13981. Metin
وهي مكية
Abese Suresi. Mekkîdir (Mekke döneminde inmiştir).
13982. Metin
{١ - ١٠} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ عَبَسَ وَتَوَلَّى * أَنْ جَاءَهُ الأعْمَى * وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى * أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى * أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى * فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى * وَمَا عَلَيْكَ أَلا يَزَّكَّى * وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى * وَهُوَ يَخْشَى * فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} .
{1-10} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ عَبَسَ وَتَوَلَّى * أَنْ جَاءَهُ الأعْمَى * وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى * أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى * أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى * فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى * وَمَا عَلَيْكَ أَلا يَزَّكَّى * وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى * وَهُوَ يَخْشَى * فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. (Peygamber) yüzünü ekşitti ve arkasını döndü; yanına o âmâ geldi diye. Nereden bileceksin, belki o arınacaktı? Yahut öğüt alacaktı da o öğüt kendisine fayda verecekti? Kendini (öğüde) muhtaç hissetmeyene gelince; sen ona yöneliyorsun. Hâlbuki onun arınmamasından sana ne! Fakat koşarak sana gelen, üstelik (Allah'tan) korkarak gelen kimseyi ise sen bırakıp oyalanıyorsun!”
13983. Metin
وسبب نزول هذه الآيات الكريمات، أنه جاء رجل من المؤمنين أعمى يسأل النبي صلى الله عليه ويتعلم منه.
Bu kerîm ayetlerin nüzul sebebi şudur: Müminlerden âmâ bir zat Peygamber'e (s.a.v.) gelip soru sormak ve ondan ilim öğrenmek istedi.
13984. Metin
وجاءه رجل من الأغنياء، وكان ﷺ حريصا على هداية الخلق، فمال ﷺ [وأصغى] إلى الغني، وصد عن الأعمى الفقير، رجاء لهداية ذلك الغني، وطمعا في تزكيته، فعاتبه الله بهذا العتاب اللطيف، فقال: {عَبَسَ} [أي:] في وجهه {وَتَوَلَّى} في بدنه، لأجل مجيء الأعمى له، ثم ذكر الفائدة في الإقبال عليه، فقال: {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ} أي: الأعمى {يَزَّكَّى} أي: يتطهر عن الأخلاق الرذيلة، ويتصف بالأخلاق الجميلة؟
Aynı anda zenginlerden bir adam da geldi. Peygamber (s.a.v.) insanların hidayetine çok düşkün olduğundan, o zenginin hidayete ermesini umarak ve arınmasını temenni ederek ona yönelip [kulak verdi], fakir ve âmâ olan zattan ise yüz çevirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Peygamber'ini bu latif sitemle uyararak şöyle buyurdu: {عَبَسَ} “Yüzünü ekşitti” [yani] çehresini astı {وَتَوَلَّى} “ve arkasını döndü;” o âmâ yanına geldi diye... Sonra âmâya yönelmenin faydasını zikrederek şöyle buyurdu: {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى} “Nereden bileceksin, belki o arınacaktı?” Yani belki de o âmâ kötü ahlaktan temizlenecek ve güzel ahlakla bezenecekti?
13985. Metin
{أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى} أي: يتذكر ما ينفعه، فيعمل (١) بتلك الذكرى.
{أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى} “Yahut öğüt alacaktı da o öğüt kendisine fayda verecekti?” Yani kendisine fayda veren şeyleri hatırlayacak ve bu öğütle amel edip faydalanacaktı.
13987. Metin
وهذه فائدة كبيرة، هي المقصودة من بعثة الرسل، ووعظ الوعاظ، وتذكير المذكرين، فإقبالك على من جاء بنفسه مفتقرا لذلك منك (٢) ، هو الأليق الواجب، وأما تصديك وتعرضك للغني المستغني الذي لا يسأل ولا يستفتي لعدم رغبته في الخير، مع تركك من هو أهم منه، فإنه لا ينبغي لك، فإنه ليس عليك أن لا يزكى، فلو لم يتزك، فلست بمحاسب على ما عمله من الشر.
Bu ise peygamberlerin gönderilmesinde, vaizlerin vaazında ve nasihatçilerin hatırlatmasında hedeflenen en büyük gayedir. Kendiliğinden gelip buna muhtaç olduğunu hissettiren kimseye yönelmen en uygun ve gerekli olan tavırdır. Hayra rağbeti olmadığı için soru sormayan, fetva istemeyen ve kendisini müstağni gören zengine yönelip ondan daha mühim olanı terk etmen ise sana yakışmaz. Zira onun arınmamasından sen sorumlu değilsin; o arınmasa bile onun işleyeceği kötülüklerden sen hesaba çekilmeyeceksin.
13988. Metin
فدل هذا على القاعدة المشهورة، أنه: " لا يترك أمر معلوم لأمر موهوم، ولا مصلحة متحققة لمصلحة متوهمة " وأنه ينبغي الإقبال على طالب العلم، المفتقر إليه، الحريص عليه أزيد من غيره.
Bu durum şu meşhur kaideye delalet etmektedir: "Kesin olarak bilinen bir husus, vehmedilen bir husus uğruna terk edilmez; gerçekleşmiş bir maslahat da vehmî bir maslahat uğruna feda edilmez." Ayrıca ilim talep eden, ona muhtaç olan ve ona hırsla istekli bulunan kimseye diğerlerinden daha fazla yönelmek gerektiğine de [delalet eder].
13989. Metin
{١١ - ٣٢} {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ * مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ * بِأَيْدِي سَفَرَةٍ * كِرَامٍ بَرَرَةٍ * قُتِلَ الإنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ * مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ * مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ * ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ * ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ * ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ * كَلا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ * فَلْيَنْظُرِ الإنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ * أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا * ثُمَّ شَقَقْنَا الأرْضَ شَقًّا * فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا * وَعِنَبًا وَقَضْبًا * وَزَيْتُونًا وَنَخْلا * وَحَدَائِقَ غُلْبًا * وَفَاكِهَةً وَأَبًّا * مَتَاعًا لَكُمْ وَلأنْعَامِكُمْ} .
{11-32} {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ * مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ * بِأَيْدِي سَفَرَةٍ * كِرَامٍ بَرَرَةٍ * قُتِلَ الإنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ * مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ * مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ * ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ * ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ * ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ * كَلا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ * فَلْيَنْظُرِ الإنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ * أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا * ثُمَّ شَقَقْنَا الأرْضَ شَقًّا * فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا * وَعِنَبًا وَقَضْبًا * وَزَيْتُونًا وَنَخْلا * وَحَدَائِقَ غُلْبًا * وَفَاكِهَةً وَأَبًّا * مَتَاعًا لَكُمْ وَلأنْعَامِكُمْ} “Hayır! Şüphesiz bu (ayetler) bir öğüttür. Artık dileyen ondan öğüt alır. O, çok değerli sahifelerdedir; yüceltilmiş, tertemiz kılınmış sahifelerde... Saygıdeğer, itaatkâr kâtip meleklerin ellerindedir. Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla nutfeden yarattı da onu ölçüp biçti. Sonra yolu ona kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu. Sonra dilediği vakit onu yeniden diriltecektir. Hayır! Doğrusu o, Allah'ın kendisine emrettiğini tam olarak yerine getirmedi. İnsan yediği yiyeceğe bir baksın! Biz suyu bol bol döktük. Sonra toprağı göz göz yardık. Böylece orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar bitirdik; sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için!”
13990. Metin
يقول تعالى: {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ} أي: حقا إن هذه الموعظة تذكرة من الله، يذكر بها عباده، ويبين لهم في كتابه ما يحتاجون إليه، ويبين الرشد من الغي، فإذا تبين ذلك {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ} أي: عمل به، كقوله تعالى: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ}
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ} “Hayır! Şüphesiz bu bir öğüttür.” Yani hakikaten bu vaaz, Allah'tan bir hatırlatmadır; kullarına bununla öğüt verir, muhtaç oldukları şeyleri Kitabında açıklar, doğru yolu eğriden ayırt eder. Bu apaçık ortaya çıktıktan sonra {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ} “artık dileyen ondan öğüt alır;” yani onunla amel eder. Tıpkı Yüce Allah'ın şu buyruğu gibi: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin!”
13991. Metin
ثم ذكر محل هذه التذكرة وعظمها ورفع قدرها، فقال: {فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ مَرْفُوعَةٍ} القدر والرتبة {مُطَهَّرَةٍ} [من الآفاق و] عن أن تنالها أيدي الشياطين أو يسترقوها، بل هي {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ} وهم الملائكة [الذين هم] السفراء بين الله وبين عباده، {كِرَامٍ} أي: كثيري الخير والبركة، {بَرَرَةٍ} قلوبهم وأعمالهم.
Sonra bu öğüdün bulunduğu yeri, onun azametini ve yüce kadrini zikrederek şöyle buyurdu: Kadr ve rütbesi yüce olan {فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ مَرْفُوعَةٍ} “değerli ve yüceltilmiş sahifelerdedir;” şeytanların ellerinin uzanmasından ve hırsızlamalarından [ve her türlü kusurdan] {مُطَهَّرَةٍ} “tertemiz kılınmıştır.” Bilakis o, {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ} “elçi/kâtip meleklerin ellerindedir;” onlar Allah ile kulları arasındaki elçiler olan meleklerdir. {كِرَامٍ} “Saygıdeğerdirler;” yani hayır ve bereketleri pek çoktur; kalpleri ve amelleriyle {بَرَرَةٍ} “itaatkârdırlar.”
13992. Metin
وذلك كله حفظ من الله لكتابه، أن جعل السفراء فيه إلى الرسل الملائكة الكرام الأقوياء الأتقياء، ولم يجعل للشياطين عليه سبيلا وهذا مما يوجب الإيمان به وتلقيه بالقبول، ولكن مع هذا أبى الإنسان إلا كفورا، ولهذا قال تعالى: {قُتِلَ الإنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ} لنعمة الله وما أشد معاندته للحق بعدما تبين، وهو ما هو؟ هو من أضعف الأشياء، خلقه الله من ماء مهين، ثم قدر خلقه، وسواه بشرا سويا، وأتقن قواه الظاهرة والباطنة.
Bütün bunlar Allah'ın Kitabını korumasıdır; zira peygamberlere ulaştıran elçileri kerîm, güçlü ve muttaki melekler kılmış, şeytanlara ona ulaşacak hiçbir yol bırakmamıştır. Bu da ona inanmayı ve onu hüsnükabulle karşılamayı vacip kılar. Fakat buna rağmen insan nankörlükten geri durmamıştır. Bundan ötürü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {قُتِلَ الإنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ} “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” Allah'ın nimetine karşı ne nankördür ve hak apaçık ortaya çıktıktan sonra ona karşı inadı ne kadar da şiddetlidir! Hâlbuki o nedir ki? O varlıkların en zayıf olanlarındandır; Allah onu hakir bir sudan yaratmış, sonra yaratılışını ölçüp biçmiş, onu tastamam bir insan yapmış, zahirî ve bâtınî güçlerini muhkem kılmıştır.
13993. Metin
{ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} أي: يسر له الأسباب الدينية والدنيوية، وهداه السبيل، [وبينه] وامتحنه بالأمر والنهي، {ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ} أي: أكرمه بالدفن، ولم يجعله كسائر الحيوانات التي تكون جيفها على وجه الأرض، {ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ} أي: بعثه بعد موته للجزاء، فالله هو المنفرد بتدبير الإنسان وتصريفه بهذه التصاريف، لم يشاركه فيه مشارك، وهو -مع هذا- لا يقوم بما أمره الله، ولم يقض ما فرضه عليه، بل لا يزال مقصرا تحت الطلب.
{ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı.” Yani ona dinî ve dünyevî sebepleri kolaylaştırdı, ona yolu gösterdi, [açıkladı] ve emir ve yasaklarla onu imtihan etti. {ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ} “Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu.” Yani defnedilmekle ona ikramda bulundu, cesetleri yerin üstünde leş olarak kalan diğer hayvanlar gibi yapmadı. {ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ} “Sonra dilediği vakit onu diriltir.” Yani karşılığını vermek üzere ölümünden sonra onu diriltir. İnsanı tedbir eden ve bu merhalelerden geçiren tek varlık Allah'tır; bu hususta hiçbir ortak O'na ortak olmamıştır. İnsan ise buna rağmen Allah'ın kendisine emrettiğini yerine getirmemekte, farz kıldığı şeyleri hakkıyla ifa etmemekte, bilakis kusurlu ve noksan kalmaya devam etmektedir.
13994. Metin
ثم أرشده تعالى إلى النظر والتفكر في طعامه، وكيف وصل إليه بعدما تكررت عليه طبقات عديدة، ويسره له فقال: {فَلْيَنْظُرِ الإنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا} أي: أنزلنا المطر على الأرض بكثرة.
Sonra Yüce Allah insanı yiyeceğine bakıp tefekkür etmeye yöneltti; pek çok aşamadan geçtikten sonra nasıl kendisine ulaştığını ve Allah'ın bunu ona nasıl kolaylaştırdığını düşünmesi için şöyle buyurdu: {فَلْيَنْظُرِ الإنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ * أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا} “İnsan yediği yiyeceğe bir baksın! Biz suyu bol bol döktük.” Yani yeryüzüne bolca yağmur indirdik.
13995. Metin
{ثُمَّ شَقَقْنَا الأرْضَ} للنبات {شَقًّا فَأَنْبَتْنَا فِيهَا} أصنافا مصنفة من أنواع الأطعمة اللذيذة، والأقوات الشهية {حبًّا} وهذا شامل لسائر الحبوب على اختلاف أصنافها، {وَعِنَبًا وَقَضْبًا} وهو القت، {وَزَيْتُونًا وَنَخْلا} وخص هذه الأربعة لكثرة فوائدها ومنافعها.
Bitkiler çıksın diye {ثُمَّ شَقَقْنَا الأرْضَ شَقًّا} “sonra toprağı göz göz yardık;” {فَأَنْبَتْنَا فِيهَا} “böylece orada bitirdik:” türlü leziz yiyeceklerden ve enfes azıklardan {حَبًّا} “taneler...” Bu, çeşit çeşit bütün tahılları kapsar. {وَعِنَبًا وَقَضْبًا} “üzümler, yoncalar,” {وَزَيْتُونًا وَنَخْلا} “zeytinler ve hurmalıklar...” Fayda ve menfaatlerinin çokluğundan ötürü bu dördünü özellikle zikretmiştir.
13996. Metin
{وَحَدَائِقَ غُلْبًا} أي: بساتين فيها الأشجار الكثيرة الملتفة، {وَفَاكِهَةً وَأَبًّا} الفاكهة: ما يتفكه فيه الإنسان، من تين وعنب وخوخ ورمان، وغير ذلك.
{وَحَدَائِقَ غُلْبًا} “Ve sık ağaçlı bahçeler...” Yani bol ve birbirine sarılmış ağaçları olan gür bahçeler... {وَفَاكِهَةً وَأَبًّا} “meyveler ve otlaklar...” 'Fâkihe' insanın zevkle yediği incir, üzüm, şeftali, nar ve benzeri meyvelerdir.
13997. Metin
والأب: ما تأكله البهائم والأنعام، ولهذا قال: {مَتَاعًا لَكُمْ وَلأنْعَامِكُمْ} التي خلقها الله وسخرها لكم، فمن نظر في هذه النعم أوجب له ذلك شكر ربه، وبذل الجهد في الإنابة إليه، والإقبال على طاعته، والتصديق بأخباره.
'Ebb' ise hayvanların ve davarların yediği ot ve yemlerdir. Bundan ötürü: {مَتَاعًا لَكُمْ وَلأنْعَامِكُمْ} “Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için!” buyurmuştur ki o hayvanları Allah yaratmış ve sizin hizmetinize vermiştir. Bu nimetlere ibret nazarıyla bakan kimse için bu bakış; Rabbine şükretmeyi, O'na yönelmede var gücüyle gayret göstermeyi, taatine sarılmayı ve haberlerini tasdik etmeyi gerekli kılar.
13998. Metin
{٣٣ - ٤٢} {فَإِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ * يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ * ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ * تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ * أُولَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ} .
{33-42} {فَإِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ * يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ * ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ * تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ * أُولَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ} “Kulakları sağır eden o ses (es-Sâhha) geldiği zaman; o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar! O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır. O gün birtakım yüzler parıl parıldır; güler ve sevinir. O gün birtakım yüzlerin üzerinde de toz toprak vardır; onları bir karanlık kaplar. İşte onlar kâfirlerin, günaha batmışların ta kendileridir!”
13999. Metin
أي: إذا جاءت صيحة القيامة، التي تصخ لهولها الأسماع، وتنزعج لها الأفئدة يومئذ، مما يرى الناس من الأهوال وشدة الحاجة لسالف الأعمال.
Yani dehşetinden kulakları sağır eden, insanların gördüğü korkunç manzaralar ve geçmiş amellere duyulan şiddetli ihtiyaç sebebiyle kalpleri yerinden oynatan o kıyamet sayhası geldiği zaman...
14000. Metin
{يَفِرُّ الْمَرْءُ} من أعز الناس إليه، وأشفقهم لديه، {مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ} أي: زوجته {وَبَنِيهِ} وذلك لأنه {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} أي: قد شغلته نفسه، واهتم لفكاكها، ولم يكن له التفات إلى غيرها، فحينئذ ينقسم الخلق إلى فريقين: سعداء وأشقياء، فأما السعداء، فوجوههم [يومئذ] {مُسْفِرَةٌ} أي: قد ظهر فيها السرور والبهجة، من ما عرفوا من نجاتهم، وفوزهم بالنعيم، {ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ وَوُجُوهٌ} الأشقياء {يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ تَرْهَقُهَا} أي: تغشاها {قَتَرَةٌ} فهي سوداء مظلمة مدلهمة، قد أيست من كل خير، وعرفت شقاءها وهلاكها.
Kişi kendisine en aziz ve en şefkatli olan insanlardan {يَفِرُّ الْمَرْءُ} “kaçar:” {مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ} “kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden” {وَبَنِيهِ} “ve oğullarından...” Zira {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} “O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” Yani kendi nefsiyle meşgul olmuş, onun kurtuluşunun derdine düşmüştür ve başkasına dönecek hâli kalmamıştır. İşte o anda insanlar iki fırkaya ayrılır: Bahtiyarlar (saidler) ve bedbahtlar (şakiler). Bahtiyarlara gelince, onların yüzleri [o gün] {مُسْفِرَةٌ} “parıl parıldır;” kurtulduklarını ve nimetlere kavuştuklarını anladıkları için üzerlerinde sevinç ve neşe parıldar; {ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ} “güler ve sevinirler.” Bedbahtların {وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ} “yüzleri üzerinde ise o gün toz toprak vardır;” {تَرْهَقُهَا} “onları kaplar” {قَتَرَةٌ} “bir karanlık!” Kapkara, zifiri ve karanlıktır; her türlü hayırdan ümidini kesmiş, bedbahtlığını ve helakini kesin olarak anlamıştır.
14001. Metin
{أُولَئِكَ} الذين بهذا الوصف {هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ} أي: الذين كفروا بنعمة الله وكذبوا بآيات الله، وتجرأوا على محارمه.
Bu vasıftaki kimseler {أُولَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ} “İşte onlar kâfirlerin, günaha batmışların ta kendileridir!” Yani Allah'ın nimetine nankörlük edip O'nun ayetlerini yalanlayan ve haramlarına cüret eden kimselerdir.
14002. Metin
نسأل الله العفو والعافية إنه جواد كريم [والحمد لله رب العالمين] .
Allah'tan af ve afiyet dileriz; şüphesiz O Cömert'tir, Kerîm'dir. [Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.]