13422. Metin
[وهي] مكية
[Bu sure] Mekkîdir.
13423. Metin
{١ - ٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ * الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ * ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} .
{١ - ٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ * الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ * ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {1} Mülk elinde bulunan Allah pek yücedir; O her şeye kadirdir. {2} Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O mutlak galiptir, çok bağışlayandır. {3} Yedi göğü tabaka tabaka yaratan O'dur. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, hiçbir çatlak görüyor musun? {4} Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz hor hakir ve bitkin bir halde sana geri dönecektir.”
13424. Metin
{تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ} أي: تعاظم وتعالى، وكثر خيره، وعم إحسانه، من عظمته أن بيده ملك العالم العلوي والسفلي، فهو الذي خلقه، ويتصرف فيه بما شاء، من الأحكام القدرية، والأحكام الدينية، التابعة لحكمته، ومن عظمته، كمال قدرته التي يقدر بها على كل شيء، وبها أوجد ما أوجد من المخلوقات العظيمة، كالسماوات والأرض.
{تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ} “Mülk elinde bulunan Allah pek yücedir”; yani O pek büyüktür, pek yücedir, hayrı çoktur ve ihsanı umumidir. O'nun azametindendir ki yüce ve aşağı âlemin mülkiyeti O'nun elindedir; onu yaratan O'dur ve hikmetine tabi olan kaderî ve dinî hükümlerden dilediği gibi onda tasarrufta bulunur. O'nun azametindendir ki her şeye güç yetirdiği kâmil kudretiyle gökler ve yer gibi yarattığı bu büyük mahlûkatı var etmiştir.
13425. Metin
وخلق الموت والحياة أي: قدر لعباده أن يحييهم ثم يميتهم؛ {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} أي: أخلصه وأصوبه، فإن (١) الله خلق عباده، وأخرجهم لهذه الدار، وأخبرهم أنهم سينقلون منها، وأمرهم ونهاهم، وابتلاهم بالشهوات المعارضة لأمره، فمن انقاد لأمر الله وأحسن العمل، أحسن الله له الجزاء في الدارين، ومن مال مع شهوات النفس، ونبذ أمر الله، فله شر الجزاء.
Ölümü ve hayatı yarattı; yani kullarına önce diriltmeyi sonra öldürmeyi takdir etti; {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} “hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için”; yani en ihlaslı ve en doğru olanını... Zira (١) Allah kullarını yaratmış, onları bu dünyaya çıkarmış, buradan göçürüleceklerini onlara haber vermiş, onlara emredip onları nehyetmiş ve emrine muhalif olan şehvetlerle onları imtihan etmiştir. Kim Allah'ın emrine boyun eğer ve ameli güzelleştirirse, Allah her iki yurtta da onun karşılığını güzelleştirir. Kim de nefsin şehvetlerine meyleder ve Allah'ın emrini arkaya atarsa, ona en kötü karşılık vardır.
13426. Metin
{وَهُوَ الْعَزِيزُ} الذي له العزة كلها، التي قهر بها جميع الأشياء، وانقادت له المخلوقات.
{وَهُوَ الْعَزِيزُ} “O mutlak galiptir (el-Azîz'dir)”; bütün izzet O'nundur; o izzetle her şeye boyun eğdirmiş ve mahlûkat O'na teslim olmuştur.
13427. Metin
{الْغَفُورُ} عن المسيئين والمقصرين والمذنبين، خصوصًا إذا تابوا وأنابوا، فإنه يغفر ذنوبهم، ولو بلغت عنان السماء، ويستر عيوبهم، ولو كانت ملء الدنيا.
{الْغَفُورُ} “[el-Gafûr'dur]”; kötülük yapanları, kusurluları ve günahkârları -bilhassa tevbe edip O'na yöneldiklerinde- çokça bağışlayandır. Göğün bulutlarına kadar ulaşsa bile onların günahlarını bağışlar; dünya dolusu olsa bile kusurlarını örter.
13428. Metin
{الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} أي: كل واحدة فوق الأخرى، ولسن طبقة واحدة، وخلقها في غاية الحسن والإتقان {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ} أي: خلل ونقص.
{الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} “Yedi göğü tabaka tabaka yaratan O'dur”; yani tek bir tabaka halinde değil, her biri diğerinin üzerinde olacak şekilde ve onları son derece güzel ve muhkem yaratmıştır; {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ} “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin”; yani hiçbir kusur ve noksanlık...
13429. Metin
وإذا انتفى النقص من كل وجه، صارت حسنة كاملة، متناسبة من كل وجه، في لونها وهيئتها وارتفاعها، وما فيها من الشمس والقمر والكواكب النيرات، الثوابت منهن والسيارات.
Noksanlık her yönden nefyedilince gökler; rengi, heyeti, yüksekliği, içindeki güneş, ay, parlak sabit ve gezegen yıldızlarıyla her bakımdan mütenasip, eksiksiz ve güzel hale gelmiştir.
13430. Metin
ولما كان كمالها معلومًا، أمر [الله] تعالى بتكرار النظر إليها والتأمل في أرجائها، قال:
Onların kemali bilindiğinden, [Yüce Allah] onlara tekrar tekrar bakmayı ve etraflarında tefekkür etmeyi emrederek şöyle buyurdu:
13431. Metin
{فَارْجِعِ الْبَصَرَ} أي: أعده إليها، ناظرًا معتبرًا {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} أي: نقص واختلال.
{فَارْجِعِ الْبَصَرَ} “Gözünü çevir de bak”; yani ibretle bakarak gözünü tekrar ona çevir: {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “hiçbir çatlak görüyor musun?”; yani noksanlık ve bozukluk...
13432. Metin
{ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ} المراد بذلك: كثرة التكرار {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} أي: عاجزًا عن أن يرى خللا أو فطورًا، ولو حرص غاية الحرص.
{ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ} “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak”; bundan maksat çokça tekrarlamaktır; {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} “göz hor hakir ve bitkin bir halde sana geri dönecektir.” Yani ne kadar hırs gösterirse göstersin bir bozukluk yahut çatlak görmekten aciz kalarak...
13433. Metin
ثم صرح بذكر حسنها فقال:
Sonra onun güzelliğini açıkça zikrederek şöyle buyurdu:1
13434. Metin
{٥ - ١٠} {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ * وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ * إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ * تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ * قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا فِي ضَلالٍ كَبِيرٍ * وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} .
{٥ - ١٠} {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ * وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ * إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ * تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ * قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا فِي ضَلالٍ كَبِيرٍ * وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} “{5} Andolsun biz en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlar için taşlama (kovma) vasıtaları kıldık. Onlar için alevli ateş azabını hazırladık. {6} Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O ne kötü bir varış yeridir! {7} Oraya atıldıklarında, kaynayıp dururken onun korkunç uğultusunu işitirler. {8} Neredeyse öfkeden çatlayacak gibi olur. Oraya her bir topluluk atıldıkça bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sorar. {9} Onlar şöyle derler: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi; fakat biz yalanladık ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” {10} Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş yahut akletmiş olsaydık, şu alevli ateşin halkı arasında olmazdık!””
13435. Metin
أي: ولقد جملنا {السَّمَاءَ الدُّنْيَا} التي ترونها وتليكم، {بِمَصَابِيحَ} وهي: النجوم، على اختلافها في النور والضياء، فإنه لولا ما فيها من النجوم، لكانت سقفًا مظلمًا، لا حسن فيه ولا جمال.
Yani: Andolsun ki gördüğünüz ve size en yakın olan {السَّمَاءَ الدُّنْيَا} “en yakın göğü”, nur ve aydınlık bakımından farklı farklı olan yıldızlardan ibaret {بِمَصَابِيحَ} “kandillerle” süsledik. Zira içindeki yıldızlar olmasaydı, onda hiçbir güzellik ve cemal bulunmayan karanlık bir tavan olurdu.
13436. Metin
ولكن جعل الله هذه النجوم زينة للسماء، [وجمالا] ، ونورًا وهداية يهتدى بها في ظلمات البر والبحر، ولا ينافي إخباره أنه زين السماء الدنيا بمصابيح، أن يكون كثير من النجوم فوق السماوات السبع، فإن السماوات شفافة، وبذلك تحصل الزينة للسماء الدنيا، وإن لم تكن الكواكب فيها، {وَجَعَلْنَاهَا} أي: المصابيح {رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ} الذين يريدون استراق خبر السماء، فجعل الله هذه النجوم، حراسة للسماء عن تلقف الشياطين أخبار الأرض، فهذه الشهب التي ترمى من النجوم، أعدها الله في الدنيا للشياطين، {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ} في الآخرة {عَذَابِ السَّعِيرِ} لأنهم تمردوا على الله، وأضلوا عباده، ولهذا كان أتباعهم من الكفار مثلهم، قد أعد الله لهم عذاب السعير، فلهذا قال: {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} الذي يهان أهله (١) غاية الهوان.
Fakat Allah bu yıldızları gök için bir süs, [bir güzellik], karanın ve denizin karanlıklarında kendisiyle yol bulunan bir nur ve hidayet rehberi kılmıştır. Dünya semasını kandillerle donattığını haber vermesi, yıldızların çoğunun yedi göğün üzerinde bulunmasına engel teşkil etmez; zira gökler şeffaftır ve yıldızlar bizzat dünya semasında olmasa bile bununla dünya seması için süs hâsıl olur. {وَجَعَلْنَاهَا} “ve onları kıldık”; yani kandilleri; gök haberlerini çalmak isteyen {رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ} “şeytanlar için taşlama vasıtaları...” Allah bu yıldızları, şeytanların yeryüzü haberlerini kapmasına karşı göğün muhafazası kılmıştır. Yıldızlardan fırlatılan bu alevler (şihablar), Allah'ın dünyada şeytanlar için hazırladığı şeylerdir. Ahirette ise: {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ} “ve onlar için hazırladık”, {عَذَابِ السَّعِيرِ} “alevli ateş azabını.” Çünkü onlar Allah'a isyan etmiş ve O'nun kullarını saptırmışlardır. Bu sebeple kâfirlerden olan tabileri de onlar gibidir; Allah onlar için de alevli ateş azabını hazırlamıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O ne kötü bir varış yeridir!” Ki ehli onda son derece zelil kılınır (١).
13437. Metin
{إِذَا أُلْقُوا فِيهَا} على وجه الإهانة والذل {سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا} أي: صوتًا عاليًا فظيعًا، {وَهِيَ تَفُورُ} .
Zillete ve hakarete uğratılarak {إِذَا أُلْقُوا فِيهَا} “Oraya atıldıklarında”, {سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا} “onun korkunç uğultusunu işitirler”; yani yüksek ve korkunç bir ses; {وَهِيَ تَفُورُ} “o kaynayıp dururken...”
13438. Metin
{تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} أي: تكاد على اجتماعها أن يفارق بعضها بعضًا، وتتقطع من شدة غيظها على الكفار، فما ظنك ما تفعل بهم، إذا حصلوا فيها؟ " ثم ذكر توبيخ الخزنة لأهلها فقال: {كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} ؟ أي: حالكم هذا واستحقاقكم النار، كأنكم لم تخبروا عنها، ولم تحذركم النذر منها.
{تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} “Neredeyse öfkeden çatlayacak gibi olur”; yani kâfirlere karşı duyduğu şiddetli öfkeden ötürü bir arada olmasına rağmen parçalanıp paramparça olacak gibi olur. Artık içine girdiklerinde onlara neler yapacağını var sen düşün! Sonra bekçilerin cehennem ehline yönelik kınamasını zikrederek şöyle buyurdu: {كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} “Oraya her bir topluluk atıldıkça bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmedi mi?’ diye sorar.” Yani: Sizin bu haliniz ve ateşi hak edişiniz, sanki size ondan haber verilmemiş ve uyarıcılar sizi ondan sakındırmamış gibi bir durumdur!
13439. Metin
{قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نزلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا فِي ضَلالٍ كَبِيرٍ} فجمعوا بين تكذيبهم الخاص، والتكذيب العام بكل ما أنزل الله ولم يكفهم ذلك، حتى أعلنوا بضلال الرسل المنذرين وهم الهداة المهتدون، ولم يكتفوا بمجرد الضلال، بل جعلوا ضلالهم، ضلالا كبيرًا، فأي عناد وتكبر وظلم، يشبه هذا؟
{قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نزلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا فِي ضَلالٍ كَبِيرٍ} “Onlar şöyle derler: ‘Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi; fakat biz yalanladık ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.’” Böylece hem özel yalanlamalarını hem de Allah'ın indirdiği her şeyi genel olarak yalanlamayı bir araya getirdiler. Bu da yetmedi, hidayet rehberi ve doğru yolda olan uyarıcı elçilerin saptığını ilan ettiler. Sadece sapıklıkla da yetinmeyip onların sapıklığını “büyük bir sapıklık” saydılar. Buna benzer hangi inat, kibir ve zulüm olabilir?
13440. Metin
{وَقَالُوا} معترفين بعدم أهليتهم للهدى والرشاد: {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} فنفوا عن أنفسهم طرق الهدى، وهي السمع لما أنزل الله، وجاءت به الرسل، والعقل الذي ينفع صاحبه، ويوقفه على حقائق الأشياء، وإيثار الخير، والانزجار عن كل ما عاقبته ذميمة، فلا سمع [لهم] ولا عقل، وهذا بخلاف أهل اليقين والعرفان، وأرباب الصدق والإيمان، فإنهم أيدوا إيمانهم بالأدلة السمعية، فسمعوا ما جاء من عند الله، وجاء به رسول الله، علمًا ومعرفة وعملا.
Hidayet ve rüşde ehil olmadıklarını itiraf ederek {وَقَالُوا} “ve derler ki:” {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} “‘Eğer biz dinlemiş yahut akletmiş olsaydık, şu alevli ateşin halkı arasında olmazdık!’” Böylece kendilerinden hidayet yollarını nefyettiler ki o da Allah'ın indirdiğini ve elçilerin getirdiğini işitmek ile sahibine fayda veren, onu eşyanın hakikatlerine vakıf kılan, hayrı tercih ettiren ve akıbeti kötü olan her şeyden sakındıran akıldır. Dolayısıyla [onlar için] ne bir işitme ne de bir akıl vardır. Bu ise yakin ve irfan ehli, sıdk ve iman sahiplerinin halinin aksinedir; zira onlar imanlarını sem'î delillerle teyit etmişler, ilim, marifet ve amel olarak Allah katından geleni ve Resûlullah'ın getirdiğini işitmişlerdir.
13441. Metin
والأدلة العقلية: المعرفة للهدى من الضلال، والحسن من القبيح، والخير من الشر، وهم -في الإيمان- بحسب ما من الله عليهم به من الاقتداء بالمعقول والمنقول، فسبحان من يختص بفضله من يشاء، ويمن على من يشاء من عباده، ويخذل من لا يصلح للخير.
Akli deliller ise: Hidayeti sapıklıktan, güzeli çirkinden, hayrı şerden ayırt eden marifettir. Onlar imanda, Allah'ın kendilerine akla ve nakle uymayı lütfettiği nispetindedirler. Lütfunu dilediğine tahsis eden, kullarından dilediğine ihsanda bulunan ve hayra layık olmayanı yardımsız bırakan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!
13442. Metin
قال تعالى عن هؤلاء الداخلين للنار، المعترفين بظلمهم وعنادهم:
Yüce Allah, ateşe1 giren, zulümlerini ve inatlarını itiraf eden bu kimseler hakkında [şöyle] buyurmuştur:
13443. Metin
{١١} {فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لأصْحَابِ السَّعِيرِ} أي: بعدًا لهم وخسارة وشقاء.
{١١} {فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لأصْحَابِ السَّعِيرِ} “{11} Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık kahrolsun o alevli ateşin halkı!”; yani onlara uzaklık, hüsran ve bedbahtlık olsun!
13444. Metin
فما أشقاهم وأرداهم، حيث فاتهم ثواب الله، وكانوا ملازمين للسعير، التي تستعر في أبدانهم، وتطلع على أفئدتهم!
Allah'ın sevabını kaçırdıkları, bedenlerinde tutuşup kalplerine kadar işleyen alevli ateşe mahkûm oldukları için ne kadar bedbaht ve ne kadar helak olmuş kimselerdir!
13445. Metin
{١٢} {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} .
{١٢} {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “{12} Doğrusu, görmedikleri halde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
13446. Metin
لما ذكر حالة الأشقياء الفجار، ذكر حالة السعداء الأبرار (١) فقال: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ} أي: في جميع أحوالهم، حتى في الحالة التي لا يطلع عليهم فيها إلا الله، فلا يقدمون على معاصيه، ولا يقصرون فيما أمر به (٢) {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} لذنوبهم، وإذا غفر الله ذنوبهم؛ وقاهم شرها، ووقاهم عذاب الجحيم، ولهم أجر كبير وهو ما أعده لهم في الجنة، من النعيم المقيم، والملك الكبير، واللذات [المتواصلات] ، والمشتهيات، والقصور [والمنازل] العاليات، والحور الحسان، والخدم والولدان.
Bedbaht günahkârların halini zikrettikten sonra bahtiyar iyi kimselerin halini zikretti (١) ve şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ} “Doğrusu, görmedikleri halde Rablerinden korkanlar”; yani bütün hallerinde, hatta kendilerini Allah'tan başka kimsenin görmediği halde bile O'ndan korkup O'na isyana yeltenmeyen ve emrettiği hususlarda kusur etmeyen kimseler (٢)... Günahları için {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “onlar için bir bağışlanma vardır.” Allah onların günahlarını bağışladığında onları günahların şerrinden ve cehennem azabından korur. Onlar için ebedî nimetlerden, büyük mülkten, [kesintisiz] lezzetlerden, arzulanacak şeylerden, yüksek köşkler [ve konaklar]dan, güzel hurilerden, hizmetçilerden ve çocuklardan cennette hazırladığı büyük bir mükâfat vardır.
13447. Metin
وأعظم من ذلك وأكبر، رضا الرحمن، الذي يحله الله على أهل الجنان. ٣ .
Bundan daha büyüğü ve daha yücesi ise, Allah'ın cennet ehline lütfedeceği Rahmân'ın rızasıdır.3
13448. Metin
{١٣ - ١٤} {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ * أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} .
{١٣ - ١٤} {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ * أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} “{13} Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. {14} Yaratan bilmez mi? O Latîf'tir (bütün incelikleri bilendir), Habîr'dir (her şeyden haberdardır).”
13449. Metin
هذا إخبار من الله بسعة علمه، وشمول لطفه فقال: {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ} أي: كلها سواء لديه، لا يخفى عليه منها خافية، فـ {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} أي: بما فيها من النيات، والإرادات، فكيف بالأقوال والأفعال، التي تسمع وترى؟!
Bu, Allah'ın ilminin genişliğini ve lütfunun kuşatıcılığını bildirmesidir; şöyle buyurdu: {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ} “Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun”; yani hepsi O'nun katında birdir, onlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz; {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Yani içindeki niyet ve iradeleri hakkıyla bilendir; işitilen ve görülen söz ve fiilleri nasıl bilmesin?!
13450. Metin
ثم قال -مستدلا بدليل عقلي على علمه-: {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} فمن خلق الخلق وأتقنه وأحسنه، كيف لا يعلمه؟! {وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} الذي لطف علمه وخبره، حتى أدرك السرائر والضمائر، والخبايا [والخفايا والغيوب] ، وهو الذي {يعلم السر وأخفى} ومن معاني اللطيف، أنه الذي يلطف بعبده ووليه، فيسوق إليه البر والإحسان من حيث لا يشعر، ويعصمه من الشر، من حيث لا يحتسب، ويرقيه إلى أعلى المراتب، بأسباب لا تكون من [العبد] على بال، حتى إنه يذيقه المكاره، ليتوصل بها إلى المحاب الجليلة، والمقامات النبيلة.
Sonra ilmine akli bir delille istidlal ederek şöyle buyurdu: {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} “Yaratan bilmez mi?” Mahlûkatı yaratan, onu muhkem ve güzel kılan Zât nasıl bilmez?! {وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} “O Latîf'tir, Habîr'dir.” İlmi ve haberdarlığı en ince noktalara kadar nüfuz eden; öyle ki sırları, kalpte gizlenenleri, saklı şeyleri, [gizlileri ve gaybları] idrak eden Zât'tır. O ki {يعلم السر وأخفى} “sırrı da sırrın daha gizlisini de bilendir.” el-Latîf isminin manalarından biri de: Kuluna ve dostuna lütufkâr davranan; ona hiç farkında olmadığı bir cihetten iyilik ve ihsanı sevk eden, hiç hesap etmediği bir yerden onu kötülükten koruyan, [kulun] aklının ucundan geçmeyen vesilelerle onu en yüksek mertebelere yükselten Zât olmasıdır; hatta yüce sevgililere ve asil makamlara ulaşsın diye ona hoşa gitmeyen şeyleri dahi tattırır.
13451. Metin
{١٥} {هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ ذَلُولا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ} .
{١٥} {هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ ذَلُولا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ} “{15} Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. O halde onun omuzlarında (yollarında) yürüyün ve O'nun rızkından yiyin! Dönüş ancak O'nadır.”
13452. Metin
أي: هو الذي سخر لكم الأرض وذللها، لتدركوا منها كل ما تعلقت به حاجتكم، من غرس وبناء وحرث، وطرق يتوصل بها إلى الأقطار النائية والبلدان الشاسعة، {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} أي: لطلب الرزق والمكاسب.
Yani: İhtiyacınızın taalluk ettiği fidan dikme, bina yapma, ekin ekme ve uzak diyarlara, geniş ülkelere ulaşılan yollar gibi her şeye nail olasınız diye yeryüzünü size boyun eğdiren ve onu sizin için elverişli kılan O'dur. {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O halde onun omuzlarında (yollarında) yürüyün”; yani rızık ve kazanç aramak için...
13453. Metin
{وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ} أي: بعد أن تنتقلوا من هذه الدار التي جعلها الله امتحانًا، وبلغة يتبلغ بها إلى الدار الآخرة، تبعثون بعد موتكم، وتحشرون إلى الله، ليجازيكم بأعمالكم الحسنة والسيئة.
{وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ} “ve O'nun rızkından yiyin! Dönüş ancak O'nadır.” Yani Allah'ın bir imtihan ve ahiret yurduna ulaştıran bir azık kıldığı bu yurttan göçtükten sonra ölümünüzün ardından diriltilecek, iyi ve kötü amellerinizin karşılığını vermek üzere Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.
13454. Metin
{١٦ - ١٨} {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الأرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ * أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ * وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} .
{١٦ - ١٨} {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الأرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ * أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ * وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} “{16} Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin mi oldunuz? Bir bakarsınız ki o (yer) çalkalanıp durmaktadır! {17} Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz! {18} Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamıştı; ama benim cezalandırmam (inkârım) nasıl oldu?!”
13455. Metin
هذا تهديد ووعيد، لمن استمر في طغيانه وتعديه، وعصيانه الموجب للنكال وحلول العقوبة، فقال: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} وهو الله تعالى، العالي على خلقه.
Bu; ibretlik cezayı ve azabın inmesini gerektiren azgınlığında, haddi aşmasında ve isyanında devam eden kimseye bir tehdit ve vaiddir; şöyle buyurmuştur: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} “Gökte olanın... emin mi oldunuz?” O da mahlûkatının üzerinde pek yüce olan Allah Teâlâ'dır.
13456. Metin
{أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الأرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ} بكم وتضطرب، حتى تتلفكم وتهلككم (١) .
{أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الأرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ} “sizi yere batırmayacağından... Bir bakarsınız ki o çalkalanıp durmaktadır!”; sizi yok edip helak edinceye (١) kadar sizinle birlikte çalkalanıp sarsılarak...
13457. Metin
{أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا} أي: عذابًا من السماء يحصبكم، وينتقم الله منكم {فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ} أي: كيف يأتيكم ما أنذرتكم به الرسل والكتب، فلا تحسبوا أن أمنكم من الله أن يعاقبكم بعقاب من الأرض ومن السماء ينفعكم، فستجدون عاقبة أمركم، سواء طال عليكم الزمان ٢ أو قصر، فإن من قبلكم، كذبوا كما كذبتم، فأهلكهم الله تعالى، فانظروا كيف إنكار الله عليهم، عاجلهم بالعقوبة الدنيوية، قبل عقوبة الآخرة، فاحذروا أن يصيبكم ما أصابهم.
{أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا} “Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermesinden emin mi oldunuz?” Yani: Gökten sizi taş yağmuruna tutacak ve Allah'ın sizden intikam alacağı bir azap [göndermesinden]. {فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ} “O zaman uyarım nasılmış bileceksiniz!” Yani: Elçilerin ve kitapların sizi kendisiyle uyardığı şeyin size nasıl geleceğini [bileceksiniz]. Allah'ın sizi yerden ve gökten gelecek bir azapla cezalandırmasından yana güvende olmanızın size bir fayda vereceğini sanmayın; ister zaman 2 uzasın ister kısalsın, işinizin akıbetini muhakkak bulacaksınız. Çünkü sizden öncekiler de tıpkı sizin yalanladığınız gibi yalanlamışlardı da Allah Teâlâ onları helak etmişti. Allah'ın onları nasıl inkâr ettiğine (cezalandırdığına) bir bakın; ahiret azabından önce onları dünyadaki cezayla çarptırdı. Onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının!
13458. Metin
{١٩} {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ} .
{١٩} {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ} “{19} Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân'dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.”
13459. Metin
وهذا عتاب وحث على النظر إلى حالة الطير التي سخرها الله، وسخر لها الجو والهواء، تصف فيه أجنحتها للطيران، وتقبضها للوقوع، فتظل سابحة في الجو، مترددة فيه بحسب إرادتها وحاجتها.
Bu, Allah'ın boyun eğdirdiği ve kendilerine semayı ve havayı musahhar kıldığı kuşların haline bakmaya bir sitem ve teşviktir. Kuşlar uçmak için havada kanatlarını açar, inmek için de kaparlar; böylece iradelerine ve ihtiyaçlarına göre havada süzülüp gidip gelirler.
13460. Metin
{مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلا الرَّحْمَنُ} فإنه الذي سخر لهن الجو، وجعل أجسادهن وخلقتهن ١ في حالة مستعدة للطيران، فمن نظر في حالة الطير واعتبر فيها، دلته على قدرة الباري، وعنايته الربانية، وأنه الواحد الأحد، الذي لا تنبغي العبادة إلا له، {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ} فهو المدبر لعباده بما يليق بهم، وتقتضيه حكمته.
{مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلا الرَّحْمَنُ} “Onları Rahmân'dan başkası tutmuyor.” Çünkü havayı onların emrine veren, bedenlerini ve yaratılışlarını1 uçmaya elverişli bir yapıda kılan O'dur. Kim kuşların durumuna bakar ve bundan ibret alırsa, [bu durum] ona Yaratıcı'nın kudretini, ilâhî inayetini ve kulluğun yalnızca kendisine yaraştığı Vâhid ve Ehad olduğunu gösterir. {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” O, kullarını kendilerine lâyık olan ve hikmetinin gerektirdiği şekilde tedbir edip yönetendir.
13461. Metin
{٢٠ - ٢١} {أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلا فِي * أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ} .
{٢٠ - ٢١} {أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلا فِي غُرُورٍ * أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ} “{20} Rahmân'dan başka size yardım edecek ordunuz kimdir? Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler. {21} Eğer O rızkını kesiverirse, size rızık verecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefret içinde direnip durmaktadırlar.”
13462. Metin
يقول تعالى للعتاة النافرين عن أمره، المعرضين عن الحق: {أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ} أي: ينصركم إذا أراد بكم الرحمن سوءًا، فيدفعه عنكم؟ أي: من الذي ينصركم على أعدائكم غير الرحمن؟ فإنه تعالى هو الناصر المعز المذل، وغيره من الخلق، لو اجتمعوا على نصر عبد، لم ينفعوه مثقال ذرة، على أي عدو كان، فاستمرار الكافرين على كفرهم، بعد أن علموا أنه لا ينصرهم أحد من دون الرحمن، غرور وسفه.
Yüce Allah emrinden nefretle kaçan ve haktan yüz çeviren azgınlara şöyle buyurur: {أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ} “Rahmân'dan başka size yardım edecek ordunuz kimdir?”; yani Rahmân size bir kötülük murat ettiği vakit onu sizden savarak size yardım edecek kimdir? Yahut Rahmân'dan başka düşmanlarınıza karşı size kim yardım edebilir? Zira Yüce Allah yardım eden, aziz kılan ve zelil edendir. Mahlûkattan başkaları bir kula yardım etmek için toplansalar, hangi düşmana karşı olursa olsun ona zerre ağırlığınca fayda veremezler. Dolayısıyla kâfirlerin, Rahmân'dan başka kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bildikten sonra inkârlarında ısrar etmeleri bir aldanış ve beyinsizliktir.
13463. Metin
{أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ} أي: الرزق كله من الله، فلو أمسك عنكم رزقه، فمن الذي يرسله لكم؟ فإن الخلق لا يقدرون على رزق أنفسهم، فكيف بغيرهم؟ فالرزاق المنعم، الذي لا يصيب العباد نعمة إلا منه، هو الذي يستحق أن يفرد بالعبادة، ولكن الكافرون {لَجُّوا} أي: استمروا {فِي عُتُوٍّ} أي: قسوة وعدم لين للحق {وَنُفُورٍ} أي: شرود عن الحق.
{أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ} “Eğer O rızkını kesiverirse, size rızık verecek olan kimdir?” Yani rızkın tamamı Allah'tandır; şayet rızkını sizden tutacak olsa onu size kim gönderebilir? Zira mahlûkat bizzat kendi nefislerini rızıklandırmaktan dahi acizdir, başkalarını nasıl rızıklandırsınlar?! Dolayısıyla kullara ancak Kendisinden nimet ulaşan o Rezzâk ve Mün'im Zât, ibadette tekleştirilmeye layık olandır. Fakat kâfirler {لَجُّوا} “direnip durdular”; yani devam ettiler; {فِي عُتُوٍّ} “azgınlık içinde”; yani katılık ve hakka karşı yumuşamamak... {وَنُفُورٍ} “ve nefret içinde”; yani haktan ürküp kaçarak...
13464. Metin
{٢٢} {أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} .
{٢٢} {أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “{22} Şimdi, yüzüstü sürünen mi doğru yola daha çok erişir, yoksa dosdoğru bir yol üzerinde dimdik yürüyen mi?”
13465. Metin
أي: أي الرجلين أهدى؟ من كان تائها في الضلال، غارقًا في الكفر قد انتكس قلبه، فصار الحق عنده باطلا والباطل حقًا؟ ومن كان عالمًا بالحق، مؤثرًا له، عاملا به، يمشي على الصراط المستقيم في أقواله وأعماله وجميع أحواله؟ فبمجرد النظر إلى حال هذين الرجلين، يعلم الفرق بينهما، والمهتدي من الضال منهما، والأحوال أكبر شاهد من الأقوال.
Yani: İki adamdan hangisi daha hidayettedir? Sapıklıkta kaybolmuş, küfre batmış, kalbi tersyüz olmuş ve bu yüzden hakkı batıl, batılı da hak gören kimse mi? Yoksa hakkı bilen, onu tercih eden, onunla amel eden; sözlerinde, fiillerinde ve bütün hallerinde sırat-ı müstakim üzere yürüyen kimse mi? Sadece bu iki adamın haline bakmakla bile aralarındaki fark ve hangisinin hidayette, hangisinin sapıklıkta olduğu bilinir. Haller ise sözlerden çok daha büyük bir şahittir.
13467. Metin
{٢٣ - ٢٦} {قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ * قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الأرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ} .
{٢٣ - ٢٦} {قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأبْصَارَ وَالأفْئِدَةَ قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ * قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الأرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ} “{23} De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” {24} De ki: “Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur ve ancak O'nun huzurunda toplanacaksınız.” {25} Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu vaad (kıyamet) ne zaman?” derler. {26} De ki: “O bilgi ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.””
13468. Metin
يقول تعالى - مبينًا أنه المعبود وحده، وداعيًا عباده إلى شكره، وإفراده بالعبادة-: {قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ} أي: أوجدكم من العدم، من غير معاون له ولا مظاهر، ولما أنشأكم، كمل لكم الوجود بالسمع والأبصار والأفئدة، التي هي أنفع أعضاء البدن (١) وأكمل القوى الجسمانية، ولكنه (٢) مع هذا الإنعام {قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} الله، قليل منكم الشاكر، وقليل منكم الشكر.
Yüce Allah -tek mabud olduğunu açıklayarak ve kullarını Kendisine şükretmeye ve ibadette tekleştirmeye davet ederek- şöyle buyurur: {قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ} “De ki: ‘Sizi yaratan... O'dur’”; yani hiçbir yardımcısı ve destekçisi olmaksızın sizi yoktan var etti. Sizi yarattığında bedenin en faydalı azaları (١) ve cismanî kuvvetlerin en kâmili olan kulaklar, gözler ve kalplerle varlığınızı tamamladı. Fakat (٢) bu nimetlendirmeye rağmen {قَلِيلا مَا تَشْكُرُونَ} “ne kadar da az şükrediyorsunuz!” Allah'a... İçinizden şükreden azdır, şükrünüz de pek azdır.
13469. Metin
{قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الأرْضِ} أي: بثكم في أقطارها، وأسكنكم في أرجائها، وأمركم، ونهاكم، وأسدى عليكم من النعم، ما به تنتفعون، ثم بعد ذلك يحشركم ليوم القيامة.
{قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الأرْضِ} “De ki: ‘Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur’”; yani sizi yeryüzünün her yanına yayıp etrafında iskân eden, size emredip nehyeden, faydalanacağınız nimetleri size bahşeden ve bundan sonra kıyamet günü için sizi toplayacak olan O'dur.
13470. Metin
ولكن هذا الوعد بالجزاء، ينكره هؤلاء المعاندون {وَيَقُولُونَ} تكذيبًا:
Fakat bu ceza vaadini bu inatçılar inkâr eder ve yalanlayarak {وَيَقُولُونَ} “şöyle derler:”
13471. Metin
{مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} جعلوا علامة صدقهم أن يخبروا ٣ بوقت مجيئه، وهذا ظلم وعناد فإنما العلم عند الله لا عند أحد من الخلق، ولا ملازمة بين صدق هذا الخبر وبين الإخبار بوقته، فإن الصدق يعرف بأدلته، وقد أقام الله من الأدلة والبراهين على صحته ما لا يبقى معه أدنى شك لمن ألقى السمع وهو شهيد.
{مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaat ne zaman?’” Onların doğru sözlülüğünün alâmetini, onun geliş vaktini haber vermeleri 3 olarak kabul ettiler. Bu ise bir haksızlık ve inattır; zira bilgi yaratılmışlardan hiçbirinin katında değil, yalnızca Allah katındadır. Bu haberin doğruluğu ile vaktinin bildirilmesi arasında zorunlu bir bağ da yoktur; zira doğruluk kendi delilleriyle bilinir. Nitekim Allah, kulak verip [kalbiyle] hazır bulunan kimse için beraberinde en ufak bir şüphe bırakmayacak delil ve burhanları onun doğruluğu hakkında ikame etmiştir.
13472. Metin
{٢٧ - ٣٠} {فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَنْ مَعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ} .
{٢٧ - ٣٠} {فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَنْ مَعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ} “{27} Nihayet onu (azabı) yakından gördüklerinde inkâr edenlerin yüzleri kararır ve onlara: “İşte iddia edip durduğunuz şey budur!” denilir. {28} De ki: “Söyleyin bakalım; eğer Allah beni ve benimle beraber olanları helak etse yahut bize merhamet buyursa, kâfirleri can yakıcı bir azaptan kim kurtarabilir?” {29} De ki: “O Rahmân'dır; biz O'na iman ettik ve O'na tevekkül ettik. Kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz!” {30} De ki: “Söyleyin bakalım; şayet suyunuz çekilip yerin dibine batarsa, size kim akar bir su getirebilir?””
13473. Metin
يعني أن محل تكذيب الكفار وغرورهم به حين كانوا في الدنيا، فإذا كان يوم الجزاء، ورأوا العذاب منهم {زُلْفَةً} أي: قريبًا، ساءهم ذلك وأفظعهم، وقلقل أفئدتهم، فتغيرت لذلك وجوههم، ووبخوا على تكذيبهم، وقيل لهم هذا الذي كنتم به تكذبون، فاليوم رأيتموه عيانًا، وانجلى لكم الأمر، وتقطعت بكم الأسباب ولم يبق إلا مباشرة العذاب.
Yani kâfirlerin yalanlama ve bununla gururlanma yeri dünyada bulundukları zamandır. Karşılık günü geldiğinde ve azabı kendilerine {زُلْفَةً} “yakından” gördüklerinde bu durum onları üzer, dehşete düşürür ve kalplerini sarsar; bu sebeple yüzleri değişir ve yalanlamalarından ötürü kınanırlar. Onlara: “İşte yalanlayıp durduğunuz şey budur; bugün onu bizzat gözlerinizle gördünüz, gerçek sizin için açığa çıktı, bütün sebepler sizden kesildi ve geriye azabı bizzat tatmaktan başka bir şey kalmadı” denilir.
13474. Metin
ولما كان المكذبون للرسول ﷺ، [الذين] يردون دعوته، ينتظرون هلاكه، ويتربصون به ريب المنون، أمره الله أن يقول لهم: أنتم (١) وإن حصلت لكم أمانيكم (٢) وأهلكني الله ومن معي، فليس ذلك بنافع لكم شيئًا، لأنكم كفرتم بآيات الله، واستحققتم العذاب، فمن يجيركم من عذاب أليم قد تحتم وقوعه بكم؟ فإذًا، تعبكم وحرصكم على هلاكي غير مفيد، ولا مجد عنكم شيئًا.
Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlayan ve davetini geri çeviren [kimseler] onun helak olmasını bekleyip başına bir felaket gelmesini gözetledikleri için Allah ona kendilerine şöyle demesini emretti: Sizler (١) temennileriniz gerçekleşip de (٢) Allah beni ve benimle beraber olanları helak etse bile bu size hiçbir fayda sağlamaz; zira sizler Allah'ın ayetlerini inkâr ettiniz ve azabı hak ettiniz. Başınıza gelmesi kesinleşen can yakıcı bir azaptan sizi kim kurtarabilir?! O halde benim helakime karşı yorulmanız ve hırsınız faydasızdır ve size hiçbir yarar sağlamayacaktır.
13475. Metin
ومن قولهم، إنهم على هدى، والرسول على ضلال، أعادوا في ذلك وأبدوا، وجادلوا عليه وقاتلوا، فأمر الله نبيه أن يخبر عن حاله وحال أتباعه، ما به يتبين لكل أحد هداهم وتقواهم، وهو أن يقولوا: {آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا} والإيمان يشمل التصديق الباطن، والأعمال الباطنة والظاهرة، ولما كانت الأعمال، وجودها وكمالها، متوقفة على التوكل، خص الله التوكل من بين سائر الأعمال، وإلا فهو داخل في الإيمان، ومن جملة لوازمه كما قال تعالى: {وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} فإذا كانت هذه حال الرسول وحال من اتبعه، وهي الحال التي تتعين للفلاح، وتتوقف عليها السعادة، وحالة أعدائه بضدها، فلا إيمان [لهم] ولا توكل، علم بذلك من هو على هدى، ومن هو في ضلال مبين.
Onların kendilerinin doğru yolda, Resûl'ün ise sapıklıkta olduğuna dair iddiaları sebebiyle -ki bunu durmadan tekrar edip durmuş, üzerinde mücadele edip savaşmışlardır- Allah Peygamberi'ne kendisinin ve tabilerinin halini, herkes için hidayet ve takvalarının açığa çıkacağı şu sözle haber vermesini emretti: {آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا} “Biz O'na iman ettik ve O'na tevekkül ettik.” İman; batınî tasdiki, batınî ve zahirî amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemali tevekküle bağlı olduğu için Allah diğer ameller arasından tevekkülü tahsis etmiştir; yoksa o imanın içindedir ve Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi onun gereklerindendir: “{وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} Eğer mümin iseniz ancak Allah'a tevekkül edin!” Resûl'ün ve ona tabi olanların hali -ki kurtuluş için zorunlu olan ve saadetin kendisine bağlı olduğu hal budur- böyle olunca, düşmanlarının hali de bunun zıddı olup [onlar için] ne bir iman ne de bir tevekkül bulunmayınca kimin hidayette, kimin apaçık bir sapıklıkta olduğu bununla bilinmiş oldu.
13476. Metin
ثم أخبر عن انفراده بالنعم، خصوصًا بالماء الذي جعل الله منه كل شيء حي فقال: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا} أي: غائرًا {فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ} تشربون منه، وتسقون أنعامكم وأشجاركم وزروعكم؟ وهذا استفهام بمعنى النفي، أي: لا يقدر أحد على ذلك غير الله تعالى.
Sonra Allah'ın her canlı şeyi kendisinden yarattığı nimetlerde, bilhassa suda tek olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا} “De ki: ‘Söyleyin bakalım; şayet suyunuz çekilip yerin dibine batarsa...’”; yani derine çekilip kaybolursa; {فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ} “size kim akar bir su getirebilir?”; kendisinden içeceğiniz, hayvanlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız... Bu, nefiy anlamında bir istifhamdır; yani Yüce Allah'tan başka hiç kimse buna güç yetiremez!
13477. Metin
تمت ولله الحمد. (٣)
[Mülk suresinin tefsiri] tamamlandı, hamd Allah'a mahsustur. (٣)