13903. Metin
وهي مكية
Nebe' Suresi. Mekkîdir (Mekke döneminde inmiştir).
13904. Metin
{١ - ٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ * الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ * كَلا سَيَعْلَمُونَ * ثُمَّ كَلا سَيَعْلَمُونَ} .
{1-5} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ * الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ * كَلا سَيَعْلَمُونَ * ثُمَّ كَلا سَيَعْلَمُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Neyi soruşturup duruyorlar? O büyük haberi mi? Ki onlar onda anlaşmazlığa düşmektedirler. Hayır! Yakında bilecekler! Yine hayır! Yakında bilecekler!”
13905. Metin
أي: عن أي شيء يتساءل المكذبون بآيات الله؟ ثم بين ما يتساءلون عنه فقال: {عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ} أي: عن الخبر العظيم الذي طال فيه نزاعهم، وانتشر فيه خلافهم على وجه التكذيب والاستبعاد، وهو النبأ الذي لا يقبل الشك ولا يدخله الريب، ولكن المكذبون بلقاء ربهم لا يؤمنون، ولو جاءتهم كل آية حتى يروا العذاب الأليم.
Yani Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar neyi soruşturup duruyorlar? Sonra hakkında soru sordukları şeyi beyan ederek şöyle buyurmuştur: {عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ} “O büyük haberi mi? Ki onlar onda anlaşmazlığa düşmektedirler.” Yani yalanlama ve akıldan uzak görme yoluyla aralarındaki çekişmenin uzadığı ve ihtilafın yayıldığı o büyük haberi mi? Hâlbuki o haber hiçbir şüphe kabul etmeyen ve içine tereddüt girmeyen kesin bir haberdir. Fakat Rablerine kavuşmayı yalanlayanlar, kendilerine bütün ayetler gelse dahi o can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler.
13906. Metin
ولهذا قال: {كَلا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلا سَيَعْلَمُونَ} أي: سيعلمون إذا نزل بهم العذاب ما كانوا به يكذبون، حين يدعون إلى نار جهنم دعا، ويقال لهم: {هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ}
Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: {كَلا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلا سَيَعْلَمُونَ} “Hayır! Yakında bilecekler! Yine hayır! Yakında bilecekler!” Yani azap başlarına indiğinde, cehennem ateşine itilip kakılarak sürüklendiklerinde ve kendilerine: {هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” denildiği vakit, yalanladıkları şeyin hakikatini mutlaka bileceklerdir.
13907. Metin
ثم بين ١ تعالى النعم والأدلة الدالة على صدق ما أخبرت ٢ به الرسل فقال:
Sonra [Allah] Teâlâ, elçilerin haber verdiği 2 şeylerin doğruluğuna delalet eden delilleri ve nimetleri açıklayarak 1 şöyle buyurdu:
13908. Metin
{٦ - ١٦} {أَلَمْ نَجْعَلِ الأرْضَ مِهَادًا * وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا * وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا * وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا * وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا * وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا * وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا * وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا * وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا * لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا * وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا}
{6-16} {أَلَمْ نَجْعَلِ الأرْضَ مِهَادًا * وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا * وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا * وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا * وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا * وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا * وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا * وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا * وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا * لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا * وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا} “Yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı? Sizi çiftler hâlinde yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de bir geçim vakti kıldık. Üstünüze yedi sağlam (gök) bina ettik. Parladıkça parlayan bir kandil (güneş) astık. Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl dökülen sular indirdik; onunla taneler, bitkiler ve sarmaş dolaş olmuş yemyeşil bahçeler çıkaralım diye...”
13909. Metin
أي: أما أنعمنا عليكم بنعم جليلة، فجعلنا لكم {الأرْضَ مِهَادًا} أي: ممهدة مهيأة (١) لكم ولمصالحكم، من الحروث والمساكن والسبل.
Yani ekim dikim, yerleşim yerleri ve yollar gibi menfaatleriniz için {الأرْضَ مِهَادًا} “yeryüzünü bir döşek” —yani sizin için hazırlanmış ve boyun eğdirilmiş bir beşik— kılarak size yüce nimetler bahşetmedik mi?
13910. Metin
{وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا} تمسك الأرض لئلا تضطرب بكم وتميد.
Sizinle birlikte sarsılıp çalkalanmasın diye yeri tutan {وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا} “dağları da birer kazık (yapmadık mı?)”
13911. Metin
{وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا} أي: ذكورا وإناثا من جنس واحد، ليسكن كل منهما إلى الآخر، فتكون (٢) المودة والرحمة، وتنشأ عنهما الذرية، وفي ضمن هذا الامتنان، بلذة المنكح.
{وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا} “Sizi çiftler hâlinde yarattık.” Yani birbirleriyle huzur bulsunlar, aralarında sevgi ve merhamet oluşsun ve kendilerinden nesiller türesin diye kendi cinsinizden erkekler ve kadınlar olarak yarattık. Bu lütfun zikrinde evliliğin lezzetine de işaret vardır.
13912. Metin
{وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا} أي: راحة لكم، وقطعا لأشغالكم، التي متى تمادت بكم أضرت بأبدانكم، فجعل الله الليل والنوم يغشى الناس لتنقطع (٣) حركاتهم الضارة، وتحصل راحتهم النافعة.
{وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا} “Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” Yani sizin için bir istirahat ve sürekli devam ettiği takdirde bedenlerinize zarar verecek meşgalelerinizden bir kesinti kıldık. Allah geceyi ve uykuyu insanları bürüyecek şekilde var etti ki bedenlerine zarar veren yorucu hareketleri dursun ve kendilerine faydalı olan istirahatleri gerçekleşsin.
13913. Metin
{وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا} أي: سبع سموات، في غاية القوة، والصلابة والشدة، وقد أمسكها الله بقدرته، وجعلها سقفا للأرض، فيها عدة منافع لهم، ولهذا ذكر من منافعها الشمس فقال: {وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا} نبه بالسراج على النعمة بنورها، الذي صار كالضرورة للخلق، وبالوهاج الذي فيه الحرارة على حرارتها وما فيها من المصالح (٤) .
{وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا} “Üstünüze yedi sağlam bina ettik.” Yani son derece güçlü, sağlam ve muhkem yedi kat gök yarattık. Allah onları kudretiyle tutmuş, yeryüzü için bir tavan kılmıştır ki onda insanlar için pek çok menfaat vardır. Bundan ötürü o menfaatlerden güneşi zikrederek şöyle buyurdu: {وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا} “Parladıkça parlayan bir kandil astık.” 'Kandil' (sirâc) ile yaratılmışlar için zaruri bir ihtiyaç hâline gelen ışığındaki nimete; 'parlayıp alev saçan' (vehhâc) ile de sıcaklığına ve onda bulunan menfaat ve olgunlaşma faydalarına dikkat çekmiştir.
13914. Metin
{وَأَنزلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ} أي: السحاب {مَاءً ثَجَّاجًا} أي: كثيرا جدا.
{وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ} “Sıkışan bulutlardan indirdik:” {مَاءً ثَجَّاجًا} “şarıl şarıl, bolca dökülen bir su...”
13915. Metin
{لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا} من بر وشعير وذرة وأرز، وغير ذلك مما يأكله الآدميون.
{لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا} “Onunla taneler çıkaralım diye...” Buğday, arpa, mısır, pirinç ve insanoğlunun yediği diğer tahıllar gibi...
13916. Metin
{وَنَبَاتًا} يشمل سائر النبات، الذي جعله الله قوتا لمواشيهم.
{وَنَبَاتًا} “ve bitkiler...” Bu, Allah'ın hayvanlarına azık kıldığı bütün otları ve bitkileri kapsar.
13917. Metin
{وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا} أي: بساتين ملتفة، فيها من جميع أصناف الفواكه اللذيذة.
{وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا} “ve sarmaş dolaş olmuş bağlar ve bahçeler...” Yani; içinde her türlü lezzetli meyvenin bulunduğu, [ağaçları] birbirine sarmaş dolaş olmuş bahçeler.
13918. Metin
فالذي أنعم عليكم بهذه النعم العظيمة (١) ، التي لا يقدر قدرها، ولا يحصى عددها، كيف [تكفرون به و] تكذبون ما أخبركم به من البعث والنشور؟! أم كيف تستعينون بنعمه على معاصيه وتجحدونها؟ "
Kadrine paha biçilemeyen ve sayısı sayılamayan bu yüce nimetleri size bahşeden Allah'ı nasıl [inkâr eder ve] O'nun size haber verdiği yeniden diriliş ve toplanmayı yalanlarsınız?! Yahut O'nun nimetlerini O'na isyan etmekte nasıl kullanır ve bu nimetleri inkâr edersiniz?!
13920. Metin
{١٧ - ٣٠} {إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا * يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا * وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَابًا * وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا * إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا * لِلطَّاغِينَ مَآبًا * لابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا * لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلا شَرَابًا * إِلا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا * جَزَاءً وِفَاقًا * إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَابًا * وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا * وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا * فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلا عَذَابًا} .
{17-30} {إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا * يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا * وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَابًا * وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا * إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا * لِلطَّاغِينَ مَآبًا * لابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا * لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلا شَرَابًا * إِلا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا * جَزَاءً وِفَاقًا * إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَابًا * وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا * وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا * فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلا عَذَابًا} “Şüphesiz hüküm günü (yevm-i fasl) belirlenmiş bir vakittir. O gün Sûr'a üflenir de bölük bölük gelirsiniz. Gök açılır da kapı kapı olur. Dağlar yürütülür de serap hâline gelir. Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir; azgınlar için bir barınaktır. Orada çağlar boyu kalırlar. Orada ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar; sadece kaynar su ve irin tadarlar. (Yaptıklarına) tam uygun bir karşılık olarak! Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı ve ayetlerimizi yalanladıkça yalanlıyorlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp kaydetmişizdir. Artık tadın! Size azaptan başka bir şey asla artırmayacağız!”
13921. Metin
ذكر تعالى ما يكون في يوم القيامة الذي يتساءل عنه المكذبون، ويجحده المعاندون، أنه يوم عظيم، وأن الله جعله {مِيقَاتًا} للخلق.
Yüce Allah, yalanlayıcıların hakkında soru sorduğu ve inatçı kâfirlerin inkâr ettiği kıyamet gününde neler olacağını zikretmiştir: O azametli bir gündür ve Allah onu yaratılmışlar için {مِيقَاتًا} “belirlenmiş bir vakit” kılmıştır.
13922. Metin
{يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا} ويجري فيه من الزعازع والقلاقل ما يشيب له الوليد، وتنزعج له القلوب، فتسير الجبال، حتى تكون كالهباء المبثوث، وتشقق (٢) السماء حتى تكون أبوابا، ويفصل الله بين الخلائق بحكمه الذي لا يجور، وتوقد نار جهنم التي أرصدها الله وأعدها للطاغين، وجعلها مثوى لهم ومآبا، وأنهم يلبثون فيها أحقابا كثيرة و {الحقب} على ما قاله كثير من المفسرين: ثمانون سنة.
{يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا} “Sûr'a üflenir de bölük bölük gelirsiniz.” O gün çocukları ihtiyarlatan, kalpleri dehşete düşüren sarsıntılar ve kıyamet hâlleri cereyan eder: Dağlar yürütülür, öyle ki saçılmış toz zerreleri gibi olur; gök yarılıp kapı kapı hâle gelir; Allah yarattıkları arasında asla zulmetmeyen adil hükmüyle hükmeder. Allah'ın azgınlar için hazırlayıp gözetleme yeri kıldığı, onlara ebedî barınak yaptığı cehennem ateşi alevlendirilir. Onlar orada sayısız devirler (ahkâb) boyunca kalırlar. Müfessirlerin çoğunun beyanına göre bir 'hukub' seksen yıldır.
13923. Metin
وهم إذا وردوها (٣) {لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلا شَرَابًا} أي: لا ما يبرد جلودهم، ولا ما يدفع ظمأهم.
Onlar oraya girdiklerinde {لا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلا شَرَابًا} “orada ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar;” yani ne derilerini serinletecek bir serinlik ne de susuzluklarını giderecek bir meşrubat bulabilirler.
13924. Metin
{إِلا حَمِيمًا} أي: ماء حارا، يشوي وجوههم، ويقطع أمعاءهم، {وَغَسَّاقًا} وهو: صديد أهل النار، الذي هو في غاية النتن، وكراهة المذاق، وإنما استحقوا هذه العقوبات الفظيعة جزاء لهم ووفاقا على ما عملوا من الأعمال الموصلة إليها، لم يظلمهم الله، ولكن ظلموا أنفسهم، ولهذا ذكر أعمالهم، التي استحقوا بها هذا الجزاء، فقال: {إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَابًا} أي: لا يؤمنون بالبعث، ولا أن الله يجازي الخلق بالخير والشر، فلذلك أهملوا العمل للآخرة.
Tadacakları sadece {إِلا حَمِيمًا} “kaynar su” —yani yüzlerini kavuran ve bağırsaklarını parçalayan kaynar bir su— {وَغَسَّاقًا} “ve irindir;” o da cehennem ehlinin son derece pis kokulu ve iğrenç tatlı irinidir. Bu korkunç cezaları, kendilerini buraya ulaştıran amellerine tam bir karşılık ve uygun bir ceza olarak hak etmişlerdir. Allah onlara asla zulmetmemiştir; lâkin onlar kendi nefislerine zulmetmişlerdir. Bundan ötürü bu cezayı hak etmelerine sebep olan amellerini zikrederek şöyle buyurmuştur: {إِنَّهُمْ كَانُوا لا يَرْجُونَ حِسَابًا} “Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.” Yani dirilişe ve Allah'ın mahlûkatı hayır ve şerle hesaba çekeceğine inanmıyorlardı; bu sebeple ahiret için amel etmeyi ihmal ettiler.
13925. Metin
{وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا} أي: كذبوا بها تكذيبا واضحا صريحا وجاءتهم البينات فعاندوها.
{وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا} “Ve ayetlerimizi yalanladıkça yalanlıyorlardı.” Yani açık ve kesin bir şekilde yalanladılar; kendilerine apaçık deliller geldiğinde onlara karşı inat gösterdiler.
13926. Metin
{وَكُلَّ شَيْءٍ} من قليل وكثير، وخير وشر {أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا} أي: كتبناه (٤) في اللوح المحفوظ، فلا يخشى المجرمون أنا عذبناهم بذنوب لم يعملوها، ولا يحسبوا أنه يضيع من أعمالهم شيء، أو ينسى منها مثقال ذرة، كما قال تعالى: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا}
Az veya çok, hayır veya şer {وَكُلَّ شَيْءٍ} “her şeyi” {أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا} “bir kitapta sayıp kaydetmişizdir.” Yani Levh-i Mahfûz'da yazdık. Suçlu günahkârlar işlemedikleri günahlardan ötürü kendilerine azap edeceğimizden korkmasınlar; amellerinden zerre kadar bir şeyin zayi olacağını veya unutulacağını da sanmasınlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} “Kitap ortaya konmuştur; suçluların onda yazılı olanlardan dehşetle korktuklarını görürsün. 'Vay hâlimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!' derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır; Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”
13927. Metin
{فَذُوقُوا} أيها المكذبون هذا العذاب الأليم والخزي الدائم {فَلَنْ نزيدَكُمْ إِلا عَذَابًا} وكل وقت وحين يزداد عذابهم [وهذه الآية أشد الآيات في شدة عذاب أهل النار أجارنا الله منها] .
[Ey] yalanlayanlar! {فَذُوقُوا} “Tadın bakalım!” bu elem verici azabı ve daimi rüsvalığı! {فَلَنْ نزيدَكُمْ إِلا عَذَابًا} “Artık size azaptan başka bir şeyi asla artırmayacağız.” Her an ve her vakit onların azabı artacaktır. [Bu ayet, cehennem ehlinin azabının şiddeti hususunda en şiddetli ayettir; Allah bizi ondan muhafaza buyursun].
13928. Metin
{٣١ - ٣٦} {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا * حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا * وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا * وَكَأْسًا دِهَاقًا * لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا كِذَّابًا * جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا} .
{31-36} {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا * حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا * وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا * وَكَأْسًا دِهَاقًا * لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا كِذَّابًا * جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا} “Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş ve başarı (mefâz) vardır: Bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt dilberler ve dopdolu kadehler... Orada ne boş bir söz ne de bir yalan işitirler. Rabbinden bir karşılık, bol ve tastamam bir ihsan olarak!”
13929. Metin
لما ذكر حال المجرمين ذكر مآل المتقين فقال: {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا} أي: (١) الذين اتقوا سخط ربهم، بالتمسك بطاعته، والانكفاف عما يكرهه (٢) فلهم مفاز ومنجي، وبعد عن النار. وفي ذلك المفاز لهم {حَدَائِقَ} وهي البساتين الجامعة لأصناف الأشجار الزاهية، في الثمار التي تتفجر بين خلالها الأنهار، وخص الأعناب لشرفها وكثرتها في تلك الحدائق.
Suçlu günahkârların durumunu zikrettikten sonra takva sahiplerinin akıbetini zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا} “Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş vardır.” Yani Rablerine taate sarılmak ve O'nun hoşnut olmadığı şeylerden sakınmak suretiyle Rablerinin gazabından korunanlar için bir kurtuluş, necat ve ateşten uzaklık vardır. Bu kurtuluş yurdunda onlar için {حَدَائِقَ} “bahçeler” vardır ki aralarından ırmaklar fışkıran türlü meyveli göz alıcı ağaçları toplayan bağ ve bahçelerdir. Şerefinden ve o bahçelerdeki bolluğundan ötürü üzüm bağlarını (a'nâb) özellikle zikretmiştir.
13930. Metin
ولهم فيها زوجات على مطالب النفوس {كَوَاعِبَ} وهي: النواهد اللاتي لم تتكسر ثديهن من شبابهن، وقوتهن ونضارتهن (٣) .
Onlar için orada nefislerin arzulayacağı şekilde eşler vardır: {كَوَاعِبَ} “Göğüsleri tomurcuklanmış dilberler...” Bunlar gençlikleri, kuvvetleri ve tazeliklerinden ötürü göğüsleri henüz tomurcuklanmış, diri ve dinç dilberlerdir.
13931. Metin
{والأتْرَاب} اللاتي على سن واحد متقارب، ومن عادة الأتراب أن يكن متآلفات متعاشرات، وذلك السن الذي هن فيه ثلاث وثلاثون سنة، في أعدل سن الشباب (٤) .
{والأتْرَاب} “Yaşıtlar...” Yani yaşları birbirine denk veya çok yakın olanlar demektir. Yaşıtların âdeti birbiriyle kaynaşmak ve güzelce geçinmektir. Onların bulunduğu yaş otuz üç yaştır ki bu gençliğin en mutedil ve en güzel çağıdır.
13932. Metin
{وَكَأْسًا دِهَاقًا} أي: مملوءة من رحيق، لذة للشاربين، {لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا} أي: كلاما لا فائدة فيه {وَلا كِذَّابًا} أي: إثما.
{وَكَأْسًا دِهَاقًا} “Ve dopdolu kadehler...” Yani içenlere lezzet veren cennet içeceğiyle (rahîk) dopdolu kadehler... {لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا} “Orada boş bir söz işitmezler;” yani hiçbir faydası olmayan lafları, {وَلا كِذَّابًا} “ne de bir yalanı...” Yani günah ve yalan sözleri işitmezler.
13933. Metin
كما قال تعالى: {لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا تَأْثِيمًا إِلا قِيلا سَلامًا سَلامًا}
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلا تَأْثِيمًا إِلا قِيلا سَلامًا سَلامًا} “Orada ne boş bir söz ne de günaha sokan bir laf işitirler; sadece «Selâm, selâm!» sözünü işitirler.”
13934. Metin
وإنما أعطاهم الله هذا الثواب الجزيل [من فضله وإحسانه] . {جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ} لهم {عَطَاءً حِسَابًا} أي: بسبب أعمالهم التي وفقهم الله لها، وجعلها ثمنا لجنته ونعيمها (١) .
Allah bu bol mükâfatı onlara [lütuf ve ihsanından] vermiştir: {جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir karşılık,” {عَطَاءً حِسَابًا} “bol ve tastamam bir ihsan olarak!” Yani Allah'ın onları muvaffak kıldığı ve cennetiyle nimetlerine bir vesile/bedel yaptığı amelleri sebebiyle...
13936. Metin
{٣٧ - ٤٠} {رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا * يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لا يَتَكَلَّمُونَ إِلا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا * ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا * إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا} .
{37-40} {رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا * يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لا يَتَكَلَّمُونَ إِلا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا * ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا * إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا} “O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir; Rahmân'dır! O'na karşı bir hitapta bulunmaya güç yetiremezler. Ruh'un ve meleklerin saf saf duracağı o gün; Rahmân'ın izin verdiği ve doğru söz söyleyen kimseden başkası konuşamaz. İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar! Şüphesiz biz sizi yakın bir azap ile uyardık; o gün insan ellerinin önden ne takdim ettiğine bakar ve kâfir de: 'Ah ne olurdu, keşke ben toprak olsaydım!' der.”
13937. Metin
أي: الذي أعطاهم هذه العطايا هو ربهم {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} الذي خلقها ودبرها {الرَّحْمَنِ} الذي رحمته وسعت كل شيء، فرباهم ورحمهم، ولطف بهم، حتى أدركوا ما أدركوا.
Yani onlara bu bağışları ihsan eden Zat, onların Rabbi olan {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “göklerin ve yerin Rabbidir;” ki onları yaratmış ve tedbir etmiştir. O, rahmeti her şeyi kuşatan {الرَّحْمَنِ} “Rahmân'dır;” onları terbiye edip merhamet buyurmuş, kendilerine lütufta bulunmuş ve nihayet bu ulaştıkları makamlara eriştirmiştir.
13938. Metin
ثم ذكر عظمته وملكه العظيم يوم القيامة، وأن جميع الخلق كلهم ذلك اليوم ساكتون لا يتكلمون و {لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا} إلا من أذن له الرحمن وقال صوابا، فلا يتكلم أحد إلا بهذين الشرطين: أن يأذن الله له في الكلام، وأن يكون ما تكلم به صوابا، لأن {ذَلِكَ الْيَوْمُ} هو {الْحَقُّ} الذي لا يروج فيه الباطل، ولا ينفع فيه الكذب، وفي ذلك اليوم {يَقُومُ الرُّوحُ} وهو جبريل ﵇، الذي هو أشرف الملائكة (٢) {وَالْمَلائِكَةُ} [أيضا يقوم الجميع] {صَفًّا} خاضعين لله {لا يَتَكَلَّمُونَ} إلا بما أذن لهم الله به (٣) .
Sonra kıyamet günündeki azametini ve yüce mülkünü zikretti: O gün bütün mahlûkat suskun kalır, konuşamazlar ve {لا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا} “O'na karşı bir hitapta bulunmaya güç yetiremezler;” ancak Rahmân'ın izin verdiği ve doğru söyleyen kimse müstesnadır. Dolayısıyla hiç kimse şu iki şart olmaksızın konuşamaz: Allah'ın ona konuşma izni vermesi ve konuştuğu sözün hak ve doğru olması... Zira {ذَلِكَ الْيَوْمُ} o gün {الْحَقُّ} “hak gündür;” onda hiçbir bâtıl geçerlilik kazanamaz ve yalan hiçbir fayda vermez. O gün meleklerin en şereflisi olan Cebrail (a.s.) yani {يَقُومُ الرُّوحُ} “Ruh kalkar” ve [bütün] {وَالْمَلائِكَةُ} “melekler de” Allah'a boyun eğerek {صَفًّا} “saf saf dururlar;” Allah'ın kendilerine izin verdiği şeyler dışında {لا يَتَكَلَّمُونَ} “konuşamazlar.”
13939. Metin
فلما رغب ورهب، وبشر وأنذر، قال: {فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا} أي: عملا وقدم صدق يرجع إليه يوم القيامة.
Rabbimiz mükâfata teşvik edip cezayla korkuttuktan, müjdeleyip uyardıktan sonra şöyle buyurdu: {فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا} “Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar!” Yani kıyamet gününde kendisine döneceği salih bir amel ve doğruluk makamı edinir.
13940. Metin
{إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا} لأنه قد أزف مقبلا وكل ما هو آت فهو قريب.
{إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا} “Şüphesiz biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” Çünkü o yaklaşmış ve gelmektedir; gelecek olan her şey ise yakındır.
13941. Metin
{يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ} أي: هذا الذي يهمه ويفزع إليه، فلينظر في هذه الدنيا إليه (٤) ، كما قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} الآيات.
{يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ} “O gün insan ellerinin önden ne takdim ettiğine bakar.” Yani onu asıl ilgilendiren ve endişelendiren şey budur; öyleyse bu dünyada iken karar yurduna ne takdim ettiğine baksın! Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına bir baksın! Allah'tan korkun; çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
13942. Metin
فإن وجد خيرا فليحمد الله، وإن وجد غير ذلك فلا يلومن إلا نفسه، ولهذا كان الكفار يتمنون الموت من شدة الحسرة والندم.
Şayet hayır bulursa Allah'a hamdetsin; bundan başkasını bulursa ancak kendi nefsini kınasın! İşte bundan dolayı kâfirler şiddetli hasret ve pişmanlıktan ötürü yok olup gitmeyi ve ölmeyi temenni ederler.
13943. Metin
نسأل الله أن يعافينا من الكفر والشر كله، إنه جواد كريم.
Allah'tan bizi küfürden ve her türlü şerden muhafaza etmesini dileriz; şüphesiz O, cömerttir, Kerîm'dir.
13944. Metin
تم تفسير سورة عم، والحمد لله رب العالمين
Nebe' (Amme) Suresi'nin tefsiri tamamlandı; Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.