığını ve asıl kaybedenlerin kendileri olduğunu anlarlar. Sanki: «Kurtuluş, bedbahtlık, nimet ve azap ne ile hâsıl olur?» denilmiştir.
13325. Metin
فذكر تعالى أسباب ذلك بقوله: {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ} [أي:] إيمانًا تامًا، شاملا لجميع ما أمر الله بالإيمان به، {وَيَعْمَلْ صَالِحًا} من الفرائض والنوافل، من أداء حقوق الله وحقوق عباده. {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} فيها ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، وتختاره الأرواح، وتحن إليه القلوب، ويكون نهاية كل مرغوب، {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} .
Yüce Allah bunun sebeplerini şu buyruğuyla zikretti: {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ} “Kim Allah'a iman ederse”; [yani] Allah'ın iman edilmesini emrettiği her şeyi kapsayan tam bir imanla... {وَيَعْمَلْ صَالِحًا} “ve salih amel işlerse”; farzlardan ve nafilelerden, Allah'ın haklarını ve kulların haklarını eda etmekten yana... {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar”; orada nefislerin arzuladığı, gözlerin lezzet aldığı, ruhların seçtiği, kalplerin özlem duyduğu şeyler bulunur ve arzu edilen her şeyin nihayeti gerçekleşir; {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “içinde ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur!”
13326. Metin
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ خَالِدِينَ فِيهَا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} .
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ خَالِدِينَ فِيهَا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “{10} İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ehlidirler; orada ebedî kalacaklardır. O ne kötü bir dönüş yeridir!”
13327. Metin
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} أي: كفروا [بها] من غير مستند شرعي ولا عقلي، بل جاءتهم الأدلة والبينات، فكذبوا بها، وعاندوا ما دلت عليه.
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise...”; yani hiçbir şer'î ve aklî dayanak olmaksızın [onları] inkâr edenler... Bilakis kendilerine deliller ve apaçık belgeler gelmiş de onları yalanlamış ve delalet ettikleri hakikate inat etmişlerdir.
13328. Metin
{أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ خَالِدِينَ فِيهَا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} لأنها جمعت كل بؤس وشدة، وشقاء وعذاب.
{أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ خَالِدِينَ فِيهَا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “İşte onlar cehennem ehlidirler; orada ebedî kalacaklardır. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Çünkü o bütün sıkıntı, şiddet, bedbahtlık ve azabı bir arada toplamıştır.
13329. Metin
{١١-١٣} {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ * وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ * اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} .
{١١-١٣} {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ * وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ * اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “{11} Başa gelen hiçbir musibet yoktur ki Allah'ın izniyle olmasın. Kim Allah'a iman ederse O, onun kalbini doğruya yöneltir (hidayete erdirir). Allah her şeyi hakkıyla bilendir. {12} Allah'a itaat edin, Resûl'e de itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, elçimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. {13} Allah O'dur ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler!”
13330. Metin
يقول تعالى: {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} هذا عام لجميع المصائب، في النفس، والمال، والولد، والأحباب، ونحوهم، فجميع ما أصاب العباد، فبقضاء الله وقدره، قد سبق بذلك علم الله [تعالى] ، وجرى به قلمه، ونفذت به مشيئته، واقتضته حكمته، والشأن كل الشأن، هل يقوم العبد بالوظيفة التي عليه في هذا المقام، أم لا يقوم بها؟ فإن قام بها، فله الثواب الجزيل، والأجر الجميل، في الدنيا والآخرة، فإذا آمن أنها من عند الله، فرضي بذلك، وسلم لأمره، هدى الله قلبه، فاطمأن ولم ينزعج عند المصائب، كما يجري لمن (١) لم يهد الله قلبه، بل يرزقه الثبات عند ورودها (٢) والقيام بموجب الصبر، فيحصل له بذلك ثواب عاجل، مع ما يدخر الله له يوم الجزاء من الثواب (٣) كما قال تعالى: {إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} وعلم من هذا أن من لم يؤمن بالله عند ورود المصائب، بأن لم يلحظ قضاء الله وقدره، بل وقف مع مجرد الأسباب، أنه يخذل، ويكله الله إلى نفسه، وإذا وكل العبد إلى نفسه، فالنفس ليس عندها إلا الجزع والهلع الذي هو عقوبة عاجلة على العبد، قبل عقوبة الآخرة، على ما فرط في واجب الصبر. هذا ما يتعلق بقوله: {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ} في مقام المصائب الخاص، وأما ما يتعلق بها من حيث العموم اللفظي، فإن الله أخبر أن كل من آمن أي: الإيمان المأمور به، من (٤) الإيمان بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر والقدر خيره وشره، وصدق إيمانه بما يقتضيه الإيمان من القيام بلوازمه وواجباته، أن هذا السبب الذي قام به العبد أكبر سبب لهداية الله له في أحواله وأقواله، وأفعاله (٥) وفي علمه وعمله.
Yüce Allah şöyle buyurur: {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} “Başa gelen hiçbir musibet yoktur ki Allah'ın izniyle olmasın.” Bu; canda, malda, evlatta, sevdiklerinde ve benzerlerindeki bütün musibetler için geneldir. Kulların başına gelen her şey Allah'ın kaza ve kaderiyledir; [Yüce] Allah'ın ilmi bunu önceden bilmiş, kalemi bunu yazmış, iradesi bunu infaz etmiş ve hikmeti bunu iktiza etmiştir. Bütün mesele şudur: Kul bu makamda üzerine düşen vazifeyi yerine getirecek midir, getirmeyecek midir? Şayet yerine getirirse dünya ve ahirette bol sevap ve güzel bir mükâfat onun olur. Musibetin Allah katından olduğuna iman eder, buna razı olur ve O'nun emrine teslim olursa, Allah onun kalbini hidayete erdirir; böylece kalbi mutmain olur ve Allah'ın kalbini hidayete erdirmediği kimsenin (١) durumunun aksine musibetler karşısında sarsılmaz. Bilakis musibetler geldiğinde ona sebatı (٢) ve sabrın gereğini yerine getirmeyi nasip eder; böylece Allah'ın ceza gününde onun için sakladığı sevabın (٣) yanı sıra peşin bir sevaba da nail olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “{إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsızca tastamam verilecektir.” Buradan anlaşılmaktadır ki musibetler geldiğinde Allah'a iman etmeyen; yani Allah'ın kaza ve kaderini gözetmeyip sırf sebeplere takılıp kalan kimse yüzüstü bırakılır ve Allah onu nefsiyle baş başa bırakır. Kul nefsiyle baş başa bırakıldığında ise nefiste sabır vazifesindeki ihmaline karşılık ahiret cezasından önce kula peşin bir ceza olan feryat figan ve tahammülsüzlükten başka bir şey bulunmaz. Bu açıklama hususi musibet makamındaki {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ} “Kim Allah'a iman ederse O, onun kalbini doğruya yöneltir” buyruğuna aittir. Lafzın umumiliği bakımından ise Allah; emredilen imana, yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere imana (٤) nail olan ve imanın gereklerini ve vaciplerini yerine getirmek suretiyle imanını tasdik eden herkes için kulun yerine getirdiği bu sebebin Allah'ın onun hallerinde, sözlerinde, fiillerinde (٥), ilim ve amelinde onu hidayete erdirmesinin en büyük sebebi olduğunu haber vermiştir.
13331. Metin
وهذا أفضل جزاء يعطيه الله لأهل الإيمان، كما قال تعالى في الأخبار: أن المؤمنين يثبتهم الله (٦) في الحياة الدنيا وفي الآخرة.
Bu, Allah'ın iman ehline verdiği en faziletli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah haber verirken müminleri dünya hayatında da ahirette de Allah'ın sabit kılacağını (٦) bildirmiştir.
13332. Metin
وأصل الثبات: ثبات القلب وصبره، ويقينه عند ورود كل فتنة، فقال: {يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} فأهل الإيمان أهدى الناس قلوبًا، وأثبتهم عند المزعجات والمقلقات، وذلك لما معهم من الإيمان.
Sebatın aslı ise kalbin sebatı, sabrı ve her fitne geldiğinde gösterdiği yakîndir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “{يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle (kelime-i tevhid ile) sabit kılar.” Dolayısıyla iman ehli, kalpleri en doğru yolda olan ve sarsıcı, huzursuz edici olaylar karşısında insanların en sebatkâr olanlarıdır; bu da sahip oldukları iman sebebiyledir.
13333. Metin
[وقوله:] {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ} أي: في امتثال أمرهما، واجتناب نهيهما، فإن طاعة الله وطاعة رسوله، مدار السعادة، وعنوان الفلاح، {فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} [أي] عن طاعة الله وطاعة رسوله، {فَإِنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} أي: يبلغكم ما أرسل به إليكم، بلاغًا يبين لكم ويتضح وتقوم (٧) عليكم به الحجة، وليس بيده من هدايتكم، ولا من حسابكم من شيء، وإنما يحاسبكم على القيام بطاعة الله وطاعة رسوله، أو عدم ذلك، عالم الغيب والشهادة.
[Buyruğu:] {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ} “Allah'a itaat edin, Resûl'e de itaat edin!” Yani ikisinin emrini yerine getirmede ve yasağından kaçınmada... Zira Allah'a itaat ve Resûlü'ne itaat saadetin mihveri ve kurtuluşun unvanıdır. {فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} “Eğer yüz çevirirseniz”; [yani] Allah'a itaatten ve Resûlü'ne itaatten... {فَإِنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} “elçimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani size açıklayan, netleştiren ve aleyhinize hücceti ikame eden (٧) apaçık bir tebliğ ile kendisiyle gönderildiği şeyi size ulaştırmaktır. Sizin hidayetinizden de hesabınızdan da hiçbir şey onun elinde değildir; Allah'a ve Resûlü'ne itaat edip etmediğinize dair sizi hesaba çekecek olan ancak gaybı ve görünen âlemi bilendir.
13334. Metin
{اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} أي: هو المستحق للعبادة والألوهية، فكل معبود سواه فباطل، {وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} أي: فيلعتمدوا ٨ عليه في كل أمر نابهم، وفيما يريدون القيام به، فإنه لا يتيسر أمر من الأمور إلا بالله، ولا سبيل إلى ذلك ٩ إلا بالاعتماد على الله، ولا يتم الاعتماد على الله، حتى يحسن العبد ظنه بربه، ويثق به في كفايته الأمر الذي اعتمد عليه به، وبحسب إيمان العبد يكون توكله، فكلما قوي الإيمان قوي التوكل ١٠
{اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} “Allah ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani ibadete ve ilahlığa hak kazanan yalnızca O'dur; O'ndan başka tapılan her şey batıldır. {وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler!” Yani başlarına gelen her bir işte ve yapmayı istedikleri hususlarda O'na dayansınlar 8. Zira hiçbir iş Allah [kolaylaştırmadıkça] kolaylaşmaz; buna ulaşmanın 9 da Allah'a dayanmaktan başka hiçbir yolu yoktur. Kul, Rabbine hüsnüzanda bulunmadıkça ve kendisine dayandığı işte O'nun yeteceğine güvenmedikçe Allah'a dayanması tam olmaz. Kulun tevekkülü ise imanının miktarıncadır; iman ne kadar kuvvetlenirse tevekkül de o kadar kuvvetlenir 10.
13335. Metin
{١٤-١٥} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} .
{١٤-١٥} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ * إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} “{14} Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır; onlardan sakının! Yine de affeder, kusurlarını görmezden gelir ve bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. {15} Doğrusu mallarınız ve evlatlarınız bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.”
13336. Metin
هذا تحذير من الله للمؤمنين، من الاغترار بالأزواج والأولاد، فإن بعضهم عدو لكم، والعدو هو الذي يريد لك الشر، ووظيفتك الحذر ممن هذه وصفه (١) والنفس مجبولة على محبة الأزواج والأولاد، فنصح تعالى عباده أن توجب لهم هذه المحبة الانقياد لمطالب الأزواج والأولاد، ولو كان فيها ما فيها من المحذور الشرعي (٢) ورغبهم في امتثال أوامره، وتقديم مرضاته بما عنده من الأجر العظيم المشتمل على المطالب العالية والمحاب الغالية، وأن يؤثروا الآخرة على الدنيا الفانية المنقضية، ولما كان النهي عن طاعة الأزواج والأولاد، فيما هو ضرر على العبد، والتحذير من ذلك، قد يوهم الغلظة عليهم وعقابهم، أمر تعالى بالحذر منهم، والصفح عنهم والعفو، فإن في ذلك، من المصالح ما لا يمكن حصره، فقال: {وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} لأن الجزاء من جنس العمل.
Bu, Allah'tan müminlere eşlere ve evlatlara aldanmamaları hususunda bir uyarıdır; zira onların bazısı sizin düşmanınızdır. Düşman ise senin için şer isteyendir; senin vazifen ise vasfı bu olan kimseden (١) sakınmaktır. Nefis ise eşleri ve evlatları sevme fıtratında yaratılmıştır; bu sebeple Yüce Allah kullarına, şer'î mahzur taşısa bile (٢) bu sevginin eşlerin ve evlatların isteklerine boyun eğmeyi gerektirmemesi hususunda nasihat etmiştir. Yüce talepleri ve değerli sevgilileri içeren Allah katındaki büyük mükâfat vesilesiyle kullarını O'nun emirlerini yerine getirmeye ve rızasını öne almaya, fani ve geçici olan dünyaya karşı ahireti tercih etmeye teşvik etmiştir. Eşlere ve çocuklara kula zarar verecek şeylerde itaat etmekten nehyedilmesi ve bundan sakındırılması onlara sert davranma ve onları cezalandırma vehmini doğurabileceği için Yüce Allah onlardan sakınmayı, bununla beraber onları affetmeyi, kusurlarını görmezden gelip bağışlamayı emretmiştir; zira bunda sayılamayacak kadar maslahatlar vardır. Şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Yine de affeder, kusurlarını görmezden gelir ve bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” Çünkü karşılık yapılan amelin cinsindendir.
13337. Metin
فمن عفا عفا الله عنه، ومن صفح صفح الله عنه، ومن غفر غفر الله له، ومن عامل الله فيما يحب، وعامل عباده كما يحبون وينفعهم، نال محبة الله ومحبة عباده، واستوثق له أمره.
Kim affederse Allah da onu affeder; kim hoşgörülü davranırsa Allah da ona hoşgörü gösterir; kim bağışlarsa Allah da onu bağışlar. Kim Allah'a O'nun sevdiği şekilde muamele eder [kulluk eder] ve O'nun kullarına da onların hoşlandığı ve kendilerine fayda sağlayacak biçimde davranırsa, Allah'ın sevgisine ve kullarının sevgisine nail olur ve işi sağlamlaşmış olur.
13338. Metin
{١٦-١٨} {فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنْفِقُوا خَيْرًا لأنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ * إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{١٦-١٨} {فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنْفِقُوا خَيْرًا لأنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ * إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “{16} O halde gücünüz yettiğince Allah'tan korkun (takvalı olun); dinleyin, itaat edin ve kendi nefsinizin hayrına olarak infakta bulunun! Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. {17} Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz, O bunu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr'dur (şükrün karşılığını fazlasıyla verendir), Halîm'dir (hemen cezalandırmayıp mühlet verendir). {18} Gaybı da görünen âlemi de bilendir; mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
13339. Metin
يأمر تعالى بتقواه، التي هي امتثال أوامره واجتناب نواهيه، ويقيد (١) ذلك بالاستطاعة والقدرة.
Yüce Allah; emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktan ibaret olan takvayı emretmekte ve bunu güç yetirme ve kudretle sınırlandırmaktadır (١).
13340. Metin
فهذه الآية، تدل على أن كل واجب عجز عنه العبد، أنه يسقط عنه، وأنه إذا قدر على بعض المأمور، وعجز عن بعضه، فإنه يأتي بما يقدر عليه، ويسقط عنه ما يعجز عنه، كما قال النبي ﷺ: " إذا أمرتكم بأمر فأتوا منه ما استطعتم ".
Bu ayet, kulun güç yetiremediği her vacibin üzerinden düştüğüne; emrolunanın bir kısmına güç yetirip bir kısmına güç yetiremediğinde ise gücünün yettiğini yerine getireceğine ve aciz kaldığının kendisinden düşeceğine delalet eder. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Size bir şeyi emrettiğimde, gücünüz yettiğince onu yerine getirin.»
13341. Metin
ويدخل تحت هذه القاعدة الشرعية من الفروع، ما لا يدخل تحت الحصر، وقوله: {وَاسْمَعُوا} أي: اسمعوا ما يعظكم الله به، وما يشرعه لكم من الأحكام، واعلموا ذلك وانقادوا له {وَأَطِيعُوا} الله ورسوله في جميع أموركم، {وَأَنْفِقُوا} من النفقات الشرعية الواجبة والمستحبة، يكن ذلك الفعل منكم خيرًا لكم في الدنيا والآخرة، فإن الخير كله في امتثال أوامر الله تعالى وقبول نصائحه، والانقياد لشرعه، والشر كله، في مخالفة ذلك.
Bu şer'î kaidenin altına sayılamayacak kadar fıkhî füru girer. O'nun şu buyruğu: {وَاسْمَعُوا} “ve dinleyin”; yani Allah'ın size öğüt verdiği ve sizin için teşri kıldığı hükümleri dinleyin, bunu bilin ve boyun eğin; {وَأَطِيعُوا} “ve itaat edin”; bütün işlerinizde Allah'a ve Resûlü'ne... {وَأَنْفِقُوا} “ve infakta bulunun”; vacip ve müstehap şer'î nafakaları... Bu fiiliniz dünya ve ahirette sizin için daha hayırlı olur. Zira bütün hayır Yüce Allah'ın emirlerini yerine getirmekte, nasihatlerini kabul etmekte ve şeriatına boyun eğmektedir; bütün şer ise buna muhalefet etmektedir.
13342. Metin
ولكن ثم آفة تمنع كثيرًا من الناس، من النفقة المأمور بها، وهو الشح المجبولة عليه أكثر النفوس، فإنها تشح بالمال، وتحب وجوده، وتكره خروجه من اليد غاية الكراهة.
Fakat insanlardan çoğunu emredilen infaktan alıkoyan bir afet vardır ki o da çoğu nefsin fıtratında bulunan cimriliktir (şuhh). Zira nefis mala karşı cimrilik eder, onun varlığını sever ve elden çıkmasından son derece hoşlanmaz.
13343. Metin
فمن وقاه الله شر شح نفسه بأن سمحت نفسه بالإنفاق النافع لها {فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} لأنهم أدركوا المطلوب، ونجوا من المرهوب، بل لعل ذلك شامل لكل ما أمر به العبد، ونهي عنه، فإنه إن كانت نفسه شحيحة، لا تنقاد لما أمرت به، ولا تخرج ما قِبلها، لم يفلح، بل خسر الدنيا والآخرة، وإن كانت نفسه نفسًا سمحة، مطمئنة، منشرحة لشرع الله، طالبة لمرضاة، فإنها ليس بينها وبين فعل ما كلفت به إلا العلم به، ووصول معرفته إليها، والبصيرة بأنه مرض لله تعالى، وبذلك تفلح وتنجح وتفوز كل الفوز.
Nefsinin kendisine faydalı olan infakı cömertçe yapması suretiyle Allah kimin nefsini cimriliğinin şerrinden korursa, {فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar istenene nail olmuş, korkulandan kurtulmuşlardır. Hatta bu durum kula emredilen ve nehyedilen her şeyi kapsar: Şayet nefsi cimri olup emredilene boyun eğmez ve elindekini çıkarıp vermezse kurtuluşa eremez; bilakis dünyayı ve ahireti kaybeder. Şayet nefsi cömert, mutmain, Allah'ın şeriatına gönlü açık ve O'nun rızasını talep eden bir nefis olursa, onunla mükellef kılındığı şeyi yapmak arasında sadece onu bilmek, bilgisinin kendisine ulaşması ve onun Yüce Allah'ın rızası olduğuna basiret kesbetmesi kalır; böylece felaha erer, muvaffak olur ve tam bir kurtuluşa kavuşur.
13344. Metin
ثم رغب تعالى في النفقة فقال: {إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا} وهو كل نفقة كانت من الحلال، إذا قصد بها العبد وجه الله تعالى وطلب مرضاته، ووضعها في موضعها {يُضَاعِفْهُ لَكُمْ} النفقة بعشر أمثالها إلى سبعمائة ضعف، إلى أضعاف كثيرة.
Sonra Yüce Allah infaka teşvik ederek şöyle buyurdu: {إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا} “Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz”; kul bununla Yüce Allah'ın rızasını kastedip O'nun hoşnutluğunu dilediği ve onu yerli yerine sarf ettiği takdirde helalden yapılan her türlü infaktır; {يُضَاعِفْهُ لَكُمْ} “O bunu sizin için kat kat artırır”; yapılan infakı on katından yedi yüz katına ve daha kat kat fazlasına kadar katlar.
13345. Metin
{و} مع المضاعفة أيضًا {يغفر لَكُمْ} بسبب الإنفاق والصدقة ذنوبكم، فإن الذنوب يكفرها الله بالصدقات والحسنات: {إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ} .
{و} “Ve” kat kat artırmanın yanı sıra infak ve sadaka sebebiyle günahlarınızı {يغفر لَكُمْ} “sizin için bağışlar.” Zira Allah günahları sadakalarla ve iyiliklerle örter: “{إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ} Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir.”
13346. Metin
{وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ} لا يعاجل من عصاه، بل يمهله ولا يهمله، {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} والله تعالى شكور يقبل من عباده اليسير من العمل، ويجازيهم عليه الكثير من الأجر، ويشكر تعالى لمن تحمل من أجله المشاق والأثقال، وناء (٢) بالتكاليف الثقال، ومن ترك شيئًا لله، عوضه الله خيرًا منه.
{وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ} “Allah Şekûr'dur, Halîm'dir.” Kendisine isyan edeni hemen cezalandırmaz; bilakis mühlet verir fakat ihmal etmez: “{وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} Eğer Allah kazandıkları yüzünden insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.” Yüce Allah Şekûr'dur; kullarından az ameli kabul eder, ona karşılık bol mükâfat verir; Kendi rızası uğruna meşakkatlere ve ağırlıklara katlanan, ağır mükellefiyetleri yüklenen (٢) kimseye şükranla karşılık verir. Kim Allah için bir şeyi terk ederse Allah ona ondan daha hayırlısını ihsan eder.
13347. Metin
{عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} أي: ما غاب عن العباد من الجنود التي لا يعلمها إلا هو، وما يشاهدونه من المخلوقات، {الْعَزِيزُ} الذي لا يغالب ولا يمانع، الذي قهر كل الأشياء، {الْحَكِيمُ} في خلقه وأمره، الذي يضع الأشياء مواضعها.
{عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} “Gaybı da görünen âlemi de bilendir”; yani kullardan gizli olan ve Kendisinden başka kimsenin bilmediği orduları da kulların müşahede ettiği mahlûkatı da bilendir. {الْعَزِيزُ} “el-Azîz”; mağlup edilemeyen ve karşı konulamayan, her şeye boyun eğdirendir. {الْحَكِيمُ} “el-Hakîm”; yaratmasında ve emrinde hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerine koyandır.
13348. Metin
تم تفسير سورة التغابن [ولله الحمد] .
Teğâbün Suresi'nin tefsiri tamamlandı [hamd Allah'a mahsustur].