13350. Metin
[وهي مدنية]
[Bu sure Medenîdir.]
13351. Metin
{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلا يَخْرُجْنَ إِلا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا * فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا} .
{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلا يَخْرُجْنَ إِلا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا * فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın! Rabbiniz olan Allah'tan korkun! Apaçık bir hayâsızlık yapmadıkça onları evlerinden çıkarmayın; kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki de Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır. {2} İddet sürelerinin sonuna vardıklarında onları ya maruf üzere (iyilikle) tutun ya da maruf üzere onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun ve şahitliği Allah için dosdoğru yapın. İşte Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye bununla öğüt verilir. Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder {3} ve onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”
13352. Metin
يقول تعالى مخاطبًا لنبيه ﷺ وللمؤمنين:
Yüce Allah Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere hitap ederek şöyle buyurur:
13353. Metin
{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ} أي: أردتم طلاقهن {فـ} التمسوا لطلاقهن الأمر المشروع، ولا تبادروا بالطلاق من حين يوجد سببه، من غير مراعاة لأمر الله.
{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ} “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman”; yani onları boşamayı murat ettiğinizde, {فـ} boşanmaları için meşru olan durumu arayın; sebebi ortaya çıkar çıkmaz Allah'ın emrini gözetmeksizin hemen boşamaya kalkışmayın!
13354. Metin
بل {طَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} أي: لأجل عدتهن، بأن يطلقها زوجها وهي طاهر، في طهر لم يجامعها فيه، فهذا الطلاق هو الذي تكون العدة فيه واضحة بينة، بخلاف ما لو طلقها وهي حائض، فإنها لا تحتسب تلك الحيضة، التي وقع فيها الطلاق، وتطول عليها العدة بسبب ذلك، وكذلك لو طلقها في طهر وطئ فيه، فإنه لا يؤمن حملها، فلا يتبين و [لا] يتضح بأي عدة تعتد، وأمر تعالى بإحصاء العدة، أي: ضبطها بالحيض إن كانت تحيض، أو بالأشهر إن لم تكن تحيض، وليست حاملا فإن في إحصائها أداء لحق الله، وحق الزوج المطلق، وحق من سيتزوجها بعد، [وحقها في النفقة ونحوها] فإذا ضبطت عدتها، علمت حالها على بصيرة، وعلم ما يترتب عليها من الحقوق، وما لها منها، وهذا الأمر بإحصاء العدة، يتوجه [للزوج] (١) وللمرأة، إن كانت مكلفة، وإلا فلوليها، وقوله: {وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ} أي: في جميع أموركم، وخافوه في حق الزوجات المطلقات، فـ {لا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ} مدة العدة، بل يلزمن بيوتهن (٢) الذي طلقها زوجها وهي فيها.
Bilakis {طَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} “onları iddetlerini gözeterek boşayın”; yani iddetlerine binaen, kocası onu kendisiyle cinsel ilişkide bulunmadığı bir temizlik döneminde boşasın. İşte iddetin açık ve net olduğu boşanma budur. Âdet halindeyken boşaması durumu ise böyle değildir; zira boşanmanın gerçekleştiği bu âdet sayılmaz ve bu sebeple kadının iddeti uzar. Aynı şekilde cinsel ilişkide bulunduğu bir temizlik döneminde boşaması da böyledir; zira hamile kalıp kalmadığı bilinmez ve hangi iddeti bekleyeceği açık ve net olmaz. Yüce Allah iddeti saymayı, yani hayız görüyorsa hayızla, hayız görmüyor ve hamile de değilse aylarla zabt altına almayı emretmiştir. Çünkü iddeti saymada Allah'ın hakkı, boşayan kocanın hakkı, sonradan evlenecek kimsenin hakkı [ve kadının nafaka ve benzeri hakları] eda edilmiş olur. İddeti zabt edildiğinde durumu basiretle bilinir; üzerine terettüp eden haklar ile lehine olan haklar anlaşılır. İddeti saymaya dair bu emir [kocaya] (١) ve şayet mükellef ise kadına, değilse velisine yöneliktir. O'nun şu buyruğu: {وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ} “ve Rabbiniz olan Allah'tan korkun!”; yani bütün işlerinizde ve boşanan eşlerin hakkı hususunda O'ndan korkun; {لا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ} “onları evlerinden çıkarmayın!” İddet süresince... Bilakis kocası kendisini boşadığında içinde bulunduğu evlerinde (٢) kalsınlar.
13355. Metin
{وَلا يَخْرُجْنَ} أي: لا يجوز لهن الخروج منها، أما النهي عن إخراجها، فلأن (٣) المسكن، يجب على الزوج للزوجة (٤) ، لتكمل فيه عدتها التي هي حق من حقوقه.
{وَلا يَخْرُجْنَ} “kendileri de çıkmasınlar”; yani oradan çıkmaları kendilerine caiz değildir. Kadını evden çıkarmaktan nehyedilmesine gelince; çünkü (٣) kocasının haklarından biri olan iddetini orada tamamlasın diye mesken temin etmek kocanın eşine (٤) karşı bir vacibidir.
13356. Metin
وأما النهي عن خروجها، فلما في خروجها، من إضاعة حق الزوج وعدم صونه.
Kadının bizzat çıkmasından nehyedilmesine gelince; zira çıkmasında kocanın hakkını zayi etmek ve onu korumamak vardır.
13357. Metin
ويستمر هذا النهي عن الخروج من البيوت، والإخراج إلى تمام العدة.
Evlerden çıkma ve çıkarılmaya dair bu nehiy iddet tamamlanıncaya kadar devam eder.
13358. Metin
{إِلا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ} أي: بأمر قبيح واضح، موجب لإخراجها، بحيث يدخل على أهل البيت الضرر من عدم إخراجها، كالأذى بالأقوال والأفعال الفاحشة، ففي هذه الحال يجوز لهم إخراجها، لأنها هي التي تسببت لإخراج نفسها، والإسكان فيه جبر لخاطرها، ورفق بها، فهي التي أدخلت الضرر على نفسها (٥) ، وهذا في المعتدة الرجعية، وأما البائن، فليس لها سكنى واجبة، لأن السكن تبع للنفقة، والنفقة تجب للرجعية دون البائن، {وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ} [أي:] التي حددها لعباده وشرعها لهم، وأمرهم بلزومها والوقوف معها، {وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ} بأن لم يقف معها، بل تجاوزها، أو قصر عنها، {فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} أي: بخسها حظها، وأضاع نصيبه من اتباع حدود الله التي هي الصلاح في الدنيا والآخرة. {لا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا} أي: شرع الله العدة، وحدد الطلاق بها، لحكم عظيمة: فمنها: أنه لعل الله يحدث في قلب المطلق الرحمة والمودة، فيراجع من طلقها، ويستأنف عشرتها، فيتمكن من ذلك مدة العدة، أو لعله يطلقها لسبب منها، فيزول ذلك السبب في مدة العدة، فيراجعها لانتفاء سبب الطلاق.
{إِلا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ} “Apaçık bir hayâsızlık yapmadıkça...”; yani evden çıkarılmasını gerektirecek, çıkarılmadığı takdirde ev halkına zarar verecek apaçık çirkin bir davranış işlemedikçe... Çirkin sözler ve fiillerle eziyet etmek gibi... İşte bu durumda onu evden çıkarmaları caiz olur; çünkü kendi çıkarılmasına bizzat kendisi sebep olmuştur. Meskende barındırmak onun gönlünü hoş tutmak ve ona şefkat göstermek içindir; dolayısıyla zararı kendi nefsine getiren bizzat kadındır (٥). Bu hüküm ric'î (dönüşü olan) talakla boşanan kadın hakkındadır; bâin (kesin) talakla boşanan kadına gelince, onun için vacip bir mesken hakkı yoktur; çünkü mesken nafakaya tabidir, nafaka ise bâin kadına değil ric'î kadına vacip olur. {وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ} “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır”; yani kulları için belirlediği, onlara teşri kıldığı, riayet edip sınırlarında durmalarını emrettiği sınırlardır. {وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ} “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa”; o sınırlarda durmayıp onları çiğner veya eksik bırakırsa, {فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} “şüphesiz kendine zulmetmiş olur.” Yani hakkını eksiltmiş, dünya ve ahirette salah olan Allah'ın sınırlarına uymaktaki nasibini zayi etmiştir. {لا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا} “Bilemezsin, belki de Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.” Yani Allah iddeti teşri kılmış ve boşamayı onunla sınırlandırmıştır ki pek çok yüce hikmeti vardır: Bunlardan biri: Belki de Allah boşayan kocanın kalbinde merhamet ve sevgi meydana getirir de boşadığı eşine geri döner ve onunla beraberliğini sürdürür; iddet süresince buna imkân bulur. Yahut kadın kaynaklı bir sebeple boşamıştır da iddet süresince o sebep ortadan kalkar ve boşanma sebebi zail olduğu için ona geri döner.
13359. Metin
ومن الحكم: أنها مدة التربص، يعلم براءة رحمها من زوجها.
Hikmetlerden biri de şudur: İddet bir bekleme süresidir, onunla kadının rahminde kocasından bir çocuk bulunmadığı (berâet-i rahim) anlaşılır.
13360. Metin
وقوله: {فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} أي: إذا قاربن انقضاء العدة، لأنهن لو خرجن من العدة، لم يكن الزوج مخيرًا بين الإمساك والفراق. {فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} أي: على وجه المعاشرة [الحسنة] ، والصحبة الجميلة، لا على وجه الضرار، وإرادة الشر والحبس، فإن إمساكها على هذا الوجه، لا يجوز، {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} أي: فراقًا لا محذور فيه، من غير تشاتم ولا تخاصم، ولا قهر لها على أخذ شيء من مالها.
O'nun şu buyruğu: {فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} “İddet sürelerinin sonuna vardıklarında”; yani iddetin bitimine yaklaştıklarında... Zira iddetten çıkmış olsalardı koca tutmak ile ayırmak arasında muhayyer olmazdı. {فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} “onları maruf üzere (iyilikle) tutun”; yani [güzel] bir geçim ve hoş bir muaşeret üzere tutun; zarar vermek, kötülük istemek ve hapsetmek üzere değil! Zira kadını bu niyetle nikâhta tutmak caiz değildir. {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} “ya da maruf üzere onlardan ayrılın.” Yani hiçbir mahzur bulunmayan, küfürleşme ve çekişme olmaksızın, malından bir şey almak için ona baskı yapmaksızın bir ayrılıkla...
13361. Metin
{وَأَشْهِدُوا} على طلاقها ورجعتها {ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ} أي: رجلين مسلمين عدلين، لأن في الإشهاد المذكور، سدًا لباب المخاصمة، وكتمان كل منهما ما يلزمه بيانه.
Boşamaya ve geri dönmeye (ric'ate) {وَأَشْهِدُوا} “şahit tutun”, {ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ} “içinizden adalet sahibi iki kişiyi”; yani Müslüman ve adil iki erkeği... Zira zikredilen şahitlikte çekişme kapısını kapatmak ve her ikisinin de açıklaması gerekeni gizlemesini önlemek vardır.
13362. Metin
{وَأَقِيمُوا} أيها الشهداء {الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} أي: ائتوا بها على وجهها، من غير زيادة ولا نقص، واقصدوا بإقامتها وجه الله وحده (٦) ولا تراعوا بها قريبًا لقرابته، ولا صاحبًا لمحبته، {ذَلِكُمْ} الذي ذكرنا لكم من الأحكام والحدود {يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ} فإن من يؤمن بالله واليوم الآخر، يوجب له ذلك (٧) أن يتعظ بمواعظ الله، وأن يقدم لآخرته من الأعمال الصالحة، ما تمكن منها، بخلاف من ترحل الإيمان عن قلبه، فإنه لا يبالي بما أقدم عليه من الشر، ولا يعظم مواعظ الله لعدم الموجب لذلك، ولما كان الطلاق قد يوقع في الضيق والكرب والغم، أمر تعالى بتقواه، وأن (٨) من اتقاه في الطلاق وغيره فإن الله يجعل له فرجًا ومخرجًا.
Ey şahitler! {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} “ve şahitliği Allah için dosdoğru yapın!” Yani artırma veya eksiltme yapmaksızın onu hakkıyla yerine getirin ve şahitliği ikame ederken sırf Allah rızasını gözetin (٦); akrabalığından ötürü bir yakını yahut sevgisinden ötürü bir dostu kollamayın! Size zikrettiğimiz bu hükümler ve sınırlar: {ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ} “İşte Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye bununla öğüt verilir.” Zira Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye bu durumu (٧), Allah'ın öğütleriyle öğütlenmeyi ve ahireti için imkân bulduğu salih amelleri önden göndermeyi vacip kılar. Kalbinden iman göçüp gitmiş kimse ise böyle değildir; o işlediği kötülüklere aldırmaz ve bunu gerektirecek bir sebep bulunmadığı için Allah'ın öğütlerine saygı göstermez. Boşanma bazen darlığa, sıkıntıya ve kedere düşürebileceği için Yüce Allah Kendisinden korkmayı emretmiş ve boşanmada ve diğer hususlarda Kendisinden korkan kimseye (٨) bir ferahlık ve çıkış yolu kılacağını bildirmiştir.
13363. Metin
فإذا أراد العبد الطلاق، ففعله على الوجه الشرعي، بأن أوقعه طلقة واحدة، في غير حيض ولا طهر قد وطئ فيه (٩) فإنه لا يضيق عليه الأمر، بل جعل الله له فرجًا وسعة يتمكن بها من مراجعة النكاح (١٠) إذا ندم على الطلاق، والآية، وإن كانت في سياق الطلاق والرجعة، فإن العبرة بعموم اللفظ، فكل من اتقى الله تعالى، ولازم مرضاة الله في جميع أحواله، فإن الله يثيبه في الدنيا والآخرة.
Kul boşamayı murat edip de bunu şer'î usule uygun olarak; yani hayız halinde ve kendisiyle cinsel ilişkide bulunduğu bir temizlik döneminde olmaksızın (٩) tek bir talak ile gerçekleştirdiği takdirde durum ona daralmaz; bilakis boşamaya pişman olduğu takdirde nikâha geri dönebileceği (١٠) bir genişlik ve ferahlık Allah ona kılar. Ayet her ne kadar talak ve ric'at bağlamında olsa da itibar lafzın umumunadır: Kim Yüce Allah'tan korkar ve her halinde Allah'ın rızasına sarılırsa, Allah onu dünyada da ahirette de mükâfatlandırır.
13364. Metin
ومن جملة ثوابه أن يجعل له فرجًا ومخرجًا من كل شدة ومشقة، وكما أن من اتقى الله جعل له فرجًا ومخرجًا، فمن لم يتق الله، وقع في الشدائد والآصار والأغلال، التي لا يقدر على التخلص منها والخروج من تبعتها، واعتبر ذلك بالطلاق، فإن العبد إذا لم يتق الله فيه، بل أوقعه على الوجه المحرم، كالثلاث ونحوها، فإنه لا بد أن يندم ندامة لا يتمكن من استدراكها (١١) والخروج منها.
O'nun mükâfatının bir kısmı da her şiddet ve meşakkatten ona bir ferahlık ve çıkış yolu kılmasıdır. Allah'tan korkana bir ferahlık ve çıkış yolu kıldığı gibi, Allah'tan korkmayan kimse de kurtulmaya ve vebalinden sıyrılmaya güç yetiremeyeceği zorluklara, ağır yüklere ve bukağılara düşer. Boşanmayı buna kıyas et: Zira kul boşanmada Allah'tan korkmayıp onu üç talak ve benzeri haram kılınan şekliyle gerçekleştirdiği takdirde, telafi etmeye (١١) ve içinden çıkmaya güç yetiremeyeceği bir pişmanlıkla mutlaka pişman olur.
13365. Metin
وقوله {وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لا يَحْتَسِبُ} أي: يسوق الله الرزق للمتقي، من وجه لا يحتسبه ولا يشعر به.
O'nun şu buyruğu: {وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لا يَحْتَسِبُ} “ve onu beklemediği yerden rızıklandırır”; yani Allah takva sahibine hiç hesap etmediği ve farkında olmadığı bir cihetten rızkı sevk eder.
13366. Metin
{وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} أي: في أمر دينه ودنياه، بأن يعتمد على الله في جلب ما ينفعه ودفع ما يضره، ويثق به في تسهيل ذلك {فَهُوَ حَسْبُهُ} أي: كافيه الأمر الذي توكل عليه به، وإذا كان الأمر في كفالة الغني القوي [العزيز] الرحيم، فهو أقرب إلى العبد من كل شيء، ولكن ربما أن الحكمة الإلهية اقتضت تأخيره إلى الوقت المناسب له؛ فلهذا قال تعالى: {إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ} أي: لا بد من نفوذ قضائه وقدره، ولكنه {قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا} أي: وقتًا ومقدارًا، لا يتعداه ولا يقصر عنه.
{وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} “Kim Allah'a tevekkül ederse”; yani din ve dünya işlerinde, kendisine fayda verecek şeyleri elde etmek ve zarar verecek şeyleri savmak hususunda Allah'a dayanır ve bunu kolaylaştırması için O'na güvenirse {فَهُوَ حَسْبُهُ} “O, ona yeter”; yani hakkında tevekkül ettiği meselede O, ona kâfidir. Bir iş Ganî, Kavî, [Azîz] ve Rahîm olan [Allah]'ın kefaletinde olduğunda, O kula her şeyden daha yakındır. Fakat ilâhî hikmet, belki de o işin kendisine uygun olan vakte ertelenmesini gerektirmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ} “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir”; yani O'nun kaza ve kaderinin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Fakat {قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا} “Allah her şey için bir ölçü koymuştur”; yani ne aşabileceği ne de gerisinde kalabileceği bir vakit ve miktar [tayin etmiştir].
13367. Metin
{٤-٥} {وَاللائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا * ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا} .
{٤-٥} {وَاللائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا * ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا} “{4} Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar hakkında tereddüt ederseniz, bilin ki onların iddet süreleri üç aydır; henüz âdet görmemiş olanlar da böyledir. Yüklü (hamile) kadınların iddet süreleri ise doğum yapmalarıyla biter. Kim Allah'tan korkarsa Allah ona işinde bir kolaylık verir. {5} İşte bu, Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.”
13368. Metin
لما ذكر تعالى أن الطلاق المأمور به يكون لعدة النساء، ذكر تعالى العدة، فقال:
Yüce Allah emredilen boşamanın kadınların iddetini gözeterek olacağını zikredince iddeti zikrederek şöyle buyurdu:
13369. Metin
{وَاللائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ} بأن كن يحضن، ثم ارتفع حيضهن، لكبر أو غيره، ولم يرج رجوعه، فإن عدتها ثلاثة أشهر، جعل لكل شهر، مقابلة حيضة.
{وَاللائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ} “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar”; yani önceden âdet görürken yaşlılık veya başka bir sebeple âdetten kesilmiş ve bir daha âdet görmesi beklenmeyen kadınların iddeti üç aydır; her bir ay bir hayız karşılığı kılınmıştır.
13370. Metin
{وَاللائِي لَمْ يَحِضْنَ} أي: الصغار، اللائي لم يأتهن الحيض بعد، والبالغات (١) اللاتي لم يأتهن حيض بالكلية، فإنهن كالآيسات، عدتهن ثلاثة أشهر، وأما اللائي يحضن، فذكر الله عدتهن في قوله: {وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ} [وقوله:] {وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ} أي: عدتهن {أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} أي: جميع ما في بطونهن، من واحد، ومتعدد، ولا عبرة حينئذ، بالأشهر ولا غيرها، {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا} أي: من اتقى الله تعالى، يسر له الأمور، وسهل عليه كل عسير.
{وَاللائِي لَمْ يَحِضْنَ} “henüz âdet görmemiş olanlar da [böyledir]”; yani henüz kendilerine âdet gelmemiş küçük kızlar ve büluğa erip de (١) hiç âdet görmeyen kadınlar... Bunlar da âdetten kesilmiş kadınlar gibidir, iddetleri üç aydır. Âdet gören kadınlara gelince, Allah onların iddetini şu buyruğunda zikretmiştir: “{وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ} Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur' (âdet veya temizlik süresi) beklerler.” [Buyruğu:] {وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ} “Yüklü (hamile) kadınların iddet süreleri ise”; {أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “doğum yapmalarıyla biter.” Yani ister bir ister birden fazla olsun karınlarındaki her şeyi doğurmalarıyla biter; o takdirde artık aylara veya başka şeylere itibar edilmez. {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا} “Kim Allah'tan korkarsa Allah ona işinde bir kolaylık verir.” Yani kim Yüce Allah'tan sakınırsa O, onun işlerini kolaylaştırır ve her zorluğu ona kolay kılar.
13371. Metin
{ذَلِكَ} [أي:] الحكم الذي بينه الله لكم {أَمْرُ اللَّهِ أَنزلَهُ إِلَيْكُمْ} لتمشوا عليه، [وتأتموا] وتقوموا به وتعظموه.
Allah'ın size açıkladığı bu hüküm: {ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنزلَهُ إِلَيْكُمْ} “İşte bu, Allah'ın size indirdiği emridir”; onun üzere yürüyesiniz, [ona uyasınız], onu ikame edip yüceltesiniz diye...
13372. Metin
{وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا} أي: يندفع عنه المحذور، ويحصل له المطلوب.
{وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا} “Kim Allah’tan sakınırsa, [Allah] onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür”; yani sakınılan [bütün kötülükler] ondan savuşturulur ve arzu edilen [bütün hayırlar] ona hâsıl olur.
13373. Metin
{٦-٧} {أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَى * لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا} .
{٦-٧} {أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَى * لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا} “{6} Onları gücünüz nispetinde, ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun! Onları darlığa düşürmek için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın! Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için [çocuğu] emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda maruf üzere (güzelce) anlaşın. Eğer anlaşmakta zorlanırsanız, o zaman çocuğu onun için başka bir kadın emzirecektir. {7} İmkânı geniş olan, bu genişliğine göre nafaka versin. Rızkı daralmış olan da Allah'ın kendisine verdiğinden infak etsin. Allah hiçbir nefse, ona verdiğinden fazlasını yüklemez. Allah güçlüğün ardından bir kolaylık yaratacaktır.”
13374. Metin
تقدم أن الله نهى عن إخراج المطلقات عن البيوت وهنا أمر بإسكانهن وقدر الإسكان (١) بالمعررف، وهو البيت الذي يسكنه مثله ومثلها، بحسب وجد الزوج وعسره، {وَلا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} أي: لا تضاروهن عند سكناهن بالقول أو الفعل، لأجل أن يمللن، فيخرجن من البيوت قبل تمام العدة فتكونوا، أنتم المخرجين لهن، وحاصل هذا أنه نهى عن إخراجهن، ونهاهن عن الخروج، وأمر بسكناهن، على وجه لا يحصل عليهن ضرر ولا مشقة، وذلك راجع إلى العرف، {وَإِنْ كُنَّ} أي: المطلقات {أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} وذلك لأجل الحمل الذي في بطنها، إن كانت بائنًا، ولها ولحملها إن كانت رجعية، ومنتهى النفقة حتى يضعن حملهن (٢) فإذا وضعن حملهن، فإما أن يرضعن أولادهن أو لا {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} المسماة لهن، إن كان مسمى، وإلا فأجر المثل، {وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ} أي: وليأمر كل واحد من الزوجين ومن غيرهما الآخر بالمعروف، وهو كل ما فيه منفعة ومصلحة في الدنيا والآخرة، فإن الغفلة عن الائتمار بالمعروف، يحصل فيه (٣) من الشر والضرر، ما لا يعلمه إلا الله، وفي الائتمار تعاون على البر والتقوى، ومما يناسب هذا المقام، أن الزوجين عند الفراق وقت العدة، خصوصًا إذا ولد لهما (٤) ولد في الغالب يحصل من التنازع والتشاجر لأجل النفقة عليها وعلى الولد مع الفراق، الذي في الغالب ما يصدر إلا عن بغض، ويتأثر منه البغض شيء كثير (٥) .
Daha önce Allah'ın boşanan kadınları evlerden çıkarmayı nehyettiği geçmişti; burada ise onları barındırmayı emretmiş ve barındırmayı (١) maruf ile takdir etmiştir ki o da kocanın varlığına ve darlığına göre kendisi ve eşi gibilerin ikamet ettiği evdir. {وَلا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} “Onları darlığa düşürmek için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın!” Yani barındıkları sırada bıkıp usansınlar da iddetleri tamamlanmadan evden çıksınlar, böylece onları siz çıkarmış olasınız diye sözle veya fiille onlara zarar vermeyin. Bunun hülasası şudur: Onları çıkarmayı nehyetmiş, onların çıkmasını da nehyetmiş; örfe uygun şekilde üzerlerine hiçbir zarar ve meşakkat gelmeyecek tarzda barındırılmalarını emretmiştir. {وَإِنْ كُنَّ} “Eğer [boşanan kadınlar]” {أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin.” Bu ise kadın bâin ise karnındaki çocuk sebebiyle, ric'î ise hem kendisi hem çocuğu içindir; nafakanın son sınırı doğum yapıncaya kadardır (٢). Doğum yaptıklarında ise ya çocuklarını emzirirler ya da emzirmezler: {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} “Sizin için [çocuğu] emzirirlerse onlara ücretlerini verin”; şayet belirlenmişse belirlenen ücreti, belirlenmemişse emsal ücreti... {وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ} “ve aranızda maruf üzere (güzelce) anlaşın.” Yani eşlerden ve diğerlerinden her biri diğerine marufu, yani dünya ve ahirette menfaat ve maslahat olan her şeyi emretsin. Zira maruf üzere danışıp emretmekten gaflet etmekte ancak Allah'ın bileceği kadar şer ve zarar meydana gelir (٣); bunda ise iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma vardır. Bu makama münasip hususlardan biri de şudur: İddet vaktinde ayrılık esnasında eşler arasında, bilhassa aralarında bir çocuk doğmuşsa (٤), kadının ve çocuğun nafakası yüzünden -çoğunlukla buğuzdan kaynaklanan ve buğuz sebebiyle pek çok şeyin etkilendiği (٥) ayrılıkla beraber- genellikle çekişme ve münakaşa hâsıl olur.
13375. Metin
فكل منهما يؤمر بالمعروف، والمعاشرة الحسنة، وعدم المشاقة والمخاصمة (٦) ، وينصح على ذلك.
Bu sebeple her ikisine de maruf, güzel muaşeret, zorluk çıkarmamak ve çekişmemek (٦) emredilir ve bu hususta kendilerine nasihat edilir.
13376. Metin
{وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ} بأن لم يتفقوا (٧) على إرضاعها لولدها، فلترضع (٨) له أخرى غيرها {فَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُمْ مَا آتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِ} وهذا حيث كان الولد يقبل ثدي غير أمه، فإن لم يقبل إلا ثدي أمه، تعينت لإرضاعه، ووجب عليها، وأجبرت إن امتنعت، وكان لها أجرة المثل إن لم يتفقا على مسمى، وهذا مأخوذ من الآية الكريمة من حيث المعنى، فإن الولد لما كان في بطن أمه مدة الحمل، ليس له خروج منه (٩) ، عين تعالى على وليه النفقة، فلما ولد، وكان يمكن (١٠) أن يتقوت من أمه ومن غيرها، أباح تعالى الأمرين، فإذا كان بحالة لا يمكن أن يتقوت إلا من أمه كان بمنزلة الحمل، وتعينت أمه طريقًا لقوته، ثم قدر تعالى النفقة، بحسب حال الزوج فقال: {لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ} أي: لينفق الغني من غناه، فلا ينفق نفقة الفقراء.
{وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ} “Eğer anlaşmakta zorlanırsanız”; yani kadının çocuğunu emzirmesi hususunda anlaşamazlarsa (٧), o zaman çocuğu onun için başka bir kadın emzirsin (٨): {فَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُمْ مَا آتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِ} “verdiğinizi maruf üzere teslim ettiğiniz takdirde size bir günah yoktur.” Bu hüküm çocuğun annesinden başkasının memesini kabul ettiği durumdadır; şayet yalnızca annesinin memesini kabul ediyorsa onu emzirmek kadına farz olur, üzerine vacip hale gelir, kaçındığı takdirde zorlanır; şayet belirlenmiş bir ücret üzerinde anlaşmamışlarsa kadın için emsal ücreti olur. Bu mana kerîm ayetten istinbat edilmiştir: Zira çocuk hamilelik müddetince annesinin karnındayken oradan çıkma imkânı bulunmadığından (٩) Yüce Allah nafakayı velisine tayin kılmıştır. Doğduğunda ise hem annesinden hem de başkasından beslenmesi mümkün olabildiği için (١٠) Yüce Allah iki duruma da cevaz vermiştir. Şayet sadece annesinden beslenebilecek bir durumda olursa bu hamilelik konumunda olur ve annesi onun gıdalanması için zorunlu yol haline gelir. Sonra Yüce Allah nafakayı kocanın durumuna göre takdir ederek şöyle buyurmuştur: {لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ} “İmkânı geniş olan, bu genişliğine göre nafaka versin.” Yani zengin olan zenginliğine göre nafaka versin, fakirlerin nafakası gibi infak etmesin!
13377. Metin
{وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ} أي: ضيق عليه {فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ} من الرزق.
{وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ} “Rızkı daralmış olan da”; yani rızkı kendisine dar kılınan kimse de {فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ} “Allah'ın kendisine verdiğinden infak etsin”; rızıktan yana...
13378. Metin
{لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا مَا آتَاهَا} وهذا مناسب للحكمة والرحمة الإلهية حيث جعل كلا بحسبه، وخفف عن المعسر، وأنه لا يكلفه إلا ما آتاه، فلا يكلف الله نفسًا إلا وسعها، في باب النفقة وغيرها. {سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا} وهذه بشارة للمعسرين، أن الله تعالى سيزيل عنهم الشدة، ويرفع عنهم المشقة، {فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا}
{لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا مَا آتَاهَا} “Allah, hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez.” Bu durum ilahî hikmete ve rahmete uygundur; zira Allah herkesi durumuna göre değerlendirmiş, darlık içinde olana kolaylık sağlamış ve ona ancak kendisine verdiğini yüklemiştir. Dolayısıyla Allah, nafaka ve diğer konularda hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. {سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا} “Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık yaratacaktır.” Bu, darlık çeken kimseler için Yüce Allah'ın onlardan sıkıntıyı gidereceğine ve meşakkati kaldıracağına dair bir müjdedir: {فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا} “Elbette güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
13379. Metin
{٨-١١} {وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا * فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا * أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الألْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْرًا * رَسُولا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا} .
{٨-١١} {وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا * فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا * أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الألْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْرًا * رَسُولا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا} “{8} Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrinden çıkıp azgınlaşan nice memleketler vardır ki biz onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azapla cezalandırdık. {9} Böylece işlerinin vebalini tattılar ve işlerinin sonu tam bir hüsran oldu. {10} Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman etmiş olan akıl sahipleri! Allah'tan korkun! Doğrusu Allah size bir zikir (öğüt/Kitap) indirmiştir; {11} iman edip salih amel işleyenleri karanlıklardan nura çıkarmak için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi [göndermiştir]. Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse, Allah onu içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah gerçekten ona ne güzel rızık vermiştir!”
13380. Metin
يخبر تعالى عن إهلاكه الأمم العاتية، والقرون المكذبة للرسل أن كثرتهم وقوتهم، لم تنفعهم (١) شيئًا، حين جاءهم الحساب الشديد، والعذاب الأليم، وأن الله أذاقهم من العذاب ما هو موجب أعمالهم السيئة.
Yüce Allah azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helak ettiğini; çetin hesap ve can yakıcı azap geldiğinde çokluklarının ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir fayda vermediğini (١) ve Allah'ın kötü amellerinin gereği olan azabı onlara tattırdığını haber vermektedir.
13381. Metin
ومع عذاب الدنيا، فإن الله أعد لهم في الآخرة عذابا شديدًا، {فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الألْبَابِ} أي: يا ذوي العقول، التي تفهم عن الله آياته وعبره، وأن الذي أهلك القرون الماضية بتكذيبهم، أن من بعدهم مثلهم، لا فرق بين الطائفتين.
Dünya azabıyla beraber şüphesiz Allah ahirette de onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. {فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الألْبَابِ} “O halde ey akıl sahipleri! Allah'tan korkun!” Yani Allah'ın ayetlerini ve ibretlerini kavrayan akıl sahipleri... Geçmiş nesilleri yalanlamaları sebebiyle helak eden Zât karşısında onlardan sonrakilerin de farksız olduğunu, iki fırka arasında hiçbir fark bulunmadığını anlayan akıl sahipleri...
13382. Metin
ثم ذكر عباده المؤمنين بما أنزل عليهم من كتابه، الذي أنزله على رسوله محمد ﷺ، ليخرج الخلق من ظلمات الكفر والجهل والمعصية، إلى نور العلم والإيمان والطاعة، فمن الناس، من آمن به، ومنهم من لم يؤمن [به] ، {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا} من الواجبات والمستحبات. {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} فيها من النعيم المقيم، ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا} [أي:] ومن لم يؤمن بالله ورسوله، فأولئك أصحاب النار، هم فيها خالدون.
Sonra [Allah], mahlûkatı küfür, cehalet ve isyan karanlıklarından ilim, iman ve itaat nuruna çıkarsın diye Resûlü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirdiği Kitabı ile mümin kullarına hatırlatmada bulundu. İnsanlardan kimi ona iman etmiş, kimi de [ona] iman etmemiştir. {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا} “Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse” -ki bunlar vacipler ve müstehaplardır- {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “[Allah] onu altından ırmaklar akan cennetlere girdirir”. Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen ebedî nimetler vardır. {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا} “Orada ebediyen kalıcıdırlar. Allah ona gerçekten güzel bir rızık vermiştir.” [Yani:] Kim de Allah'a ve Resûlü'ne iman etmezse, işte onlar cehennem ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır.
13383. Metin
{١٢} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} .
{١٢} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} “{12} Yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratan Allah'tır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz diye emir bunlar arasında inip durur.”
13384. Metin
[ثم] أخبر [تعالى] أنه خلق الخلق من السماوات السبع ومن فيهن والأرضين السبع ومن فيهن، وما بينهن، وأنزل الأمر، وهو الشرائع والأحكام الدينية التي أوحاها إلى رسله لتذكير العباد ووعظهم، وكذلك الأوامر الكونية والقدرية التي يدبر بها الخلق، كل ذلك لأجل أن يعرفه العباد ويعلموا إحاطة قدرته بالأشياء كلها، وإحاطة علمه بجميع الأشياء فإذا عرفوه بأوصافه المقدسة وأسمائه الحسنى وعبدوه وأحبوه وقاموا بحقه، فهذه الغاية المقصودة من الخلق والأمر معرفة الله وعبادته، فقام بذلك الموفقون من عباد الله الصالحين، وأعرض عن ذلك، الظالمون المعرضون.
[Sonra] [Yüce Allah] mahlûkatı; yedi göğü ve içindekileri, yedi yeri ve içindekileri, ikisinin arasındakileri yarattığını ve emri indirdiğini haber verdi. Bu emir; kulları hatırlatmak ve onlara öğüt vermek için peygamberlerine vahyettiği şeriatlar ve dinî hükümler olduğu gibi mahlûkatı idare ettiği kevni ve kaderî emirlerdir. Bütün bunlar kulların O'nu tanıması, kudretinin bütün şeyleri kuşattığını ve ilminin her şeyi ihata ettiğini bilmeleri içindir. Kullar O'nu mukaddes sıfatları ve esmâ-i hüsnâsı ile tanıdıkları, O'na ibadet edip O'nu sevdikleri ve O'nun hakkını yerine getirdikleri takdirde -ki yaratmanın ve emretmenin asıl maksadı Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir- Allah'ın salih kullarından muvaffak kılınanlar bunu yerine getirmiş, zalim ve yüz çevirenler ise bundan yüz çevirmişlerdir.
13385. Metin
[تم تفسيرها والحمد لله]
[Bu surenin tefsiri tamamlandı, Allah'a hamdolsun.]