13670. Metin
[وهي] مكية
[O,] Mekkîdir (Mekke döneminde inmiştir).
13671. Metin
{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا * يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} .
{1-2} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا * يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. De ki: Bana vahyolundu ki cinlerden bir topluluk (Kur'an'ı) dinleyip şöyle dediler: 'Doğrusu biz, hayranlık verici bir Kur'an dinledik. O, doğru yola iletiyor; bu yüzden biz de ona iman ettik ve Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.'”
13672. Metin
أي: {قُلْ} يا أيها الرسول للناس {أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ} صرفهم الله [إلى رسوله] لسماع آياته لتقوم عليهم الحجة [وتتم عليهم النعمة] ويكونوا نذرا ١ لقومهم. وأمر الله رسوله أن يقص نبأهم على الناس، وذلك أنهم لما حضروه، قالوا: أنصتوا، فلما أنصتوا فهموا معانيه، ووصلت حقائقه إلى قلوبهم، {فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا} أي: من العجائب الغالية، والمطالب العالية.
Yani: Ey Elçi! İnsanlara {قُلْ} “De ki:” {أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ} “Bana vahyolundu ki cinlerden bir topluluk (Kur'an'ı) dinlemiş.” Aleyhlerine hüccet (kesin delil) ikame edilsin, [üzerlerindeki nimet tamamlansın] ve kavimlerine birer uyarıcı 1 olsunlar diye Allah onları ayetlerini dinlemeleri için [Elçisine] yönlendirmiştir. Allah, Elçisine onların haberini insanlara anlatmasını emretmiştir. Bu da şöyledir: Onlar onun yanına geldiklerinde: “Susup dinleyin!” dediler. Susup dinlediklerinde manalarını anladılar ve onun hakikatleri kalplerine ulaştı. {فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا} “Bunun üzerine dediler ki: 'Doğrusu biz, hayranlık verici bir Kur'an dinledik.'” Yani son derece kıymetli harikalardan ve yüce gayelerden [ibaret bir Kur'an].
13673. Metin
{٢} {يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ} والرشد: اسم جامع لكل ما يرشد الناس إلى مصالح دينهم ودنياهم، {فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} فجمعوا بين الإيمان الذي يدخل فيه جميع أعمال الخير، وبين التقوى، [المتضمنة لترك الشر] وجعلوا السبب الداعي لهم إلى الإيمان وتوابعه، ما علموه من إرشادات القرآن، وما اشتمل عليه من المصالح والفوائد واجتناب المضار، فإن ذلك آية عظيمة، وحجة قاطعة، لمن استنار به، واهتدى بهديه، وهذا الإيمان النافع، المثمر لكل خير، المبني على هداية القرآن، بخلاف إيمان العوائد، والمربى والإلف ونحو ذلك، فإنه إيمان تقليد تحت خطر الشبهات والعوارض الكثيرة،
{2} {يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ} “O, doğru yola (rüşde) iletiyor.” Rüşd; insanları din ve dünyalarının maslahatlarına irşad eden her şeyi kapsayan müşterek bir isimdir. {فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} “Bu yüzden biz de ona iman ettik ve Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.” Böylece bütün hayır amellerinin içine girdiği iman ile [şerri terk etmeyi içeren] takvayı bir araya getirmişlerdir. Onları imana ve onun gereklerine sevk eden sebebi de Kur'an'ın irşadlarından öğrendikleri şeyler, kapsadığı maslahatlar, faydalar ve zararlardan kaçınma ilkeleri kılmışlardır. Zira onunla aydınlanan ve hidayetine tabi olan kimse için bu, muazzam bir ayet ve kesin bir delildir. İşte Kur'an hidayetine dayalı, her hayrı meyve veren faydalı iman budur. Âdetlere, yetişme tarzına ve alışkanlıklara dayalı iman ise böyle değildir; çünkü o pek çok şüphenin ve arızanın tehdidi altındaki bir taklit imanıdır.
13674. Metin
{وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا} أي: تعالت عظمته وتقدست أسماؤه، {مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلا وَلَدًا} فعلموا من جد الله وعظمته، ما دلهم على بطلان من يزعم أن له صاحبة أو ولدا، لأن له العظمة والكمال (١) في كل صفة كمال، واتخاذ الصاحبة والولد ينافي ذلك، لأنه يضاد كمال الغنى.
{وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا} “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir” yani azameti yüce, isimleri mukaddestir; {مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلا وَلَدًا} “O, ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir.” Allah'ın şanından ve azametinden, O'nun eş yahut çocuk edindiğini iddia eden kimsenin batıl olduğunu kendilerine gösteren delili anlamışlardır. Çünkü her kemal sıfatında azamet ve kemal O'nundur; eş ve çocuk edinmek ise buna aykırıdır, zira mutlak zenginliğe (kemâl-i gınâ) zıttır.
13675. Metin
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا} أي: قولا جائرا عن الصواب، متعديا للحد، وما حمله على ذلك إلا سفهه وضعف عقله، وإلا فلو كان رزينا مطمئنا لعرف كيف يقول.
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا} “Doğrusu bizim beyinsizimiz, Allah hakkında pek aşırı (haksız) sözler söylüyormuş.” Yani: Doğrudan sapan, haddi aşan bir söz [söylüyordu]. Onu buna sevk eden şey de ancak beyinsizliği ve aklının zayıflığıdır. Yoksa şayet ağırbaşlı ve mutmain biri olsaydı, nasıl konuşması gerektiğini bilirdi.
13676. Metin
{٥} {وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الإنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} . أي: كنا مغترين قبل ذلك، وغرنا القادة ١ والرؤساء من الجن والإنس، فأحسنا بهم الظن، وظنناهم ٢ لا يتجرأون على الكذب على الله، فلذلك كنا قبل هذا على طريقهم، فاليوم إذ بان لنا الحق، رجعنا إليه ٣ ، وانقدنا له، ولم نبال بقول أحد من الناس ٤ يعارض الهدى.
{5} {وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الإنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Doğrusu biz, insanların ve cinlerin Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.” Yani: Biz bundan önce aldanmış kimselerdik; cin ve insanlardan olan önderler 1 ve reisler bizi aldattı. Biz de onlar hakkında hüsnüzanda bulunduk ve onların Allah’a karşı yalan söylemeye cüret edemeyeceklerini zannettik 2. Bundan dolayı bundan önce onların yolundaydık. Bugün ise hak bize apaçık belli olunca ona döndük 3, ona boyun eğdik ve hidayete aykırı düşen insanlardan 4 hiçbirinin sözüne aldırış etmedik.
13677. Metin
{٦} {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الإنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا} .
{6} {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الإنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا} “Doğrusu insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.”
13678. Metin
أي: كان الإنس يعبدون الجن ويستعيذون بهم عند المخاوف والأفزاع (١) ، فزاد الإنس الجن رهقا أي: طغيانا وتكبرا لما رأوا الإنس يعبدونهم، ويستعيذون بهم، ويحتمل أن الضمير في زادوهم يرجع إلى الجن ضمير الواو (٢) أي: زاد الجن الإنس ذعرا وتخويفا لما رأوهم يستعيذون بهم ليلجئوهم إلى الاستعاذة بهم، فكان الإنسي إذا نزل بواد مخوف، قال: " أعوذ بسيد هذا الوادي من سفهاء قومه ".
Yani insanlar cinlere tapıyor ve korku ile dehşet anlarında onlara sığınıyorlardı. İnsanlar cinlerin 'rehakını' yani tuğyan ve kibrini artırdılar; zira cinler insanların kendilerine taptığını ve sığındığını gördüler. 'Zâdûhüm'deki zamirin (vav zamirinin) cinlere raci olması da muhtemeldir; yani cinler, insanların kendilerine sığındığını görünce kendilerine sığınmaya mecbur bırakmak için insanlara korku ve dehşeti artırdılar. Nitekim insan korkutucu bir vadiye indiğinde: 'Bu vadinin beyine, kavminin beyinsizlerinden sığınırım' derdi.
13679. Metin
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا} أي: فلما أنكروا البعث أقدموا على الشرك والطغيان.
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا} “Onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sanmışlardı.” Yani yeniden dirilişi inkâr edince şirke ve azgınlığa cüret ettiler.
13680. Metin
{وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ} أي: أتيناها واختبرناها، {فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا} عن الوصول إلى أرجائها [والدنو منها] ، {وَشُهُبًا} يرمى بها من استرق السمع، وهذا بخلاف عادتنا الأولى، فإنا كنا نتمكن من الوصول إلى خبر السماء.
{وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ} “Doğrusu biz göğe dokunduk (yokladık)” yani ona varıp tecrübe ettik; {فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا} “onu güçlü bekçilerle” semanın etrafına ulaşmayı [ve ona yaklaşmayı] engelleyen bekçilerle {وَشُهُبًا} “ve alevli şahaplarla doldurulmuş bulduk.” Hırsızlama kulak kabartan kimselere bu şahaplar fırlatılır. Bu ise bizim önceki âdetimizin aksinedir; çünkü biz daha önce semanın haberlerine ulaşabiliyorduk.
13681. Metin
{وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْع} فنتلقف من أخبار السماء ما شاء الله. {فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا} أي: مرصدا له، معدا لإتلافه وإحراقه، أي: وهذا له شأن عظيم، ونبأ جسيم، وجزموا أن الله تعالى أراد أن يحدث في الأرض حادثا كبيرا، من خير أو شر، فلهذا قالوا: {وَأَنَّا لا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الأرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا} أي: لا بد من هذا أو هذا، لأنهم رأوا الأمر تغير عليهم تغيرا أنكروه، فعرفوا بفطنتهم أن هذا الأمر يريده الله، ويحدثه في الأرض، وفي هذا بيان لأدبهم، إذ أضافوا الخير إلى الله تعالى، والشر حذفوا فاعله تأدبا مع الله.
{وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْع} “Oysa biz dinlemek için onun uygun yerlerinde otururduk” ve sema haberlerinden Allah'ın dilediğini kapardık. {فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا} “Fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir şihab (alev topu) bulur.” Yani kendisini pusuda bekleyen, onu yok edip yakmak için hazırlanmış bir şihab... Bu ise çok büyük bir hadise ve mühim bir haberdir. Yüce Allah'ın yeryüzünde hayır yahut şerden büyük bir hadise meydana getirmek istediğini kesin olarak anladılar. Bundan ötürü şöyle dediler: {وَأَنَّا لا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الأرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا} “Doğrusu biz bilmiyoruz; yeryüzündekilere bir kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlar hakkında doğruya ulaştırmayı mı diledi?” Yani bu ikisinden biri mutlaka vuku bulacaktır; çünkü durumun daha önce görmedikleri şekilde değiştiğini görmüşler ve ferasetleriyle bu işi Allah'ın dilediğini ve yeryüzünde meydana getireceğini anlamışlardır. Bunda onların edebinin bir beyanı vardır; zira hayrı Yüce Allah'a nispet etmişler, şerrin ise Allah'a karşı edep tavrı olarak failini zikretmemişlerdir.
13682. Metin
{وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ} أي: فساق وفجار وكفار، {كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا} أي: فرقا متنوعة، وأهواء متفرقة، كل حزب بما لديهم فرحون.
{وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ} “Doğrusu içimizden salih olanlar da var, bunun altında kalanlar da...” yani fâsıklar, günahkârlar ve kâfirler... {كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا} “Biz türlü türlü fırkalara ayrılmıştık.” Yani çeşitli fırkalar ve farklı hevalar... Her grup kendi elindekiyle sevinip böbürlenmektedir.
13683. Metin
{وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الأرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا} أي: وأنا في وقتنا الآن تبين لنا كمال قدرة الله وكمال عجزنا، وأن نواصينا بيد الله فلن نعجزه في الأرض ولن نعجزه إن هربنا وسعينا بأسباب الفرار والخروج عن قدرته، لا ملجأ منه إلا إليه.
{وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الأرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا} “Ve biz anladık ki yeryüzünde Allah'ı asla aciz bırakamayız ve kaçmakla da O'nu asla atlatamayız.” Yani şu anda bizim için Allah'ın kudretinin mükemmelliği ve kendi acziyetimizin tamlığı apaçık ortaya çıkmıştır. Alınlarımız Allah'ın elindedir; yeryüzünde O'nu asla aciz bırakamayız ve kaçıp O'nun kudretinden çıkmak için firar yollarına başvursak da O'nu geçemeyiz. O'ndan sığınılacak yine ancak O'dur.
13684. Metin
{وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى} وهو القرآن الكريم، الهادي إلى الصراط المستقيم، وعرفنا هدايته وإرشاده، أثر في قلوبنا فـ {آمَنَّا بِهِ} .
{وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى} “Doğrusu biz hidayeti (Kur'an'ı) işittiğimizde” dosdoğru yola ileten Kur'an-ı Kerim'i dinleyip hidayet ve irşadını anladığımızda, kalplerimize tesir etti ve {آمَنَّا بِهِ} “ona iman ettik.”
13685. Metin
ثم ذكروا ما يرغب المؤمن فقالوا: {فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ} إيمانا صادقا {فَلا يَخَافُ بَخْسًا وَلا رَهَقًا} أي: لا نقصا ولا طغيانا ولا أذى يلحقه (٣) ، وإذا سلم من الشر حصل له الخير، فالإيمان سبب داع إلى حصول كل خير وانتفاء كل شر.
Sonra mümini teşvik eden şeyi zikrederek şöyle dediler: {فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ} “Kim Rabbine iman ederse” sadık bir imanla, {فَلا يَخَافُ بَخْسًا وَلا رَهَقًا} “artık ne (hakkının) eksiltilmesinden ne de haksızlığa uğramaktan korkar.” Yani kendisine hiçbir eksiltme, zulüm ve eziyet dokunmaz. Şerden selamet bulunca hayır hâsıl olur; zira iman her hayrın elde edilmesine ve her şerrin defedilmesine sevk eden en büyük sebeptir.
13686. Metin
{وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ} أي: الجائرون العادلون عن الصراط المستقيم.
{وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ} “Ve doğrusu içimizde teslim olanlar da var, haktan sapanlar (kâsıtûn) da...” Yani zulmedenler ve dosdoğru yoldan sapanlar...
13687. Metin
{فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا} أي:: أصابوا طريق الرشد، الموصل لهم إلى الجنة ونعيمها، {وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا} وذلك جزاء على أعمالهم، لا ظلم من الله لهم، فإنهم {لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ} المثلى {لأسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا} أي: هنيئا مريئا، ولم يمنعهم ذلك إلا ظلمهم وعدوانهم.
{فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا} “Kim teslim olursa, işte onlar doğru yolu aramış ve bulmuşlardır.” Yani kendilerini cennete ve nimetlerine ulaştıran rüşd yoluna isabet etmişlerdir. {وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا} “Haktan sapanlara gelince; onlar cehenneme odun olmuşlardır.” Bu onların amellerinin bir karşılığıdır; Allah onlara asla zulmetmemiştir. Zira onlar en güzel {لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ} “yol üzere dosdoğru gitselerdi”, {لأسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا} “onlara bol bol su verirdik” yani afiyetli ve bereketli bir rızık verirdik. Onları bundan ancak zulümleri ve haddi aşmaları mahrum bırakmıştır.
13688. Metin
{لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} أي: لنختبرهم فيه ونمتحنهم ليظهر الصادق من الكاذب.
{لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} “Onları bununla sınayalım diye.” Yani doğru söyleyen ile yalancı ortaya çıksın diye onları bununla imtihan edip sınamak için...
13689. Metin
{وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا} أي: من أعرض عن ذكر الله، الذي هو كتابه، فلم يتبعه وينقد له، بل غفل عنه ولهى، يسلكه عذابا صعدا أي: شديدا بليغا.
{وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا} “Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbi) onu gittikçe yükselen çetin bir azaba sokar.” Yani kim Allah'ın zikrinden —ki o O'nun Kitabı'dır— yüz çevirir, ona uyup boyun eğmez, bilakis ondan gafil kalıp oyalanırsa, onu 'saad' bir azaba, yani pek şiddetli ve dayanılmaz bir azaba sokar.
13690. Metin
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} أي: لا دعاء عبادة، ولا دعاء مسألة، فإن المساجد التي هي أعظم محال العبادة مبنية على الإخلاص لله، والخضوع لعظمته، والاستكانة لعزته، {وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ} أي: يسأله ويتعبد له ويقرأ القرآن كَاد الجن من تكاثرهم عليه أن يكونوا عليه لبدا، أي: متلبدين متراكمين حرصا على سماع ما جاء به من الهدى.
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} “Şüphesiz mescitler Allah'ındır; öyleyse Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın/dua etmeyin!” Yani ne ibadet duası ne de istek duası olarak hiç kimseye dua etmeyin. Çünkü ibadetin en büyük mekânları olan mescitler; Allah'a ihlas, O'nun azametine boyun eğme ve izzeti karşısında tezellül gösterme esası üzerine kuruludur. {وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ} “Allah'ın kulu O'na yalvarmak/ibadet etmek üzere kalktığında” yani O'ndan isteyerek, O'na ibadet edip Kur'an okuduğunda; cinler onun etrafında öylesine çoğaldılar ki neredeyse birbirlerinin üzerine yığılırcasına keçeleşmiş bir kalabalık (libed) oluyorlardı. Yani getirdiği hidayeti işitme arzusuyla birbirlerinin üzerine binip üst üste yığılıyorlardı.
13691. Metin
{قُلْ} لهم يا أيها الرسول، مبينا حقيقة ما تدعو إليه: {إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا} أي: أوحده وحده لا شريك له، وأخلع ما دونه من الأنداد والأوثان، وكل ما يتخذه المشركون من دونه.
Ey Resul, davet ettiğin şeyin hakikatini açıklayarak onlara şöyle {قُلْ} “de:” {إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا} “Ben ancak Rabbime dua ederim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam.” Yani O'nu hiçbir ortağı olmaksızın bir bilirim; O'ndan başka edinilen putları, denkleri ve müşriklerin O'ndan başka edindikleri her şeyi tamamen terk ederim.
13692. Metin
{قُلْ إِنِّي لا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلا رَشَدًا} فإني عبد ليس لي من الأمر ولا من التصرف شيء.
{قُلْ إِنِّي لا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلا رَشَدًا} “De ki: Şüphesiz ben size ne bir zarar vermeye ne de bir fayda sağlamaya mâlikim.” Zira ben bir kulum; emir ve tasarruftan hiçbir şeye mâlik/sahip değilim.
13693. Metin
{٢٢} {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ} .
{22} {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ} “De ki: Doğrusu beni Allah'a karşı hiç kimse koruyamaz.”
13694. Metin
أي: لا أحد أستجير به ينقذني من عذاب الله، وإذا كان الرسول الذي هو أكمل الخلق، لا يملك ضرا ولا رشدا، ولا يمنع نفسه من الله [شيئا] إن أراده بسوء، فغيره من الخلق من باب أولى وأحرى.
Yani sığındığım takdirde beni Allah'ın azabından kurtaracak hiç kimse yoktur. Yaratılmışların en kâmili olan Resul dahi ne bir zarara ne bir hayra mâlik değilse ve Allah kendisi hakkında bir kötülük dilediği takdirde kendisini Allah'a karşı [hiçbir şekilde] koruyamıyorsa, mahlûkattan onun dışındakilerin bunu yapamaması evleviyetle geçerlidir.
13695. Metin
{وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} أي: ملجأ ومنتصرا.
{وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} “Ve O'ndan başka sığınacak hiçbir melce de bulamam.” Yani hiçbir sığınak ve yardımcı bulamam.
13696. Metin
{إِلا بَلاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالاتِهِ} أي: ليس لي مزية على الناس، إلا أن الله خصني بإبلاغ رسالاته ودعوة الخلق إلى الله، وبهذا (١) تقوم الحجة على الناس. {وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} وهذا المراد به المعصية الكفرية، كما قيدتها النصوص الأخر المحكمة.
{إِلا بَلاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالاتِهِ} “Ancak Allah'tan bir tebliğ ve O'nun elçilik görevleri müstesnadır.” Yani Allah'ın beni risaletini tebliğ etmek ve mahlûkatı Allah'a davet etmekle seçmiş olması dışında insanlar üzerinde bir ayrıcalığım yoktur; bununla da insanlar aleyhine hüccet ikame edilmiş olur. {وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} “Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, şüphesiz onun için içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” Bundan kastedilen, diğer muhkem nassların kayıtladığı üzere küfür niteliğindeki isyandır.
13697. Metin
وأما مجرد المعصية، فإنه لا يوجب الخلود في النار، كما دلت على ذلك آيات القرآن، والأحاديث عن النبي ﷺ، وأجمع عليه سلف الأمة وأئمة هذه الأمة.
Sırf günah (büyük günah) işlemeye gelince; bu durum Kur'an ayetlerinin, Peygamberimiz ﷺ'den gelen hadislerin delalet ettiği ve ümmetin selefi ile imamlarının icma ettiği üzere ateşte ebedî kalmayı gerektirmez.
13698. Metin
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ} أي: شاهدوه عيانا، وجزموا أنه واقع بهم، {فَسَيَعْلَمُونَ} في ذلك الوقت حقيقة المعرفة {مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا} حين لا ينصرهم غيرهم ولا أنفسهم ينتصرون، وإذ يحشرون فرادى كما خلقوا أول مرة. {قُلْ} لهم إن سألوك [فقالوا] {متى هذا الوعد} ؟ {إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا} أي: غاية طويلة، فعلم ذلك عند الله.
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ} “Nihayet kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri zaman” yani onu gözleriyle müşahede edip başlarına geleceğini kesin olarak anladıklarında; {فَسَيَعْلَمُونَ} “o vakit bileceklerdir” tam ve hakiki bir bilişle bileceklerdir ki: {مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا} “yardımcısı daha zayıf ve sayıca daha az olan kimmiş!” O vakit ne başkaları onlara yardım edebilir ne de kendileri yardım görebilirler; ilk yaratıldıkları gibi tek başlarına haşredilirler. Sana sorup da: 'Bu vaat ne zaman?' [dediklerinde] onlara şöyle {قُلْ} “de:” {إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا} “Bilmiyorum, size vaat olunan şey yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyacaktır?” Yani uzun bir vade mi tayin edecektir? Bunun ilmi ancak Allah katındadır.
13699. Metin
{عَالِمُ الْغَيْبِ فَلا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا} من الخلق، بل انفرد بعلم الضمائر والأسرار والغيب، {إِلا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ} أي: فإنه يخبره بما اقتضت حكمته أن يخبره به، وذلك لأن الرسل ليسوا كغيرهم، فإن الله أيدهم بتأييد ما أيده أحدا من الخلق، وحفظ ما أوحاه إليهم حتى يبلغوه على حقيقته، من غير أن تتخبطهم الشياطين، ولا (٢) يزيدوا فيه أو ينقصوا، ولهذا قال: {فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا} أي: يحفظونه بأمر الله؛ {لِيَعْلَمَ} بذلك {أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالاتِ رَبِّهِمْ} بما جعله لهم من الأسباب، {وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ} أي: بما عندهم، وما أسروه وأعلنوه، {وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا} وفي هذه السورة فوائد كثيرة: منها: وجود الجن، وأنهم مكلفون مأمورون مكلفون منهيون، مجازون بأعمالهم، كما هو صريح في هذه السورة.
{عَالِمُ الْغَيْبِ فَلا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا} “O, gaybı bilendir; gaybını hiç kimseye açmaz.” Yaratılmışlardan hiç kimseye gaybını bildirmez; bilakis içteki gizlilikleri, sırları ve gaybı bilmede tektir. {إِلا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ} “Ancak razı olduğu bir elçi müstesnadır.” Hikmetinin bildirmeyi iktiza ettiği şeyleri ona bildirir. Çünkü peygamberler başkaları gibi değildir; zira Allah onları mahlûkattan hiç kimseye vermediği bir teyitle desteklemiş, kendilerine vahyettiği şeyleri şeytanların karıştırmasından, içine bir şey eklenip eksiltilmesinden muhafaza ederek hakikati üzere tebliğ etmelerini sağlamıştır. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا} “Çünkü O, onun önünden ve ardından gözeticiler (bekçiler) koyar.” Yani Allah'ın emriyle onu korurlar; bununla {لِيَعْلَمَ} “bilsin diye” {أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالاتِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin elçilik görevlerini hakkıyla tebliğ ettiklerini” kendileri için var ettiği sebepler vasıtasıyla... {وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ} “Ve onların yanındaki her şeyi kuşatmıştır” yani gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi kuşatmış, {وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا} “ve her şeyi bir bir sayıp kaydetmiştir.” Bu surede pek çok fayda (hüküm ve hikmet) vardır: Bunlardan biri cinlerin varlığı, onların da bu surede açıkça belirtildiği üzere mükellef, emir ve nehiylere muhatap ve amelleriyle karşılık görecek varlıklar olmalarıdır.
13700. Metin
ومنها: أن رسول الله ﷺ رسول إلى الجن، كما هو رسول إلى الإنس (٣) ، فإن الله صرف نفر الجن ليستمعوا ما يوحى إليه ويبلغوا قومهم.
Bir diğeri: Resulullah ﷺ'in insanlara peygamber olduğu gibi cinlere de peygamber olmasıdır; zira Allah, kendisine vahyolunanı dinleyip kavimlerine tebliğ etsinler diye cinlerden bir topluluğu ona yönlendirmiştir.
13701. Metin
ومنها: ذكاء الجن ومعرفتهم بالحق، وأن الذي ساقهم إلى الإيمان هو ما تحققوه من هداية القرآن، وحسن أدبهم في خطابهم.
Bir diğeri: Cinlerin zekâsı, hakkı tanıma kabiliyetleri, onları imana sevk eden şeyin Kur'an hidayetini bizzat idrak etmeleri oluşu ve hitaplarındaki güzel edepleridir.
13702. Metin
ومنها: اعتناء الله برسوله، وحفظه لما جاء به، فحين ابتدأت بشائر نبوته، والسماء محروسة بالنجوم، والشياطين قد هربت عن أماكنها، وأزعجت عن مراصدها، وأن الله رحم به الأرض وأهلها رحمة ما يقدر لها قدر، وأراد بهم ربهم رشدا، فأراد أن يظهر من دينه وشرعه ومعرفته في الأرض، ما تبتهج به القلوب، وتفرح به أولو الألباب، وتظهر به شعائر الإسلام، وينقمع به أهل الأوثان والأصنام.
Bir diğeri: Allah'ın Resulüne olan ihtimamı ve onun getirdiği şeyleri korumasıdır. Nitekim peygamberliğinin müjdeleri başladığında sema yıldızlarla korunmuş, şeytanlar mevkilerinden kaçmış ve gözetleme yerlerinden kovulmuştur. Allah onunla yeryüzüne ve ehline takdir edilemeyecek büyüklükte bir merhamet etmiş, Rableri onlar hakkında doğru yolu murat etmiştir. Yeryüzünde dininden, şeriatından ve marifetinden kalplerin sevinç duyacağı, akıl sahiplerinin ferahlayacağı, İslâm'ın şeairinin galip geleceği, putperestlerin ve put ehlinin zelil olup kahrolacağı hakikatleri izhar etmek istemiştir.
13703. Metin
ومنها: شدة حرص الجن لاستماع الرسول ﷺ، وتراكمهم عليه.
Bir diğeri: Cinlerin Resulullah ﷺ'i dinlemeye son derece düşkün olmaları ve onun etrafında üst üste yığılmalarıdır.
13704. Metin
ومنها: أن هذه السورة قد اشتملت على الأمر بالتوحيد والنهي عن الشرك، وبينت حالة الخلق، وأن كل أحد منهم لا يستحق من العبادة مثقال ذرة، لأن الرسول محمدا ﷺ، إذا كان لا يملك لأحد نفعا ولا ضرا، بل ولا يملك لنفسه، علم أن الخلق كلهم كذلك، فمن الخطأ والغلط ٤ اتخاذ من هذا وصفه إلها [آخر] مع الله. ومنها: أن علوم الغيوب قد انفرد الله بعلمها، فلا يعلمها أحد من الخلق، إلا من ارتضاه الله وخصه ٥ بعلم شيء منها. تم تفسير سورة قل أوحي إلي، ولله الحمد ٦ .
Bir diğeri: Bu sure tevhidi emretmeyi ve şirkten sakındırmayı ihtiva etmiş, yaratılmışların durumunu açıklamış ve onlardan hiçbir kimsenin ibadetten zerre ağırlığınca [bir paya dahi] layık olmadığını [ortaya koymuştur]. Çünkü Resul Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hiç kimseye bir fayda veya zarar vermeye güç yetiremiyorsa -hatta bizzat kendisi için dahi buna malik değilse- bütün yaratılmışların da aynı durumda olduğu anlaşılır. Dolayısıyla bu vasıftaki birini Allah ile beraber [başka] bir ilah edinmek büyük bir hata ve yanılgıdır4. Bir diğeri: Gayb ilimlerini bilmeyi sadece Allah zatına mahsus kılmıştır; yaratılmışlardan hiç kimse, Allah'ın razı olup bunlardan bir kısmının ilmini kendisine has kıldığı5 kimseler müstesna, onları bilemez. Kul Ûhiye İleyye Suresi'nin tefsiri tamamlandı; hamd Allah'a mahsustur6.