13583. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekkîdir.1234
13584. Metin
{١ - ٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ * لِلْكَافِرينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ * مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ * تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ * فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلا * إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا * وَنَرَاهُ قَرِيبًا} .
{1-7} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ * لِلْكَافِرينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ * مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ * تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ * فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلا * إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا * وَنَرَاهُ قَرِيبًا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Bir soran, kâfirlere mutlaka inecek olan azabı sordu. Ki onu savacak hiçbir güç yoktur. O, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tandır. Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O'na yükselirler. Öyleyse güzel bir sabırla sabret! Onlar onu uzak görüyorlar; biz ise onu yakın görüyoruz.”
13585. Metin
يقول تعالى مبينا لجهل المعاندين، واستعجالهم لعذاب الله، استهزاء وتعنتا وتعجيزا:
Yüce Allah, inatçıların cehaletini, alay, inatlaşma ve aciz bırakma amacıyla Allah'ın azabını aceleyle istemelerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
13586. Metin
{سَأَلَ سَائِلٌ} أي: دعا داع، واستفتح مستفتح {بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرينَ} لاستحقاقهم له بكفرهم وعنادهم {لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ} أي: ليس لهذا العذاب الذي استعجل به من استعجل، من متمردي المشركين، أحد يدفعه قبل نزوله، أو يرفعه بعد نزوله، وهذا حين دعا النضر بن الحارث القرشي أو غيره من المشركين (١) فقال: {اللهم إن كان هذا هو الحق من عندك فأمطر علينا حجارة من السماء أو ائتنا بعذاب أليم} إلى آخر الآيات.
{سَأَلَ سَائِلٌ} “Bir soran sordu” yani dua eden dua etti ve hüküm isteyen hüküm istedi; {بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرينَ} “kâfirlere mutlaka inecek olan azabı” küfürleri ve inatları sebebiyle onu hak ettikleri için; {لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ} “ki onu savacak hiçbir güç yoktur; Allah'tandır.” Yani müşriklerin azgınlarından aceleyle isteyen kimsenin aceleyle talep ettiği bu azabı inmeden önce savuşturacak veya indikten sonra kaldıracak hiç kimse yoktur. Bu durum, Nadr b. el-Hâris el-Kuraşî yahut müşriklerden bir başkası dua edip şöyle dediği vakit gerçekleşmiştir: “Allah'ım! Eğer bu senin katından gelmiş bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize can yakıcı bir azap ver!” ayetlerin sonuna kadar.
13587. Metin
فالعذاب لا بد أن يقع عليهم من الله، فإما أن يعجل لهم في الدنيا، وإما أن يؤخر عنهم إلى الآخرة (٢) ، فلو عرفوا الله تعالى، وعرفوا عظمته، وسعة سلطانه وكمال أسمائه وصفاته، لما استعجلوا ولاستسلموا وتأدبوا، ولهذا أخبر تعالى من عظمته ما يضاد أقوالهم القبيحة فقال: {ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ} أي: ذو العلو والجلال والعظمة، والتدبير لسائر الخلق، الذي تعرج إليه الملائكة بما دبرها (٣) على تدبيره، وتعرج إليه الروح، وهذا اسم جنس يشمل الأرواح كلها، برها وفاجرها، وهذا عند الوفاة، فأما الأبرار فتعرج أرواحهم إلى الله، فيؤذن لها من سماء إلى سماء، حتى تنتهي إلى السماء التي فيها الله ﷿، فتحيي ربها وتسلم عليه، وتحظى بقربه، وتبتهج بالدنو منه، ويحصل لها منه الثناء والإكرام والبر والإعظام.
Dolayısıyla azap Allah'tan üzerlerine kesinlikle inecektir; ya dünyada kendilerine çabuklaştırılır ya da ahirete ertelenir. Şayet Yüce Allah'ı tanısalar, O'nun azametini, hâkimiyetinin genişliğini, isim ve sıfatlarının mükemmelliğini bilselerdi azabı aceleyle istemez, bilakis teslim olup edepli davranırlardı. Bundan ötürü Yüce Allah, onların bu çirkin sözlerine zıt olan azametini haber vererek şöyle buyurmuştur: {ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ} “Yükselme derecelerinin sahibi olan... Melekler ve Ruh O'na yükselirler.” Yani yücelik, celâl, azamet ve bütün mahlûkatı tedbir etme sahibi olan Allah'a; melekler O'nun tedbirine göre kendilerine tevdi edilen işlerle O'na yükselirler ve Ruh da O'na yükselir. Bu, ister iyi ister kötü olsun bütün ruhları kapsayan bir cins ismidir ve bu vefat esnasındadır. İyilerin ruhlarına gelince; onların ruhları Allah'a yükselir, semadan semaya geçmesine izin verilir; nihayet Azîz ve Celîl olan Allah'ın bulunduğu semaya kadar ulaşır. Rabbini tazimle selamlar, O'na yakın olma şerefine erer, O'na yaklaşmanın sevinciyle dolar ve O'ndan övgü, ikram, iyilik ve tazim görür.
13588. Metin
وأما أرواح الفجار فتعرج، فإذا وصلت إلى السماء استأذنت فلم يؤذن لها، وأعيدت إلى الأرض.
Günahkârların ruhlarına gelince; onlar da yükseltilir, fakat semaya vardığında izin istenir de izin verilmez ve yeryüzüne geri çevrilir.
13589. Metin
ثم ذكر المسافة التي تعرج إلى الله فيها الملائكة والأرواح (٤) وأنها تعرج في يوم بما يسر لها من الأسباب، وأعانها عليه من اللطافة والخفة وسرعة السير، مع أن تلك المسافة على السير المعتاد مقدار خمسين ألف سنة، من ابتداء العروج إلى وصولها ما حد لها، وما تنتهي إليه من الملأ الأعلى، فهذا الملك العظيم، والعالم الكبير، علويه وسفليه، جميعه قد تولى خلقه وتدبيره العلي الأعلى، فعلم أحوالهم الظاهرة والباطنة، وعلم مستقرهم ومستودعهم، وأوصلهم من رحمته وبره ورزقه (٥) ، ما عمهم وشملهم وأجرى عليهم حكمه القدري، وحكمه الشرعي وحكمه الجزائي.
Sonra meleklerin ve ruhların Allah'a yükseldiği mesafeyi zikretmiştir: Kendilerine kolaylaştırılan sebepler, lütfedilen letâfet, hafiflik ve hareket sürati sayesinde bir günde yükselirler. Oysa bu mesafe alışılagelmiş yürüyüşle, yükselmenin başlangıcından kendileri için tayin edilen sınıra ve Mele-i A'lâ'da varacakları yere ulaşıncaya kadar elli bin yıllık bir mesafedir. İşte bu muazzam mülkün, bu büyük âlemin —yücesiyle aşağısıyla— tamamının yaratılmasını ve idaresini el-Aliyyü'l-A'lâ (en yüce ve en üstün olan Allah) üstlenmiştir; onların zâhir ve bâtın hâllerini bilmiş, yerleşecekleri yeri ve emaneten duracakları yeri bilmiştir. Rahmetinden, iyiliğinden ve rızkından onları bütünüyle kuşatan şeyleri kendilerine ulaştırmış; kaderî hükmünü, şer'î hükmünü ve cezaî hükmünü onların üzerinde icra etmiştir.
13590. Metin
فبؤسا لأقوام جهلوا عظمته، ولم يقدروه حق قدره، فاستعجلوا بالعذاب على وجه التعجيز والامتحان، وسبحان الحليم الذي أمهلهم وما أهملهم، وآذوه فصبر عليهم وعافاهم ورزقهم.
O'nun azametini bilmeyen, O'nu hakkıyla takdir edemeyen, aciz bırakma ve sınama kabilinden azabı aceleyle isteyen kavimlere yazıklar olsun! Onlara mühlet verip ihmal etmeyen, kendisine eziyet ettikleri hâlde onlara sabredip afiyet ve rızık veren Halîm (Allah) ne yücedir!
13591. Metin
هذا أحد الاحتمالات في تفسير هذه الآية [الكريمة] فيكون هذا العروج والصعود في الدنيا، لأن السياق الأول يدل على هذا.
Bu [kerîm] ayetin tefsirindeki ihtimallerden biridir; buna göre bu urûc (yükselme) ve çıkış dünyada gerçekleşmektedir, çünkü önceki bağlam buna delalet etmektedir.
13592. Metin
ويحتمل أن هذا في يوم القيامة، وأن الله ﵎ يظهر لعباده في يوم القيامة من عظمته وجلاله وكبريائه، ما هو أكبر دليل على معرفته، مما يشاهدونه من عروج الأملاك والأرواح صاعدة ونازلة، بالتدابير الإلهية، والشئون في الخليقة (٦) .
Bunun kıyamet gününde olması da muhtemeldir; şöyle ki Allah celle celâluh meleklerin ve ruhların ilahî tedbirlerle ve mahlûkatın işleriyle inip çıktığını bizzat müşahede etmeleri kabilinden, kıyamet gününde kullarına O'nu tanımaya en büyük delil olan azametini, celâlini ve kibriyasını gösterir.
13593. Metin
في ذلك اليوم الذي مقداره خمسون ألف سنة من طوله وشدته، لكن الله تعالى يخففه على المؤمن.
Uzunluğu ve şiddetinden ötürü miktarı elli bin yıl olan o günde... Fakat Yüce Allah onu mümine hafifletir.
13594. Metin
وقوله: {فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلا} أي: اصبر على دعوتك لقومك صبرا جميلا لا تضجر فيه ولا ملل، بل استمر على أمر الله، وادع عباده إلى توحيده، ولا يمنعك عنهم ما ترى من عدم انقيادهم، وعدم رغبتهم، فإن في الصبر على ذلك خيرا كثيرا.
{فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلا} “Öyleyse güzel bir sabırla sabret!” buyruğu ise; içinde hiçbir bıkkınlık ve usanç bulunmayan güzel bir sabırla kavmini davet etmeye sabret; bilakis Allah'ın emri üzere devam et ve O'nun kullarını birliğine çağır! Onların boyun eğmeyişini ve isteksizliğini görmen seni onlardan alıkoymasın; zira buna sabretmekte pek çok hayır vardır demektir.
13595. Metin
{إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَنَرَاهُ قَرِيبًا} الضمير يعود إلى البعث الذي يقع فيه عذاب السائلين بالعذاب أي: إن حالهم حال المنكر له، أو الذي غلبت عليه الشقوة والسكرة، حتى تباعد جميع ما أمامه من البعث والنشور، والله يراه قريبا، لأنه رفيق حليم لا يعجل، ويعلم أنه لا بد أن يكون، وكل ما هو آت فهو قريب.
{إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَنَرَاهُ قَرِيبًا} “Onlar onu uzak görüyorlar; biz ise onu yakın görüyoruz.” Zamir, azabı isteyenlerin azabının gerçekleşeceği yeniden dirilmeye (ba's) aittir. Yani onların hâli, onu inkâr edenin yahut önündeki yeniden diriliş ve toplanışın tamamını uzak görecek derecede şekavet ve gaflet sarhoşluğunun galebe çaldığı kimsenin hâlidir. Allah ise onu yakın görür; çünkü O lütufkârdır, Halîm'dir, acele etmez ve onun mutlaka gerçekleşeceğini bilir. Gelecek olan her şey ise yakındır.
13596. Metin
ثم ذكر أهوال ذلك اليوم وما يكون فيه، فقال:
Sonra o günün dehşetini ve onda meydana gelecek şeyleri zikrederek şöyle buyurdu:
13597. Metin
{٨ - ١٨} {يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ * وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ * وَلا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا} .
{8-18} {يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ * وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ * وَلا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا} “O gün gök, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz.”
13598. Metin
{يَوْمِ} أي: القيامة، تقع فيه هذه الأمور العظيمة فـ {تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ} وهو الرصاص المذاب من تشققها وبلوغ الهول منها كل مبلغ.
{يَوْمِ} Yani kıyamet gününde bu büyük hadiseler gerçekleşir; {تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ} “Gök, erimiş maden gibi olur” yarılmasından ve dehşetin son dereceye ulaşmasından ötürü erimiş kurşun gibi olur.
13599. Metin
{وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ} وهو الصوف المنفوش، ثم تكون بعد ذاك هباء منثورا فتضمحل، فإذا كان هذا القلق والانزعاج لهذه الأجرام الكبيرة الشديدة، فما ظنك بالعبد الضعيف الذي قد أثقل ظهره بالذنوب والأوزار؟
{وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ} “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.” Yani atılmış yün gibi olur; bundan sonra da savrulmuş toz zerresi hâline gelip yok olur gider. Bu büyük ve sağlam cisimler için bu denli bir sarsıntı ve çalkantı söz konusu iken, sırtını günahlar ve veballerle ağırlaştırmış zayıf kul hakkındaki zannın nedir?
13600. Metin
أليس حقيقا أن ينخلع قلبه وينزعج لبه، ويذهل عن كل أحد؟ ولهذا قال: {وَلا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا * يُبَصَّرُونَهُمْ} أي: يشاهد الحميم، وهو القريب حميمه، فلا يبقى في قلبه متسع لسؤال حميمه عن حاله، ولا فيما يتعلق بعشرتهم ومودتهم، ولا يهمه إلا نفسه.
Kalbinin yerinden sökülmesi, aklının başından gitmesi ve herkesten gafil kalması gerekmez mi? Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {وَلا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا * يُبَصَّرُونَهُمْ} “Hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Birbirlerine gösterilirler.” Yani candan dost —ki o yakın akrabadır— dostunu görür; fakat kalbinde dostuna hâlini soracak, aralarındaki ünsiyet ve sevgiye dair bir şey konuşacak en ufak bir yer kalmaz ve sadece kendi nefsiyle meşgul olur.
13601. Metin
{يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ * وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ * وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ * كَلا إِنَّهَا لَظَى * نَزَّاعَةً لِلشَّوَى * تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى * وَجَمَعَ فَأَوْعَى}
{يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ * وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ * وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ * كَلا إِنَّهَا لَظَى * نَزَّاعَةً لِلشَّوَى * تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى * وَجَمَعَ فَأَوْعَى} “Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabilesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye verip de kendisini kurtarmayı ister! Hayır! Doğrusu o (cehennem), alev alev yanan bir ateştir (Lezâ). Deriyi ve uzuvları söküp koparandır. Sırtını dönüp yüz çevireni ve (malı) toplayıp kasada yığanı çağırır!”
13602. Metin
{يَوَدُّ الْمُجْرِمُ} الذي حق عليه العذاب {لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصَاحِبَتِهِ} أي: زوجته {وَأَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ} أي: قرابته {الَّتِي تُؤْوِيهِ} أي: التي جرت عادتها في الدنيا أن تتناصر ويعين بعضها بعضا، ففي يوم القيامة، لا ينفع أحد أحدا، ولا يشفع أحد إلا بإذن الله.
{يَوَدُّ الْمُجْرِمُ} “Günahkâr suçlu ister” üzerine azap hak olmuş kimse {لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصَاحِبَتِهِ} “o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini” yani karısını, {وَأَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ} “kardeşini ve kabilesini” yani akrabalarını {الَّتِي تُؤْوِيهِ} “kendisini barındıran” yani dünyada âdeti üzere yardımlaşan ve birbirine arka çıkan akrabalarını fidye vermeyi ister. Fakat kıyamet gününde hiç kimse başkasına fayda veremez ve Allah'ın izni olmadan hiç kimse şefaat edemez.
13603. Metin
بل لو يفتدي [المجرم المستحق للعذاب] بجميع ما في الأرضِ ثم ينجيه لم ينفعه ذلك.
Bilakis [azabı hak eden günahkâr] yeryüzünde bulunanların hepsini fidye verip sonra bu kendisini kurtaracak olsa bile bu ona fayda vermez.
13604. Metin
{كلا} أي: لا حيلة ولا مناص لهم، قد حقت عليهم كلمة ربك على الذين فسقوا أنهم لا يؤمنون (١) ، وذهب نفع الأقارب والأصدقاء.
{كلا} “Hayır!” Yani onlar için hiçbir çare ve kaçış yoktur. Fâsıklar hakkında Rabbinin 'onların iman etmeyeceklerine' dair sözü gerçekleşmiştir; akrabaların ve dostların faydası da yok olup gitmiştir.
13605. Metin
{إِنَّهَا لَظَى نزاعَةً لِلشَّوَى} أي: للأعضاء الظاهرة والباطنة من شدة عذابها (٢) .
{إِنَّهَا لَظَى نزاعَةً لِلشَّوَى} “Doğrusu o (cehennem), alev alev yanan bir ateştir (Lezâ). Deriyi ve uzuvları söküp koparandır.” Yani azabının şiddetinden ötürü zâhirî ve bâtınî uzuvları söküp koparır.
13606. Metin
{تَدْعُوا} إليها ٣ {مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى وجمع فأوعى} أي: أدبر عن اتباع الحق وأعرض عنه، فليس له فيه غرض، وجمع الأموال بعضها فوق بعض وأوعاها، فلم ينفق منها، فإن النار تدعوهم إلى نفسها، وتستعد للالتهاب بهم.
{تَدْعُوا} “[Kendisine] çağırır” ona doğru 3 {مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى وجمع فأوعى} “[Hakka] arkasını dönüp yüz çevireni, [malı] toplayıp kasada saklayanı.” Yani hakka uymaktan geri durmuş ve ondan yüz çevirmiştir; zira onun hakta hiçbir arzusu yoktur. Malları birbiri üstüne yığıp kasada saklamış ve ondan hiç harcamamıştır. Şüphesiz cehennem ateşi onları kendisine çağırır ve onları alevleriyle yakıp tutuşturmak için hazır bekler.
13607. Metin
{١٩ - ٣٥} {إِنَّ الإنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا * إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا * وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا * إِلا الْمُصَلِّينَ * الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَائِمُونَ * وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ * لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ * وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ * وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ * إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ * وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ * إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ * فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ يُحَافِظُونَ * أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ} .
{19-35} {إِنَّ الإنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا * إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا * وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا * إِلا الْمُصَلِّينَ * الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَائِمُونَ * وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ * لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ * وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ * وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ * إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ * وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ * إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ * فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ يُحَافِظُونَ * أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ} “Gerçekten insan, pek hırslı ve sabırsız (helû') yaratılmıştır. Başına bir kötülük geldiğinde feryat figan eder. Kendisine bir hayır dokunduğunda ise cimrileşir (bencilleşir). Ancak namaz kılanlar müstesnadır; onlar ki namazlarında devamlıdırlar. Onlar ki mallarında belirli bir hak vardır: İsteyen (dilenci) ve mahrum olan için. Onlar ki ceza/hesap gününü tasdik ederler. Onlar ki Rablerinin azabından korkup ürperirler. Kuşkusuz Rablerinin azabından emin olunamaz. Onlar ki mahrem yerlerini korurlar; eşleri yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna, çünkü onlardan ötürü kınanmazlar. Kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar ki şahitliklerini dosdoğru yaparlar. Ve onlar ki namazlarını korurlar. İşte onlar cennetlerde ağırlanıp ikram görecek kimselerdir.”
13608. Metin
وهذا الوصف للإنسان من حيث هو وصف طبيعته الأصلية، أنه هلوع.
İnsanın bu niteliği, onun aslî tabiatının vasfı olması bakımındandır ki o hırslı ve sabırsızdır (helû'dur).
13609. Metin
وفسر الهلوع بأنه: {إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا} فيجزع إن أصابه فقر أو مرض، أو ذهاب محبوب له، من مال أو أهل أو ولد، ولا يستعمل في ذلك الصبر والرضا بما قضى الله.
Helû' şu şekilde tefsir edilmiştir: {إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا} “Başına bir kötülük geldiğinde feryat figan eder.” Kendisine fakirlik, hastalık yahut mal, aile veya çocuk gibi sevdiği bir şeyin yok olması dokunduğunda feryat eder, sızlanır; bu hususta sabrı ve Allah'ın takdirine rızayı kullanmaz.
13610. Metin
{وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا} فلا ينفق مما آتاه الله، ولا يشكر الله على نعمه وبره، فيجزع في الضراء، ويمنع في السراء.
{وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا} “Kendisine bir hayır dokunduğunda ise cimrileşir.” Allah'ın kendisine verdiğinden harcamaz, O'nun nimetlerine ve iyiliklerine şükretmez; böylece darlıkta feryat eder, bollukta ise cimrilik yapar.
13611. Metin
{إِلا الْمُصَلِّينَ} الموصوفين بتلك الأوصاف فإنهم إذا مسهم الخير شكروا الله، وأنفقوا مما خولهم الله، وإذا مسهم الشر صبروا واحتسبوا.
{إِلا الْمُصَلِّينَ} “Ancak namaz kılanlar müstesnadır” bu sıfatlarla nitelenen namaz kılanlar; zira onlara bir hayır dokunduğunda Allah'a şükrederler ve Allah'ın kendilerine lütfettiğinden infak ederler. Başlarına bir şer geldiğinde ise sabreder ve ecrini Allah'tan umarlar.
13612. Metin
وقوله [في وصفهم] {الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَائِمُونَ} أي: مداومون عليها في أوقاتها بشروطها ومكملاتها.
[Onların vasfında geçen] {الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَائِمُونَ} “Onlar ki namazlarında devamlıdırlar” buyruğu ise; namazı vakitlerinde, şartları ve tamamlayıcı unsurlarıyla birlikte sürekli kılarlar demektir.
13613. Metin
وليسوا كمن لا يفعلها، أو يفعلها وقتا دون وقت، أو يفعلها على وجه ناقص.
Onu hiç kılmayan, bir vakit kılıp bir vakit kılmayan yahut eksik bir şekilde kılan kimseler gibi değillerdir.
13614. Metin
{وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ} من زكاة وصدقة
{وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ} “Onlar ki mallarında belirli bir hak vardır” zekât ve sadakadan ibaret olan,
13615. Metin
{لِلسَّائِلِ} الذي يتعرض للسؤال {وَالْمَحْرُومِ} وهو المسكين الذي لا يسأل الناس فيعطوه، ولا يفطن له فيتصدق عليه.
{لِلسَّائِلِ} “isteyen (dilenci) için” insanlardan istemeye kalkışan, {وَالْمَحْرُومِ} “ve mahrum olan için” o da insanlardan bir şey istemediği için kendisine bir şey verilmeyen ve durumu fark edilmediği için kendisine sadaka verilmeyen yoksuldur.
13616. Metin
{وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} أي: يؤمنون بما أخبر الله به، وأخبرت به رسله، من الجزاء والبعث، ويتيقنون ذلك فيستعدون للآخرة، ويسعون لها سعيها. والتصديق بيوم الدين يلزم منه التصديق بالرسل، وبما جاءوا به من الكتب.
{وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Onlar ki ceza/hesap gününü tasdik ederler” yani Allah'ın ve peygamberlerinin haber verdiği karşılık ve dirilişe iman ederler. Buna kesin bir şekilde inanarak ahirete hazırlanır ve ona layık bir gayretle çalışırlar. Ceza gününü tasdik etmek ise peygamberleri ve getirdikleri kitapları tasdik etmeyi zorunlu kılar.
13617. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ} أي: خائفون وجلون، فيتركون لذلك كل ما يقربهم من عذاب الله.
{وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ} “Onlar ki Rablerinin azabından korkup ürperirler” yani korku ve endişe içindedirler; bu yüzden kendilerini Allah'ın azabına yaklaştıracak her şeyi terk ederler.
13618. Metin
{إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ} أي: هو العذاب الذي يخشى ويحذر.
{إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ} “Kuşkusuz Rablerinin azabından emin olunamaz.” Yani o, korkulması ve sakınılması gereken bir azaptır.
13619. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ} فلا يطأون بها وطأ محرما، من زنى أو لواط، أو وطء في دبر، أو حيض، ونحو ذلك، ويحفظونها أيضا من النظر إليها ومسها، ممن لا يجوز له ذلك، ويتركون أيضا وسائل المحرمات الداعية لفعل الفاحشة.
{وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ} “Onlar ki mahrem yerlerini korurlar” zina, livâta, arkadan yaklaşma, hayız hâlinde ilişki ve benzeri haram bir şekilde cinsel ilişkide bulunmazlar. Ayrıca caiz olmayan kimselerin bakmasından ve dokunmasından mahrem yerlerini korurlar; fuhşiyata çağıran haram vesileleri de terk ederler.
13620. Metin
{إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} أي: سرياتهم {فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ} في وطئهن في المحل الذي هو محل الحرث.
{إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} “Eşleri yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna” {فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ} “çünkü onlardan ötürü kınanmazlar.” Ekin yeri olan mahalde onlarla beraber olmaktan ötürü kınanmazlar.
13621. Metin
{فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ} أي: غير الزوجة وملك اليمين، {فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} أي: المتجاوزون ما أحل الله إلى ما حرم الله، ودلت هذه الآية على تحريم [نكاح] المتعة، لكونها غير زوجة مقصودة، ولا ملك يمين.
{فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ} “Kim bundan ötesini ararsa” yani eşi ve cariyesi dışındakileri ararsa, {فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} “işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.” Yani Allah'ın helal kıldığını aşıp haram kıldığına geçenlerdir. Bu ayet mut'a [nikâhının] haram olduğuna delalet etmektedir; çünkü mut'a yapılan kadın ne kastedilen bir eştir ne de cariyedir.
13622. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ} أي: مراعون لها، حافظون مجتهدون على أدائها والوفاء بها، وهذا شامل لجميع الأمانات التي بين العبد وبين ربه، كالتكاليف السرية، التي لا يطلع عليها إلا الله، والأمانات التي بين العبد وبين الخلق، في الأموال والأسرار، وكذلك العهد، شامل للعهد الذي عاهد عليه الله، والعهد الذي عاهد عليه الخلق، فإن العهد يسأل عنه العبد، هل قام به ووفاه، أم رفضه وخانه فلم يقم به؟.
{وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ} “Onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” Yani onları gözetir, korur, eda etmeye ve gereğini yerine getirmeye gayret ederler. Bu, sadece Allah'ın muttali olduğu gizli mükellefiyetler gibi kul ile Rabbi arasındaki bütün emanetleri ve mallar ile sırlar hususunda kul ile yaratılmışlar arasındaki emanetleri kapsar. Aynı şekilde ahit de Allah'a verilen ahdi ve mahlûkata verilen sözleri kapsar; zira kul ahitten sorguya çekilecektir: Onu yerine getirip vefa mı gösterdi, yoksa onu terk edip hıyanet mi etti?.
13623. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ} أي: لا يشهدون إلا بما يعلمونه، من غير زيادة ولا نقص ولا كتمان، ولا يحابي فيها قريبا ولا صديقا ونحوه، ويكون القصد بها (١) وجه الله.
{وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ} “Onlar ki şahitliklerini dosdoğru yaparlar.” Yani artırma, eksiltme ve gizleme yapmaksızın yalnızca bildikleri şeyle şahitlik ederler; onda akrabayı, dostu ve benzerlerini kayırmazlar ve bununla yalnızca Allah'ın rızasını kastederler.
13624. Metin
قال تعالى: {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأقْرَبِينَ} .
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} “Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”, {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأقْرَبِينَ} “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitler olarak adaleti tastamam ayakta tutun.”
13625. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ يُحَافِظُونَ} بمداومتها على أكمل وجوهها.
{وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ يُحَافِظُونَ} “Ve onlar ki namazlarını korurlar.” En kâmil şekilleriyle ona devam etmek suretiyle...
13626. Metin
{أُولَئِكَ} أي: الموصوفون بتلك الصفات {فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ} أي: قد أوصل الله لهم من الكرامة والنعيم المقيم ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، وهم فيها خالدون.
{أُولَئِكَ} “İşte onlar” yani bu sıfatlarla nitelenenler, {فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ} “cennetlerde ikram olunanlardır.” Yani Allah kendilerine nefislerin arzuladığı, gözlerin lezzet aldığı ikram ve kalıcı nimetleri ulaştırmıştır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.
13627. Metin
وحاصل هذا، أن الله وصف أهل السعادة والخير بهذه الأوصاف الكاملة، والأخلاق الفاضلة، من العبادات البدنية، كالصلاة، والمداومة عليها، والأعمال القلبية، كخشية الله الداعية لكل خير، والعبادات المالية، والعقائد النافعة، والأخلاق الفاضلة، ومعاملة الله، ومعاملة خلقه، أحسن معاملة من إنصافهم، وحفظ عهودهم وأسرارهم ٢ ، والعفة التامة بحفظ الفروج عما يكره الله تعالى.
Bunun özeti şudur: Allah, saadet ve hayır ehlini; namaz ve ona devam etmek gibi bedenî ibadetler, her türlü hayra sevk eden Allah korkusu gibi kalbî ameller, malî ibadetler, faydalı inançlar, üstün ahlak, Allah ile muamele ve O'nun yarattıklarına karşı adil davranmak, ahitlerini ve sırlarını korumak 2 ve Allah Teâlâ'nın hoşlanmadığı şeylerden iffet yerlerini koruyarak tam bir iffet göstermek suretiyle en güzel şekilde muamele etmek gibi bu kâmil vasıflar ve üstün ahlak ile nitelemiştir.
13628. Metin
{٣٦ - ٣٩} {فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ * عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ * أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ * كَلا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ} .
{36-39} {فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ * عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ * أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ * كَلا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ} “O inkâr edenlere ne oluyor ki sağdan ve soldan bölük bölük sana doğru koşuyorlar? Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor? Hayır! Kuşkusuz biz onları bildikleri şeyden yarattık.”
13629. Metin
يقول تعالى، مبينا اغترار الكافرين: {فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ} أي: مسرعين.
Yüce Allah kâfirlerin aldanışını açıklayarak şöyle buyurmaktadır: {فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ} “O inkâr edenlere ne oluyor ki sana doğru koşuyorlar?” Yani aceleyle geliyorlar.
13630. Metin
{عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ} أي: قطعا متفرقة وجماعات متوزعة (١) ، كل منهم بما لديه فرح.
{عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ} “Sağdan ve soldan bölük bölük” yani ayrı ayrı fırkalar ve dağılmış cemaatler hâlinde; her biri kendi yanındakiyle sevinmektedir.
13631. Metin
{أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ} بأي: سبب أطمعهم، وهم لم يقدموا سوى الكفر، والجحود برب العالمين، ولهذا قال: {كلا} [أي:] ليس الأمر بأمانيهم ولا إدراك ما يشتهون بقوتهم.
{أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ} “Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor?” Hangi sebep onları buna umutlandırdı ki? Oysa onlar Âlemlerin Rabbi'ni inkâr ve küfürden başka bir şey takdim etmemişlerdir. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {كلا} “Hayır!” [Yani] iş onların temennileriyle yahut arzuladıkları şeyleri kendi güçleriyle elde etmeleriyle olacak değildir.
13632. Metin
{إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ} أي: من ماء دافق، يخرج من بين الصلب والترائب، فهم ضعفاء، لا يملكون لأنفسهم نفعا ولا ضرا، ولا موتا ولا حياة ولا نشورا.
{إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ} “Şüphesiz biz onları bildikleri şeyden yarattık.” Yani: Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan atılan bir sudan [yarattık]. Onlar öyle zayıftırlar ki kendileri için ne bir faydaya ne bir zarara, ne ölüme ne hayata ne de yeniden dirilmeye güç yetirebilirler.1
13633. Metin
{٤٠ - ٤٤} {فَلا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ * عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ * فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ * يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ * خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} .
{40-44} {فَلا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ * عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ * فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ * يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ * خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} “Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki şüphesiz biz güç yetirenleriz; onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirmeye. Bizim önümüze geçilemez! Bırak onları, kendilerine vaat edilen o günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayadursunlar. O gün kabirlerden sanki dikili taşlara (putlara) koşarcasına hızlıca çıkarlar. Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet kaplamıştır. İşte bu, kendilerine vaat edilmiş olan gündür!”
13634. Metin
هذا إقسام منه تعالى بالمشارق والمغارب، للشمس والقمر والكواكب، لما فيها من الآيات الباهرات على البعث، وقدرته على تبديل أمثالهم، وهم بأعيانهم، كما قال تعالى: {وَنُنْشِئَكُمْ فِيمَا لا تَعْلَمُونَ} .
Bu, Yüce Allah'ın güneşin, ayın ve yıldızların doğuş ve batış yerleri üzerine bir yeminidir; zira bunlarda yeniden dirilmeye ve onların benzerlerini getirmeye, bizzat kendilerini yeniden yaratmaya dair apaçık deliller vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَنُنْشِئَكُمْ فِيمَا لا تَعْلَمُونَ} “Ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaya [gücümüz yeter].”
13635. Metin
{وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ} أي: ما أحد يسبقنا ويفوتنا ويعجزنا إذا أردنا أن نعيده. فإذا تقرر البعث والجزاء، واستمروا على تكذيبهم، وعدم انقيادهم لآيات الله.
{وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ} “Bizim önümüze geçilemez!” Yani biz onları yeniden yaratmak istediğimizde hiç kimse bizim önümüze geçemez, elimizden kaçamaz ve bizi aciz bırakamaz. Yeniden dirilme ve ceza/mükâfat kesinleştiği ve onlar da yalanlamalarını ve Allah'ın ayetlerine boyun eğmeyişlerini sürdürdükleri takdirde:
13636. Metin
{فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا} أي: يخوضوا بالأقوال الباطلة، والعقائد الفاسدة، ويلعبوا بدينهم، ويأكلوا ويشربوا، ويتمتعوا {حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} فإن الله قد أعد لهم فيه من النكال والوبال ما هو عاقبة خوضهم ولعبهم.
{فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا} “Bırak onları, dalsınlar, oynayadursunlar” yani batıl sözlere, bozuk inançlara dalsınlar; dinleriyle oynasınlar, yiyip içsinler ve faydalansınlar {حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} “kendilerine vaat edilen günlerine kavuşuncaya kadar.” Zira Allah o günde, dalıp oynamalarının akıbeti olan ceza ve vebali onlar için hazırlamıştır.
13637. Metin
ثم ذكر حال الخلق حين يلاقون يومهم (١) الذي يوعدون، فقال: {يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ} أي: القبور، {سِرَاعًا} مجيبين لدعوة الداعي، مهطعين إليها {كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ} أي: [كأنهم إلى علم] يؤمون ويسرعون (٢) أي: فلا يتمكنون من الاستعصاء للداعي، والالتواء لنداء المنادي، بل يأتون أذلاء مقهورين للقيام بين يدي رب العالمين.
Sonra mahlûkatın kendilerine vaat edilen güne kavuştukları andaki hâllerini zikrederek şöyle buyurdu: {يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الأجْدَاثِ} “O gün kabirlerden çıkarlar”, {سِرَاعًا} “hızlıca” çağırıcının çağrısına icabet ederek, ona doğru koşarak çıkarlar. {كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ} “Sanki dikili bir hedefe doğru koşuyorlar gibi” yani sanki dikilmiş bir bayrağa yönelip koşuyorlar gibi. Yani çağırıcıya karşı koymaya veya münadinin seslenmesinden kaçmaya güç yetiremezler; bilakis Âlemlerin Rabbi'nin huzurunda durmak üzere boyun eğmiş ve zelil kılınmış bir vaziyette gelirler.
13638. Metin
{خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ} وذلك أن الذلة والقلق قد ملك قلوبهم، واستولى على أفئدتهم، فخشعت منهم الأبصار، وسكنت منهم الحركات، وانقطعت الأصوات.
{خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ} “Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet kaplamıştır.” Çünkü zillet ve korku onların kalplerine hâkim olmuş, gönüllerini bütünüyle kuşatmıştır; bu yüzden gözleri yere eğilmiş, hareketleri durmuş ve sesleri kesilmiştir.
13639. Metin
فهذه الحال والمآل، هو يومهم {الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} ولا بد من الوفاء بوعد الله [تمت والحمد لله] .
İşte bu hâl ve akıbet, onların {الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} “kendilerine vaat edilmiş olan günleridir” ve Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. [Tamamlandı, Allah'a hamdolsun.]