13520. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekke döneminde inmiştir (Mekkîdir).123
13521. Metin
{١ - ٨} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَاقَّةُ * مَا الْحَاقَّةُ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ * كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ * فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ * وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ * سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ * فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} .
{1-8} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَاقَّةُ * مَا الْحَاقَّةُ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ * كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ * فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ * وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ * سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ * فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Gerçekleşecek olan (Hâkka)! Nedir o Hâkka? Sen nereden bileceksin o Hâkka nedir! Semûd ve Âd, kapı çalan o dehşetli günü (Kâria'yı) yalanladı. Semûd kavmine gelince, onlar haddi aşan korkunç bir ses ve sarsıntı (tağiye) ile helak edildiler. Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu, dondurucu ve azgın bir fırtına ile helak edildiler. Allah onu, ardı ardına yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün. Şimdi onlardan geriye kalan birini görüyor musun?”
13522. Metin
{الْحَاقَّةُ} من أسماء يوم القيامة، لأنها تحق وتنزل بالخلق، وتظهر فيها حقائق الأمور، ومخبآت الصدور، فعظم تعالى شأنها وفخمه، بما كرره من قوله: {الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ} فإن لها شأنا عظيما وهولا جسيما، [ومن عظمتها أن الله أهلك الأمم المكذبة بها بالعذاب العاجل] (١) .
{الْحَاقَّةُ} “Hâkka” kıyamet gününün isimlerindendir; çünkü o kesinlikle gerçekleşip mahlûkatın başına inecek, işlerin hakikatleri ve göğüslerin gizledikleri onda açığa çıkacaktır. Yüce Allah {الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ} “Gerçekleşecek olan (Hâkka)! Nedir o Hâkka? Sen nereden bileceksin o Hâkka nedir!” buyruğunu tekrarlayarak onun şanını yüceltmiş ve tazim etmiştir. Zira onun pek büyük bir şanı ve muazzam bir dehşeti vardır. [Onun büyüklüğündendir ki Allah, onu yalanlayan ümmetleri peşin bir azapla helak etmiştir.]
13523. Metin
ثم ذكر نموذجا من أحوالها الموجودة في الدنيا المشاهدة فيها، وهو ما (٢) أحله من العقوبات البليغة بالأمم العاتية فقال: {كَذَّبَتْ ثَمُودُ} وهم القبيلة المشهورة سكان الحجر الذين أرسل الله إليهم رسوله صالحا ﵇، ينهاهم عما هم عليه من الشرك، ويأمرهم بالتوحيد، فردوا دعوته وكذبوه وكذبوا ما أخبرهم به من يوم القيامة، وهي القارعة التي تقرع الخلق بأهوالها، وكذلك عاد الأولى سكان حضرموت حين بعث الله إليهم رسوله هودا ﵊ يدعوهم إلى عبادة الله [وحده] فكذبوه وكذبوا بما أخبر (٣) به من البعث فأهلك الله الطائفتين بالهلاك المعجل (٤) {فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ} وهي الصيحة العظيمة الفظيعة، التي انصدعت منها قلوبهم وزهقت لها أرواحهم فأصبحوا موتى لا يرى إلا مساكنهم وجثثهم.
Sonra dünyada var olan ve bizzat müşahede edilen hâllerinden bir örneği, yani azgın ümmetlerin başına indirdiği ağır cezaları zikrederek şöyle buyurdu: {كَذَّبَتْ ثَمُودُ} “Semûd yalanladı” Onlar, Hicr ahalisi olan meşhur kabiledir; Allah onlara peygamberi Sâlih'i aleyhisselâm göndermişti; o kendilerini içinde bulundukları şirkten nehyediyor ve tevhidi emrediyordu. Fakat onlar onun davetini geri çevirdiler, onu yalanladılar ve kendilerine haber verdiği kıyamet gününü, yani dehşetleriyle mahlûkatın kalbini çarpan Kâria'yı yalanladılar. Aynı şekilde Hadramut ahalisi olan ilk Âd kavmi de... Allah onlara peygamberi Hûd'u aleyhisselâm [yalnızca] Allah'a ibadet etmeye davet etsin diye gönderdiğinde onu yalanladılar ve yeniden dirilmeye dair haber verdiği şeyleri yalanladılar. Bunun üzerine Allah her iki fırkayı da peşin bir helakle helak etti: {فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ} “Semûd kavmine gelince, onlar haddi aşan korkunç bir ses ve sarsıntı (tağiye) ile helak edildiler.” Bu da kalplerini parçalayan ve canlarını çıkaran o büyük ve korkunç sayhadır (çığlıktır); öyle ki meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey görülmeyen ölüler hâline geldiler.
13524. Metin
{وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ} أي: قوية شديدة الهبوب لها صوت أبلغ من صوت الرعد [القاصف] {عَاتِيَةٍ} [أي:] عتت على خزانها، على قول كثير من المفسرين، أو عتت على عاد وزادت على الحد كما هو الصحيح.
{وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ} “Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu bir rüzgâr ile helak edildiler” yani çok güçlü, şiddetli esen ve [şiddetli] gök gürültüsünden daha gürültülü bir sese sahip olan bir rüzgâr ile; {عَاتِيَةٍ} “azgın” [yani] birçok müfessirin görüşüne göre onu sevk eden meleklere karşı azgınlaşmış yahut sahih olan görüşe göre Âd kavmine karşı azgınlaşıp haddi aşmış bir fırtınayla.
13525. Metin
{سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا} أي: نحسا وشرا فظيعا عليهم فدمرتهم وأهلكتهم، {فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى} أي: هلكى موتى {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} أي: كأنهم جذوع النخل التي قد قطعت رءوسها الخاوية الساقط بعضها على بعض.
{سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا} “Allah onu, ardı ardına yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti.” Yani onlar için uğursuz ve korkunç bir şer olarak; böylece onları yerle bir edip helak etti. {فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى} “Öyle ki o kavmi orada yere serilmiş görürsün” yani helak olmuş ölüler olarak, {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} “içi boş hurma kütükleri gibi” yani başları kesilmiş, içi boş ve birbirinin üzerine devrilmiş hurma gövdeleri gibi.
13526. Metin
{فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} وهذا استفهام بمعنى النفي المتقرر.
{فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} “Şimdi onlardan geriye kalan birini görüyor musun?” Bu, kesinlik kazanmış nefiy (olumsuzluk) anlamı taşıyan bir soru cümlesidir.
13527. Metin
{٩ - ١٢} {وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ * فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً * إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ * لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ} .
{9-12} {وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ * فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً * إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ * لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ} “Firavun, ondan öncekiler ve altüst olan şehirler halkı (Lût kavmi) da o günahı (büyük hatayı) işleyerek geldiler. Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler; O da onları şiddeti kat kat artan bir yakalayışla yakalayıverdi. Kuşkusuz su taştığı zaman sizi o akıp giden gemide biz taşıdık; onu sizin için bir ibret kılalım ve kavrayan kulaklar onu bellesin diye.”
13528. Metin
أي: وكذلك غير هاتين الأمتين الطاغيتين عاد وثمود جاء غيرهم من الطغاة العتاة كفرعون مصر الذي أرسل الله إليه عبده ورسوله موسى [ابن عمران] ﵊ وأراه من الآيات البينات ما تيقنوا بها الحق ولكن جحدوا وكفروا ظلما وعلوا وجاء من قبله من المكذبين، {وَالْمُؤْتَفِكَاتِ} أي: قرى قوم لوط الجميع جاءوا {بِالْخَاطِئَةِ} أي: بالفعلة الطاغية وهي (١) الكفر والتكذيب والظلم والمعاندة وما انضم إلى ذلك من أنواع الفواحش (٢) والفسوق.
Yani Âd ve Semûd gibi bu iki azgın ümmetin dışındakiler de, Mısır Firavunu gibi azgın zorbalar da aynı şekilde geldiler. Allah ona kulu ve elçisi Mûsâ [b. İmrân]'ı aleyhisselâm göndermiş ve ona hakkı kesin olarak anlayacakları apaçık ayetler göstermişti; fakat zulüm ve kibirle inkâr edip kâfir oldular. Ondan önceki yalanlayıcılar ve {وَالْمُؤْتَفِكَاتِ} yani Lût kavminin altüst edilen kasabaları da geldi. Hepsi de {بِالْخَاطِئَةِ} yani azgın fiille geldiler ki o da küfür, yalanlama, zulüm, inat ve bunlara eklenen çeşitli fuhşiyat ve fâsıklıktır.
13529. Metin
{فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ} وهذا اسم جنس أي: كل من هؤلاء كذب (٣) الرسول الذي أرسله الله إليهم. فأخذ الله الجميع {أَخْذَةً رَابِيَةً} أي: زائدة على الحد والمقدار الذي يحصل به هلاكهم.
{فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ} “Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler” Bu bir cins ismidir; yani bunların her biri Allah'ın kendilerine gönderdiği elçiyi yalanladı. Bunun üzerine Allah hepsini {أَخْذَةً رَابِيَةً} “şiddeti kat kat artan bir yakalayışla yakalayıverdi” yani helak olmalarını sağlayacak sınırın ve miktarın çok üstünde bir yakalayışla.
13530. Metin
ومن جملة أولئك قوم نوح أغرقهم الله في اليم حين طغى [الماء على وجه] الأرض وعلا على مواضعها الرفيعة. وامتن الله على الخلق الموجودين بعدهم أن الله حملهم {فِي الْجَارِيَةِ} وهي: السفينة في أصلاب آبائهم وأمهاتهم الذين نجاهم الله.
Onlardan biri de Nûh'un kavmidir; [su] yeryüzünü kaplayıp yüksek yerlerin üzerine çıktığında Allah onları denizde boğdu. Allah, kendilerinden sonra gelen yaratılmışlara, Allah'ın kurtardığı anne ve babalarının sulplerinde kendilerini {فِي الْجَارِيَةِ} yani akıp giden gemide taşıdığını lütuf olarak hatırlattı.
13531. Metin
فاحمدوا الله واشكروا الذي نجاكم حين أهلك الطاغين واعتبروا بآياته الدالة على توحيده ولهذا قال: {لِنَجْعَلَهَا} أي: الجارية والمراد جنسها، {لَكُمْ تَذْكِرَةً} تذكركم أول سفينة صنعت وما قصتها وكيف نجى الله عليها من آمن به واتبع رسوله وأهلك أهل الأرض كلهم فإن جنس الشيء مذكر بأصله.
Öyleyse azgınları helak ettiği anda sizi kurtaran Allah'a hamdedin, şükredin ve O'nun birliğine delalet eden ayetlerinden ibret alın! Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {لِنَجْعَلَهَا} “Onu kılalım diye” yani akıp giden gemiyi —kastedilen onun cinsidir— {لَكُمْ تَذْكِرَةً} “sizin için bir ibret” yapılan ilk gemiyi, onun kıssasını, Allah'ın kendisine iman edip elçisine tabi olanları onun üzerinde nasıl kurtardığını ve bütün yeryüzü halkını nasıl helak ettiğini size hatırlatsın diye; zira bir şeyin cinsi, onun aslını hatırlatır.
13532. Metin
وقوله: {وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ} أي: تعقلها أولو الألباب ويعرفون المقصود منها ووجه الآية بها.
{وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ} “ve kavrayan kulaklar onu bellesin diye” buyruğu ise; akıl sahipleri onu anlasın, ondan kastedileni ve ondaki ayet/ibret yönünü bilsinler demektir.
13533. Metin
وهذا بخلاف أهل الإعراض والغفلة وأهل البلادة وعدم الفطنة فإنهم ليس لهم انتفاع بآيات الله لعدم وعيهم عن الله، وفكرهم بآيات الله ٤
Bu [durum]; yüz çeviren, gaflet içinde bulunan, anlayışsız ve basiretten yoksun kimselerin aksinedir. Zira onların, Allah'tan [geleni] idrak etmemeleri ve Allah'ın ayetleri üzerinde tefekkür etmemeleri 4 sebebiyle Allah'ın ayetlerinden hiçbir istifadeleri yoktur.
13534. Metin
{١٣ - ١٨} {فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ * وَحُمِلَتِ الأرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً * فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ * وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ * يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ}
{13-18} {فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ * وَحُمِلَتِ الأرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً * فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ * وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ * يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ} “Sûr'a tek bir üfleme ile üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman; işte o gün olacak olan (kıyamet) kopmuştur. Gök yarılmış ve o gün artık çökmeye yüz tutmuştur. Melekler ise onun kenarlarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, onların üzerinde sekiz (melek) taşır. O gün (hesap için) huzura arz olunursunuz; hiçbir sırrınız gizli kalmaz.”
13535. Metin
لما ذكر ما فعله تعالى بالمكذبين لرسله وكيف جازاهم وعجل لهم العقوبة في الدنيا وأن الله نجى الرسل وأتباعهم كان هذا مقدمة لذكر الجزاء الأخروي وتوفية الأعمال كاملة يوم القيامة. فذكر الأمور الهائلة التي تقع أمام القيامة وأن أول ذلك أنه ينفخ إسرافيل {فِي الصُّورِ} إذا تكاملت الأجساد نابتة. {نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ} فتخرج الأرواح فتدخل كل روح في جسدها فإذا الناس قيام لرب العالمين.
Yüce Allah elçilerini yalanlayanlara ne yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, dünyada azabı kendilerine nasıl çabuklaştırdığını ve elçilerle onlara tabi olanları nasıl kurtardığını zikredince; bu, ahiret mükâfat ve cezasını ve kıyamet gününde amellerin eksiksiz olarak verilmesini zikretmek için bir mukaddime oldu. Böylece kıyametin eşiğinde vuku bulacak korkunç hadiseleri zikretti; bunların ilki, cesetler topraktan bitip tamamlandığında İsrâfil'in {فِي الصُّورِ} “Sûr'a” {نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ} “tek bir üfleme ile” üflemesidir. Bunun üzerine ruhlar çıkar ve her ruh kendi bedenine girer; bir de bakarsın ki insanlar Âlemlerin Rabbi için ayaktadırlar.
13536. Metin
{وَحُمِلَتِ الأرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً} أي: فتتت الجبال واضمحلت وخلطت بالأرض ونسفت على الأرض فكان الجميع قاعا صفصفا لا ترى فيها عوجا ولا أمتا. هذا ما يصنع بالأرض وما عليها.
{وَحُمِلَتِ الأرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً} “Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman” yani dağlar parçalanıp ufalanır, yok olup gider, yerle bir edilir ve yeryüzüne savrulur. Böylece hepsi dümdüz, engebesiz bir düzlük hâline gelir; orada ne bir çukurluk ne de bir tümseklik görürsün. İşte yere ve üzerindekilere yapılacak olan budur.
13537. Metin
وأما ما يصنع بالسماء، فإنها تضطرب وتمور وتتشقق ويتغير لونها، وتهي بعد تلك الصلابة والقوة العظيمة، وما ذاك إلا لأمر عظيم أزعجها، وكرب جسيم هائل أوهاها وأضعفها.
Göğe yapılacak olana gelince; gök sarsılır, çalkalanır, yarılır, rengi değişir ve o muazzam sağlamlık ve güçten sonra çöker, zayıflar. Bu da ancak onu dehşete düşüren pek büyük bir hadise ve kendisini çökertip zayıflatan muazzam ve korkunç bir sıkıntı sebebiyledir.
13538. Metin
{وَالْمَلَكُ} أي: الملائكة الكرام {عَلَى أَرْجَائِهَا} أي: على جوانب السماء وأركانها، خاضعين لربهم، مستكينين لعظمته.
{وَالْمَلَكُ} “Melekler ise” yani şerefli melekler {عَلَى أَرْجَائِهَا} “onun kenarlarındadır” yani Rablerine boyun eğmiş, O'nun azameti karşısında huşu ve tezellül içinde göğün etrafında ve köşelerindedirler.
13539. Metin
{وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} أملاك في غاية القوة إذا أتى للفصل بين العباد والقضاء بينهم بعدله وقسطه وفضله.
{وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} “O gün Rabbinin Arş'ını, onların üzerinde sekiz (melek) taşır.” Yani kullar arasında adalet, hakkaniyet ve lütfuyla hüküm vermek ve aralarını ayırmak için geldiğinde son derece güçlü sekiz melek taşır.
13540. Metin
ولهذا قال: {يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ} على الله {لا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ} لا من أجسامكم وأجسادكم (١) ولا من أعمالكم [وصفاتكم] ، فإن الله تعالى عالم الغيب والشهادة.
Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ} “O gün (hesap için) arz olunursunuz” Allah'ın huzuruna, {لا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ} “hiçbir sırrınız gizli kalmaz.” Ne bedenleriniz ve cesetlerinizden ne de amelleriniz [ve sıfatlarınızdan] hiçbir şey gizli kalmaz; çünkü Yüce Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir.
13541. Metin
ويحشر العباد حفاة عراة غرلا في أرض مستوية، يسمعهم الداعي، وينفذهم البصر، فحينئذ يجازيهم بما عملوا، ولهذا ذكر كيفية الجزاء، فقال:
Kullar yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak düz bir arazide haşrolunurlar; çağıran [münâdî] sesini hepsine duyurur, bakanın gözü hepsine birden nüfuz eder [ulaşır].1 İşte o anda [Allah], yaptıklarının karşılığını onlara verir. Bundan dolayı karşılığın keyfiyetini zikrederek şöyle buyurmuştur:
13542. Metin
{١٩ - ٢٤} {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأيَّامِ الْخَالِيَةِ} .
{19-24} {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأيَّامِ الْخَالِيَةِ} “Kitabı sağından verilen kimseye gelince, o der ki: 'Alın, kitabımı okuyun! Doğrusu ben hesabıma kavuşacağımı kesinlikle biliyordum.' Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir; yüksek bir cennette. Meyveleri (toplanması) pek yakındır. Geçmiş günlerde takdim ettiğiniz amellere karşılık afiyetle yiyin, için!”
13543. Metin
وهؤلاء هم أهل السعادة يعطون كتبهم التي فيها أعمالهم الصالحة بأيمانهم تمييزا لهم وتنويها بشأنهم ورفعا لمقدارهم، ويقول أحدهم عند ذلك من الفرح والسرور ومحبة أن يطلع الخلق على ما من الله عليه به من الكرامة: {هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ} أي: دونكم كتابي فاقرأوه فإنه يبشر بالجنات، وأنواع الكرامات، ومغفرة الذنوب، وستر العيوب.
Bunlar saadet ehlidir; salih amellerinin içinde yer aldığı kitapları, kendilerini diğerlerinden ayırt etmek, şanlarını yüceltmek ve değerlerini yükseltmek amacıyla sağ taraflarından verilir. Onlardan her biri sevinç ve sürurundan, Allah'ın kendisine lütfettiği ikramı mahlûkatın görmesini istediğinden dolayı o anda şöyle der: {هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ} “Alın, kitabımı okuyun!” Yani işte kitabım karşınızda, onu okuyun! Zira o, cennetleri, çeşitli ikramları, günahların bağışlanmasını ve ayıpların örtülmesini müjdelemektedir.
13544. Metin
والذي أوصلني إلى هذه الحال، ما من الله به علي من الإيمان بالبعث والحساب، والاستعداد له بالممكن من العمل، ولهذا قال: {إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسَابِيَهْ} أي: أيقنت فالظن -هنا-[بمعنى] اليقين.
Beni bu makama ulaştıran şey; yeniden dirilmeye ve hesaba iman etmekle ve mümkün olan amellerle buna hazırlanmakla Allah'ın bana lütfettiği nimettir. Bundan ötürü şöyle demiştir: {إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسَابِيَهْ} “Doğrusu ben hesabıma kavuşacağımı kesinlikle biliyordum.” Yani kesin bir bilgiyle inanmıştım; zira buradaki 'zan' yakîn (kesin bilgi) [anlamındadır].
13545. Metin
{فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ} أي: جامعة لما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، وقد رضوها ولم يختاروا عليها غيرها.
{فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ} “Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir” yani nefislerin arzuladığı, gözlerin lezzet aldığı her şeyi kendisinde toplayan bir hayat; onlar bu hayattan razı olmuş ve onun yerine başka hiçbir şeyi tercih etmemişlerdir.
13546. Metin
{فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ} المنازل والقصور عالية المحل.
{فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ} “yüksek bir cennette.” Konakları ve köşkleri yüksek, mekânı yüce bir cennette.
13547. Metin
{قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ} أي: ثمرها وجناها من أنواع الفواكه قريبة، سهلة التناول على أهلها، ينالها أهلها قياما وقعودا ومتكئين.
{قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ} “Meyveleri (toplanması) pek yakındır.” Yani meyveleri ve çeşitli meyve devşirmeleri yakındır, cennet halkının kolayca erişebileceği mesafededir; cennet ehli ayaktayken de otururken de yaslanmışken de onlara ulaşabilir.
13548. Metin
ويقال لهم إكراما: {كُلُوا وَاشْرَبُوا} أي: من كل طعام لذيذ، وشراب شهي، {هَنِيئًا} أي: تاما كاملا من غير مكدر ولا منغص.
Kendilerine bir ikram olarak şöyle denilir: {كُلُوا وَاشْرَبُوا} “Yiyin, için” yani her lezzetli yemekten ve nefis içecekten, {هَنِيئًا} “afiyetle” yani hiçbir keder ve rahatsızlık vermeyen, tastamam ve mükemmel bir afiyetle.
13549. Metin
وذلك الجزاء حصل لكم {بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأيَّامِ الْخَالِيَةِ} من الأعمال الصالحة -وترك الأعمال السيئة- ١ من صلاة وصيام وصدقة وحج وإحسان إلى الخلق، وذكر لله وإنابة إليه.
Bu mükâfat sizlere, namaz, oruç, sadaka, hac, yaratılmışlara iyilikte bulunmak, Allah'ı zikretmek ve O'na yönelmek türünden salih ameller -ve kötü amelleri terk etmek-1 sebebiyle {بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأيَّامِ الْخَالِيَةِ} “geçmiş günlerde önden gönderdikleriniz karşılığında” hâsıl olmuştur.
13550. Metin
فالأعمال جعلها الله سببا لدخول الجنة ومادة لنعيمها وأصلا لسعادتها.
Allah amelleri cennete girmenin sebebi, cennet nimetlerinin mayası ve cennet saadetinin aslı kılmıştır.
13552. Metin
{٢٥ - ٣٧} {وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ * خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنَّهُ كَانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ * وَلا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} .
{25-37} {وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ * خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنَّهُ كَانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ * وَلا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} “Kitabı solundan verilen kimseye gelince, o der ki: 'Keşke bana kitabım verilmeseydi! Ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke o (ölüm) her şeyi bitirmiş olsaydı! Malım bana hiçbir fayda vermedi. Bütün gücüm ve saltanatım benden yok olup gitti.' (Denilir ki:) 'Tutun onu, hemen bağlayın! Sonra onu çılgın alevli cehenneme atın! Sonra onu boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun! Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu ve yoksulun doyurulmasına önayak olmuyordu.'”
13553. Metin
هؤلاء أهل الشقاء يعطون كتب أعمالهم السيئة (١) بشمالهم تمييزا لهم وخزيا وعارا وفضيحة، فيقول أحدهم من الهم والغم والخزي (٢) {يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ} لأنه يبشر بدخول النار والخسارة الأبدية.
Bunlar şekavet (bedbahtlık) ehlidir; kötü amellerinin yazılı olduğu kitapları kendilerini ayırt etmek, rezil, rüsva ve rezalet içinde bırakmak için sol taraflarından verilir. Onlardan biri keder, gam ve zilletten ötürü şöyle der: {يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ} “'Keşke bana kitabım verilmeseydi!'” Çünkü o kitap ateşe girmeyi ve ebedî hüsranı müjdelemektedir.
13554. Metin
{وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ} أي: ليتني كنت نسيا منسيا ولم أبعث وأحاسب ولهذا قال:
{وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ} “'Ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!'” Yani keşke unutulup gitmiş bir şey olsaydım da yeniden diriltilip hesaba çekilmeseydim! Bundan ötürü şöyle demiştir:
13555. Metin
{يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ} أي:: يا ليت موتتي هي الموتة التي لا بعث بعدها.
{يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ} “'Keşke o (ölüm) her şeyi bitirmiş olsaydı!'” Yani keşke ölümüm, ardından yeniden dirilme olmayan nihai ölüm olsaydı!
13556. Metin
ثم التفت إلى ماله وسلطانه، فإذا هو وبال عليه لم يقدم منه لآخرته، ولم ينفعه في الافتداء من عذاب الله (٣) فيقول: {مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ} أي: ما نفعني لا في الدنيا، لم أقدم منه شيئا، ولا في الآخرة، قد ذهب وقت نفعه.
Sonra malına ve saltanatına baktı; bir de gördü ki o kendisi için bir vebal olmuş, ondan ahireti için hiçbir şey takdim etmemiş ve Allah'ın azabından kurtulmak için fidye olarak da ona fayda vermemiştir. Bunun üzerine şöyle der: {مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ} “'Malım bana hiçbir fayda vermedi.'” Yani bana ne dünyada fayda verdi —çünkü ondan hiçbir şeyi önceden göndermedim— ne de ahirette; zira fayda verme vakti geçip gitmiştir.
13557. Metin
{هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} أي: ذهب واضمحل فلم تنفع الجنود الكثيرة، ولا العدد الخطيرة، (٤) ولا الجاه العريض، بل ذهب ذلك كله أدراج الرياح، وفاتت بسببه المتاجر والأرباح، وحضر بدله الهموم والغموم والأتراح، فحينئذ يؤمر بعذابه فيقال للزبانية الغلاظ الشداد: {خُذُوهُ فَغُلُّوهُ} أي: اجعلوا في عنقه غلا يخنقه.
{هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} “'Bütün gücüm ve saltanatım benden yok olup gitti.'” Yani gitti ve yok oldu; ne kalabalık ordular, ne büyük hazırlıklar, ne de geniş itibar ve makam fayda verdi. Bilakis hepsi rüzgârın savurduğu toz gibi uçup gitti, onun sebebiyle kazançlar ve kârlar elden kaçtı; onların yerine kederler, gamlar ve hüzünler geldi. İşte o anda onun azaplandırılması emredilir ve o kaba, çetin Zebânîlere şöyle denilir: {خُذُوهُ فَغُلُّوهُ} “'Tutun onu, hemen bağlayın!'” Yani boynuna onu boğacak bir lale (demir kelepçe) takın!
13558. Metin
{ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ} أي: قلبوه على جمرها ولهبها.
{ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ} “'Sonra onu çılgın alevli cehenneme atın!'” Yani onun kor ateşi ve alevi üzerinde onu evirip çevirin!
13559. Metin
{ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا} من سلاسل الجحيم في غاية الحرارة {فَاسْلُكُوهُ} أي: انظموه فيها بأن تدخل في دبره وتخرج من فمه، ويعلق فيها، فلا يزال يعذب هذا العذاب الفظيع، فبئس العذاب والعقاب، وواحسرة من له التوبيخ والعتاب.
{ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا} “'Sonra boyu yetmiş arşın olan bir zincire'” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden birine {فَاسْلُكُوهُ} “'onu vurun!'” Yani onu ona geçirin; öyle ki arkasından girip ağzından çıksın ve ona asılsın. Böylece bu korkunç azapla azaplandırılmaya devam eder. Ne kötü bir azap ve cezadır! Azarlanıp kınanan kimse için ne büyük bir hayıflanmadır!
13560. Metin
فإن السبب الذي أوصله إلى هذا المحل: {إِنَّهُ كَانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ} بأن كان كافرا بربه معاندا لرسله رادا ما جاءوا به من الحق.
Onu bu dereceye ulaştıran sebep şudur: {إِنَّهُ كَانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ} “Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu.” Rabbini inkâr eden, elçilerine inatla karşı koyan ve getirdikleri hakkı geri çeviren biriydi.
13561. Metin
{وَلا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} أي: ليس في قلبه رحمة يرحم بها الفقراء والمساكين فلا يطعمهم [من ماله] ولا يحض غيره على إطعامهم، لعدم الوازع في قلبه، وذلك لأن مدار السعادة ومادتها أمران: الإخلاص لله، الذي أصله الإيمان بالله، والإحسان إلى الخلق بوجوه الإحسان، الذي من أعظمها، دفع ضرورة المحتاجين بإطعامهم ما يتقوتون به، وهؤلاء لا إخلاص ولا إحسان، فلذلك استحقوا ما استحقوا.
{وَلا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} “Yoksulu doyurmaya teşvik de etmiyordu.” Yani kalbinde fakirlere ve yoksullara acıyacağı bir merhamet bulunmamaktaydı; bu yüzden kalbindeki yönlendirici [şefkat] hissinin yokluğundan ötürü ne [kendi malından] onları doyurur ne de başkasını onları doyurmaya teşvik ederdi. Zira mutluluğun ekseni ve esası iki şeydir: Aslı Allah'a iman olan Allah'a karşı ihlas ve en büyüklerinden biri muhtaçların zaruretini kendisiyle gıdalanacakları şeyleri onlara yedirerek gidermek olan her türlü yolla yaratılmışlara ihsanda bulunmak. Bunlarda ise ne ihlas ne de ihsan vardır; işte bu sebeple hak ettikleri cezaya müstahak olmuşlardır.
13562. Metin
{فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلا طَعَامٌ إِلا مِنْ غِسْلِينٍ * لا يَأْكُلُهُ إِلا الْخَاطِئُونَ} .
{فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلا طَعَامٌ إِلا مِنْ غِسْلِينٍ * لا يَأْكُلُهُ إِلا الْخَاطِئُونَ} “Artık bugün burada onun için hiçbir candan dost/akraba yoktur. İrin ve kan karışımından (ğıslîn) başka bir yiyecek de yoktur. Onu ancak hata işleyen (günahkâr)lar yer.”
13563. Metin
{فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا} أي: يوم القيامة {حَمِيمٍ} أي: قريب أو صديق يشفع له لينجو من عذاب الله أو يفوز بثواب الله: {وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ} {مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ} .
{فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا} “Artık bugün burada” yani kıyamet gününde {حَمِيمٍ} “hiçbir candan dost” yani Allah'ın azabından kurtulması yahut Allah'ın mükâfatına kavuşması için kendisine şefaat edecek bir akrabası veya dostu yoktur: {وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ} “O'nun katında, izin verdiği kimseden başkasına şefaat fayda vermez.”, {مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ} “Zalimler için ne candan bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.”
13564. Metin
وليس له طعام إلا من غسلين وهو صديد أهل النار، الذي هو في غاية الحرارة، ونتن الريح، وقبح الطعم ومرارته لا يأكل هذا الطعام الذميم {إِلا الْخَاطِئُونَ} الذين أخطأوا الصراط المستقيم وسلكوا سبل الجحيم ١ فلذلك استحقوا العذاب الأليم.
[Onun için] ğıslînden başka bir yiyecek de yoktur. O da cehennem ehlinin son derece sıcak, pis kokulu, tadı çirkin ve acı olan irinidir. Bu yerilmiş yiyeceği {إِلا الْخَاطِئُونَ} “ancak hata işleyen (günahkâr)lar”, [yani] dosdoğru yolu şaşırıp cehennem yollarına sapanlar yer.1 İşte bu yüzden elem verici azabı hak etmişlerdir.
13565. Metin
{٣٨ - ٥٢} {فَلا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ * وَمَا لا تُبْصِرُونَ * إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ * وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلا مَا تُؤْمِنُونَ * وَلا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأقَاوِيلِ * لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ * وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ * وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ * وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ * وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} .
{38-52} {فَلا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ * وَمَا لا تُبْصِرُونَ * إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ * وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلا مَا تُؤْمِنُونَ * وَلا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأقَاوِيلِ * لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ * وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ * وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ * وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ * وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. O, bir şairin sözü değildir; ne kadar da az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir; ne kadar da az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer o (Peygamber), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu sağ elinden (kuvvetle) yakalardık. Sonra da onun şah damarını (can damarını) keserdik! Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız. Kuşkusuz o, takva sahipleri için bir öğüttür. Doğrusu biz, içinizden yalanlayanlar olduğunu elbette biliyoruz. Ve şüphesiz o, kâfirler için kesin bir pişmanlıktır. Ve hiç şüphesiz o, kesin gerçeğin (hakka'l-yakîn) ta kendisidir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et!”
13566. Metin
أقسم تعالى بما يبصر الخلق من جميع الأشياء وما لا يبصرونه، فدخل في ذلك كل الخلق بل يدخل (١) في ذلك نفسه المقدسة، على صدق الرسول بما جاء به من هذا القرآن الكريم، وأن الرسول الكريم بلغه عن الله تعالى.
Yüce Allah mahlûkatın gördüğü ve görmediği her şey üzerine yemin etmiştir; böylece bütün mahlûkat, hatta O'nun mukaddes Zat'ı da buna dâhildir. Bu yemin, Resul'ün getirdiği bu Kur'an-ı Kerim hususunda doğru sözlü olduğuna ve şerefli Resul'ün onu Yüce Allah'tan tebliğ ettiğine dairdir.
13567. Metin
ونزه الله رسوله عما رماه به أعداؤه، من أنه شاعر أو ساحر، وأن الذي حملهم على ذلك عدم إيمانهم وتذكرهم، فلو آمنوا وتذكروا، لعلموا ما ينفعهم ويضرهم، ومن ذلك، أن ينظروا في حال محمد ﷺ، ويرمقوا أوصافه وأخلاقه، لرأوا أمرا مثل الشمس يدلهم على أنه رسول الله حقا، وأن ما جاء به تنزيل رب العالمين، لا يليق أن يكون قول البشر (٢) بل هو كلام دال على عظمة من تكلم به، وجلالة أوصافه، وكمال تربيته لعباده، وعلوه فوق عباده، وأيضا، فإن هذا ظن منهم بما لا يليق بالله وحكمته فإنه لو تقول عليه (٣) وافترى {بَعْضَ الأقَاوِيلِ} الكاذبة.
Allah elçisini düşmanlarının kendisine attığı şair veya sihirbaz olduğu iftirasından tenzih etmiştir; onları buna sevk eden şeyin ise iman etmemeleri ve düşünmemeleri olduğunu bildirmiştir. Şayet iman edip düşünselerdi, kendilerine neyin fayda neyin zarar vereceğini bilirlerdi. Bu kabilden olarak Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem hâline baksalar, sıfatlarını ve ahlâkını süzselerdi; onun gerçekten Allah'ın elçisi olduğuna, getirdiği şeyin Âlemlerin Rabbinin indirmesi olduğuna, beşer sözü olmaya layık olmadığına, bilakis onu konuşanın azametine, sıfatlarının yüceliğine, kullarını kemale erdiren terbiyesine ve kullarının üzerindeki yüceliğine delalet eden bir kelam olduğuna güneş gibi açık bir delil görürlerdi. Ayrıca bu, Allah'a ve O'nun hikmetine layık olmayan bir zanda bulunmalarıdır; zira şayet O'na karşı bazı asılsız {بَعْضَ الأقَاوِيلِ} sözler uydurup iftira etseydi:
13568. Metin
{لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ} وهو عرق متصل بالقلب إذا انقطع مات (٤) منه الإنسان، فلو قدر أن الرسول -حاشا وكلا- تقول على الله لعاجله بالعقوبة، وأخذه أخذ عزيز مقتدر، لأنه حكيم، على كل شيء قدير، فحكمته تقتضي أن لا يمهل الكاذب عليه، الذي يزعم أن الله أباح له دماء من خالفه وأموالهم، وأنه هو وأتباعه لهم النجاة، ومن خالفه فله الهلاك.
{لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ} “Elbette onu sağ elinden (kuvvetle) yakalardık. Sonra da onun şah damarını (can damarını) keserdik!” Bu da kalbe bağlı bir damardır ki kesildiğinde insan ölür. Şayet faraza elçi —hâşâ ve kellâ— Allah'a karşı söz uydursaydı, Allah ona cezayı çarçabuk verir ve onu mutlak galip ve güçlü olanın yakalayışıyla yakalardı. Çünkü O Hakîm'dir, her şeye güç yetirendir; hikmeti ise kendisine karşı yalan uyduran, Allah'ın kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helal kıldığını, kendisi ve tabi olanların kurtuluşa ereceğini, muhaliflerin ise helak olacağını iddia eden kimseye mühlet vermemeyi gerektirir.
13569. Metin
فإذا كان الله قد أيد رسوله بالمعجزات، وبرهن على صدق ما جاء به بالآيات البينات، ونصره على أعدائه، ومكنه من نواصيهم، فهو أكبر شهادة منه على رسالته.
Halbuki Allah elçisini mucizelerle desteklemiş, getirdiği şeylerin doğruluğunu apaçık ayetlerle ispatlamış, düşmanlarına karşı ona yardım etmiş ve onların idaresini onun eline vermiştir; işte bu, O'ndan elçiliğine dair en büyük şahitliktir.
13570. Metin
وقوله: {فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} أي: لو أهلكه، ما امتنع هو بنفسه، ولا قدر أحد أن يمنعه من عذاب الله.
{فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} “Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.” buyruğu ise; şayet Allah onu helak etseydi, ne kendisi buna mani olabilir ne de bir başkası onu Allah'ın azabından korumaya güç yetirebilirdi demektir.
13571. Metin
{وَإِنَّهُ} أي: القرآن الكريم {لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ} يتذكرون به مصالح دينهم ودنياهم، فيعرفونها، ويعملون عليها، يذكرهم العقائد الدينية، والأخلاق المرضية، والأحكام الشرعية، فيكونون من العلماء الربانيين، والعباد العارفين، والأئمة المهديين.
{وَإِنَّهُ} “Kuşkusuz o” yani Kur'an-ı Kerim {لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahipleri için bir öğüttür.” Onunla din ve dünyalarının maslahatlarını hatırlarlar; böylece onları öğrenip gereğince amel ederler. Onlara dinî inançları, beğenilen ahlâkı ve şer'î hükümleri hatırlatır; böylece onlar rabbânî âlimler, irfan sahibi kullar ve hidayete erdirilmiş önderler olurlar.
13572. Metin
{وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ} به، وهذا فيه تهديد ووعيد للمكذبين، فإنه سيعاقبهم على تكذيبهم بالعقوبة البليغة.
{وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ} “Doğrusu biz, içinizden yalanlayanlar olduğunu elbette biliyoruz.” Onu yalanlayanlar olduğunu... Bunda yalanlayıcılar için bir tehdit ve vaîd (korkutma) vardır; zira Allah onları yalanlamalarından ötürü pek ağır bir ceza ile cezalandıracaktır.
13573. Metin
{وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ} فإنهم لما كفروا به، ورأوا ما وعدهم به، تحسروا إذ لم يهتدوا به، ولم ينقادوا لأمره، ففاتهم الثواب، وحصلوا على أشد العذاب، وتقطعت بهم الأسباب.
{وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ} “Ve şüphesiz o, kâfirler için kesin bir pişmanlıktır.” Çünkü onlar onu inkâr ettiklerinde ve kendilerine vaat edilen şeyleri gördüklerinde, onunla hidayet bulmadıkları ve emrine boyun eğmedikleri için derin bir hasret ve pişmanlık duyarlar. Böylece mükâfatı kaçırıp en şiddetli azaba uğrarlar ve bütün bağları kopar.
13574. Metin
{وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ} أي: أعلى مراتب العلم، فإن أعلى مراتب العلم اليقين وهو العلم الثابت، الذي لا يتزلزل ولا يزول.
{وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ} “Ve hiç şüphesiz o, kesin gerçeğin (hakka'l-yakîn) ta kendisidir.” Yani ilmin en üst mertebesidir; zira ilmin en üst mertebesi sarsılmayan ve yok olmayan sabit ilim olan yakîndir.
13575. Metin
واليقين مراتبه ثلاثة، كل واحدة أعلى مما قبلها:
Yakînin mertebeleri üçtür; her biri bir öncekinden daha üstündür:
13576. Metin
أولها: علم اليقين، وهو العلم المستفاد من الخبر.
Birincisi: İlme'l-yakîndir; bu, haberden elde edilen ilimdir.
13577. Metin
ثم عين اليقين، وهو العلم المدرك بحاسة البصر.
Sonra ayne'l-yakîndir; bu, görme duyusuyla idrak edilen ilimdir.
13578. Metin
ثم حق اليقين، وهو العلم المدرك بحاسة الذوق والمباشرة.
Sonra hakka'l-yakîndir; bu da tatma ve bizzat tecrübe etme yoluyla idrak edilen ilimdir.
13579. Metin
وهذا القرآن الكريم، بهذا الوصف، فإن ما فيه من العلوم المؤيدة بالبراهين القطعية، وما فيه من الحقائق والمعارف الإيمانية، يحصل به لمن ذاقه حق اليقين.
İşte bu Kur'an-ı Kerim bu vasıftadır. Zira onda yer alan kesin delillerle desteklenmiş ilimler ile imanî hakikatler ve marifetler sayesinde, onu tadan kimse için hakka'l-yakîn hâsıl olur.
13580. Metin
{فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} أي: نزهه عما لا يليق بجلاله، وقدسه بذكر أوصاف جلاله وجماله وكماله.
{فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} “Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et!” Yani O'nu celâline layık olmayan şeylerden tenzih et; celâl, cemâl ve kemâl sıfatlarını zikrederek O'nu takdis et.
13581. Metin
تم تفسير سورة الحاقة، والحمد لله أولا وآخرا، وظاهرا وباطنا، على كماله وأفضاله وعدله.
Hâkka Suresi'nin tefsiri tamamlandı. Evvelinde ve âhirinde, zâhirinde ve bâtınında, kemâli, lütufları ve adaleti sebebiyle Allah'a hamdolsun.