13479. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekkîdir.
13480. Metin
{١ - ٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ * مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ * وَإِنَّ لَكَ لأجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ * وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ * فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ * بِأَيِّيكُمُ الْمَفْتُونُ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ} .
{1-7} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ * مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ * وَإِنَّ لَكَ لأجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ * وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ * فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ * بِأَيِّيكُمُ الْمَفْتُونُ * إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun! Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun (deli) değilsin. Kuşkusuz senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzerindesin. Pek yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; hanginizin fitneye uğramış (deli) olduğunu. Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”
13481. Metin
يقسم تعالى بالقلم، وهو اسم جنس شامل للأقلام، التي تكتب بها [أنواع] العلوم، ويسطر بها المنثور والمنظوم، وذلك أن القلم وما يسطرون به من أنواع الكلام، من آيات الله العظيمة، التي تستحق أن يقسم الله بها، على براءة نبيه محمد ﷺ، مما نسبه إليه أعداؤه من الجنون فنفى عنه الجنون (١) بنعمة ربه عليه وإحسانه، حيث من عليه بالعقل الكامل، والرأي الجزل، والكلام الفصل، الذي هو أحسن ما جرت به الأقلام، وسطره الأنام، وهذا هو السعادة في الدنيا، ثم ذكر سعادته في الآخرة، فقال: {وَإِنَّ لَكَ لأجْرًا} . أي: عظيمًا، كما يفيده التنكير، {غير ممنون} أي: [غير] مقطوع، بل هو دائم مستمر، وذلك لما أسلفه النبي ﷺ من الأعمال الصالحة، والأخلاق الكاملة، ولهذا قال: {وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ} أي: عاليًا به، مستعليًا بخلقك الذي من الله عليك به، وحاصل خلقه العظيم، ما فسرته به أم المؤمنين، [عائشة ﵂] لمن سألها عنه، فقالت: "كان خلقه القرآن"، وذلك نحو قوله تعالى له: {خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ} {فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ} [الآية] ، {لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيُصُ عَلَيْكُم بِالمْؤُمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ} وما أشبه ذلك من الآيات الدالات على اتصافه ﷺ بمكارم الأخلاق، [والآيات] الحاثات على الخلق العظيم (٢) فكان له منها أكملها وأجلها، وهو في كل خصلة منها، في الذروة العليا، فكان ﷺ سهلا لينا، قريبًا من الناس، مجيبًا لدعوة من دعاه، قاضيًا لحاجة من استقضاه، جابرًا لقلب من سأله، لا يحرمه، ولا يرده خائبًا، وإذا أراد أصحابه منه أمرًا وافقهم عليه، وتابعهم فيه إذا لم يكن فيه محذور، وإن عزم على أمر لم يستبد به دونهم، بل يشاورهم ويؤامرهم، وكان يقبل من محسنهم، ويعفو عن مسيئهم، ولم يكن يعاشر جليسًا له إلا أتم عشرة وأحسنها، فكان لا يعبس في وجهه، ولا يغلظ عليه في مقاله، ولا يطوي عنه بشره، ولا يمسك عليه فلتات لسانه، ولا يؤاخذه بما يصدر منه من جفوة، بل يحسن إلى عشيره غاية الإحسان، ويحتمله غاية الاحتمال ﷺ.
Yüce Allah, [çeşitli] ilimlerin kendisiyle yazıldığı, nesir ve nazmın kendisiyle satırlara döküldüğü bütün kalemleri kapsayan bir cins ismi olan kalem üzerine yemin etmektedir. Çünkü kalem ve onunla satırlara döktükleri çeşitli sözler, Allah'ın büyük ayetlerindendir; öyle ki Allah'ın, Nebisi Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlarının kendisine isnat ettiği delilikten berî olduğuna dair üzerine yemin etmesine layıktır. Nitekim Rabbinin üzerindeki nimeti ve ihsanı sebebiyle ondan deliliği nefyetmiştir (gidermiştir); zira ona mükemmel bir akıl, sağlam ve isabetli bir görüş, kalemlerin yazdığı ve insanların satırlara döktüğü şeylerin en güzeli olan hak ile batılı ayıran kesin bir söz bahşetmiştir. Bu, dünyadaki saadettir. Ardından onun ahiretteki saadetini zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّ لَكَ لأجْرًا} “Kuşkusuz senin için bir mükâfat vardır.” Yani nekireliğin (belirsizliğin) ifade ettiği üzere büyük [bir mükâfat]. {غير ممنون} “kesintisiz” yani kesilmemiş, bilakis daimi ve süreklidir. Bu da Nebi'nin sallallâhu aleyhi ve sellem geçmişte işlediği salih ameller ve sergilediği kâmil ahlâk sebebiyledir. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ} “Ve şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzerindesin.” Yani onunla yücelmiş, Allah'ın sana lütfettiği ahlâkınla üstünleşmiş durumdasın. Onun yüce ahlâkının özü, Müminlerin Annesi [Âişe radıyallâhu anhâ] kendisinden soran kimseye açıkladığı şu sözdür: "Onun ahlâkı Kur'an idi." Bu da Yüce Allah'ın ona yönelik şu buyrukları gibidir: {خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ} “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”, {فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ} “Allah'tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...” [ayet], {لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيُصُ عَلَيْكُم بِالمْؤُمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ} “Andolsun, size içinizden öyle bir elçi gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkündür, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” Ve onun sallallâhu aleyhi ve sellem güzel ahlâkla nitelendiğine delalet eden, yüce ahlâka teşvik eden benzeri ayetlerdir. O, bu ahlâkî vasıfların en kâmiline ve en yücesine sahipti; her bir haslette en yüksek zirvedeydi. O sallallâhu aleyhi ve sellem kolaylaştırıcı, yumuşak huylu, insanlara yakın, kendisini çağıranın davetine icabet eden, ihtiyacını arz edenin ihtiyacını gideren, kendisinden bir şey isteyene gönül ferahlığı veren, onu mahrum bırakmayan ve eli boş çevirmeyen biriydi. Ashabı kendisinden bir hususu istediğinde, sakıncalı bir durum olmadığı sürece onlara muvafakat eder ve bu hususta onlara uyardı. Bir hususa azmettiğinde onları dışlayarak tek başına karar vermez, aksine onlarla istişare eder ve fikirlerini alırdı. İyilik yapanın iyiliğini kabul eder, kötülük edeni affederdi. Meclisinde oturan bir kimseyle ancak en mükemmel ve en güzel şekilde muaşerette bulunurdu (geçinirdi). Onun yüzüne karşı kaşlarını çatmaz, sözünde ona sert davranmaz, güler yüzünü ondan esirgemez, dil sürçmelerinden dolayı onu muaheze etmez ve ondan kaynaklanan kabalıktan ötürü onu hesaba çekmezdi; bilakis arkadaşına son derece güzel davranır ve ona son derece tahammül gösterirdi sallallâhu aleyhi ve sellem.
13482. Metin
فلما أنزله الله في أعلى المنازل من جميع الوجوه، وكان أعداؤه ينسبون إليه أنه مجنون مفتون قال: {فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ بِأَيِّيكُمُ الْمَفْتُونُ} وقد تبين أنه أهدى الناس، وأكملهم لنفسه ولغيره، وأن أعداءه أضل الناس، [وشر الناس] (٣) للناس، وأنهم هم الذين فتنوا عباد الله، وأضلوهم عن سبيله، وكفى بعلم الله بذلك، فإنه هو المحاسب المجازي.
Allah onu her bakımdan mertebelerin en yücesine yerleştirdiğinde ve düşmanları da onun bir deli ve fitneye uğramış olduğunu iddia ettiklerinde şöyle buyurdu: {فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ بِأَيِّيكُمُ الْمَفْتُونُ} “Pek yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; hanginizin fitneye uğramış (deli) olduğunu.” Böylece onun insanların en doğru yolda olanı, kendisi ve başkaları için en kâmil olanı olduğu açıklığa kavuştu; düşmanlarının ise insanların en sapkını, insanlar için [en şerlisi] olduğu ve bizzat kendilerinin Allah'ın kullarını saptırıp O'nun yolundan alıkoyan kimseler olduğu ortaya çıktı. Allah'ın bunu bilmesi yeterlidir; çünkü hesaba çekecek ve ceza/mükâfat verecek olan yalnızca O'dur.
13483. Metin
و {هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ} وهذا فيه تهديد للضالين، ووعد للمهتدين، وبيان لحكمة الله، حيث كان يهدي من يصلح للهداية، دون غيره.
Ve {هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ} “O, Kendi yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” Bunda sapanlar için bir tehdit, doğru yolda olanlar için bir vaat ve Allah'ın hikmetinin bir açıklaması vardır; zira O, başkasını değil, yalnızca hidayete elverişli olan kimseyi hidayete erdirir.
13484. Metin
{٨ - ١٦} {فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ * وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ * وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلافٍ مَهِينٍ * هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ * مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ * عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ * أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ * إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} .
{8-16} {فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ * وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ * وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلافٍ مَهِينٍ * هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ * مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ * عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ * أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ * إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} “Öyleyse yalanlayıcılara itaat etme! Onlar istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar. Yemin edip duran, aşağılık her kimseye itaat etme! Daima ayıplayıp kınayan, laf getirip götüren, iyiliğe engel olan, haddi aşan, alabildiğine günahkâr, kaba/zorba, üstelik soysuz (kulağı kesik) olana; mal ve oğullar sahibi oldu diye... Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları' dedi.”
13485. Metin
يقول الله تعالى، لنبيه ﷺ: {فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ} الذين كذبوك وعاندوا الحق، فإنهم ليسوا أهلا لأن يطاعوا، لأنهم لا يأمرون إلا بما يوافق أهواءهم، وهم لا يريدون إلا الباطل، فالمطيع لهم مقدم على ما يضره، وهذا عام في كل مكذب، وفي كل طاعة ناشئة عن التكذيب، وإن كان السياق في شيء خاص، وهو أن المشركين طلبوا من النبي ﷺ، أن يسكت عن عيب آلهتهم ودينهم، ويسكتوا عنه، ولهذا قال: {وَدُّوا} أي: المشركون {لَوْ تُدْهِنُ} أي: توافقهم على بعض ما هم عليه، إما بالقول أو الفعل أو بالسكوت عما يتعين الكلام فيه، {فَيُدْهِنُونَ} ولكن اصدع بأمر الله، وأظهر دين الإسلام، فإن تمام إظهاره، بنقض ما يضاده، وعيب ما يناقضه.
Yüce Allah Nebisine sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: {فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ} “Öyleyse yalanlayıcılara itaat etme!” Seni yalanlayan ve hakka karşı inat eden kimselere; zira onlar itaat edilmeye layık değillerdir. Çünkü onlar ancak kendi hevalarına uygun olan şeyleri emrederler ve sadece batılı isterler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zarar verecek şeye yönelmiş olur. Bu, her yalanlayıcı hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaatte geneldir; her ne kadar bağlam özel bir hususta olsa da. Şöyle ki: Müşrikler Nebi'den sallallâhu aleyhi ve sellem, kendilerinin onun aleyhinde susmaları karşılığında onun da ilahlarını ve dinlerini ayıplamaktan vazgeçip susmasını talep etmişlerdi. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {وَدُّوا} Yani müşrikler arzu ettiler {لَوْ تُدْهِنُ} yani sözle veya fiille yahut konuşulması zorunlu olan şeylerde susarak üzerinde bulundukları şeylerin bir kısmında onlara uyasın, {فَيُدْهِنُونَ} “onlar da yumuşak davransınlar.” Fakat sen Allah'ın emrini açıkça tebliğ et ve İslam dinini açığa çıkar; zira onun tam olarak açığa çıkması, zıddını iptal etmekle ve ona aykırı olanı ayıplayıp geçersiz kılmakla mümkündür.
13486. Metin
{وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلافٍ} أي: كثير الحلف، فإنه لا يكون كذلك إلا وهو كذاب، ولا يكون كذابًا إلا وهو {مُهِينٌ} أي: خسيس النفس، ناقص الهمة، ليس له همة (١) في الخير، بل إرادته في شهوات نفسه الخسيسة.
{وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلافٍ} “Yemin edip duran her kimseye itaat etme!” Yani çokça yemin eden; zira bir kimse ancak yalancı olduğu takdirde böyle olur. Yalancı olan kimse de ancak {مُهِينٌ} “aşağılık” yani nefsi alçak, himmeti eksik, hayırda hiçbir himmeti (gayreti) bulunmayan, bilakis iradesi nefsinin aşağılık arzularında olan kimsedir.
13487. Metin
{هَمَّازٍ} أي: كثير العيب [للناس] والطعن فيهم (٢) بالغيبة والاستهزاء، وغير ذلك.
{هَمَّازٍ} “Daima ayıplayıp kınayan” yani gıybet, alay ve benzeri yollarla [insanları] çokça ayıplayan ve onları kötüleyen.
13488. Metin
{مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ} أي: يمشي بين الناس بالنميمة، وهي: نقل كلام بعض الناس لبعض، لقصد الإفساد بينهم، وإلقاء العداوة والبغضاء.
{مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ} “Laf getirip götüren” yani aralarını bozmak, düşmanlık ve kin sokmak amacıyla bazı insanların sözlerini diğerlerine taşımaktan ibaret olan koğuculukla insanlar arasında dolaşan.
13489. Metin
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} الذي يلزمه القيام به من النفقات الواجبة والكفارات والزكوات وغير ذلك، {مُعْتَدٍ} على الخلق في ظلمهم، في الدماء والأموال والأعراض (٣) {أَثِيمٍ} أي: كثير الإثم والذنوب المتعلقة في حق الله تعالى.
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} “İyiliğe engel olan” farz olan nafakalar, kefaretler, zekâtlar ve benzeri gibi ifa etmesi gereken şeyleri engelleyen, {مُعْتَدٍ} “haddi aşan” canlar, mallar ve ırzlar hususunda onlara zulmederek yaratılmışlara haksızlık eden, {أَثِيمٍ} “alabildiğine günahkâr” yani Yüce Allah'ın hakkıyla ilgili günahları ve isyanları çok olan.
13490. Metin
{عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ} أي: غليظ شرس الخلق قاس غير منقاد للحق {زَنِيمٍ} أي: دعي، ليس له أصل و [لا] مادة ينتج منها الخير، بل أخلاقه أقبح الأخلاق، ولا يرجى منه فلاح، له زنمة أي: علامة في الشر، يعرف بها.
{عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ} “Kaba/zorba, üstelik” yani kaba, hırçın ahlâklı, katı kalpli, hakka boyun eğmeyen, {زَنِيمٍ} “soysuz” yani nesebi şüpheli (nesebi belli olmayan), kendisinden hayır üreyecek bir aslı ve kaynağı bulunmayan, bilakis ahlâkı ahlâkların en çirkini olan, kendisinden kurtuluş umulmayan, kendisiyle tanındığı kötülükte bir zenemesi (şer damgası/belirtisi) bulunan kimsedir.
13491. Metin
وحاصل هذا، أن الله تعالى نهى عن طاعة كل حلاف كذاب، خسيس النفس، سيئ الأخلاق، خصوصًا الأخلاق المتضمنة للإعجاب بالنفس، والتكبر على الحق وعلى الخلق، والاحتقار للناس، كالغيبة والنميمة، والطعن فيهم، وكثرة المعاصي.
Bunun özeti şudur: Yüce Allah çokça yemin eden yalancı, alçak nefisli, kötü ahlâklı; özellikle de kendini beğenmeyi, hakka ve yaratılmışlara karşı kibirlenmeyi, insanları küçümsemeyi içeren gıybet, koğuculuk, onları ayıplama ve günahların çokluğu gibi ahlâka sahip olan her kimseye itaat etmeyi yasaklamıştır.
13492. Metin
وهذه الآيات - وإن كانت نزلت في بعض المشركين، كالوليد بن المغيرة أو غيره لقوله عنه: {أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} أي: لأجل كثرة ماله وولده، طغى واستكبر عن الحق، ودفعه حين جاءه، وجعله من جملة أساطير الأولين، التي يمكن صدقها وكذبها- فإنها عامة في كل من اتصف بهذا الوصف، لأن القرآن نزل لهداية الخلق كلهم، ويدخل فيه أول الأمة وآخرهم، وربما نزل بعض الآيات في سبب أو في شخص من الأشخاص، لتتضح به القاعدة العامة، ويعرف به أمثال الجزئيات الداخلة في القضايا العامة.
Bu ayetler -her ne kadar onun hakkında buyurulan: {أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} “Mal ve oğullar sahibi oldu diye mi? Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masallarıdır' dedi” ayetinden ötürü Velîd b. el-Mugîre veya bir başkası gibi müşriklerden bazıları hakkında inmiş olsa da- yani malının ve evladının çokluğu sebebiyle azgınlaşmış, hakka karşı böbürlenmiş, hak kendisine geldiğinde onu reddetmiş ve onu doğru da yalan da olabilecek öncekilerin masalları türünden saymış olsa da- bu niteliğe sahip olan herkes hakkında geneldir. Çünkü Kur'an bütün yaratılmışların hidayeti için indirilmiştir; ümmetin evveli de ahiri de buna dâhildir. Bazen bazı ayetler, genel kural onunla açıklığa kavuşsun ve genel hükümlere dâhil olan tikel örnekler onunla bilinsin diye özel bir sebep veya şahıslardan belirli bir şahıs hakkında iner.
13493. Metin
{سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ} .
{سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ} “Yakında onun burnunu damgalayacağız.”
13494. Metin
ثم توعد تعالى من جرى منه ما وصف الله، بأن الله سيسمه على خرطومه ١ في العذاب، وليعذبه عذابًا ظاهرًا، يكون عليه سمة وعلامة، في أشق الأشياء عليه، وهو وجهه.
Sonra Yüce Allah, kendisinden Allah'ın nitelediği bu vasıflar sadır olan kimseyi; azap esnasında burnunu damgalayacağı 1 ve kendisine en ağır gelen uzvu olan yüzünde bir damga ve bir işaret bulunacak şekilde onu apaçık bir azapla cezalandıracağı uyarısında bulunmuştur.
13495. Metin
{١٧ - ٣٣} {إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ * وَلا يَسْتَثْنُونَ * فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ} .
{17-33} {إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ * وَلا يَسْتَثْنُونَ * فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ} “Şüphesiz biz, o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani onlar, sabahleyin erkenden (kimse görmeden) onu kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi. İstisna da yapmıyorlardı (inşallah demiyorlardı). Fakat onlar uyurlarken Rabbin tarafından dolaşan bir afet onu kuşatıverdi.”
13496. Metin
إلى آخر القصة يقول تعال: إنا بلونا هؤلاء المكذبين بالخير وأمهلناهم، وأمددناهم بما شئنا من مال وولد، وطول عمر، ونحو ذلك، مما يوافق أهواءهم، لا لكرامتهم علينا، بل ربما يكون استدراجًا لهم من حيث لا يشعرون (١) فاغترارهم بذلك نظير اغترار أصحاب الجنة، الذين هم فيها شركاء، حين زهت ثمارها أينعت أشجارها، وآن وقت صرامها، وجزموا أنها في أيديهم، وطوع أمرهم، [وأنه] ليس ثم مانع يمنعهم منها، ولهذا أقسموا وحلفوا من غير استثناء، أنهم سيصرمونها أي: يجذونها مصبحين، ولم يدروا أن الله بالمرصاد، وأن العذاب سيخلفهم عليها، ويبادرهم إليها.
Kıssanın sonuna kadar Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz biz bu yalanlayıcıları hayır ile sınadık, onlara mühlet verdik; hevalarına uygun olan mal, evlat, uzun ömür ve benzeri şeylerden dilediğimiz kadarını kendilerine bolca verdik. Bu, katımızda değerli olduklarından değil, bilakis farkında olmadıkları bir yerden onlar için bir istidrac (adım adım helake sürükleme) olsun diyedir. Onların bununla aldanmaları; meyveleri olgunlaşıp ağaçları meyve verdiğinde, devşirme vakti geldiğinde, bahçenin kendi ellerinde ve emirleri altında olduğuna, kendilerini ondan alıkoyacak hiçbir engel bulunmadığına kesin kanaat getiren o bahçe ortaklarının aldanışının benzeridir. Bundan ötürü hiçbir istisna yapmadan (inşallah demeden) sabahleyin onu kesinlikle devşireceklerine, yani toplayacaklarına yemin ettiler; fakat Allah'ın gözetlemekte olduğunu, azabın bahçede kendilerinin yerini alacağını ve onlardan önce oraya ulaşacağını bilemediler.
13497. Metin
{فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ} أي: عذاب نزل عليها ليلا {وَهُمْ نَائِمُونَ} فأبادها وأتلفها {فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ} أي: كالليل المظلم، ذهبت الأشجار والثمار، هذا وهم لا يشعرون بهذا الواقع الملم، ولهذا تنادوا فيما بينهم، لما أصبحوا يقول بعضهم لبعض: {أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ فَانْطَلَقُوا} قاصدين له (٢) {وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ} فيما بينهم، ولكن بمنع حق الله، ويقولون: {لا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ} أي: بكروا قبل انتشار الناس، وتواصوا مع ذلك، بمنع الفقراء والمساكين، ومن شدة حرصهم وبخلهم، أنهم يتخافتون بهذا الكلام مخافتة، خوفًا أن يسمعهم أحد، فيخبر الفقراء.
{فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ} “Fakat Rabbin tarafından dolaşan bir afet onu kuşatıverdi” yani geceleyin üzerine inen bir azap, {وَهُمْ نَائِمُونَ} “onlar uyurlarken” böylece orayı helak edip yok etti. {فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ} “Ve (bahçe) kapkara kesiliverdi.” Yani karanlık gece gibi oluverdi, ağaçlar ve meyveler yok olup gitti. Onlar ise başlarına gelen bu acı olaydan habersizdiler. Bundan ötürü sabahladıklarında birbirlerine şöyle seslendiler: {أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ فَانْطَلَقُوا} “Eğer devşirecekseniz ekininize erken gidin! Bunun üzerine yola koyuldular” oraya yönelerek, {وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ} “aralarında fısıldaşıyorlardı” kendi aralarında Allah'ın hakkını engellemek üzere fısıldaşıyor ve şöyle diyorlardı: {لا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ} “Bugün hiçbir yoksul sakın oraya yanınıza girmesin!” Yani insanlar dağılmadan önce erken çıktılar ve bununla birlikte fakirleri ve yoksulları engellemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. Aşırı hırslarından ve cimriliklerinden ötürü, birisi duyup da fakirlere haber verir korkusuyla bu sözü gizlice fısıldaşıyorlardı.
13498. Metin
{وَغَدَوْا} في هذه الحالة الشنيعة، والقسوة، وعدم الرحمة {عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ} أي: على إمساك ومنع لحق الله، جازمين بقدرتهم عليها.
Bu çirkin hâl, katılık ve merhametsizlik içinde {وَغَدَوْا} “ve erkenden gittiler”, {عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ} “(yoksulları) engellemeye güçleri yeteceğini sanarak” yani Allah'ın hakkını tutmaya ve engellemeye, buna güçlerinin yettiğinden kesinlikle emin olarak gittiler.
13499. Metin
{فَلَمَّا رَأَوْهَا} على الوصف الذي ذكر الله كالصريم {قَالُوا} من الحيرة والانزعاج. {إِنَّا لَضَالُّونَ} [أي: تائهون] عنها، لعلها غيرها، فلما تحققوها، ورجعت إليهم عقولهم قالوا: {بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} منها، فعرفوا حينئذ أنه عقوبة، فـ {قَالَ أَوْسَطُهُمْ} أي: أعدلهم، وأحسنهم طريقة {أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ} أي: تنزهون الله عما لا يليق به، ومن ذلك، ظنكم أن قدرتكم مستقلة، فلولا استثنيتم فقلتم: {إِنْ شَاءَ اللَّهُ} وجعلتم مشيئتكم تابعة لمشيئتة الله، لما جرى عليكم ما جرى، فقالوا {سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} أي: استدركوا بعد ذلك، ولكن بعد ما وقع العذاب على جنتهم، الذي لا يرفع، ولكن لعل تسبيحهم هذا، وإقرارهم على أنفسهم بالظلم، ينفعهم في تخفيف الإثم ويكون توبة، ولهذا ندموا ندامة عظيمة.
{فَلَمَّا رَأَوْهَا} “Fakat onu gördüklerinde” Allah'ın zikrettiği vasıf üzere kapkara kesilmiş görünce, şaşkınlık ve telaş içinde {قَالُوا} “dediler ki:” {إِنَّا لَضَالُّونَ} “'Doğrusu biz yolumuzu şaşırmışız!'” [yani yolumuzu kaybetmişiz], herhalde bu bahçe başkasıdır. Onu iyice anlayıp akılları başlarına gelince şöyle dediler: {بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} “'Hayır, biz mahrum bırakılmışız!'” Böylece bunun bir ceza olduğunu anladılar. Bunun üzerine {قَالَ أَوْسَطُهُمْ} “Onların en ılımlı/akıllı olanı dedi ki:” yani en adaletlileri ve gidişatı en güzel olanı: {أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ} “'Ben size Allah'ı tesbih etmeli değil miydiniz dememiş miydim?'” Yani O'na layık olmayan şeylerden Allah'ı tenzih etmeli değil miydiniz? Kendi kudretinizin müstakil olduğunu sanmanız da bu kabildendir. Eğer istisna edip 'inşallah' deseydiniz ve kendi iradenizi Allah'ın iradesine bağlı kılsaydınız, başınıza gelenler gelmezdi. Bunun üzerine: {سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “'Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz zalimlermişiz' dediler.” Yani bundan sonra hatayı telafi etmeye çalıştılar; fakat bahçelerinin başına geri döndürülemeyecek olan azap geldikten sonra... Ne var ki bu tesbihleri ve kendi nefisleri aleyhine zulmü itiraf etmeleri, belki günahın hafiflemesinde onlara fayda verir ve bir tövbe olur. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular.
13500. Metin
{فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ} فيما أجروه وفعلوه،
Yapıp ettikleri hususunda {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ} “Birbirlerine dönüp kınamaya başladılar.”
13501. Metin
{قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ} أي: متجاوزين للحد في حق الله، وحق عباده.
{قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ} “Dediler ki: 'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgınlarmışız.'” Yani Allah'ın hakkı ve kullarının hakkı hususunda haddi aşanlarmışız.
13502. Metin
{عَسَى رَبُّنَا أَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ} فهم رجوا الله أن يبدلهم خيرًا منها، ووعدوا أنهم سيرغبون إلى الله، ويلحون عليه في الدنيا، فإن كانوا كما قالوا، فالظاهر أن الله أبدلهم في الدنيا خيرًا منها لأن من دعا الله صادقًا، ورغب إليه ورجاه، أعطاه سؤله.
{عَسَى رَبُّنَا أَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ} “'Umulur ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz Rabbimize yönelenleriz.'” Onlar Allah'ın kendilerine ondan daha hayırlısını vermesini umdular ve dünyada Allah'a yöneleceklerine ve O'na yalvarıp yakaracaklarına dair söz verdiler. Şayet söyledikleri gibi yaptılarsa, zâhir olan şudur ki Allah dünyada kendilerine ondan daha hayırlısını vermiştir; çünkü kim Allah'a samimiyetle dua eder, O'na yönelir ve O'ndan umarsa, Allah onun dileğini verir.
13503. Metin
قال تعالى مبينا (٣) ما وقع: {كَذَلِكَ الْعَذَابُ} [أي:] الدنيوي لمن أتى بأسباب العذاب أن يسلب الله العبد الشيء الذي طغى به وبغى، وآثر الحياة الدنيا، وأن يزيله عنه، أحوج ما يكون إليه.
Yüce Allah meydana gelen durumu açıklayarak şöyle buyurdu: {كَذَلِكَ الْعَذَابُ} “İşte azap böyledir!” [Yani] azap sebeplerini işleyen kimse için dünyevî azap böyledir: Allah kulu, kendisiyle azıp taşkınlık yaptığı ve dünya hayatını tercih ettiği şeyden mahrum bırakır ve ona en çok ihtiyaç duyduğu bir anda onu kendisinden çekip alır.
13504. Metin
{وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ} من عذاب الدنيا {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} فإن من علم ذلك، أوجب له الانزجار عن كل سبب يوجب العذاب ويحل العقاب ٤ .
{وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ} “Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür” [yani] dünya azabından daha büyüktür, {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} “keşke bilselerdi!” Çünkü bunu bilen kimse için [bu bilgi], azabı gerektiren ve cezayı hak ettiren her sebepten sakınmayı zorunlu kılar4.
13505. Metin
{٣٤ - ٤١} {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ * أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ * مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ * أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ * إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ * أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ * سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ * أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} .
{34-41} {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ * أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ * مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ * أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ * إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ * أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ * سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ * أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} “Şüphesiz takva sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. Biz müslümanları suçlu-günahkârlar gibi kılar mıyız hiç? Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa sizin ders aldığınız bir kitabınız mı var? İçinde dilediğiniz şeylerin yer aldığı... Yoksa sizin lehinize kıyamet gününe kadar sürecek yeminlerimiz mi var ki verdiğiniz hüküm kesinlikle sizin olacak? Sor onlara: Hangisi buna kefildir? Yoksa onların ortakları mı var? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler!”
13506. Metin
يخبر تعالى بما أعده للمتقين للكفر والمعاصي، من أنواع النعيم والعيش السليم في جوار أكرم الأكرمين، وأن حكمته تعالى لا تقتضي أن يجعل المسلمين (١) القانتين لربهم، المنقادين لأوامره، المتبعين لمراضيه كالمجرمين الذين أوضعوا في معاصيه، والكفر بآياته، ومعاندة رسله، ومحاربة أوليائه، وأن من ظن أنه يسويهم في الثواب، فإنه قد أساء الحكم، وأن حكمه حكم باطل، ورأيه (٢) فاسد، وأن المجرمين إذا ادعوا ذلك، فليس لهم مستند، لا كتاب فيه يدرسون [ويتلون] أنهم من أهل الجنة، وأن لهم ما طلبوا وتخيروا.
Yüce Allah; küfürden ve günahlardan sakınan takva sahipleri için Ekremü'l-Ekremîn'in (en cömert olanın) civarında hazırladığı çeşitli nimetleri ve esenlik dolu hayatı haber vermektedir. O'nun hikmeti; Rabbine boyun eğen, emirlerine itaat eden ve O'nun rızasını arayan müslümanları, O'na isyana dalan, ayetlerini inkâr eden, peygamberlerine inatla karşı çıkan ve velilerine savaş açan suçlu-günahkârlar gibi kılmayı gerektirmez. Sevapta onları eşit kılacağını sanan kimse şüphesiz kötü bir hüküm vermiştir; onun hükmü batıl bir hüküm, görüşü de bozuktur. Mücrimler (günahkârlar) bunu iddia ettiklerinde ise hiçbir dayanakları yoktur; içinde cennetlik olduklarını, diledikleri ve seçtikleri her şeyin kendilerine verileceğini okuyup [öğrendikleri] bir kitapları yoktur.
13507. Metin
وليس لهم عند الله عهد ويمين بالغة إلى يوم القيامة أن لهم ما يحكمون، وليس لهم شركاء وأعوان على إدراك ما طلبوا، فإن كان لهم شركاء وأعوان فليأتوا بهم إن كانوا صادقين، ومن المعلوم أن جميع ذلك منتف، فليس لهم كتاب، ولا لهم عهد عند الله في النجاة، ولا لهم شركاء يعينونهم، فعلم أن دعواهم باطلة فاسدة، وقوله: {سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ} أي: أيهم الكفيل بهذه الدعوى الفاسدة، فإنه لا يمكن التصدر بها، ولا الزعامة فيها. ٣ .
Onların Allah katında, kıyamet gününe kadar geçerli olan ve diledikleri gibi hüküm verebileceklerine dair bir ahitleri ve yeminleri de yoktur. İstediklerini elde etme konusunda ortakları ve yardımcıları da bulunmamaktadır. Şayet ortakları ve yardımcıları varsa, eğer doğru sözlü iseler haydi onları getirsinler! Bilinmektedir ki bunların hepsi yok hükmündedir; zira onların ellerinde ne bir kitap, ne kurtuluşa ereceklerine dair Allah katında bir ahit, ne de kendilerine yardım edecek ortaklar vardır. Dolayısıyla onların bu iddialarının batıl ve temelsiz olduğu anlaşılmıştır. O'nun: {سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ} “Sor onlara, hangisi buna kefildir?” buyruğu; hangisi bu asılsız iddiayı üstlenebilir, anlamına gelmektedir. Zira böyle bir iddiayı sahiplenmek ve bu hususta kefil/öncü olmak asla mümkün değildir.3
13508. Metin
{٤٢ - ٤٣} {يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلا يَسْتَطِيعُونَ * خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ}
{42-43} {يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلا يَسْتَطِيعُونَ * خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ} “O gün incikten açılır (bütün hakikatler çırılçıplak ortaya dökülüp dehşetli anlar yaşanır) ve secdeye davet edilirler de güç yetiremezler. Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet kaplamıştır. Oysa onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.”
13509. Metin
أي: إذا كان يوم القيامة، وانكشف فيه من القلاقل [والزلازل] والأهوال ما لا يدخل تحت الوهم، وأتى الباري لفصل القضاء بين عباده ومجازاتهم فكشف عن ساقه الكريمة التي لا يشبهها شيء، ورأى الخلائق من جلال الله وعظمته ما لا يمكن التعبير عنه، فحينئذ يدعون إلى السجود لله، فيسجد المؤمنون الذين كانوا يسجدون لله، طوعًا واختيارًا، ويذهب الفجار المنافقون ليسجدوا فلا يقدرون على السجود، وتكون ظهورهم كصياصي البقر، لا يستطيعون الانحناء، وهذا الجزاء ما جنس عملهم، فإنهم كانوا يدعون في الدنيا إلى السجود لله وتوحيده وعبادته وهم سالمون، لا علة فيهم، فيستكبرون عن ذلك ويأبون، فلا تسأل يومئذ عن حالهم وسوء مآلهم، فإن الله قد سخط عليهم، وحقت عليهم كلمة العذاب، وتقطعت أسبابهم، ولم تنفعهم الندامة ولا الاعتذار يوم القيامة، ففي هذا ما يزعج القلوب عن المقام على المعاصي، و [يوجب] التدارك مدة الإمكان، ولهذا قال تعالى:
Yani kıyamet günü olduğunda, hayale sığmayacak sarsıntılar, [depremler] ve dehşetler açığa çıktığında; Yaratıcı kulları arasında hüküm vermek ve onları cezalandırmak/mükâfatlandırmak için gelip hiçbir şeyin benzeri olmadığı kerîm bacağını açtığında ve mahlûkat Allah'ın celâl ve azametinden ifade edilmesi imkânsız olan şeyleri gördüğünde; işte o zaman Allah'a secde etmeye davet edilirler. Dünyada gönüllü ve isteyerek Allah'a secde eden müminler secdeye kapanırlar; günahkâr münafıklar ise secde etmeye giderler fakat secde etmeye güç yetiremezler. Sırtları sığır boynuzu gibi kaskatı kesilir, eğilmeye güç yetiremezler. Bu ceza onların amellerinin cinsindendir; çünkü onlar dünyada hiçbir özürleri yokken sapasağlam bir hâlde Allah'a secde etmeye, O'nu birlemeye ve O'na ibadet etmeye davet ediliyorlardı da buna karşı kibirlenip yüz çeviriyorlardı. O gün onların hâlinden ve kötü akıbetlerinden sorma! Zira Allah onlara gazap etmiş, azap sözü onlar üzerine hak olmuş, bütün bağları kopmuş ve kıyamet gününde onlara pişmanlık da mazeret de fayda vermemiştir. Bunda kalpleri günahlar üzerinde ısrar etmekten ürpertecek ve imkân dâhilindeyken hatayı telafi etmeyi [gerektirecek] ibretler vardır. Bundan ötürü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
13510. Metin
{٤٤ - ٥٢} {فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ * أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ * أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ * فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ * لَوْلا أَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ * فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ * وَإِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ * وَمَا هُوَ إِلا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ} .
{44-52} {فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ * أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ * أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ * فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ * لَوْلا أَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ * فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ * وَإِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ * وَمَا هُوَ إِلا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ} “Bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanla beni baş başa bırak! Onları bilmedikleri bir yerden adım adım helake yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım pek sağlamdır. Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı eziliyorlar? Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, keder dolu bir hâlde Rabbine yalvarmıştı. Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmeseydi, kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı. Fakat Rabbi onu seçti ve salihlerden kıldı. Doğrusu o inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittiklerinde neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi ve: 'O kesinlikle bir mecnundur (delidir)' diyorlar. Oysa o, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.”
13511. Metin
أي: دعني والمكذبين بالقرآن العظيم فإن علي جزاءهم، ولا تستعجل لهم، فـ {سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ} فنمدهم بالأموال والأولاد، ونمدهم في الأرزاق والأعمال، ليغتروا ويستمروا على ما يضرهم، فإن وهذا من كيد الله لهم، وكيد الله لأعدائه، متين قوي، يبلغ من ضررهم وعذابهم فوق كل مبلغ (١) .
Yani yüce Kur'an'ı yalanlayanlarla beni baş başa bırak; zira onların cezasını vermek bana aittir, onlar için acele etme. {سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ} “Onları bilmedikleri bir yerden adım adım helake yaklaştıracağız.” Onlara mallar ve evlatlar vererek yardım eder, rızıklarını ve ömürlerini uzatırız ki aldanıp kendilerine zarar veren şeyde devam etsinler. Bu, Allah'ın onlar için kurduğu bir tuzaktır; Allah'ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise son derece sağlam ve güçlüdür, onların zararı ve azabı hususunda her türlü sınırın üstüne ulaşır.
13512. Metin
{أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} أي: ليس لنفورهم عنك، وعدم تصديقهم لما جئت به، سبب يوجب لهم ذلك، فإنك تعلمهم، وتدعوهم إلى الله، لمحض مصلحتهم، من غير أن تطلبهم من أموالهم مغرمًا يثقل عليهم.
{أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} “Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçmalarının ve getirdiğin şeyleri tasdik etmemelerinin bunu gerektiren hiçbir sebebi yoktur. Zira sen onları ancak kendi menfaatleri için eğitip Allah'a davet ediyorsun; kendilerinden mallarından ağır gelecek bir bedel istemeksizin bunu yapıyorsun.
13513. Metin
{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ} ما كان عندهم من الغيوب، وقد وجدوا فيها أنهم على حق، وأن لهم الثواب عند الله، فهذا أمر ما كان، وإنما كانت حالهم حال معاند ظالم.
{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ} “Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?” Yanlarında bulunan gaybları yazıp orada kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah katında kendilerine mükâfat verileceğini görmüş değillerdir. Böyle bir durum asla söz konusu olmamıştır; bilakis onların hâli ancak inatçı bir zalimin hâlidir.
13514. Metin
فلم يبق إلا الصبر لأذاهم، والتحمل لما يصدر منهم، والاستمرار على دعوتهم، ولهذا قال: {فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ} أي: لما حكم به شرعًا وقدرًا، فالحكم القدري، يصبر على المؤذي منه، ولا يتلقى بالسخط والجزع، والحكم الشرعي، يقابل بالقبول والتسليم، والانقياد التام لأمره.
Geriye ancak onların eziyetlerine sabretmek, kendilerinden kaynaklanan şeylere tahammül göstermek ve onları davet etmeye devam etmek kalmıştır. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ} “Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret” yani şer'an ve kaderen hükmettiği şeye sabret. Kaderî hükmün eziyet veren kısmına sabredilir, öfke ve feryat ile karşılanmaz; şer'î hüküm ise kabul, teslimiyet ve O'nun emrine tam boyun eğmeyle karşılanır.
13515. Metin
وقوله: {وَلا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ} وهو يونس بن متى، ﵊ أي: ولا تشابهه في الحال، التي أوصلته، وأوجبت له الانحباس في بطن الحوت، وهو عدم صبره على قومه الصبر المطلوب منه، وذهابه مغاضبًا لربه، حتى ركب في البحر، فاقترع أهل السفينة حين ثقلت بأهلها أيهم يلقون لكي تخف بهم، فوقعت القرعة عليه فالتقمه الحوت وهو مليم [وقوله] {إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ} أي: وهو في بطنها قد كظمت عليه، أو نادى وهو مغتم مهتم بأن قال {لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} فاستجاب الله له، وقذفته الحوت من بطنها بالعراء وهو سقيم، وأنبت الله عليه شجرة من يقطين، ولهذا قال هنا: {لَوْلا أَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ} أي: لطرح في العراء، وهي الأرض الخالية {وَهُوَ مَذْمُومٌ} ولكن الله (٢) تغمده برحمته فنبذ وهو ممدوح، وصارت حاله أحسن من حاله الأولى، ولهذا قال: {فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ} أي: اختاره واصطفاه ونقاه من كل كدر،. {فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ} أي: الذين صلحت أعمالهم وأقوالهم ونياتهم، [وأحوالهم] فامتثل نبينا محمد ﷺ، أمر ربه، فصبر لحكم ربه صبرًا لا يدركه فيه أحد من العالمين.
{وَلا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ} “Ve balık sahibi (Yunus) gibi olma!” Yani Metta oğlu Yunus aleyhisselâm gibi olma. Yani onu balığın karnında hapsedilmeye sevk eden ve bunu zorunlu kılan hâlde ona benzeme! Bu hâl de kendisinden istenen sabrı kavmine karşı gösterememesi, Rabbine öfkelenerek çekip gitmesi ve nihayetinde denize açılmasıydı. Gemi yolcularıyla ağırlaşınca, hafiflemek için kimi atacaklarına dair gemi halkı kura çekti. Kura ona isabet etti ve kınanacak bir hâldeyken balık onu yuttu. [Ve buyruğu:] {إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ} “Hani o, keder dolu bir hâlde Rabbine yalvarmıştı.” Yani balığın karnında sıkışıp kalmışken yahut kederli ve gamlı bir hâlde {لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim, doğrusu ben zalimlerden oldum!” diyerek niyaz etti. Allah da onun duasına icabet etti; balık onu hasta bir vaziyette karnından ıssız bir sahile bıraktı ve Allah üzerine kabak türünden geniş yapraklı bir bitki bitirdi. Bundan ötürü burada şöyle buyurmuştur: {لَوْلا أَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ} “Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmeseydi, ıssız bir yere atılacaktı” yani çıplak ve boş bir araziye atılacaktı, {وَهُوَ مَذْمُومٌ} “kınanmış bir hâlde.” Fakat Allah onu rahmetiyle kuşattı; böylece övülmüş bir hâlde atıldı ve durumu önceki durumundan daha güzel oldu. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ} “Fakat Rabbi onu seçti” yani onu seçip ayırdı ve her türlü keder ve kusurdan arındırdı. {فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ} “ve onu salihlerden kıldı.” Yani amelleri, sözleri, niyetleri [ve hâlleri] salih olan kimselerden kıldı. Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem de Rabbinin emrine boyun eğdi ve Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin ulaşamayacağı bir sabırla sabretti.
13516. Metin
فجعل الله له العاقبة {والعاقبة للمتقين} ولم يدرك أعداؤه فيه إلا ما يسوءهم، حتى إنهم حرصوا على أن يزلقوه بأبصارهم أي: يصيبوه (٣) بأعينهم، من حسدهم وغيظهم وحنقهم، هذا منتهى ما قدروا عليه من الأذى الفعلي، والله حافظه وناصره، وأما الأذى القولي، فيقولون فيه أقوالا بحسب ما توحي إليهم قلوبهم، فيقولون تارة "مجنون" وتارة "ساحر" وتارة "شاعر".
Allah güzel akıbeti ona nasip etti {والعاقبة للمتقين} “ve güzel akıbet takva sahiplerinindir.” Düşmanları ise onun hakkında kendilerini üzecek şeylerden başkasına ulaşamadılar. Hatta hasetlerinden, öfkelerinden ve kinlerinden ötürü onu gözleriyle devirmeye (nazar değdirmeye) son derece hırs gösterdiler. Bu, fiilî eziyet olarak güçlerinin yettiği son noktaydı; Allah ise onu koruyan ve yardım eden idi. Sözlü eziyete gelince, kalplerinin kendilerine fısıldadığı ölçüde onun hakkında laflar ediyor; bazen 'mecnun' (deli), bazen 'sihirbaz', bazen de 'şair' diyorlardı.
13517. Metin
قال تعالى {وَمَا هُوَ إِلا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ} أي: وما هذا القرآن الكريم، والذكر الحكيم، إلا ذكر للعالمين، يتذكرون به مصالح دينهم ودنياهم.
Yüce Allah şöyle buyurdu: {وَمَا هُوَ إِلا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ} “Oysa o, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.” Yani bu Kur'an-ı Kerim ve hikmet dolu Zikir, âlemlerin onunla din ve dünya maslahatlarını hatırlayıp düşündükleri bir öğütten başka bir şey değildir.
13518. Metin
تم تفسير سورة القلم، والحمد لله رب العالمين.
Kalem Suresi'nin tefsiri tamamlandı; Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.