13855. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekkîdir.
13856. Metin
{١ - ١٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا * فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا * فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا * فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا * عُذْرًا أَوْ نُذْرًا * إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ * فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ * وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ * وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ * وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ * لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ * لِيَوْمِ الْفَصْلِ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{1-15} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفًا * فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا * فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا * فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا * عُذْرًا أَوْ نُذْرًا * إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ * فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ * وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ * وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ * وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ * لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ * لِيَوْمِ الْفَصْلِ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Birbiri ardınca (veya iyilikle) gönderilenlere, estikçe esip savuranlara, yaydıkça yayanlara, (hak ile bâtılı) ayırdıkça ayıranlara, özür veya uyarı olarak öğüt bırakanlara andolsun ki size vaat olunan şey mutlaka gerçekleşecektir! Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar un ufak edilip savrulduğu zaman ve peygamberlerin vakti tayin edildiği zaman... Bunlar hangi güne ertelenmiştir? Hüküm gününe (yevm-i fasl)! Hüküm gününün ne olduğunu sen bilir misin? O gün yalanlayanların vay hâline!”
13857. Metin
أقسم تعالى على البعث والجزاء بالأعمال (١) ، بالمرسلات عرفا، وهي الملائكة التي يرسلها الله تعالى بشئونه القدرية وتدبير العالم، وبشئونه الشرعية ووحيه إلى رسله.
Yüce Allah diriliş ve amellerin karşılığı üzerine, birbiri ardınca gönderilenlere (el-Murselât) yemin etmiştir. Bunlar, Allah Teâlâ'nın hem kaderî işleri ve âlemin tedbiri için hem de şer'î işleri ve peygamberlerine vahyi iletmek için gönderdiği meleklerdir.
13858. Metin
و {عُرْفًا} حال من المرسلات أي: أرسلت بالعرف والحكمة والمصلحة، لا بالنكر والعبث.
{عُرْفًا} kelimesi 'el-Murselât'ın hâlidir; yani kötülük ve abesle değil, iyilik, maruf, hikmet ve maslahat ile gönderilmişlerdir.
13859. Metin
{فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا} وهي [أيضا] الملائكة التي يرسلها الله تعالى وصفها بالمبادرة لأمره، وسرعة تنفيذ أوامره، كالريح العاصف، أو: أن العاصفات، الرياح الشديدة، التي يسرع هبوبها.
{فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا} “Estikçe esip savuranlara...” Bunlar [da] Allah Teâlâ'nın gönderdiği meleklerdir; O'nun emrine derhal koşmaları ve fırtına gibi hızla emirlerini yerine getirmeleriyle vasfedilmişlerdir. Yahut 'Âsıfât'; şiddetle ve hızla esen fırtına rüzgârlarıdır.
13860. Metin
{وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} يحتمل أنها الملائكة (٢) ، تنشر ما دبرت على نشره، أو أنها السحاب التي ينشر بها الله الأرض، فيحييها بعد موتها.
{وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} “Yaydıkça yayanlara...” Bunun yaymakla vazifelendirildikleri şeyleri yayan melekler olması muhtemeldir; yahut Allah'ın kendisiyle yeryüzünü yayıp ölümünden sonra dirilttiği bulutlar olması muhtemeldir.
13861. Metin
{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا} هي الملائكة تلقي أشرف الأوامر، وهو الذكر الذي يرحم الله به عباده، ويذكرهم فيه منافعهم ومصالحهم، تلقيه إلى الرسل.
{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا} “Öğüt bırakanlara...” Bunlar peygamberlere emirlerin en şereflisini —yani Allah'ın kullarına kendisiyle rahmet ettiği, onlara menfaat ve maslahatlarını hatırlattığı zikri (vahyi)— ulaştıran meleklerdir.
13862. Metin
{عُذْرًا أَوْ نُذْرًا} أي: إعذارا وإنذارا للناس، تنذر الناس ما أمامهم من المخاوف وتقطع معذرتهم (٣) ، فلا يكون لهم حجة على الله.
{عُذْرًا أَوْ نُذْرًا} “Özür veya uyarı olarak...” Yani insanlara hüccet bırakmamak (i'zar) ve onları uyarmak (inzâr) için; insanları önlerindeki korkunç tehlikelere karşı uyarır, mazeretlerini ortadan kaldırırlar ki artık Allah'a karşı ileri sürecekleri hiçbir delilleri kalmasın.
13863. Metin
{إِنَّمَا تُوعَدُونَ} من البعث والجزاء على الأعمال {لَوَاقِعٌ} أي: متحتم وقوعه، من غير شك ولا ارتياب.
Diriliş ve amellerin karşılığı hususunda {إِنَّمَا تُوعَدُونَ} “size vaat olunan şey” {لَوَاقِعٌ} “mutlaka gerçekleşecektir!” Yani hiçbir şüphe ve tereddüt olmaksızın vuku bulması kaçınılmazdır.
13864. Metin
فإذا وقع حصل من التغير للعالم والأهوال الشديدة ما يزعج القلوب، وتشتد له الكروب، فتنطمس النجوم أي: تتناثر وتزول عن أماكنها وتنسف الجبال، فتكون كالهباء المنثور، وتكون هي والأرض قاعا صفصفا، لا ترى فيها عوجا ولا أمتا، وذلك اليوم هو اليوم الذي أقتت فيه الرسل، وأجلت للحكم بينها وبين أممها، ولهذا قال:
O gerçekleştiğinde âlemde öyle bir değişim ve dehşetli korkular meydana gelir ki kalpleri sarsar, sıkıntıları son derece şiddetlendirir: Yıldızlar söner, yani dökülüp yerlerinden zeval bulur; dağlar un ufak edilip savrulur da saçılmış toz zerreleri gibi olur, yeryüzüyle birlikte bomboş, dümdüz bir araziye döner, orada hiçbir eğrilik ve tümsek göremezsin. İşte o gün, peygamberlerin vakitlerinin tayin edildiği ve ümmetleriyle aralarında hüküm verilmek üzere toplandıkları gündür. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur:
13865. Metin
{لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} استفهام للتعظيم والتفخيم والتهويل.
{لأيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} “[Bu,] hangi güne ertelenmiştir?” [ifadesindeki soru], [o günün büyüklüğünü] tazim, yüceltme ve dehşetini bildirme amaçlı bir istifham (soru)dır.
13866. Metin
ثم أجاب بقوله: {لِيَوْمِ الْفَصْلِ} [أي:] بين الخلائق، بعضهم لبعض، وحساب كل منهم منفردا، ثم توعد المكذب بهذا اليوم فقال: {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} أي: يا حسرتهم، وشدة عذابهم، وسوء منقلبهم، أخبرهم الله، وأقسم لهم، فلم يصدقوه، فاستحقوا (١) العقوبة البليغة. {١٦ - ١٩} {أَلَمْ نُهْلِكِ الأوَّلِينَ * ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ * كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
Sonra şu buyruğuyla cevap vermiştir: {لِيَوْمِ الْفَصْلِ} “Hüküm gününe!” [Yani] mahlûkatın birbiri arasında hükmedileceği ve her birinin tek başına hesaba çekileceği güne... Sonra bu günü yalanlayanları tehdit ederek şöyle buyurdu: {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Yani yazıklar olsun onlara! Azapları ne şiddetlidir ve dönecekleri yer ne fenadır! Allah onlara haber vermiş, üzerlerine yemin etmiş, onlar ise O'nu tasdik etmemişlerdir; bu yüzden şiddetli cezayı hak etmişlerdir. {16-19} {أَلَمْ نُهْلِكِ الأوَّلِينَ * ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الآخِرِينَ * كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkalarındakileri de onlara katarız. İşte biz suçlu günahkârlara böyle yaparız. O gün yalanlayanların vay hâline!”
13867. Metin
أي: أما أهلكنا المكذبين السابقين، ثم نتبعهم بإهلاك من كذب من الآخرين، وهذه سنته السابقة واللاحقة في كل مجرم لا بد من عذابه (٢) ، فلم لا تعتبرون بما ترون وتسمعون؟
Yani önceki yalanlayanları helak etmedik mi? Sonra arkadan gelip de yalanlayanları da helak ederek onlara katarız. Bu, O'nun geçmişte ve gelecekte her suçlu günahkâr hakkındaki değişmez sünnetidir; ona azap etmesi kaçınılmazdır. Öyleyse görüp işittiklerinizden neden ibret almıyorsunuz?
13868. Metin
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} بعدما شاهدوا من الآيات البينات، والعقوبات والمثلات.
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Açık ayetleri (delilleri), cezaları ve ibretlik helakleri bizzat müşahede ettikten sonra [hâlâ yalanlamayı sürdürenlerin vay hâline]!
13869. Metin
{٢٠ -٢٤} {أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ * فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ * إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ * فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{20-24} {أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ * فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ * إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ * فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Sizi hakir (değersiz) bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu sağlam bir karargâhta (rahimde) tuttuk; belirlenmiş bir süreye kadar. Biz (buna) güç yetirdik; ne güzel güç yetirenleriz! O gün yalanlayanların vay hâline!”
13870. Metin
أي: أما خلقناكم أيها الآدميون {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} أي: في غاية الحقارة، خرج من بين الصلب والترائب، حتى جعله الله {فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} وهو الرحم، به يستقر وينمو.
Yani ey insanoğlu, sizi {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} “hakir bir sudan” bel ile göğüs kafesi arasından çıkan son derece zayıf ve değersiz bir sudan yaratmadık mı? Nihayet Allah onu {فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} “sağlam bir karargâha” yani yerleşip büyüdüğü rahme koydu.
13871. Metin
{إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} ووقت مقدر.
{إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} “Belirlenmiş bir süreye kadar” ve takdir edilmiş bir vakte kadar...
13872. Metin
{فَقَدَرْنَا} أي: قدرنا ودبرنا ذلك الجنين، في تلك الظلمات، ونقلناه من النطفة إلى العلقة، إلى المضغة، إلى أن جعله الله جسدا، ثم نفخ فيه الروح، ومنهم من يموت قبل ذلك.
{فَقَدَرْنَا} “Biz (buna) güç yetirdik (ölçüp biçtik).” Yani o zifiri karanlıklar içinde o cenini ölçüp biçtik, tedbir ettik ve onu nutfeden alakaya, alakadan mudğaya aktardık; nihayet Allah onu bir ceset kıldı, sonra da ona ruh üfledi. İçlerinden bazısı ise bundan önce vefat eder.
13873. Metin
{فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} [يعني بذلك نفسه المقدسة] حيث كان قدرا تابعا للحكمة، موافقا للحمد (١) .
{فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} “Ne güzel güç yetirenleriz!” [Bununla Yüce Zatını kastetmektedir.] Zira bu takdir hikmete tâbi ve övgüye (hamde) layık bir takdirdir.
13874. Metin
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} بعدما بين الله لهم الآيات، وأراهم العبر والبينات.
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Allah kendilerine ayetleri açıkladıktan, ibretleri ve apaçık delilleri gösterdikten sonra [hâlâ yalanlayanların vay hâline]!1
13875. Metin
{٢٥ - ٢٨} {أَلَمْ نَجْعَلِ الأرْضَ كِفَاتًا * أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا * وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{25-28} {أَلَمْ نَجْعَلِ الأرْضَ كِفَاتًا * أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا * وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Yeryüzünü bir toplanma yeri (kifât) kılmadık mı? Dirilere de ölülere de. Orada sabit, yüce dağlar yerleştirdik ve size tatlı bir su içirdik. O gün yalanlayanların vay hâline!”
13876. Metin
أي: أما امتننا (١) عليكم وأنعمنا، بتسخير الأرض لمصالحكم، فجعلناها {كِفَاتًا} لكم.
Yani yeryüzünü menfaatlerinize boyun eğdirerek size lütufta bulunup nimet vermedik mi ve onu sizin için bir {كِفَاتًا} “toplanma yeri” kılmadık mı?
13877. Metin
{أَحْيَاءً} في الدور، {وَأَمْوَاتًا} في القبور، فكما أن الدور والقصور من نعم الله على عباده ومنته، فكذلك القبور، رحمة في حقهم، وسترا لهم، عن كون أجسادهم بادية للسباع وغيرها.
Evlerde {أَحْيَاءً} “diriler olarak” ve kabirlerde {وَأَمْوَاتًا} “ölüler olarak...” Evler ve köşkler Allah'ın kullarına olan nimet ve lütfundan olduğu gibi, kabirler de cesetlerinin yırtıcı hayvanlara ve benzerlerine açıkta kalmasını önleyen bir örtü ve onlar hakkında bir rahmettir.
13878. Metin
{وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} أي: جبالا ترسي الأرض، لئلا تميد بأهلها، فثبتها الله بالجبال الراسيات الشامخات أي: الطوال العراض، {وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا} أي: عذبا زلالا قال تعالى: {أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ أَأَنْتُمْ أَنزلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزلُونَ لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلا تَشْكُرُونَ}
{وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} “Orada sabit dağlar yerleştirdik.” Yani üzerindekileri sarsmasın diye yeri sabitleyen dağlar kıldık. Allah yeri yüksek, heybetli, uzun ve geniş dağlarla sabitledi. {وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا} “Ve size tatlı bir su içirdik.” Yani tatlı ve leziz bir su... Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ أَأَنْتُمْ أَنزلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزلُونَ لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلا تَشْكُرُونَ} “İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indirenler biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık; şükretmeniz gerekmez mi?”
13879. Metin
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} مع ما أراهم الله من النعم التي انفرد الله بها، واختصهم بها، فقابلوها بالتكذيب.
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Allah'ın tek başına bahşettiği ve kendilerine tahsis ettiği nimetleri onlara göstermiş olmasına1 rağmen, onlar bunları yalanlama ile karşıladılar.
13880. Metin
{٢٩ - ٣٤} {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ * انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ * لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ * إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ * كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{29-34} {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ * انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ * لا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ * إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ * كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “(Kâfirlere şöyle denir:) 'Yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin! Üç kola ayrılmış bir gölgeye (duman sütununa) gidin ki ne gölgelendirir ne de alevden korur!' Şüphesiz o (cehennem), saray gibi (kocaman) kıvılcımlar fırlatır; her biri sanki sarımtırak (kara) develer gibidir. O gün yalanlayanların vay hâline!”
13881. Metin
هذا من الويل الذي أعد [للمجرمين] للمكذبين، أن يقال لهم يوم القيامة: {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} ثم فسر ذلك بقوله: {انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ} أي: إلى ظل نار جهنم، التي تتمايز في خلاله ثلاث شعب أي: قطع من النار أي: تتعاوره وتتناوبه وتجتمع به.
Yalanlayıcılar için hazırlanan azabın bir kısmı da kıyamet günü kendilerine şöyle denilmesidir: {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin!” Sonra bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: {انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ} “Üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin!” Yani cehennem ateşinin gölgesine... Ki onun arasında üç kol, yani ateş parçaları ayrılır, birbirini takip eder ve onda bir araya gelir.
13882. Metin
{لا ظَلِيلٍ} ذلك الظل أي: لا راحة فيه ولا طمأنينة، {وَلا يُغْنِي} من مكث فيه {مِنَ اللَّهَبِ} بل اللهب قد أحاط به، يمنة ويسرة ومن كل جانب، كما قال تعالى: {لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ}
O gölge {لا ظَلِيلٍ} “ne serinlik verip gölgelendirir” yani onda hiçbir rahatlık ve huzur yoktur, {وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ} “ne de alevden korur!” Bilakis orada duran kimseyi alev sağından, solundan ve her bir yanından kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ} “Onların üstlerinde de ateşten tabakalar/gölgelikler vardır, altlarında da tabakalar vardır.”
13883. Metin
{لهم من جهنم مهاد ومن فوقهم غواش وكذلك نجزي الظالمين}
{لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ} “Onlar için cehennemden bir döşek, üstlerinde de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.”
13884. Metin
ثم ذكر عظم شرر النار، الدال على عظمها وفظاعتها وسوء منظرها، فقال:
Sonra ateşin büyüklüğüne, dehşetine ve korkunç manzarasına delalet eden kıvılcımlarının azametini zikrederek şöyle buyurdu:
13885. Metin
{إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ} وهي السود التي تضرب إلى لون فيه صفرة، وهذا يدل على أن النار مظلمة، لهبها وجمرها وشررها، وأنها سوداء، كريهة المرأى (١) ، شديدة الحرارة، نسأل الله العافية منها [من الأعمال المقربة منها] .
{إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ} “Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar fırlatır; her biri sanki sarımtırak develer gibidir.” Yani rengi sarıya çalan siyah develer gibidir. Bu da ateşin; aleviyle, koruyla ve kıvılcımıyla kapkaranlık olduğuna, simsiyah, son derece çirkin manzaralı ve aşırı sıcak olduğuna delalet eder. Ondan ve [ona yaklaştıran amellerden] Allah'a sığınırız.
13886. Metin
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ}
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!”1
13887. Metin
{٣٥ - ٤٠} {هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ * وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{35-40} {هَذَا يَوْمُ لا يَنْطِقُونَ * وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ * فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Bu, konuşamayacakları bir gündür! Kendilerine izin verilmez ki özür dilesinler. O gün yalanlayanların vay hâline! Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık. Eğer bir tuzağınız (kaçış planınız) varsa haydi bana tuzak kurun! O gün yalanlayanların vay hâline!”
13888. Metin
أي: هذا اليوم العظيم الشديد على المكذبين، لا ينطقون فيه من الخوف والوجل الشديد، {وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ} أي: لا تقبل معذرتهم، ولو اعتذروا: {فَيَوْمَئِذٍ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ}
Yani yalanlayıcılar için pek çetin olan bu büyük günde, şiddetli korku ve dehşetten ötürü tek bir söz dahi söyleyemezler. {وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ} “Kendilerine izin verilmez ki özür dilesinler.” Yani mazeret öne sürseler dahi mazeretleri kabul olunmaz: {فَيَوْمَئِذٍ لا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} “İşte o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez ve onlardan rıza dilemeleri de istenmez.”
13889. Metin
{هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ} لنفصل بينكم، ونحكم بين الخلائق، {فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ} تقدرون على الخروج من ملكي وتنجون به من عذابي، {فَكِيدُونِ} أي: ليس لكم قدرة ولا سلطان، كما قال تعالى: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ}
{هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالأوَّلِينَ} “Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık.” Aranızda hükmetmek ve bütün yaratılmışlar arasında adaleti tecelli ettirmek için... {فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ} “Eğer bir tuzağınız varsa” mülkümden çıkmaya güç yetirebileceğiniz ve onunla azabımdan kurtulabileceğiniz bir hileniz varsa, {فَكِيدُونِ} “haydi bana tuzak kurun!” Yani buna hiçbir gücünüz ve kudretiniz yoktur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın! Ancak büyük bir güç ve delil olmadıkça çıkamazsınız!”
13890. Metin
ففي ذلك اليوم، تبطل حيل الظالمين، ويضمحل مكرهم وكيدهم، ويستسلمون لعذاب الله، ويبين لهم كذبهم في تكذيبهم {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ}
İşte o gün zalimlerin hileleri boşa çıkar, tuzakları ve hilekârlıkları yok olup gider, Allah'ın azabına teslim olurlar ve yalanlamalarındaki yalancılıkları apaçık ortaya dökülür: {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!”
13891. Metin
{٤١ - ٤٥} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ * وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .
{41-45} {إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ * وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Şüphesiz takva sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar; arzuladıkları meyveler arasındadırlar. 'İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyin için!' (denilir). Şüphesiz biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız. O gün yalanlayanların vay hâline!”
13892. Metin
لما ذكر عقوبة المكذبين، ذكر ثواب (١) المحسنين، فقال: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} [أي:] للتكذيب، المتصفين بالتصديق في أقوالهم وأفعالهم وأعمالهم، ولا يكونون كذلك إلا بأدائهم الواجبات، وتركهم المحرمات.
Yalanlayıcıların cezasını zikrettikten sonra iyilik edenlerin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz takva sahipleri...” [Yani] yalanlamaktan sakınan, sözlerinde, fiillerinde ve amellerinde tasdik ile vasıflanan kimseler... Onlar ancak vacipleri yerine getirip haramları terk etmekle bu vasfı kazanırlar.
13893. Metin
{فِي ظِلالٍ} من كثرة الأشجار المتنوعة، الزاهية البهية. {وَعُيُونٍ} جارية من السلسبيل، والرحيق وغيرهما، {وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ} أي: من خيار الفواكه وطيبها، ويقال لهم: {كُلُوا وَاشْرَبُوا} من المآكل الشهية، والأشربة اللذيذة {هَنِيئًا} أي: من غير منغص ولا مكدر، ولا يتم هناؤه حتى يسلم الطعام والشراب من كل آفة ونقص، وحتى يجزموا أنه غير منقطع ولا زائل، {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فأعمالكم هي السبب الموصل لكم إلى هذا النعيم ٢ المقيم، وهكذا كل من أحسن في عبادة الله وأحسن إلى عباد الله، ولهذا قال: {إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} ولو لم يكن لهم من هذا الويل إلا فوات هذا النعيم، لكفى به حرمانا وخسرانا ٣ .
{فِي ظِلالٍ} “Gölgeliklerdedirler” rengarenk, göz alıcı ve son derece güzel ağaçların çokluğundandır. {وَعُيُونٍ} “ve pınar başlarındadırlar” Selsebîl, Rahîk ve bunlardan başka şeylerden akan [pınarlardadırlar]. {وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ} “ve arzuladıkları meyveler arasındadırlar” yani meyvelerin en seçkini ve en güzellerinden... Onlara: {كُلُوا وَاشْرَبُوا} “Yiyin için” iştah açıcı yiyeceklerden ve lezzetli içeceklerden {هَنِيئًا} “afiyetle” yani hiçbir rahatsız edici ve keder verici durum olmaksızın [denilir]. Yiyecek ve içecek her türlü afet ve noksanlıktan arınmadıkça ve onlar da bunun kesilmeyeceğine, yok olmayacağına kesin olarak kanaat getirmedikçe afiyet tam kemaline ermez. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “İşlediklerinize karşılık” Amelleriniz, sizi bu kalıcı nimete 2 ulaştıran sebeptir. İşte Allah'a kulluğu en güzel şekilde yapan ve Allah'ın kullarına iyilik eden herkesin durumu böyledir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Şüphesiz biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız. O gün yalanlayanların vay hâline!” Şayet onlar için bu azaptan sadece bu nimetten mahrum kalmak bile olsaydı, bu bir mahrumiyet ve hüsran 3 olarak onlara yeterdi.
13894. Metin
{٤٦ - ٥٠} {كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ} .
{46-50} {كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ} “(Ey inkârcılar!) Yiyin ve azıcık faydalanın; şüphesiz siz suçlu günahkârlarsınız! O gün yalanlayanların vay hâline! Onlara: 'Rükû edin (namaz kılın)' denildiği zaman rükû etmezler. O gün yalanlayanların vay hâline! Artık bundan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?”
13895. Metin
هذا تهديد ووعيد للمكذبين، أنهم وإن أكلوا في الدنيا وشربوا وتمتعوا باللذات، وغفلوا عن القربات، فإنهم مجرمون، يستحقون ما يستحقه المجرمون، فستنقطع عنهم اللذات، وتبقى عليهم التبعات، ومن إجرامهم أنهم إذا أمروا بالصلاة التي هي أشرف العبادات، وقيل لهم: {ارْكَعُوا} امتنعوا من ذلك.
Bu, yalanlayıcılara yönelik bir tehdit ve uyarıdır: Onlar dünyada yiyip içseler, lezzetlerden faydalansalar ve taatlerden gafil kalsalar dahi şüphesiz suçlu günahkârlardır ve günahkârların hak ettiği cezayı hak etmektedirler. Bütün lezzetler ellerinden çıkıp kesilecek, vebali ve sorumluluğu ise boyunlarında kalacaktır. Onların cürümlerinden biri de ibadetlerin en şereflisi olan namazla emrolunduklarında ve kendilerine: {ارْكَعُوا} “Rükû edin!” denildiğinde bundan kaçınmalarıdır.
13896. Metin
فأي إجرام فوق هذا؟ وأي تكذيب يزيد على هذا؟ "
Bundan daha büyük hangi cürüm olabilir? Bundan daha ileri hangi yalanlama bulunabilir?!
13897. Metin
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} ومن الويل عليهم أنهم تنسد عليهم أبواب التوفيق، ويحرمون كل خير، فإنهم إذا كذبوا هذا القرآن الكريم، الذي هو أعلى مراتب الصدق واليقين على الإطلاق.
{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Onların çekeceği felaketlerden biri de başarı ve tevfik kapılarının yüzlerine kapanması ve her türlü hayırdan mahrum kalmalarıdır. Zira onlar doğruluğun ve yakinin mutlak anlamda en yüce mertebesi olan bu Kerîm Kur'an'ı yalanladıklarına göre;
13898. Metin
{فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ} أبالباطل الذي هو كاسمه، لا يقوم عليه شبهة فضلا عن الدليل؟ أم بكلام كل مشرك كذاب أفاك مبين؟.
{فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ} “artık ondan sonra hangi söze inanacaklar?” Adı üstünde bâtıl olan, delil bir yana dursun bir şüphenin bile tutunamayacağı bâtıl bir söze mi? Yoksa her müşrik, yalancı ve apaçık iftiracının sözüne mi inanacaklar?
13899. Metin
فليس بعد النور المبين إلا دياجى الظلمات، ولا بعد الصدق الذي قامت الأدلة والبراهين على صدقه إلا الكذب الصراح والإفك المبين (١) ، الذي لا يليق إلا بمن يناسبه.
Apaçık nurdan sonra zifiri karanlıklardan başka bir şey yoktur; doğruluğuna kesin delil ve bürhanların şahitlik ettiği sıdktan sonra ise ancak apaçık yalan ve apaçık iftira vardır ki bu da ancak kendine yaraşan kimselere layıktır.
13900. Metin
فتبا لهم ما أعماهم! وويحا لهم ما أخسرهم وأشقاهم!
Yazıklar olsun onlara, ne kadar da kördürler! Vah onlara, ne kadar hüsranda ve ne kadar bedbahttırlar!
13901. Metin
نسأل الله العفو والعافية [إنه جواد كريم. تمت] .
Allah'tan af ve afiyet dileriz. [Şüphesiz O, cömerttir, kerem sahibidir. Tamamlandı.]1