Müddessir Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

13743. Metin

[وهي] مكية

[Bu sure] Mekkîdir.

13744. Metin

{١ - ٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ * وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ} .

{1-7} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ * وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar! Sadece Rabbini büyük tanı (tekbir et)! Elbiseni temiz tut! Pislikten (putlardan ve günahlardan) uzak dur! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Ve sadece Rabbin için sabret!”

13745. Metin

تقدم أن المزمل والمدثر بمعنى واحد، وأن الله أمر رسوله ﷺ، بالاجتهاد في عبادة الله القاصرة والمتعدية، فتقدم هناك الأمر له بالعبادات الفاضلة القاصرة، والصبر على أذى قومه، وأمره هنا بإعلان الدعوة (١) ، والصدع بالإنذار، فقال: {قُمِ} [أي] بجد ونشاط {فَأَنْذِرْ} الناس بالأقوال والأفعال، التي يحصل بها المقصود، وبيان حال المنذر عنه، ليكون ذلك أدعى لتركه، {وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ} أي: عظمه بالتوحيد، واجعل قصدك في إنذارك وجه الله، وأن يعظمه العباد ويقوموا بعبادته.

Daha önce el-Müzzemmil ve el-Müddessir kelimelerinin aynı manada olduğu ve Allah'ın Resulü ﷺ'e hem lâzımî (kişiye münhasır) hem de müteaddî (başkalarına sirayet eden) ibadetlerde gayret göstermesini emrettiği geçmişti. Orada faziletli ferdî ibadetler ve kavminin eziyetlerine sabretmesi emredilmişti; burada ise daveti açıkça ilan etmesi ve uyarısını yüksek sesle duyurması emredilerek şöyle buyrulmuştur: {قُمِ} Ciddiyet ve gayretle kalk, {فَأَنْذِرْ} maksadın hâsıl olacağı söz ve fiillerle insanları uyar ve sakındırılan şeylerin durumunu açıkla ki bu onları terk etmeye daha çok sevk etsin! {وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ} “Sadece Rabbini büyük tanı!” Yani tevhid ile O'nu yücelt; uyarındaki gayeni sırf Allah rızası kıl ve kulların O'nu tazim edip ibadetini yerine getirmelerini sağla!

13746. Metin

{وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ} يحتمل أن المراد بثيابه، أعماله كلها، وبتطهيرها تخليصها والنصح بها، وإيقاعها على أكمل الوجوه، وتنقيتها عن المبطلات والمفسدات، والمنقصات من شر ورياء، [ونفاق] ، وعجب، وتكبر، وغفلة، وغير ذلك، مما يؤمر العبد باجتنابه في عباداته.

{وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ} “Elbiseni temiz tut!” Ayetteki 'elbise'den kastın bütün amelleri olması muhtemeldir; amellerin temizlenmesi ise onları ihlaslı ve samimi kılmak, en kâmil şekilde yerine getirmek ve amelleri bozan, ifsat eden, sevabını eksilten şirk, riya, nifak, ucup, kibir, gaflet ve kulun ibadetlerinde sakınması emredilen diğer her türlü kusurdan arındırmaktır.

13747. Metin

ويدخل في ذلك تطهير الثياب من النجاسة، فإن ذلك من تمام التطهير للأعمال خصوصا في الصلاة، التي قال كثير من العلماء: إن إزالة النجاسة عنها شرط من شروط الصلاة.

Elbiselerin necasetten temizlenmesi de buna dâhildir; zira bu, amellerin temizliğinin tamamlayıcısıdır. Bilhassa pek çok âlimin necasetten tahareti şartlarından biri saydığı namazda bu durum böyledir.

13748. Metin

ويحتمل أن المراد بثيابه، الثياب المعروفة، وأنه مأمور بتطهيرها عن [جميع] النجاسات، في جميع الأوقات، خصوصا في الدخول في الصلوات، وإذا كان مأمورا بتطهير الظاهر، فإن طهارة الظاهر من تمام طهارة الباطن.

'Elbise'den kastın bilinen giysiler olması da muhtemeldir; yani her vakitte ve özellikle namazlara girerken elbiselerini [bütün] pisliklerden temiz tutmakla emrolunmuştur. Zahirin temizlenmesi emrolunduğuna göre, zahirî temizlik bâtınî temizliğin tamamlayıcısıdır.

13749. Metin

{وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} يحتمل أن المراد بالرجز الأصنام والأوثان، التي عبدت مع الله، فأمره بتركها، والبراءة منها ومما نسب إليها من قول أو عمل. ويحتمل أن المراد بالرجز أعمال الشر كلها وأقواله، فيكون أمرا له بترك الذنوب، صغيرها وكبيرها (٢) ، ظاهرها وباطنها، فيدخل في ذلك الشرك وما دونه.

{وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} “Pislikten (riczden) uzak dur!” 'Ricz'den kastın Allah ile birlikte tapınılan putlar ve heykeller olması muhtemeldir; böylece onları terk etmesi, onlardan ve onlara nispet edilen söz veya fiillerden beri olması emredilmiştir. Riczden kastın bütün şer ameller ve sözler olması da muhtemeldir; bu durumda küçüğüyle büyüğüyle, açığıyla gizlisiyle bütün günahları terk etme emri olur ki şirk ve şirkten aşağı olan günahlar bunun kapsamına girer.

13750. Metin

{وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ} أي: لا تمنن على الناس بما أسديت إليهم من النعم الدينية والدنيوية، فتتكثر (٣) بتلك المنة، وترى لك [الفضل] عليهم بإحسانك المنة، بل أحسن إلى الناس مهما أمكنك، وانس [عندهم] إحسانك، ولا تطلب أجره إلا من الله تعالى واجعل من أحسنت إليه وغيره على حد سواء.

{وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ} “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma!” Yani insanlara yaptığın dinî ve dünyevî iyilikleri başlarına kakıp bunu çok görerek ve iyilik ettiğin için kendini onlardan üstün görerek minnet altında bırakma! Bilakis elinden geldiğince insanlara iyilik yap, yaptığın iyiliği unut, mükâfatını yalnız Yüce Allah'tan bekle ve iyilik yaptığın kimse ile başkalarını gözünde eşit tut!

13751. Metin

وقد قيل: إن معنى هذا، لا تعط أحدا شيئا، وأنت تريد أن يكافئك عليه بأكثر منه، فيكون هذا خاصا بالنبي ﷺ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, sana daha fazlasıyla karşılık versin diye hiç kimseye bir şey verme demektir; bu durumda bu hüküm Peygamber ﷺ'e hastır.

13752. Metin

{وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ} أي: احتسب بصبرك، واقصد به وجه الله تعالى، فامتثل رسول الله ﷺ لأمر ربه، وبادر إليه، فأنذر الناس، وأوضح لهم بالآيات البينات جميع المطالب الإلهية، وعظم الله تعالى، ودعا الخلق إلى تعظيمه، وطهر أعماله الظاهرة والباطنة من كل سوء، وهجر كل ما يبعد عن الله ٤ من الأصنام وأهلها، والشر وأهله، وله المنة على الناس -بعد منة الله- من غير أن يطلب منهم على ذلك ٥ جزاء ولا شكورا، وصبر لله أكمل صبر، فصبر على طاعة الله، وعن معاصي الله، وعلى أقدار الله المؤلمة ٦ ، حتى فاق أولي العزم من المرسلين، صلوات الله وسلامه عليه وعليهم أجمعين.

{وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ} “Rabbin için sabret!” Yani sabrının mükâfatını [Allah'tan] bekle ve onunla Yüce Allah'ın rızasını kastet! Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbinin emrine uyarak derhal gereğini yapmaya koyuldu; insanları uyardı, apaçık ayetlerle onlara bütün ilâhî talepleri açıkladı, Yüce Allah'ı tazim etti, mahlûkatı O'nu tazim etmeye çağırdı, zâhirî ve bâtınî amellerini her türlü kötülükten arındırdı, putlar ve putperestler ile şer ve şer ehlinden ibaret olup Allah'tan uzaklaştıran her şeyi terk etti4. Allah'ın lütfundan sonra insanlar üzerinde en büyük minnet ve hak sahibi o olduğu halde, buna karşılık onlardan ne bir mükâfat ne de bir teşekkür talep etti5. Allah için en kâmil sabırla sabretti; Allah'a itaate, Allah'a isyan etmemeye ve Allah'ın elem verici takdirlerine sabretti6; nihayetinde azim sahibi resulleri (ülü'l-azm) dahi geride bıraktı. Allah'ın salât ve selâmı onun ve hepsinin üzerine olsun.

13753. Metin

{٨ - ١٠} {فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ * فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ * عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ} .

{8-10} {فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ * فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ * عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ} “Sûra üflendiği zaman, işte o gün pek çetin bir gündür; kâfirler için hiç de kolay değildir.”

13754. Metin

أي: فإذا نفخ في الصور للقيام من القبور، وجمع الخلق (١) للبعث والنشور.

Yani kabirlerden kalkış ve ba's ile haşir için mahlûkatın toplanması maksadıyla Sûr'a üflendiğinde...

13755. Metin

{فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ} لكثرة أهواله وشدائده.

{فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ} “İşte o gün pek çetin bir gündür.” Dehşet ve şiddetlerinin çokluğundan ötürü...

13756. Metin

{عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ} لأنهم قد أيسوا من كل خير، وأيقنوا بالهلاك والبوار. ومفهوم ذلك أنه على المؤمنين يسير، كما قال تعالى: {يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} .

{عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ} “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” Çünkü onlar her türlü hayırdan ümitlerini kesmişler, helak ve yok oluşa kesin olarak kanaat getirmişlerdir. Bunun mefhumu (zıt anlamı), [o günün] müminlere kolay olacağıdır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ} “Kâfirler: 'Bu pek çetin bir gündür' derler.”

13757. Metin

{١١ - ٣١} {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا * وَجَعَلْتُ لَهُ مَالا مَمْدُودًا * وَبَنِينَ شُهُودًا * وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا * ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ * كَلا إِنَّهُ كَانَ لآيَاتِنَا عَنِيدًا * سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا} .

{11-31} {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا * وَجَعَلْتُ لَهُ مَالا مَمْدُودًا * وَبَنِينَ شُهُودًا * وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا * ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ * كَلا إِنَّهُ كَانَ لآيَاتِنَا عَنِيدًا * سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا} “O yapayalnız yarattığım kimseyi bana bırak! Ona alabildiğine geniş bir servet verdim; gözü önünde duran oğullar verdim ve önüne alabildiğine imkânlar serdim. Sonra da o daha da artırmamı umuyor. Hayır! Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı pek inatçıdır. Ben onu sarp bir yokuşa (çetin bir azaba) sardıracağım!”

13758. Metin

هذه الآيات، نزلت في الوليد بن المغيرة، معاند الحق، والمبارز لله ولرسوله بالمحاربة والمشاقة، فذمه الله ذما لم يذمه (١) غيره، وهذا جزاء كل من عاند الحق ونابذه، أن له الخزي في الدنيا، ولعذاب الآخرة أخزى، فقال: {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا} أي: خلقته منفردا، بلا مال ولا أهل، ولا غيره، فلم أزل أنميه وأربيه (٢) ، {وَجَعَلْتُ لَهُ مَالا مَمْدُودًا} أي: كثيرا {و} جعلت له {بنين} أي: ذكورا {شُهُودًا} أي: دائما حاضرين عنده، [على الدوام] يتمتع بهم، ويقضي بهم حوائجه، ويستنصر بهم.

Bu ayetler, hakkın inatçı inkârcısı olan, Allah'a ve Resulüne karşı savaş ve düşmanlıkla meydan okuyan Velîd b. Mugîre hakkında inmiştir. Allah onu başkasını yermediği şekilde yermiştir. Hakka karşı inat edip onu reddeden herkesin cezası da budur: Dünyada onun için bir rüsvalık vardır, ahiret azabı ise çok daha rüsvay edicidir. Şöyle buyurmuştur: {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا} “O yapayalnız yarattığım kimseyi bana bırak!” Yani malı, ailesi ve başka hiçbir şeyi olmaksızın onu tek başına yarattım; sonra onu büyütüp nimetlerle donatmaya devam ettim. {وَجَعَلْتُ لَهُ مَالا مَمْدُودًا} “Ona alabildiğine geniş servet verdim” yani pek çok mal, {و} “ve” ona {بَنِينَ} erkek çocuklar verdim {شُهُودًا} “gözü önünde duran” yani daima yanında hazır bulunan, kendileriyle eğlendiği, ihtiyaçlarını giderdiği ve kendilerinden yardım aldığı oğullar verdim...

13759. Metin

{وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا} أي: مكنته من الدنيا وأسبابها، حتى انقادت له مطالبه، وحصل على (٣) ما يشتهي ويريد، {ثُمَّ} مع هذه النعم والإمدادات {يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ} أي: يطمع أن ينال نعيم الآخرة كما نال نعيم الدنيا.

{وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا} “Ve önüne alabildiğine imkânlar serdim.” Yani dünyayı ve onun imkânlarını önüne serdim; öyle ki arzuladığı şeyler emrine amade oldu, arzu edip istediği her şeye kavuştu. {ثُمَّ} “Sonra da” bütün bu nimetlere ve ihsanlara rağmen {يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ} “o daha da artırmamı umuyor.” Yani dünya nimetine erdiği gibi ahiret nimetine de ereceğini tamah ediyor.

13760. Metin

{كَلا} أي: ليس الأمر كما طمع، بل هو بخلاف مقصوده ومطلوبه، وذلك لأنه {كَانَ لآيَاتِنَا عَنِيدًا} أي: معاندا، عرفها ثم أنكرها، ودعته إلى الحق فلم ينقد لها ولم يكفه أنه أعرض وتولى عنها، بل جعل يحاربها ويسعى في إبطالها، ولهذا قال عنه:

{كَلا} “Hayır, asla!” Yani mesele onun umduğu gibi değildir; aksine arzuladığı ve talep ettiğinin tam tersinedir. Bunun sebebi ise şudur: {كَانَ لآيَاتِنَا عَنِيدًا} “Çünkü o, ayetlerimize karşı pek inatçıydı.” Yani inatçı idi; onları tanıdı, sonra inkâr etti; [ayetler] onu hakka çağırdı fakat onlara boyun eğmedi. Dahası, sadece yüz çevirip onlardan uzaklaşmakla kalmadı, bilakis onlarla savaşıp onları hükümsüz kılmaya çalıştı. Bundan dolayı [Allah] onun hakkında şöyle buyurmuştur:

13761. Metin

{إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ * فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ نَظَرَ * ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ * فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ يُؤْثَرُ * إِنْ هَذَا إِلا قَوْلُ الْبَشَرِ * سَأُصْلِيهِ سَقَرَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ * لا تُبْقِي وَلا تَذَرُ * لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ * عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ * وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلا مَلائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلا هُوَ وَمَا هِيَ إِلا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ} .

{إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ * فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ نَظَرَ * ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ * فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ يُؤْثَرُ * إِنْ هَذَا إِلا قَوْلُ الْبَشَرِ * سَأُصْلِيهِ سَقَرَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ * لا تُبْقِي وَلا تَذَرُ * لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ * عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ * وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلا مَلائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلا هُوَ وَمَا هِيَ إِلا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ} “Çünkü o düşündü ve ölçüp biçti. Kahrolası nasıl da ölçüp biçti! Yine kahrolası nasıl da ölçüp biçti! Sonra baktı; sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı. Dedi ki: 'Bu, nakledilegelen bir büyüden başkası değildir! Bu ancak bir insan sözüdür!' Ben onu Sekar'a (cehenneme) sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu sen bilir misin? O ne bırakır ne terk eder. İnsanın derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır. Biz o ateşin bekçilerini meleklerden başkası kılmadık. Onların sayısını da kâfirler için ancak bir imtihan kıldık ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgiye ulaşsın, iman edenlerin imanı artsın, hem kitap verilenler hem de müminler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirler de: 'Allah bu misalle neyi murat etti?' desinler. İşte Allah dilediğini böyle saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. Rabbinin ordularını O'ndan başkası bilemez. Bu ise insanlar için ancak bir öğüttür.”

13762. Metin

{إِنَّهُ فَكَّرَ} [أي:] في نفسه {وَقَدَّرَ} ما فكر فيه، ليقول قولا يبطل به القرآن.

{إِنَّهُ فَكَّرَ} “Çünkü o düşündü” [yani] kendi içinde derin derin düşündü, {وَقَدَّرَ} “ve ölçüp biçti” Kur'an'ı kendisiyle hükümsüz kılacağı bir söz söylemek için düşündüğü şeyi kafasında tarttı.

13763. Metin

{فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ} لأنه قدر أمرا ليس في طوره، وتسور على ما لا يناله هو و [لا] أمثاله، {ثُمَّ نَظَرَ} ما يقول، {ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ} في وجهه، وظاهره نفرة عن الحق وبغضا له، {ثُمَّ أَدْبَرَ} أي: تولى {وَاسْتَكْبَرَ} نتيجة سعيه الفكري والعملي والقولي أن قال:

{فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ} “Kahrolası nasıl da ölçüp biçti! Yine kahrolası nasıl da ölçüp biçti!” Çünkü haddi olmayan bir şeyi takdir etmeye kalkıştı, kendisinin de benzerlerinin de asla ulaşamayacağı bir yüceliğe saldırmaya cüret etti. {ثُمَّ نَظَرَ} “Sonra baktı” ne diyeceğine baktı. {ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ} “Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.” Hakka karşı duyduğu nefret ve buğzdan ötürü yüzünü buruşturdu, suratını astı. {ثُمَّ أَدْبَرَ} “Sonra arkasını döndü” yani yüz çevirdi, {وَاسْتَكْبَرَ} “ve büyüklük tasladı.” Bütün bu fikrî, amelî ve sözlü çabasının neticesinde şöyle dedi:

13764. Metin

{إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَذَا إِلا قَوْلُ الْبَشَرِ} أي: ما هذا كلام الله، بل كلام البشر، وليس أيضا كلام البشر الأخيار، بل كلام الفجار منهم والأشرار، من كل كاذب سحار.

{إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَذَا إِلا قَوْلُ الْبَشَرِ} “Bu, nakledilegelen bir büyüden başkası değildir! Bu ancak bir insan sözüdür!” Yani bu Allah'ın kelamı değil, insan kelamıdır; üstelik hayırlı insanların sözü de değil, her yalancı sihirbaz gibi insanların facir ve şerli olanlarının sözüdür, dedi.

13765. Metin

فتبا له، ما أبعده من الصواب، وأحراه بالخسارة والتباب!!

Yazıklar olsun ona! Doğruluktan ne kadar da uzaktır ve hüsran ile helake ne kadar da layıktır!

13766. Metin

كيف يدور في الأذهان، أو يتصوره ضمير كل إنسان، أن يكون أعلى الكلام وأعظمه، كلام الرب العظيم، الماجد الكريم، يشبه كلام المخلوقين الفقراء الناقصين؟!

Sözlerin en yücesi ve en azametlisi olan, azamet, şan ve kerem sahibi Yüce Rabbin kelamının, muhtaç ve noksan yaratılmışların sözüne benzeyebileceği nasıl akıllardan geçer yahut herhangi bir insanın vicdanı bunu nasıl tasavvur edebilir?!

13767. Metin

أم كيف يتجرأ هذا الكاذب العنيد، على وصفه كلام المبدئ المعيد (١) .

Yahut bu inatçı yalancı, her şeyi yoktan var eden ve tekrar dirilten (el-Mubdi' el-Muîd) Allah'ın kelamını böyle nitelemeye nasıl cüret edebilir?!

13768. Metin

فما حقه إلا العذاب الشديد والنكال، ولهذا قال تعالى:

Onun hakkı ancak şiddetli azap ve ibret verici bir cezadır; bundan ötürü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

13769. Metin

{سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا تُبْقِي وَلا تَذَرُ} أي: لا تبقي من الشدة، ولا على المعذب شيئا إلا وبلغته.

{سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا تُبْقِي وَلا تَذَرُ} “Ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu sen bilir misin? O ne bırakır ne terk eder.” Yani şiddetten hiçbir şeyi bırakmaz, azap görenin üzerinde de ulaşmadığı hiçbir yer bırakmaz.

13770. Metin

{لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ} أي: تلوحهم [وتصليهم] في عذابها، وتقلقهم بشدة حرها وقرها.

{لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ} “İnsanın derisini kavurur.” Yani azabıyla onların derilerini yakıp kavurur, şiddetli sıcağı ve zemherir soğuğuyla onları perişan eder.

13771. Metin

{عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ} من الملائكة، خزنة لها، غلاظ شداد، لا يعصون الله ما أمرهم، ويفعلون ما يؤمرون.

{عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ} “Üzerinde on dokuz vardır.” Yani onun bekçileri olan meleklerden on dokuz muhafız vardır; onlar kaba, pek çetin ve güçlü meleklerdir; Allah kendilerine ne emrettiyse asla isyan etmez ve emrolundukları her şeyi derhal yaparlar.

13772. Metin

{وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلا مَلائِكَةً} وذلك لشدتهم وقوتهم. {وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} يحتمل أن المراد: إلا لعذابهم وعقابهم في الآخرة، ولزيادة نكالهم فيها، والعذاب يسمى فتنة، [كما قال تعالى: {يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ} ] ويحتمل أن المراد: أنا ما أخبرناكم بعدتهم، إلا لنعلم من يصدق ومن يكذب، ويدل على هذا ما ذكر بعده في قوله: {لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا} فإن أهل الكتاب، إذا وافق ما عندهم وطابقه، ازداد يقينهم بالحق، والمؤمنون كلما أنزل الله آية، فآمنوا بها وصدقوا، ازداد إيمانهم، {وَلا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ} أي: ليزول عنهم الريب والشك، وهذه مقاصد جليلة، يعتني بها أولو الألباب، وهي السعي في اليقين، وزيادة الإيمان في كل وقت، وكل مسألة من مسائل الدين، ودفع الشكوك والأوهام التي تعرض في مقابلة الحق، فجعل ما أنزله الله على رسوله محصلا لهذه الفوائد (٢) الجليلة، ومميزا للكاذبين من الصادقين، ولهذا قال: {وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} أي: شك وشبهة ونفاق. {وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا} وهذا على وجه الحيرة والشك، والكفر منهم بآيات الله، وهذا وذاك من هداية الله لمن يهديه، وإضلاله لمن يضل ولهذا قال:

{وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلا مَلائِكَةً} “Biz o ateşin bekçilerini meleklerden başkası kılmadık.” Bu da onların çetinliği ve güç kuvvetinden ötürüdür. {وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “Onların sayısını da kâfirler için ancak bir imtihan kıldık.” Bundan kastın ahirette onlara azap ve ceza olması, oradaki cezalarını artırması olması muhtemeldir; nitekim azaba da 'fitne' denilir [Yüce Allah'ın: {يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ} “O gün onlar ateş üzerinde azaba uğratılırlar/yakılırlar” buyurduğu gibi]. Bundan kastın şu olması da muhtemeldir: Biz onların sayısını ancak kimin tasdik edip kimin yalanlayacağını bilelim diye haber verdik. Buna ardından gelen şu buyruk delalet etmektedir: {لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا} “Ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgiye ulaşsın, iman edenlerin imanı artsın...” Çünkü Ehl-i Kitap, bu sayının kendi kitaplarındakine uyduğunu ve birebir örtüştüğünü görünce hakka olan yakinleri artar. Müminler ise Allah ne zaman bir ayet indirse ona iman edip tasdik ettikçe imanları artar. {وَلا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ} “Hem kitap verilenler hem de müminler şüpheye düşmesinler” yani üzerlerindeki şüphe ve tereddüt kalksın diye... Bunlar akıl sahiplerinin büyük önem verdiği yüce gayelerdir: Her vakitte ve dinin her meselesinde yakini elde etmeye çalışmak, imanı artırmak ve hakikat karşısında beliren şüphe ve evhamları defetmektir. Allah Resulüne indirdiği şeyleri bu yüce faydaları sağlayıcı ve yalancılar ile doğru söyleyenleri birbirinden ayırt edici kılmıştır. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “Kalplerinde hastalık” yani şüphe, tereddüt ve nifak “bulunanlar” {وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا} “ile kâfirler de: 'Allah bu misalle neyi murat etti?' desinler.” Bu sözleri şaşkınlık, şüphe ve Allah'ın ayetlerini inkâr kabilindendir. Bütün bunlar Allah'ın hidayet verdiklerine hidayet etmesi, saptırdıklarını da saptırması cümlesindendir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

13773. Metin

{كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ} فمن هداه الله، جعل ما أنزله الله على رسوله رحمة في حقه، وزيادة في إيمانه ودينه، ومن أضله، جعل ما أنزله على رسوله زيادة شقاء عليه وحيرة، وظلمة في حقه، والواجب أن يتلقى ما أخبر الله به ورسوله بالتسليم، فإنه لا يعلم جنود ربك من الملائكة وغيرهم {إلا هُوَ} فإذا كنتم جاهلين بجنوده، وأخبركم بها العليم الخبير، فعليكم أن تصدقوا خبره، من غير شك ولا ارتياب، {وَمَا هِيَ إِلا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ} أي: وما هذه الموعظة والتذكار مقصودا به العبث واللعب، وإنما المقصود به أن يتذكر [به] البشر ما ينفعهم فيفعلونه، وما يضرهم فيتركونه.

{كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ} “İşte Allah dilediğini böyle saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” Allah kime hidayet verirse, Elçisine indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet, imanında ve dininde bir artış vesilesi kılar. Kimi de saptırırsa, Elçisine indirdiği şeyleri onun aleyhine bir bedbahtlık1, şaşkınlık ve hakkında bir karanlık vesilesi kılar. Oysa vacip olan, Allah'ın ve Elçisinin haber verdiği şeylerin tam bir teslimiyetle karşılanmasıdır. Zira meleklerden ve diğer varlıklardan oluşan Rabbinin ordularını {إلا هُوَ} “Ondan başkası bilemez.” Mademki siz O'nun ordularından habersizsiniz ve bunu her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden haberdar olan [Allah] size haber vermiştir; o hâlde hiçbir şüphe ve tereddüt duymaksızın O'nun haberini tasdik etmeniz gerekir. {وَمَا هِيَ إِلا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ} “Bu, insanlık için bir öğütten başka bir şey değildir.” Yani bu öğüt ve hatırlatmadan maksat asla faydasız bir meşgale ve eğlence değildir; bilakis bundan asıl maksat2, insanların kendilerine fayda veren şeyleri düşünüp öğüt alarak onları yapmaları, kendilerine zarar veren şeyleri de terk etmeleridir.

13774. Metin

{٣٢ - ٥٦} {كَلا وَالْقَمَرِ * وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ * وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ * إِنَّهَا لإحْدَى الْكُبَرِ * نَذِيرًا لِلْبَشَرِ * لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ * كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ * إِلا أَصْحَابَ الْيَمِينِ * فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ الْمُجْرِمِينَ * مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ * قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ * وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ * وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ * وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ * حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} .

{32-56} {كَلا وَالْقَمَرِ * وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ * وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ * إِنَّهَا لإحْدَى الْكُبَرِ * نَذِيرًا لِلْبَشَرِ * لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ * كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ * إِلا أَصْحَابَ الْيَمِينِ * فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ الْمُجْرِمِينَ * مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ * قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ * وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ * وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ * وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ * حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} “Hayır! Aya, dönüp gittiği zaman geceye ve ağardığı zaman sabaha andolsun ki o (cehennem), insan için, sizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimse için en büyük (korkunç) şeylerden biri ve bir uyarıcıdır. Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir; ancak amel defteri sağından verilenler (ashâb-ı yemîn) müstesna. Onlar cennetlerdedirler; günahkârların durumunu birbirlerine sorarlar: 'Sizi bu Sekar'a (cehenneme) ne sürükledi?' Onlar şöyle derler: 'Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk ve hesap gününü yalanlıyorduk; nihayet bize kesin olan (ölüm) geldi çattı.'”

13775. Metin

{كَلا} هنا بمعنى: حقا، أو بمعنى {ألا} الاستفتاحية، فأقسم تعالى بالقمر، وبالليل وقت إدباره، والنهار وقت إسفاره، لاشتمال المذكورات على آيات الله العظيمة، الدالة على كمال قدرة الله وحكمته، وسعة سطانه، وعموم رحمته، وإحاطة علمه، والمقسم عليه قوله: {إِنَّهَا} أي النار {لإحْدَى الْكُبَرِ} أي: لإحدى العظائم الطامة والأمور الهامة، فإذا أعلمناكم بها، وكنتم على بصيرة من أمرها، فمن شاء منكم أن يتقدم، فيعمل بما يقربه من ربه، ويدنيه من رضاه، ويزلفه من دار كرامته، أو يتأخر [عما خلق له و] عما يحبه الله [ويرضاه] ، فيعمل بالمعاصي، ويتقرب إلى نار جهنم، كما قال تعالى: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} الآية.

Buradaki {كَلا} kelimesi 'gerçekten/hakka ki' yahut tenbih ve dikkat çekme (elâ) manasındadır. Yüce Allah aya, dönüp gittiği vakit geceye ve ağardığı vakit gündüze yemin etmiştir; zira zikredilen bu varlıklar Allah'ın kemal sıfatlarına, kudretine, hikmetine, hükümranlığının genişliğine, rahmetinin umumiliğine ve ilminin kuşatıcılığına delalet eden azametli ayetleridir. Kendisi üzerine yemin edilen şey ise: {إِنَّهَا} “O (ateş)” {لإحْدَى الْكُبَرِ} “en büyük şeylerden biridir” yani en dehşetli felaketlerden ve en mühim işlerden biridir. Biz size onu bildirdiğimize ve siz de onun mahiyetini açıkça kavradığınıza göre; artık sizden dileyen ileri geçer, kendisini Rabbine yaklaştıracak, rızasına erdirecek ve kerem yurduna ulaştıracak amelleri işler; dileyen de [kendisi için yaratıldığı gayeden,] Allah'ın sevip [hoşnut olduğu şeylerden] geri kalır, günahlar işler ve cehennem ateşine yaklaşır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} “De ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”

13776. Metin

{كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} من أعمال السوء وأفعال الشر {رَهِينَةٌ} بها موثقة بسعيها، قد ألزم عنقها، وغل في رقبتها، واستوجبت به العذاب، {إِلا أَصْحَابَ الْيَمِينِ} فإنهم لم يرتهنوا، بل أطلقوا وفرحوا {فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ}

{كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} “Her nefis kazandığı” kötü ameller ve şer fiiller karşılığında {رَهِينَةٌ} “bir rehindir.” Kendi kazancıyla bağlanmış, boynuna geçirilmiş, bukağı vurulmuş ve bu yüzden azabı hak etmiştir. {إِلا أَصْحَابَ الْيَمِينِ} “Ancak ashâb-ı yemîn müstesna.” Onlar rehin kalmamış, bilakis serbest bırakılmış ve sevinmişlerdir; {فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ} “cennetlerdedirler; günahkârların durumunu birbirlerine sorarlar.”

13777. Metin

أي: في جنات قد حصل لهم بها جميع مطلوباتهم، وتمت لهم الراحة والطمأنينة، حتى أقبلوا يتساءلون، فأفضت بهم المحادثة، أن سألوا عن المجرمين، أي: حال وصلوا إليها، وهل وجدوا ما وعدهم الله تعالى؟ فقال بعضهم لبعض: " هل أنتم مطلعون عليهم " فاطلعوا عليهم في وسط الجحيم يعذبون، فقالوا لهم: {مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ} أي: أي شيء أدخلكم فيها؟ وبأي: ذنب استحققتموها؟ فـ {قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ} فلا إخلاص للمعبود، [ولا إحسان] ولا نفع للخلق المحتاجين.

Yani arzuladıkları her şeyin kendilerine verildiği, rahat ve huzurlarının tastamam olduğu cennetlerdedirler; öyle ki birbirleriyle sohbete koyulurlar. Konuşmaları günahkârların durumunu sormaya kadar varır: Hangi hâle vardılar ve Yüce Allah'ın kendilerine vaat ettiği azabı buldular mı? Birbirlerine: 'Onlara bir bakar mısınız?' derler; bakınca onları cehennemin ortasında azap çekerken görürler ve onlara: {مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ} “Sizi Sekar'a ne sürükledi?” yani sizi buraya ne soktu ve hangi günahla burayı hak ettiniz? diye sorarlar. Onlar da şöyle {قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ} “derler: Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk.” Yani ne Mabud'a ihlas göstermişler ne de muhtaç mahlûkata [bir ihsanda ve] faydada bulunmuşlardır.

13778. Metin

{وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ} أي: نخوض بالباطل، ونجادل به الحق، {وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ} هذا آثار الخوض بالباطل، [وهو] التكذيب بالحق، ومن أحق الحق، يوم الدين، الذي هو محل الجزاء على الأعمال، وظهور ملك الله وحكمه العدل لسائر الخلق.

{وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ} “Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk.” Yani bâtıl sözlere dalıyor ve onunla hakka karşı mücadele ediyorduk. {وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Ve hesap gününü yalanlıyorduk.” Bu, bâtıla dalmanın bir sonucudur; [o da] hakkı yalanlamaktır. Hakların en hakikisi ise amellerin karşılığının verileceği, Allah'ın mülkünün ve bütün mahlûkata karşı adil hükmünün apaçık tezahür edeceği din günüdür.

13779. Metin

فاستمرينا على هذا المذهب الفاسد ١ {حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} أي: الموت، فلما ماتوا على الكفر تعذرت حينئذ عليهم الحيل، وانسد في وجوههم باب الأمل.

Biz bu bozuk yol1 üzere devam edip durduk; {حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} “Nihayet bize ölüm gelip çattı.” Yani ölüm [geldi]. Onlar küfür üzere ölünce, artık kendileri için her türlü çare imkânsız hâle geldi ve yüzlerine ümit kapısı kapandı.

13780. Metin

{فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ * فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ * فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ * بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً * كَلا بَلْ لا يَخَافُونَ الآخِرَةَ * كَلا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * وَمَا يَذْكُرُونَ إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ} .

{فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ * فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ * فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ * بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً * كَلا بَلْ لا يَخَافُونَ الآخِرَةَ * كَلا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * وَمَا يَذْكُرُونَ إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ} “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Sanki onlar aslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir! Bilakis onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor. Hayır! Doğrusu onlar ahiretten korkmuyorlar. Hayır! Şüphesiz bu bir öğüttür. Artık dileyen ondan öğüt alır. Bununla beraber, Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Kendisinden korkulmaya layık olan da O'dur, bağışlamaya ehil olan da O'dur.”

13781. Metin

{فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ} لأنهم لا يشفعون إلا لمن ارتضى، وهؤلاء لا يرضى الله أعمالهم (١) . فلما بين الله مآل المخالفين، ورهب مما (٢) يفعل بهم، عطف على الموجودين بالعتاب واللوم، فقال: {فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ} أي: صادين غافلين عنها. {كَأَنَّهُمْ} في نفرتهم الشديدة منها {حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ} أي: كأنهم حمر وحش نفرت فنفر بعضها بعضا، فزاد عدوها، {فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} أي: من صائد ورام يريدها، أو من أسد ونحوه، وهذا من أعظم ما يكون من النفور عن الحق، ومع هذا الإعراض وهذا النفور، يدعون الدعاوى الكبار.

{فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ} “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” Çünkü şefaatçiler ancak Allah'ın razı olduğu kimseler için şefaat ederler; bunların amellerinden ise Allah asla razı değildir. Yüce Allah muhaliflerin akıbetini açıklayıp onlara yapılacak azap ile korkuttuktan sonra, muhatap olanlara kınama ve azarla yönelerek şöyle buyurmuştur: {فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ} “Onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Yani ondan engel olup gafil kalıyorlar. Ondan şiddetle ürküp kaçmaları bakımından {كَأَنَّهُمْ} “sanki onlar” {حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ} “ürkmüş yaban eşekleridir!” Yani ürküp birbirini ürküten ve kaçışları daha da hızlanan yabani merkepler gibidirler. {فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} “Aslandan (yahut avcıdan) kaçan...” Yani kendilerini avlamak isteyen bir avcı ve okçudan yahut bir aslan ve benzeri yırtıcıdan kaçan... Bu, hakka karşı gösterilen nefret ve kaçışın en aşırı derecesidir. Bütün bu yüz çevirme ve kaçışla beraber bir de büyük büyük iddialarda bulunurlar.

13782. Metin

فـ {يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً} نازلة عليه من السماء، يزعم أنه لا ينقاد للحق إلا بذلك، وقد كذبوا، فإنهم لو جاءتهم كل آية لم يؤمنوا حتى يروا العذاب الأليم، فإنهم جاءتهم الآيات البينات التي تبين الحق وتوضحه، فلو كان فيهم خير لآمنوا، ولهذا قال: {كَلا} أن نعطيهم ما طلبوا، وهم ما قصدوا بذلك إلا التعجيز، {بَلْ لا يَخَافُونَ الآخِرَةَ} فلو كانوا يخافونها لما جرى منهم ما جرى.

{يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً} “Bilakis onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.” Kendisine gökten indirilen sahifeler istiyor ve ancak bununla hakka boyun eğeceğini iddia ediyor. Kesinlikle yalan söylediler; zira onlara bütün ayetler gelse dahi can yakıcı azabı görünceye kadar yine iman etmezlerdi. Onlara hakkı apaçık beyan eden ve ortaya koyan nice açık deliller gelmiştir; şayet kendilerinde bir hayır olsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {كَلا} “Hayır!” İstedikleri şeyi kendilerine asla vermeyiz; zira onlar bununla sadece aciz bırakmayı kastetmişlerdir. {بَلْ لا يَخَافُونَ الآخِرَةَ} “Doğrusu onlar ahiretten korkmuyorlar.” Eğer ahiretten korksalardı kendilerinden sâdır olan bu çirkin tutumlar asla meydana gelmezdi.

13783. Metin

{كَلا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ} الضمير إما أن يعود على هذه السورة، أو على ما اشتملت عليه [من] هذه الموعظة، {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ} لأنه قد بين له السبيل، ووضح له الدليل.

{كَلا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ} “Hayır! Şüphesiz bu bir öğüttür.” Zamir ya bu sureye ya da surenin ihtiva ettiği bu vaaz ve nasihate racidir. {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ} “Artık dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü yol kendisine açıklanmış ve delil apaçık ortaya konmuştur.

13784. Metin

{وَمَا يَذْكُرُونَ إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ} فإن مشيئته (٣) نافذة عامة، لا يخرج عنها حادث قليل ولا كثير، ففيها رد على القدرية، الذين لا يدخلون أفعال العباد تحت مشيئة الله، والجبرية الذين يزعمون أنه ليس للعبد مشيئة، ولا فعل حقيقة، وإنما هو مجبور على أفعاله، فأثبت تعالى للعباد مشيئة حقيقة وفعلا وجعل ذلك تابعا لمشيئته، {هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ} أي: هو أهل أن يتقى ويعبد، لأنه الإله الذي لا تنبغي العبادة إلا له، وأهل أن يغفر لمن اتقاه واتبع رضاه. تم تفسير سورة المدثر ولله الحمد (٤) .

{وَمَا يَذْكُرُونَ إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ} “Bununla beraber, Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar.” Zira O'nun dilemesi نافذ ve umumidir; az veya çok meydana gelen hiçbir hadise O'nun meşietinin dışına çıkamaz. Bu ayette; kulların fiillerini Allah'ın meşieti altına sokmayan Kaderiye'ye ve kulun gerçek bir iradesi ve fiili olmadığını, bilakis fiillerine mecbur olduğunu iddia eden Cebriye'ye bir reddiye vardır. Yüce Allah kullar için hakiki bir irade ve fiil ispat etmiş, bunu da kendi meşietine tâbi kılmıştır. {هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ} “Kendisinden korkulmaya layık olan da O'dur, bağışlamaya ehil olan da O'dur.” Yani sakınılmaya ve ibadet edilmeye layık olan O'dur; çünkü ibadet ancak kendisine yaraşan yegâne İlahtır. Kendisinden sakınan ve rızasına uyan kimseyi bağışlamaya ehil olan da O'dur. Müddessir Suresi'nin tefsiri tamamlandı, Allah'a hamdolsun.