13786. Metin
[وهي] مكية
[Bu sure] Mekkîdir.
13787. Metin
{١ - ٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ * وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ * أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ * بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ * بَلْ يُرِيدُ الإنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ * يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} .
{1-6} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ * وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ * أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ * بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ * بَلْ يُرِيدُ الإنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ * يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hayır! Yemin ederim kıyamet gününe! Ve hayır! Yemin ederim kendini kınayan nefse! İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter! Fakat insan önündekini (kıyameti) inkâr edip günah işlemeyi sürdürmek ister; 'Kıyamet günü ne zamanmış?' diye sorar.”
13788. Metin
ليست {لا} [ها] هنا نافية، [ولا زائدة] وإنما أتي بها للاستفتاح والاهتمام بما بعدها، ولكثرة الإتيان بها مع اليمين، لا يستغرب الاستفتاح بها، وإن لم تكن في الأصل موضوعة للاستفتاح.
Buradaki {لا} nefi (olumsuzluk) [veya zaidlik] için değildir; bilakis istiftah (söze başlama) ve sonrasına dikkat çekmek için getirilmiştir. Yeminle birlikte çokça kullanılması sebebiyle onunla söze başlanması yadırganmaz; gerçi aslen istiftah için vaz edilmiş değildir.
13789. Metin
فالمقسم به في هذا الموضع، هو المقسم عليه، وهو البعث بعد الموت، وقيام الناس من قبورهم، ثم وقوفهم ينتظرون ما يحكم به الرب عليهم.
Bu ayette kendisiyle yemin edilen varlık, üzerine yemin edilen şeyin bizzat kendisidir; o da ölümden sonraki diriliş (ba's), insanların kabirlerinden kalkması ve sonra Rablerinin haklarında vereceği hükmü beklemek üzere divanda durmalarıdır.
13790. Metin
{وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} وهي جميع النفوس الخيرة والفاجرة، سميت {لوامة} لكثرة ترددها وتلومها وعدم ثبوتها على حالة من أحوالها، ولأنها عند الموت تلوم صاحبها على ما عملت (١) ، بل نفس المؤمن تلوم صاحبها في الدنيا على ما حصل منه، من تفريط أو تقصير في حق من الحقوق، أو غفلة، فجمع بين الإقسام بالجزاء، وعلى الجزاء، وبين مستحق الجزاء.
{وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve kendini kınayan nefse yemin ederim.” Bu, hayırlı ve facir bütün nefislerdir. Çokça hâlden hâle dönmesi, kendini kınaması ve tek bir hâl üzere sabit durmaması sebebiyle; ayrıca ölüm anında sahibini işlediği amellerden ötürü kınaması dolayısıyla 'levvâme' diye isimlendirilmiştir. Hatta müminin nefsi dünyada dahi haklardan birindeki kusurundan, gevşekliğinden veya gafletinden dolayı sahibini kınar. Böylece Yüce Allah karşılık (ceza) üzerine ve ceza ile yemin etmekle, cezayı hak eden nefsi birlikte zikretmiştir.
13791. Metin
ثم أخبر مع هذا، أن بعض المعاندين يكذب بيوم القيامة، فقال: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أن لَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ} بعد الموت، كما قال في الآية الأخرى: {قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ} ؟ فاستبعد من جهله وعدوانه قدرة الله على خلق عظامه التي هي عماد البدن، فرد عليه بقوله: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} أي: أطراف أصابعه وعظامه، المستلزم ذلك لخلق جميع أجزاء البدن، لأنها إذا وجدت الأنامل والبنان، فقد تمت خلقة الجسد، وليس إنكاره لقدرة الله تعالى قصورا بالدليل الدال على ذلك، وإنما [وقع] ذلك منه أن قصده وإرادته أن يكذب (٢) بما أمامه من البعث. والفجور: الكذب مع التعمد.
Sonra bununla beraber bazı inatçıların kıyamet gününü yalanladığını haber vererek şöyle buyurmuştur: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ} “İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?” yani ölümden sonra... Nitekim diğer ayette: {قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ} “'Çürümüş kemikleri kim diriltecek?' dedi” buyrulmuştur. Cehalet ve azgınlığından ötürü bedenin direği olan kemiklerini yaratmaya Allah'ın gücünün yetmesini uzak gördü. Allah da ona şu buyruğuyla cevap verdi: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!” Yani parmak uçlarını ve kemiklerini yaratmaya gücümüz yeter ki bu da bedenin bütün azalarının yaratılmasını gerektirir; zira parmak uçları ve parmaklar var olduğunda bedenin yaratılışı tastamam bitmiş demektir. Onun Allah'ın kudretini inkâr etmesi buna delalet eden delilin yetersizliğinden değildir; bilakis bu tutumu, önünde bulunan dirilişi (ba'sı) kasten yalanlamak istemesinden [kaynaklanmıştır]. Fucûr: Kasten yalanlamak ve günaha dalmaktır.
13793. Metin
ثم ذكر أحوال القيامة فقال:
Sonra kıyamet hallerini zikrederek şöyle buyurmuştur:
13794. Metin
{٧ - ١٥} {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ * وَخَسَفَ الْقَمَرُ * وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ * يَقُولُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ * كَلا لا وَزَرَ * إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ * يُنَبَّأُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ * بَلِ الإنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ * وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ} .
{7-15} {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ * وَخَسَفَ الْقَمَرُ * وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ * يَقُولُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ * كَلا لا وَزَرَ * إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ * يُنَبَّأُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ * بَلِ الإنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ * وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ} “Göz dehşetle kamaşıp donakaldığı, ay tutulduğu, güneş ile ay bir araya getirildiği zaman; işte o gün insan: 'Kaçacak yer neresi?' der. Hayır! Sığınacak hiçbir yer yoktur! O gün varıp durulacak yer ancak Rabbinin huzurudur. O gün insana önden gönderdiği ve geride bıraktığı şeyler haber verilir. Doğrusu insan, mazeretlerini ortaya koysa bile, kendi aleyhine şahittir (kendini çok iyi görür).”
13795. Metin
أي: إذا كانت القيامة برقت الأبصار من الهول العظيم، وشخصت فلا تطرف كما قال تعالى: {إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأبْصَارُ مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاءٌ}
Yani kıyamet koptuğunda büyük korku ve dehşetten gözler kamaşır, dikilip kalır ve göz kırpamaz; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأبْصَارُ مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاءٌ} “Allah onları ancak gözlerin dehşetle dikilip kalacağı bir güne erteler. Başları yukarı kalkık, bakışları kendilerine bile dönmeksizin koşarlar; kalpleri ise bomboştur!”
13796. Metin
{وَخَسَفَ الْقَمَرُ} أي: ذهب نوره وسلطانه، {وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} وهما لم يجتمعا منذ خلقهما الله تعالى، فيجمع الله بينهما يوم القيامة، ويخسف القمر، وتكور الشمس، ثم يقذفان في النار، ليرى العباد أنهما عبدان مسخران، وليرى من عبدهما أنهم كانوا كاذبين.
{وَخَسَفَ الْقَمَرُ} “Ay tutulduğu” yani ışığı ve hâkimiyeti gittiği zaman; {وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} “güneş ile ay bir araya getirildiği (zaman)...” Onlar Allah'ın onları yarattığı günden beri bir araya gelmemişlerdir. Kıyamet günü Allah ikisini bir araya toplar; ay kararır, güneş dürülüp söndürülür, sonra kulların onların boyun eğdirilmiş iki kul olduğunu görmeleri ve onlara tapanların da yalancı olduklarını bizzat müşahede etmeleri için ateşe atılırlar.
13797. Metin
{يَقُولُ الإنْسَانُ} حين يرى تلك القلاقل المزعجات: {أَيْنَ الْمَفَرُّ} أي: أين الخلاص والفكاك مما طرقنا وأصابنا (١) ?
İnsan o dehşet verici sarsıntıları gördüğünde {يَقُولُ الإنْسَانُ} “insan der ki:” {أَيْنَ الْمَفَرُّ} “Kaçacak yer neresi?” Yani başımıza gelen ve bize isabet eden bu dehşetten kurtuluş ve sığınak nerede?
13798. Metin
{كَلا لا وَزَرَ} أي: لا ملجأ لأحد دون الله، {إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ} لسائر العباد فليس في إمكان أحد أن يستتر أو يهرب عن ذلك الموضع، بل لا بد من إيقافه ليجزى بعمله، ولهذا قال: {يُنَبَّأُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ} أي: بجميع عمله الحسن والسيء، في أول وقته وآخره، وينبأ بخبر لا ينكره.
{كَلا لا وَزَرَ} “Hayır! Sığınacak hiçbir yer yoktur!” Yani Allah'tan başka hiç kimse için sığınak yoktur. Bütün kullar için {إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ} “o gün varıp durulacak yer ancak Rabbinin huzurudur.” Hiç kimsenin o mekândan gizlenmesi yahut kaçması mümkün değildir; bilakis amellerinin karşılığını görmek üzere durdurulması kaçınılmazdır. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {يُنَبَّأُ الإنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ} “O gün insana önden gönderdiği ve geride bıraktığı şeyler haber verilir.” Yani hayatının evvelinde ve ahirinde işlediği iyi ve kötü bütün amelleri kendisine haber verilir ve asla inkâr edemeyeceği bir haberle bildirilir.
13799. Metin
{بَلِ الإنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ} أي: شاهد ومحاسب، {وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ} فإنها معاذير لا تقبل، ولا تقابل ما يقرر به العبد (٢) ، فيقر به، كما قال تعالى: {اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا} .
{بَلِ الإنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ} “Doğrusu insan, kendi aleyhine şahittir (kendini çok iyi görür).” Yani kendi nefsinin şahidi ve hesaba çekicisidir; {وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ} “mazeretlerini ortaya koysa bile...” Zira ileri sürdüğü mazeretler kabul olunmaz; kulun ikrar ettirildiği amellerin karşısında tutunamaz ve kul onları itiraf eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا} “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.”
13800. Metin
فالعبد وإن أنكر، أو اعتذر عما عمله، فإنكاره واعتذاره لا يفيدانه شيئا، لأنه يشهد عليه سمعه وبصره، وجميع جوارحه بما كان يعمل، ولأن استعتابه قد ذهب وقته وزال نفعه: {فَيَوْمَئِذٍ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ}
Kul [yaptıklarını] inkâr etse veya işlediklerinden ötürü mazeret beyan etse bile onun inkârı ve mazereti kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Zira işlediklerine dair kulağı, gözü ve bütün organları aleyhine şahitlik edecektir; ayrıca [Allah'ın] rızasını dileme (isti‘tâb) vakti geçmiş ve faydası kalmamıştır: {فَيَوْمَئِذٍ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} “Artık o gün, zulmedenlere mazeretleri fayda vermez ve onlardan [Allah'ı] razı etmeye çalışmaları da istenmez.”
13801. Metin
{١٦ - ١٩} {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ * إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ * فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ * ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} .
{16-19} {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ * إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ * فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ * ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma! Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. Öyleyse biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et! Sonra şüphesiz onu açıklamak da bize aittir.”
13802. Metin
كان النبي ﷺ إذا جاءه جبريل بالوحي، وشرع في تلاوته عليه، بادره النبي ﷺ من الحرص قبل أن يفرغ، وتلاه مع تلاوة جبريل إياه، فنهاه الله عن هذا، وقال: {وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ}
Cebrail vahiyle geldiğinde ve onu okumaya başladığında, Peygamberimiz ﷺ aşırı düşkünlüğünden ötürü Cebrail sözünü bitirmeden önce acele eder ve Cebrail'in tilavetiyle birlikte okumaya çalışırdı. Bunun üzerine Allah onu bundan nehyederek: {وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ} “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme!” buyurmuştur.
13803. Metin
وقال هنا: {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ} ثم ضمن له تعالى أنه لا بد أن يحفظه ويقرأه، ويجمعه الله في صدره، فقال: {إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ} فالحرص الذي في خاطرك، إنما الداعي له حذر الفوات والنسيان، فإذا ضمنه الله لك فلا موجب لذلك.
Burada da: {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ} “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma!” buyurmuştur. Sonra Yüce Allah onu mutlaka ezberleteceğini, okutacağını ve göğsünde toplayacağını temin ederek: {إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ} “Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir” buyurdu. İçindeki bu hırsın sebebi onu kaçırma ve unutma endişesidir; Allah bunu sana garanti ettiğine göre artık buna mahal yoktur.
13804. Metin
{فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ} أي: إذا كمل جبريل قراءة ما أوحى الله (١) إليك، فحينئذ اتبع ما قرأه وأقرأه.
{فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ} “Öyleyse biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et!” Yani Cebrail Allah'ın sana vahyettiği şeyi okumayı tamamlayınca, o vakit onun okuduğunu takip et ve oku.
13805. Metin
{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} أي: بيان معانيه، فوعده بحفظ لفظه وحفظ معانيه، وهذا أعلى ما يكون، فامتثل ﷺ لأدب ربه، فكان إذا تلا عليه جبريل القرآن بعد هذا، أنصت له، فإذا فرغ قرأه.
{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} “Sonra şüphesiz onu açıklamak da bize aittir.” Yani manalarını açıklamak... Böylece hem lafzını hem de manalarını korumayı vaat etmiştir ki bu en üst mertebedir. Peygamberimiz ﷺ Rabbinin terbiyesine uydu; bundan sonra Cebrail kendisine Kur'an okuduğunda onu cankulağıyla dinler, o bitirince okurdu.
13806. Metin
وفي هذه الآية أدب لأخذ العلم، أن لا يبادر المتعلم المعلم قبل أن يفرغ من ٢ المسألة التي شرع فيها، فإذا فرغ منها سأله عما أشكل عليه، وكذلك إذا كان في أول الكلام ما يوجب الرد أو الاستحسان، أن لا يبادر برده أو قبوله، حتى يفرغ من ذلك الكلام، ليتبين ما فيه من حق أو باطل، وليفهمه فهما يتمكن به من الكلام عليه، وفيها: أن النبي ﷺ كما بين للأمة ألفاظ الوحي، فإنه قد بين لهم معانيه.
Bu ayette ilim tahsili adabına dair [önemli] bir kural bulunmaktadır: Öğrenci, hocası başladığı meseleyi bitirmeden 2 önce aceleyle onun sözünü kesmemelidir. Hoca meseleyi tamamladığında ise zihnine takılan hususları sormalıdır. Aynı şekilde, sözün başında reddetmeyi veya benimsemeyi gerektiren bir durum olsa bile, o söz tamamlanıncaya kadar hemen onu reddetmeye yahut kabul etmeye kalkışmamalıdır; ta ki sözün içindeki hak veya batıl açığa çıksın ve hakkında söz söyleyebilecek ölçüde onu kavrayabilsin. Yine bu ayette, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıkladığına [delil] vardır.
13807. Metin
{٢٠ - ٢٥} {كَلا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ} .
{20-25} {كَلا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ} “Hayır! Doğrusu siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz ve ahireti terk ediyorsunuz. O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar; Rablerine bakarlar. O gün birtakım yüzler de asıktır; bellerini bükecek bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.”
13808. Metin
أي: هذا الذي أوجب لكم الغفلة والإعراض عن وعظ الله وتذكيره أنكم {تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ} وتسعون فيما يحصلها، وفي لذاتها وشهواتها، وتؤثرونها على الآخرة، فتذرون العمل لها، لأن الدنيا نعيمها ولذاتها عاجلة، والإنسان مولع بحب العاجل، والآخرة متأخر ما فيها من النعيم المقيم، فلذلك غفلتم عنها وتركتموها، كأنكم لم تخلقوا لها، وكأن هذه الدار هي دار القرار، التي تبذل فيها نفائس الأعمار، ويسعى لها آناء الليل والنهار، وبهذا انقلبت عليكم الحقيقة، وحصل من الخسار ما حصل. فلو آثرتم الآخرة على الدنيا، ونظرتم للعواقب نظر البصير العاقل لأنجحتم، وربحتم ربحا لا خسار معه، وفزتم فوزا لا شقاء يصحبه.
Yani Allah'ın vaaz ve hatırlatmasından gafil kalıp yüz çevirmenize sebep olan şey; sizin {تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ} “peşin olan dünyayı sevmeniz”, onu elde etmek, onun lezzet ve şehvetlerine ulaşmak için koşup durmanız ve onu ahirete tercih etmenizdir. Böylece ahiret için amel etmeyi terk ediyorsunuz; zira dünyanın nimeti ve lezzetleri peşindir, insan ise peşin olana aşırı derecede düşkündür. Ahiretin ebedî nimetleri ise ertelenmiştir; bu yüzden ondan gafil kalıp sanki onun için yaratılmamışsınız gibi, sanki bu dünya en kıymetli ömürlerin uğrunda harcanacağı ve gece gündüz peşinde koşulacağı karar yurduymuş gibi onu büsbütün terk ettiniz. Böylece hakikat sizin aleyhinize tersyüz oldu ve başınıza gelen büyük hüsran meydana geldi. Şayet ahireti dünyaya tercih etseydiniz, akıllı ve basiretli bir kimse gibi akıbetlere baksaydınız mutlaka kurtuluşa erer, içinde hiçbir hüsran bulunmayan bir kazanç elde eder ve hiçbir şekavetin eşlik etmediği bir zafere kavuşurdunuz.
13809. Metin
ثم ذكر ما يدعو إلى إيثار الآخرة، ببيان حال أهلها وتفاوتهم فيها، فقال في جزاء المؤثرين للآخرة على الدنيا: {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ} أي: حسنة بهية، لها رونق ونور، مما هم فيه من نعيم القلوب، وبهجة النفوس، ولذة الأرواح، {إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ} أي: تنظر إلى ربها (١) على حسب مراتبهم: منهم من ينظره كل يوم بكرة وعشيا، ومنهم من ينظره كل جمعة مرة واحدة، فيتمتعون بالنظر إلى وجهه الكريم، وجماله الباهر، الذي ليس كمثله شيء، فإذا رأوه نسوا ما هم فيه من النعيم وحصل لهم من اللذة والسرور ما لا يمكن التعبير عنه، ونضرت وجوههم فازدادوا جمالا إلى جمالهم، فنسأل الله الكريم أن يجعلنا معهم.
Sonra ehlinin hâlini ve aralarındaki dereceleri beyan ederek ahireti tercih etmeye sevk eden sebepleri zikretti ve ahireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatı hakkında şöyle buyurdu: {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ} “O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar.” Yani kalplerin nimeti, nefislerin sevinci ve ruhların lezzeti sayesinde pek güzel, parlak, aydınlık ve nurludur. {إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ} “Rablerine bakarlar.” Yani mertebelerine göre Rablerine bakarlar: İçlerinden her gün sabah akşam O'na bakanlar da vardır, her cuma bir defa bakanlar da vardır. O'nun Kerîm olan vechine, benzeri hiçbir şey bulunmayan eşsiz güzelliğine bakmaktan tarifsiz bir zevk alırlar. O'nu gördüklerinde içinde bulundukları nimetleri dahi unuturlar; kendilerine dille ifade edilemeyecek bir lezzet ve sevinç hâsıl olur; yüzleri nurlanıp güzelliklerine güzellik katılır. Kerîm olan Allah'tan bizleri de onlarla beraber kılmasını niyaz ederiz.
13810. Metin
وقال في المؤثرين العاجلة على الآجلة: {وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ} أي: معبسة ومكدرة ٢ ، خاشعة ذليلة. {تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ} أي: عقوبة شديدة، وعذاب أليم، فلذلك تغيرت وجوههم وعبست.
Peşin olan [dünyayı] ahirete tercih edenler hakkında ise şöyle buyurmuştur: {وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ} “O gün birtakım yüzler de asıktır,” yani asık suratlı ve kederli 2, boyun bükmüş ve zelildir. {تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ} “Kendilerine bel bükecek bir felaketin yapılacağını anlarlar.” Yani şiddetli bir ceza ve elem verici bir azap [yapılacağını anlarlar]; bundan dolayı yüzleri değişmiş ve asılmıştır.
13811. Metin
{٢٦ - ٤٠} {كَلا إِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ * وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ * وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ * وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ * إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ * فَلا صَدَّقَ وَلا صَلَّى * وَلَكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى * ثُمَّ ذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى * أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى * ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى * أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى * أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى * ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى * فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} .
{26-40} {كَلا إِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ * وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ * وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ * وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ * إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ * فَلا صَدَّقَ وَلا صَلَّى * وَلَكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى * ثُمَّ ذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى * أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى * ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى * أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى * أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى * ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى * فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} “Hayır! Can köprücük kemiklerine dayandığı zaman, 'Bunu tedavi edip okuyacak (kurtaracak) kim var?' denildiğinde, (can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anladığında ve bacak bacağa dolaştığında; işte o gün sevk yeri ancak Rabbinedir! Fakat o ne tasdik etti ne de namaz kıldı; aksine yalanladı ve yüz çevirdi. Sonra da çalım satarak ailesinin yanına gitti. Layık oldu sana (bu azap), layık! Yine layık oldu sana, layık! İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, dökülen meniden bir damla su (nutfe) değil miydi? Sonra alaka (embriyo) oldu da (Allah onu) yarattı ve biçim verdi; ondan iki çifti, erkeği ve dişiyi var etti. Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”
13812. Metin
يعظ تعالى عباده بذكر حال المحتضر عند السياق (١) ، وأنه إذا بلغت روحه التراقي، وهي العظام المكتنفة لثغرة النحر، فحينئذ يشتد الكرب، ويطلب كل وسيلة وسبب، يظن أن يحصل به الشفاء والراحة، ولهذا قال: {وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ} أي: من يرقيه من الرقية لأنهم انقطعت آمالهم من الأسباب العادية، فلم يبق إلا الأسباب الإلهية (٢) . ولكن القضاء والقدر، إذا حتم وجاء فلا مرد له، {وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ} للدنيا. {وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ} أي: اجتمعت الشدائد والتفت، وعظم الأمر وصعب الكرب، وأريد أن تخرج الروح التي ألفت البدن (٣) ولم تزل معه، فتساق إلى الله تعالى، حتى يجازيها بأعمالها، ويقررها بفعالها.
Yüce Allah, can çekişme esnasındaki ölmek üzere olan kimsenin durumunu zikrederek kullarına öğüt vermektedir: Ruhu köprücük kemiklerine —ki boyun çukurunu çevreleyen kemiklerdir— dayandığında sıkıntı ve elem son derece şiddetlenir; şifa ve rahatlık sağlayacağı düşünülen her vesile ve sebebe başvurulur. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ} “Ve: 'Bunu okuyup kurtaracak kim var?' denildiğinde...” Yani ona rukye yapacak kim var? Çünkü onlar artık âdi (maddî) sebeplerden ümitlerini kesmişler, geriye sadece ilahî sebepler kalmıştır. Ne var ki kaza ve kader kesinleşip geldiğinde onu geri çevirecek hiçbir güç yoktur. {وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ} “Bunun ayrılış olduğunu anladığında” yani dünyadan ayrılık olduğunu... {وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ} “Ve bacak bacağa dolaştığında...” Yani şiddetler birbirine eklenip bir araya geldiğinde, iş büyüyüp can çekişme zorlaştığında; bedene alışmış ve sürekli onunla kalmış olan ruhun çıkması murat edilip amellerinin karşılığını görmek ve yaptıklarını ikrar etmek üzere Yüce Allah'a sevk edildiğinde...
13813. Metin
فهذا الزجر، [الذي ذكره الله] يسوق القلوب إلى ما فيه نجاتها، ويزجرها عما فيه هلاكها. ولكن المعاند الذي (٤) لا تنفع فيه الآيات، لا يزال مستمرا على بغيه وكفره وعناده.
[Allah'ın zikrettiği] bu caydırıcı uyarı, kalpleri kurtuluşlarına vesile olacak şeylere sevk eder ve helaklerine sebep olacak şeylerden alıkoyar. Ne var ki kendisine ayetlerin fayda vermediği o inatçı kâfir; azgınlığında, küfründe ve inadında ısrarla devam eder.
13814. Metin
{فَلا صَدَّقَ} أي: لا آمن بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر والقدر خيره وشره {وَلا صَلَّى وَلَكِنْ كَذَّبَ} بالحق في مقابلة التصديق، {وَتَوَلَّى} عن الأمر والنهي، هذا وهو مطمئن قلبه، غير خائف من ربه، بل يذهب {إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى} أي: ليس على باله شيء، توعده بقوله: {أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى} وهذه كلمات وعيد، كررها لتكرير وعيده، ثم ذكر الإنسان بخلقه الأول، فقال: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى} أي: معطلا (٥) ، لا يؤمر ولا ينهى، ولا يثاب ولا يعاقب؟ هذا حسبان باطل وظن بالله بغير ما يليق بحكمته.
{فَلا صَدَّقَ} “Fakat o ne tasdik etti” yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere iman etti {وَلا صَلَّى} “ne de namaz kıldı;” {وَلَكِنْ كَذَّبَ} “aksine yalanladı” tasdik etmek yerine hakkı yalanladı, {وَتَوَلَّى} “ve yüz çevirdi” emir ve nehiylerden yüz çevirdi. Üstelik bunu yaparken kalbi son derece rahattı, Rabbinden hiç korkmuyordu; bilakis {إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى} “çalım satarak, hiçbir şeyi umursamadan ailesinin yanına gitti.” Allah onu şu buyruğuyla tehdit etti: {أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى} “Layık oldu sana (bu azap), layık! Yine layık oldu sana, layık!” Bunlar tehdit kelimeleridir; tehdidini pekiştirmek için tekrarlamıştır. Sonra insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmuştur: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى} “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Yani hiçbir emir ve nehiy almadan, mükâfat ve ceza görmeden büsbütün ihmal edileceğini mi sanır? Bu bâtıl bir zandır ve Allah'ın hikmetine yakışmayan bir düşüncedir.
13815. Metin
{أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى ثُمَّ كَانَ} بعد المني {عَلَقَةً} أي: دما، {فَخَلَقَ} الله منها الحيوان وسواه أي: أتقنه وأحكمه، {فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى أَلَيْسَ ذَلِكَ} الذي خلق الإنسان [وطوره إلى] هذه الأطوار المختلفة {بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} بلى إنه على كل شيء قدير. تم تفسير سورة القيامة، ولله الحمد والمنة، وذلك في ١٦ صفر سنة ١٣٤٤ (٦) .
{أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى} “O, dökülen meniden bir damla su değil miydi?” {ثُمَّ كَانَ} “Sonra oldu” meniden sonra {عَلَقَةً} “alaka (kan pıhtısı)” oldu; {فَخَلَقَ} “Allah ondan canlıyı yarattı” {فَسَوَّى} “ve biçim verdi” yani onu mükemmel ve sağlam kıldı. {فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى} “Ondan iki çifti, erkeği ve dişiyi var etti.” {أَلَيْسَ ذَلِكَ} İnsanı yaratan ve bu farklı merhalelerden geçiren Allah {بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} “ölüleri diriltmeye güç yetiremez mi?” Evet, şüphesiz O her şeye kadirdir! Kıyâme Suresi'nin tefsiri tamamlandı; hamd ve minnet Allah'a mahsustur. Bu da 16 Safer 1344 tarihinde gerçekleşmiştir.
13816. Metin
المجلد التاسع من تيسير الكريم الرحمن في تفسير القرآن لجامعه الفقير إلى الله: عبد الرحمن بن ناصر بن عبد الله السعدي غفر الله له ولوالديه وللمسلمين آمين.
Kur'an Tefsirinde Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân'ın Dokuzuncu Cildi. Müellifi, Allah'ın rahmetine muhtaç kulu: Abdurrahman b. Nâsır b. Abdillâh es-Sa'dî —Allah onu, anne babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın, âmin—.