13641. Metin
﵇ وهي مكية
aleyhisselâm. Mekkî bir suredir.12
13642. Metin
{١ - ٢٨} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ} .
{1-28} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şüphesiz biz Nûh'u kavmine: 'Kavmini uyar!' diye gönderdik.”
13643. Metin
إلى آخر السورة لم يذكر الله في هذه السورة سوى قصة نوح وحدها لطول لبثه في قومه، وتكرار دعوته إلى التوحيد، ونهيه عن الشرك، فأخبر تعالى أنه أرسله (١) إلى قومه، رحمة بهم، وإنذارا لهم من عذاب الله الأليم، خوفا من استمرارهم على كفرهم، فيهلكهم الله هلاكا أبديا، ويعذبهم عذابا سرمديا، فامتثل نوح ﵇ لذلك، وابتدر لأمر الله، فقال: {يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} أي: واضح النذارة بينها، وذلك لتوضيحه ما أنذر به وما أنذر عنه، وبأي: شيء تحصل النجاة، بين جميع ذلك بيانا شافيا، فأخبرهم وأمرهم بزبدة ما يأمرهم به (٢) فقال: {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ} وذلك بإفراده تعالى بالتوحيد والعبادة، والبعد عن الشرك وطرقه ووسائله، فإنهم إذا اتقوا الله غفر ذنوبهم، وإذا غفر ذنوبهم حصل لهم النجاة من العذاب، والفوز بالثواب، {وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أي: يمتعكم في هذه الدار، ويدفع عنكم الهلاك إلى أجل مسمى أي: مقدر [البقاء في الدنيا] بقضاء الله وقدره [إلى وقت محدود] ، وليس المتاع أبدا، فإن الموت لا بد منه، ولهذا قال: {إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} لما كفرتم بالله، وعاندتم الحق، فلم يجيبوا لدعوته، ولا انقادوا لأمره، فقال شاكيا لربه: {رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلا وَنَهَارًا فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلا فِرَارًا} أي: نفورا عن الحق وإعراضا، فلم يبق لذلك فائدة، لأن فائدة الدعوة أن يحصل جميع المقصود أو بعضه.
Surenin sonuna kadar... Allah bu surede, kavmi arasında uzun süre kalması, onları tevhide davetini ve şirkten nehyedişini defalarca tekrarlaması sebebiyle yalnızca Nûh'un kıssasını zikretmiştir. Yüce Allah; kendilerine bir rahmet olmak ve küfürlerinde devam edip de Allah'ın kendilerini ebedî bir helakle helak etmesi ve ebedî bir azapla cezalandırması korkusuyla onları Allah'ın can yakıcı azabından uyarmak üzere Nûh'u kavmine gönderdiğini haber vermiştir. Nûh aleyhisselâm da buna boyun eğip Allah'ın emrine koşmuş ve şöyle demiştir: {يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “Ey kavmim! Kuşkusuz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” Yani uyarması son derece açık ve nettir; zira ne ile uyardığını, neye karşı uyardığını ve kurtuluşun ne ile elde edileceğini apaçık ve eksiksiz bir şekilde açıklamıştır. Onlara emrettiği şeylerin özünü haber verip emrederek şöyle demiştir: {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ} “Allah'a ibadet edin ve O'ndan sakının!” Bu da Yüce Allah'ı tevhid ve ibadette birlemek, şirkten, onun yollarından ve vasıtalarından uzak durmakladır. Zira onlar Allah'tan sakınırlarsa Allah günahlarını bağışlar; günahları bağışlandığında ise azaptan kurtuluş ve mükâfata kavuşma gerçekleşir. {وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Ve sizi belirlenmiş bir vakte kadar ertelesin.” Yani bu dünyada sizi yaşatıp faydalandırsın ve Allah'ın kaza ve kaderiyle takdir edilmiş belirli bir süreye kadar helaki sizden savsın. Bu faydalanma sonsuz değildir; çünkü ölüm kaçınılmazdır. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “Şüphesiz Allah'ın (tayin ettiği) eceli geldiğinde ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” Bilseydiniz Allah'ı inkâr etmez ve hakka karşı inatlaşmazdınız. Fakat onlar onun davetine icabet etmediler ve emrine boyun eğmediler. Bunun üzerine Rabbine şikâyet ederek şöyle dedi: {رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلا وَنَهَارًا فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلا فِرَارًا} “Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim onların kaçışını artırmaktan başka bir işe yaramadı.” Yani haktan kaçmalarını ve yüz çevirmelerini artırdı. Böylece davetin bir faydası kalmadı; zira davetin faydası, hedefin tamamının yahut bir kısmının hâsıl olmasıdır.
13644. Metin
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ} أي: لأجل أن يستجيبوا فإذا استجابوا غفرت لهم فكان هذا محض مصلحتهم، ولكنهم أبوا إلا تماديا على باطلهم، ونفورا عن الحق، {جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ} حذر سماع ما يقول لهم نبيهم نوح ﵇، {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} أي تغطوا بها غطاء يغشاهم بعدا عن الحق وبغضا له، {وَأَصَرُّوا} على كفرهم وشرهم {وَاسْتَكْبَرُوا} على الحق {اسْتِكْبَارًا} فشرهم ازداد، وخيرهم بعد.
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ} “Ve doğrusu ben onları, sen kendilerini bağışlayasın diye her davet ettiğimde” yani icabet etsinler de icabet ettiklerinde onları bağışlayasın diye; bu onların tamamen kendi menfaatlerine idi. Fakat onlar batıllarında ısrar etmekten ve haktan kaçmaktan başka her şeyi reddettiler: {جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ} “parmaklarını kulaklarına tıkadılar” peygamberleri Nûh'un aleyhisselâm kendilerine söylediği şeyleri duymama endişesiyle; {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} “elbiselerine büründüler” haktan uzaklaşmak ve ona duydukları nefret sebebiyle kendilerini bütünüyle örten bir örtüyle örtündüler; {وَأَصَرُّوا} “ve ısrar ettiler” küfürlerinde ve şerlerinde, {وَاسْتَكْبَرُوا} “ve büyüklük tasladılar” hakka karşı {اسْتِكْبَارًا} “büyük bir kibirle.” Böylece şerleri arttı ve hayırları uzaklaştı.
13645. Metin
{ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا} أي: بمسمع منهم كلهم.
{ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا} “Sonra ben onları açıkça (yüksek sesle) davet ettim.” Yani hepsinin işitebileceği bir şekilde...
13646. Metin
{ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا} كل هذا حرص ونصح، وإتيانهم بكل باب يظن أن يحصل منه المقصود (٣) ،
{ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا} “Sonra onlara hem açıktan duyurdum hem de gizli gizli söyledim.” Bütün bunlar derin bir hırs, samimi bir nasihat ve hedefe ulaşılacağı umulan her kapıdan kendilerine varmak suretiyle gerçekleşmiştir.
13647. Metin
{فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} أي: اتركوا ما أنتم عليه من الذنوب، واستغفروا الله منها.
{فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} “Ve dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin!” Yani üzerinde bulunduğunuz günahları terk edin ve onlardan ötürü Allah'tan af dileyin.
13648. Metin
{إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا} كثير المغفرة لمن تاب واستغفر، فرغبهم بمغفرة الذنوب، وما يترتب عليها من حصول الثواب، واندفاع العقاب.
{إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا} “Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır.” Tövbe edip af dileyen kimse için mağfireti pek çok olandır. Böylece onları günahların bağışlanmasına ve buna bağlı olarak sevabın kazanılması ile azabın defedilmesine teşvik etmiştir.
13649. Metin
ورغبهم أيضا، بخير الدنيا العاجل، فقال: {يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} أي: مطرا متتابعا، يروي الشعاب والوهاد، ويحيي البلاد والعباد.
Onları peşin dünya hayrına da teşvik ederek şöyle demiştir: {يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} “Üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.” Yani dereleri ve vadileri sulayan, beldeleri ve kulları ihya eden peş peşe sağanak yağmurlar...
13650. Metin
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ} أي: يكثر أموالكم التي تدركون بها ما تطلبون من الدنيا وأولادكم، {وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا} وهذا من أبلغ ما يكون من لذات الدنيا ومطالبها.
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ} “Sizi mallar ve oğullarla desteklesin” yani dünyada arzuladığınız şeylere ulaşacağınız mallarınızı ve çocuklarınızı çoğaltsın, {وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا} “size bahçeler versin ve size ırmaklar bağışlasın.” Bu ise dünya lezzetlerinin ve arzularının en ileri derecesindendir.
13651. Metin
{مَا لَكُمْ لا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} أي: لا تخافون لله عظمة، وليس لله عندكم قدر.
{مَا لَكُمْ لا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} “Size ne oluyor ki Allah'ın büyüklüğünden korkup saygı duymuyorsunuz?” Yani Allah'ın azametinden korkmuyorsunuz ve Allah'ın katınızda bir kıymeti yoktur.
13652. Metin
{وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} أي: خلقا [من] بعد خلق، في بطن الأم، ثم في الرضاع، ثم في سن الطفولية، ثم التمييز، ثم الشباب، إلى آخر ما وصل إليه الخلق (١) ، فالذي انفرد بالخلق والتدبير البديع، متعين أن يفرد بالعبادة والتوحيد، وفي ذكر ابتداء خلقهم تنبيه لهم على الإقرار بالمعاد، وأن الذي أنشأهم من العدم قادر على أن يعيدهم بعد موتهم.
{وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} “Oysa O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.” Yani anne karnında yaratılış [arkasından] yaratılışla, sonra emzirme döneminde, sonra çocukluk çağında, sonra temyiz çağında, sonra gençlikte ve yaratılışın ulaştığı en son noktaya kadar... İşte bu yaratmayı ve eşsiz idareyi tek başına gerçekleştiren Zat'ın, ibadet ve tevhidde de tek kılınması zorunludur. Onların ilk yaratılışlarının zikredilmesinde ahireti ikrara yönelik bir uyarı vardır; zira onları yoktan var eden Zat, ölümlerinden sonra onları yeniden diriltmeye de elbette kādirdir.
13653. Metin
واستدل أيضا عليهم بخلق السماوات التي هي أكبر من خلق الناس، فقال: {أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} أي: كل سماء فوق الأخرى.
İnsanların yaratılışından daha büyük olan göklerin yaratılışını da onlara karşı delil getirerek şöyle demiştir: {أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar hâlinde nasıl yaratmıştır?” Yani her bir sema diğerinin üzerindedir.
13654. Metin
{وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا} لأهل الأرض {وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} .
{وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا} “Aralarında ayı bir nur kıldı” yeryüzü ahalisi için, {وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} “ve güneşi de bir kandil yaptı.”
13655. Metin
ففيه تنبيه على عظم خلق هذه الأشياء، وكثرة المنافع في الشمس والقمر الدالة على رحمته وسعة إحسانه، فالعظيم الرحيم، يستحق أن يعظم ويحب ويعبد ويخاف ويرجى.
Bunda bu varlıkların yaratılışının büyüklüğüne, güneşte ve ayda O'nun rahmetine ve ihsanının genişliğine delalet eden sayısız faydalara dikkat çekilmektedir. Azîm ve Rahîm olan Allah ise tazim edilmeye, sevilmeye, ibadet edilmeye, korkulmaya ve O'ndan umulmaya layıktır.
13656. Metin
{وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الأرْضِ نَبَاتًا} حين خلق أباكم آدم وأنتم في صلبه.
{وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الأرْضِ نَبَاتًا} “Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirip yetiştirdi.” Babanız Âdem'i yarattığında siz de onun sulbündeydiniz.
13657. Metin
{ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا} عند الموت {وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا} للبعث والنشور، فهو الذي يملك الحياة والموت والنشور.
{ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا} “Sonra sizi oraya döndürecek” ölüm vaktinde, {وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا} “ve sizi (oradan) bir çıkarışla çıkaracaktır.” Yeniden diriliş ve toplanış için... Hayata, ölüme ve yeniden dirilmeye mâlik olan yalnızca O'dur.
13658. Metin
{وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ بِسَاطًا} أي: مبسوطة مهيأة للانتفاع بها.
{وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ بِسَاطًا} “Ve Allah sizin için yeri bir sergi kılmıştır.” Yani kendisinden faydalanmaya hazır bir şekilde yayılmış kılmıştır.
13659. Metin
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلا فِجَاجًا} فلولا أنه بسطها، لما أمكن ذلك، بل ولا أمكنهم حرثها وغرسها وزرعها، والبناء، والسكون على ظهرها.
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلا فِجَاجًا} “Onda geniş geniş yollar açıp gidesiniz diye.” Şayet Allah yeryüzünü yayıp döşemeseydi bu mümkün olmazdı; hatta onu sürmeleri, fidan dikmeleri, ekmeleri, binalar inşa etmeleri ve üzerinde yerleşmeleri de mümkün olmazdı.
13660. Metin
{قَالَ نُوحٌ} شاكيا لربه: إن هذا الكلام والوعظ والتذكير ما نجع فيهم ولا أفاد.
{قَالَ نُوحٌ} “Nûh dedi ki:” Rabbine şikâyet ederek: Bu söz, vaaz ve hatırlatma onlara hiçbir tesir etmedi ve fayda vermedi.
13661. Metin
{إِنَّهُمْ عَصَوْنِي} فيما أمرتهم به {وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلا خَسَارًا} أي: عصوا الرسول الناصح الدال على الخير، واتبعوا الملأ والأشراف الذين لم تزدهم أموالهم ولا أولادهم إلا خسارا أي: هلاكا وتفويتا للأرباح فكيف بمن انقاد لهم وأطاعهم؟!
{إِنَّهُمْ عَصَوْنِي} “Doğrusu onlar bana isyan ettiler” kendilerine emrettiğim hususlarda, {وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلا خَسَارًا} “ve malı ile evladı kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular.” Yani hayra rehberlik eden samimi elçiye isyan ettiler; malları ve evlatları kendilerine hüsrandan, yani helakten ve kârları kaçırmaktan başka bir şey artırmayan ileri gelenlere ve elebaşlarına uydular. Onlara boyun eğip itaat edenlerin hâli nice olur?!
13662. Metin
{وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا} أي: مكرا كبيرا بليغا في معاندة الحق.
{وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا} “Ve büyük bir tuzak kurdular.” Yani hakka karşı inatlaşmada pek büyük ve etkili bir hile ve tuzak kurdular.
13663. Metin
{وَقَالُوا} لهم داعين إلى الشرك مزينين له: {لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ} فدعوهم إلى التعصب على ما هم عليه من الشرك، وأن لا يدعوا ما عليه آباؤهم الأقدمون، ثم عينوا آلهتهم فقالوا: {وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} وهذه أسماء رجال صالحين لما ماتوا زين الشيطان لقومهم أن يصوروا صورهم لينشطوا -بزعمهم- على الطاعة إذا رأوها، ثم طال الأمد، وجاء غير أولئك فقال لهم الشيطان: إن أسلافكم يعبدونهم، ويتوسلون بهم، وبهم يسقون المطر، فعبدوهم، ولهذا أوصى رؤساؤهم للتابعين لهم أن لا يدعوا عبادة هذه الآلهة (٢) .
Şirke çağırarak ve onu süsleyip göstererek onlara şöyle {وَقَالُوا} “dediler:” {لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ} “İlahlarınızı sakın bırakmayın!” Onları üzerinde bulundukları şirk hususunda taassup göstermeye ve önceki atalarının yolunu terk etmemeye çağırdılar. Sonra da ilahlarını bizzat belirterek şöyle dediler: {وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} “Vedd'i, Süvâ'ı, Yeğûs'u, Ye'ûk'u ve Nesr'i sakın bırakmayın!” Bunlar salih kimselerin isimleriydi. Onlar vefat edince şeytan kavimlerine, onların heykellerini/resimlerini yapmayı —onları gördüklerinde kendi zanlarınca itaate teşvik olsun diye— süslü gösterdi. Sonra aradan uzun zaman geçti ve onların yerine başkaları geldi. Şeytan onlara: 'Atalarınız bunlara tapıyor, onlar vasıtasıyla tevessülde bulunuyor ve onlar sayesinde yağmura kavuşuyorlardı' dedi; böylece onlara taptılar. Bundan ötürü elebaşları, kendilerine tabi olanlara bu ilahların ibadetini bırakmamalarını tavsiye etmişlerdir.
13664. Metin
{وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا} أي: وقد أضل الكبار والرؤساء بدعوتهم كثيرا من الخلق، {وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلا ضَلالا} أي: لو كان ضلالهم عند دعوتي إياهم بحق، لكان مصلحة، ولكن لا يزيدون بدعوة الرؤساء إلا ضلالا أي: فلم يبق محل لنجاحهم ولا لصلاحهم، ولهذا ذكر الله عذابهم وعقوبتهم الدنيوية والأخروية، فقال: {مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا} في اليم الذي أحاط بهم {فَأُدْخِلُوا نَارًا} فذهبت أجسادهم في الغرق وأرواحهم للنار والحرق، وهذا كله بسبب خطيئاتهم، التي أتاهم نبيهم نوح ينذرهم عنها، ويخبرهم بشؤمها ومغبتها، فرفضوا ما قال، حتى حل بهم النكال، {فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا} ينصرونهم حين نزل بهم الأمر الأمر، ولا أحد يقدر يعارض القضاء والقدر.
{وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا} “Ve gerçekten pek çok kimseyi saptırdılar.” Yani büyükler ve önderler davetleriyle yaratılmışlardan pek çoğunu saptırdılar. {وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلا ضَلالا} “(Nûh dedi ki:) Zalimlerin ancak sapıklığını artır!” Yani benim onları hakka davetim karşısında sapıklıkları bir ıslah ihtimali taşısaydı fayda olurdu; fakat onlar önderlerin davetiyle sapıklıktan başka bir şey artırmıyorlar. Dolayısıyla onların kurtuluşuna ve ıslahına hiçbir mecal kalmamıştır. Bundan ötürü Allah onların dünya ve ahiretteki azap ve cezalarını zikrederek şöyle buyurmuştur: {مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا} “Günahları yüzünden suda boğuldular” kendilerini kuşatan denizde/tufanda boğuldular, {فَأُدْخِلُوا نَارًا} “ve ateşe sokuldular!” Bedenleri suda boğulmaya, ruhları ise ateşe ve yanmaya gitti. Bütün bunlar, peygamberleri Nûh'un kendilerini sakındırmak ve uğursuzluğu ile kötü akıbetini haber vermek üzere geldiği günahları sebebiyledir. Onlar ise onun söylediklerini reddettiler, nihayet şiddetli ceza başlarına indi: {فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا} “Ve Allah'tan başka kendilerine yardımcılar bulamadılar.” O pek acı hadise başlarına indiğinde kendilerine yardım edecek kimse bulamadılar; kaza ve kadere karşı durmaya da hiç kimsenin gücü yetmez.
13665. Metin
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} يدور على وجه الأرض، وذكر السبب في ذلك فقال: {إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلا يَلِدُوا إِلا فَاجِرًا كَفَّارًا} أي: بقاؤهم مفسدة محضة، لهم ولغيرهم، وإنما قال نوح ﵇ ذلك، لأنه مع كثرة مخالطته إياهم، ومزاولته لأخلاقهم، علم بذلك نتيجة أعمالهم، لا جرم أن الله استجاب دعوته (٣) ، فأغرقهم أجمعين ونجى نوحا ومن معه من المؤمنين.
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} “Nûh dedi ki: Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dolaşan tek bir kişi bile bırakma!” Bunun sebebini de zikrederek şöyle dedi: {إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلا يَلِدُوا إِلا فَاجِرًا كَفَّارًا} “Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve ancak günahkâr, çok nankör evlatlar doğururlar.” Yani onların hayatta kalması hem kendileri hem de başkaları için sırf ifsattır. Nûh aleyhisselâm bunu ancak onlarla uzun süre iç içe yaşaması ve ahlâklarını yakından tecrübe etmesi neticesinde amellerinin varacağı sonucu bildiği için söylemiştir. Şüphe yok ki Allah onun duasına icabet etmiş, hepsini boğmuş, Nûh'u ve beraberindeki müminleri kurtarmıştır.
13667. Metin
{رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا} خص المذكورين لتأكد حقهم وتقديم برهم، ثم عمم الدعاء، فقال: {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلا تَبَارًا} أي: خسارا ودمارا وهلاكا.
{رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا} “Rabbim! Beni, anne babamı ve evime mümin olarak giren kimseyi bağışla!” Haklarının kesinliği ve onlara iyiliğin önceliği sebebiyle bu zikredilenleri tahsis etmiş, sonra da duayı genel kılarak şöyle demiştir: {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلا تَبَارًا} “Ve mümin erkekleri ve mümin kadınları da (bağışla)! Zalimlerin ise ancak helakini artır!” Yani hüsran, yıkım ve helaklerini artır.
13668. Metin
تم تفسير سورة نوح ﵇ [والحمد لله]
Nûh sûresinin -aleyhisselâm- tefsiri tamamlandı. [Allah'a hamdolsun.]