Mutaffifîn Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14045. Metin

وهي مكية

Mutaffifîn Suresi. Mekkîdir (Mekke döneminde inmiştir).

14046. Metin

{١ - ٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ * الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ * وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ * أَلا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ * لِيَوْمٍ عَظِيمٍ * يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} .

{1-6} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ * الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ * وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ * أَلا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ * لِيَوْمٍ عَظِيمٍ * يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ölçüde ve tartıda hile yapanların (mutaffifîn) vay hâline! Onlar ki insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam alırlar. Onlara ölçtükleri yahut tarttıkları zaman ise eksiltirler. Onlar o büyük gün için diriltileceklerini hiç sanmıyorlar mı? İnsanların Âlemlerin Rabbi için (huzuruna) kalkacağı gün!”

14047. Metin

{وَيْلٌ} كلمة عذاب، ووعيد (١) {لِلْمُطَفِّفِينَ}

{وَيْلٌ} bir azap ve tehdit kelimesidir; {لِلْمُطَفِّفِينَ} “ölçüde ve tartıda hile yapanlara...”

14048. Metin

وفسر الله المطففين بقوله (٢) {الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ} أي: أخذوا منهم وفاء عما ثبت لهم قبلهم {يَسْتَوْفُونَ} يستوفونه كاملا من غير نقص.

Allah hilekârları (mutaffifîn) şu buyruğuyla açıklamıştır: {الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ} “Onlar ki insanlardan ölçüp aldıkları zaman;” yani başkalarındaki haklarını tahsil ederken {يَسْتَوْفُونَ} “tam alırlar;” hiçbir eksik olmaksızın tastamam alırlar.

14049. Metin

{وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ} أي: إذا أعطوا الناس حقهم، الذي للناس (٣) عليهم بكيل أو وزن، {يُخْسِرُونَ} أي: ينقصونهم ذلك، إما بمكيال وميزان ناقصين، أو بعدم ملء المكيال والميزان، أو نحو ذلك. فهذا سرقة [لأموال] الناس (٤) ، وعدم إنصاف [لهم] منهم.

{وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ} “Onlara ölçtükleri yahut tarttıkları zaman ise;” yani insanlara ölçecekleri veya tartacakları haklarını verdikleri vakit {يُخْسِرُونَ} “eksiltirler;” ya eksik ölçek ve tartı aleti kullanarak yahut ölçeği ve teraziyi doldurmayarak veya benzeri yollarla onların haklarını noksan bırakırlar. Bu ise insanların [mallarını] çalmak ve onlara karşı insafsızlık etmektir.

14050. Metin

وإذا كان هذا الوعيد (٥) على الذين يبخسون الناس بالمكيال والميزان، فالذي يأخذ أموالهم قهرًا أو سرقة، أولى بهذا الوعيد من المطففين.

Eğer bu tehdit ölçü ve tartıda insanların hakkını eksiltenler hakkında ise; insanların mallarını zorla (gasp ile) yahut hırsızlıkla alan kimse bu tehdide mutaffifînden (ölçü tartı hilekârlarından) kat kat daha layıktır!

14051. Metin

ودلت الآية الكريمة، على أن الإنسان كما يأخذ من الناس الذي له، يجب عليه أن يعطيهم كل ما لهم من الأموال والمعاملات، بل يدخل في [عموم هذا] (٦) الحجج والمقالات، فإنه كما أن المتناظرين قد جرت العادة أن كل واحد [منهما] يحرص على ماله من الحجج، فيجب عليه أيضًا أن يبين ما لخصمه من الحجج (٧) [التي لا يعلمها] ، وأن ينظر في أدلة خصمه كما ينظر في أدلته هو، وفي هذا الموضع يعرف إنصاف الإنسان من تعصبه واعتسافه، وتواضعه من كبره، وعقله من سفهه، نسأل الله التوفيق لكل خير.

Bu kerîm ayet şuna delalet eder: İnsan insanlardan kendi hakkını tam olarak aldığı gibi, mallardan ve muamelelerden onların hakları olan her şeyi de eksiksiz vermekle mükelleftir. Hatta deliller ve ilmî münazaralar da [bu umumi kaidenin] kapsamına girer. Nitekim münazara eden iki kimseden her birinin kendi delillerine hırs göstermesi âdet olduğu gibi; [karşı tarafın bilmediği] hasmının lehine olan delilleri de açıklaması ve kendi delillerine baktığı gibi hasmının delillerine de insafla bakması vaciptir. İşte bu noktada insanın insafı taassubundan ve haksızlığından, tevazusu kibrinden, aklı da sefahatten ayırt edilir. Allah'tan her türlü hayra muvaffak kılmasını dileriz.

14052. Metin

ثم توعد تعالى المطففين، وتعجب من حالهم وإقامتهم على ما هم عليه، فقال: {أَلا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} فالذي جرأهم على التطفيف عدم إيمانهم باليوم الآخر، وإلا فلو آمنوا به، وعرفوا أنهم يقومون بين يدى الله، يحاسبهم ٨ على القليل والكثير، لأقلعوا عن ذلك وتابوا منه.

Sonra Yüce [Allah] ölçü ve tartıda hile yapanları tehdit etti ve onların bu hallerine, bulundukları durum üzere ısrarla devam etmelerine taaccüp ederek şöyle buyurdu: {أَلا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “Onlar, gerçekten büyük bir gün için diriltileceklerini hiç hesaba katmıyorlar mı? İnsanların âlemlerin Rabbi huzurunda divan duracağı bir günde!” Onları ölçü ve tartıda hile yapmaya cüretkâr kılan şey, ahiret gününe iman etmeyişleridir. Aksi takdirde şayet ona iman etmiş olsalardı ve Allah'ın huzurunda duracaklarını, O'nun da kendilerini azdan ve çoktan hesaba çekeceğini 8 bilselerdi, bundan kesinlikle vazgeçer ve buna tövbe ederlerdi.

14053. Metin

{٧ - ١٧} {كَلا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ * كِتَابٌ مَرْقُومٌ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ * وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ * إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * كَلا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ * كَلا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ * ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُو الْجَحِيمِ * ثُمَّ يُقَالُ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} .

{7-17} {كَلا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ * كِتَابٌ مَرْقُومٌ * وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ * الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ * وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ * إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * كَلا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ * كَلا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ * ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُو الْجَحِيمِ * ثُمَّ يُقَالُ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Hayır! Şüphesiz kötülük yapanların (füccâr) amel defteri muhakkak Siccîn'dedir! Siccîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış/mühürlenmiş bir kitaptır. O gün yalanlayanların vay hâline! Onlar ki ceza gününü yalanlarlar. Onu ancak haddi aşan günahkâr kimse yalanlar. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları!' der. Hayır! Bilakis onların kazanmakta oldukları şeyler kalplerini paslandırmıştır. Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelenmiş (mahrum kalmış) olacaklardır! Sonra onlar elbette cehenneme gireceklerdir. Sonra da: 'İşte yalanlayıp durduğunuz şey budur!' denilecektir.”

14054. Metin

يقول تعالى: {كَلا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ} [وهذا شامل لكل فاجر] من أنواع الكفرة والمنافقين، والفاسقين {لَفِي سِجِّينٍ}

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {كَلا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların amel defteri” —ki bu kâfir, münafık ve fasıkların her türlüsünü [kapsar]— {لَفِي سِجِّينٍ} “muhakkak Siccîn'dedir!”

14055. Metin

ثم فسر ذلك بقوله: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ كِتَابٌ مَرْقُومٌ} أي: كتاب مذكور فيه أعمالهم الخبيثة، والسجين: المحل الضيق الضنك، و {سجين} ضد {عليين} الذي هو محل كتاب الأبرار، كما سيأتي.

Sonra bunu şu buyruğuyla açıkladı: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ * كِتَابٌ مَرْقُومٌ} “Siccîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani içinde onların kötü amellerinin yazılı olduğu bir kitaptır. Siccîn; son derece dar ve sıkıntılı yerdir. 'Siccîn', geleceği üzere iyilerin (ebrâr) kitabının bulunduğu yer olan 'İlliyyîn'in zıddıdır.

14056. Metin

وقد قيل: إن {سجين} هو أسفل الأرض السابعة، مأوى الفجار ومستقرهم في معادهم.

Şöyle de denilmiştir: 'Siccîn', yedinci yerin en dibidir ki orası ahirette günahkârların barınağı ve karargâhıdır.

14057. Metin

{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} ثم بين المكذبين بأنهم (١) {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} أي: يوم الجزاء، يوم يدين الله فيه الناس بأعمالهم.

{وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün yalanlayanların vay hâline!” Sonra o yalanlayanları şu buyrukla açıkladı: {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Onlar ki ceza gününü yalanlarlar.” Yani karşılık gününü; Allah'ın insanları amelleriyle hesaba çekeceği günü...

14058. Metin

{وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلا كُلُّ مُعْتَدٍ} على محارم الله، متعد من الحلال إلى الحرام.

{وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلا كُلُّ مُعْتَدٍ} “Onu ancak haddi aşan kimse yalanlar;” yani Allah'ın haramlarına tecavüz eden, helalden harama sapan kimse...

14059. Metin

{أَثِيمٍ} أي كثير الإثم، فهذا الذي يحمله عدوانه على التكذيب، ويحمله [عدوانه على التكذيب ويوجب له] كبره رد الحق، ولهذا {إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا} الدالة على الحق، و [على] صدق ما جاءت به رسله، كذبها وعاندها، و {قَالَ} هذه {أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} أي: من ترهات المتقدمين، وأخبار الأمم الغابرين، ليس من عند الله تكبرا وعنادا.

{أَثِيمٍ} “günahkâr kimse...” Yani günahı çok olan... İşte böylesini haddi aşması yalanlamaya sevk eder, kibri ise hakkı reddetmesine yol açar. Bundan ötürü hakka ve peygamberlerin getirdiğinin doğruluğuna delalet eden {إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا} “ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman” onları yalanlayıp inat eder ve kibir ile inat yüzünden {قَالَ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} “'Öncekilerin masalları!' der.” Yani öncekilerin hurafeleridir, geçmiş kavimlerin hikâyeleridir, Allah katından değildir der.

14060. Metin

وأما من أنصف، وكان مقصوده الحق المبين، فإنه لا يكذب بيوم الدين، لأن الله قد أقام عليه من الأدلة القاطعة، والبراهين الساطعة، ما يجعله حق اليقين، وصار لقلوبهم مثل الشمس للأبصار (٢) ، بخلاف من ران على قلبه كسبه، وغطته معاصيه، فإنه محجوب عن الحق، ولهذا جوزي على ذلك، بأن حجب عن الله، كما حجب قلبه في الدنيا عن آيات الله، {ثُمَّ إِنَّهُمْ} مع هذه العقوبة البليغة {لَصَالُوا الْجَحِيمِ} ثم يقال لهم توبيخا وتقريعًا: هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} فذكر لهم ثلاثة أنواع من العذاب: عذاب الجحيم، وعذاب التوبيخ، واللوم.

İnsaf eden ve maksadı apaçık hak olan kimseye gelince; o asla din gününü yalanlamaz; çünkü Allah onun hakkında kesin deliller ve parlak bürhanlar ikame etmiştir ki bu deliller o günü hakkalyakîn kılar ve gözler için güneş ne ise kalpleri için de öyle aşikâr olur. Kazandığı günahlar kalbini paslandıran ve isyanları kalbini örten kimse ise bundan farklıdır; o haktan perdelenmiştir. Bundan ötürü o, dünyada kalbi Allah'ın ayetlerinden perdelendiği gibi ahirette de Allah'tan perdelenmekle cezalandırılmıştır. {ثُمَّ إِنَّهُمْ} “Sonra onlar” bu ağır cezanın yanı sıra {لَصَالُو الْجَحِيمِ} “elbette cehenneme gireceklerdir.” Sonra kınama ve azarlama sadedinde onlara şöyle denir: “İşte yalanlayıp durduğunuz şey budur!” Böylece onlar için üç türlü azap zikredilmiştir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı...

14061. Metin

وعذاب الحجاب من رب العالمين، المتضمن لسخطه وغضبه عليهم، وهو أعظم عليهم من عذاب النار، ودل مفهوم الآية، على أن المؤمنين يرون ربهم يوم القيامة وفي الجنة، ويتلذذون بالنظر إليه أعظم من سائر اللذات، ويبتهجون بخطابه، ويفرحون بقربه، كما ذكر الله ذلك في عدة آيات من القرآن، وتواتر فيه النقل عن رسول الله.

Ve Âlemlerin Rabbinden perdelenme azabı... Ki bu, Allah'ın onlara olan gazap ve hiddetini içerir ve onlar için cehennem ateşinin azabından daha büyüktür. Ayetin mefhumu (zıt anlamı), müminlerin kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O'na bakmaktan bütün lezzetlerin fevkinde lezzet alacaklarına, O'nun hitabıyla sevinip yakınlığıyla mesrur olacaklarına delalet eder; nitekim Allah bunu Kur'an'ın pek çok ayetinde zikretmiş ve Resulullah'tan mütevatir nakillerle sabit olmuştur.

14062. Metin

وفي هذه الآيات، التحذير من الذنوب، فإنها ترين على القلب وتغطيه شيئا فشيئا، حتى ينطمس نوره، وتموت بصيرته، فتنقلب عليه الحقائق، فيرى الباطل حقًا، والحق باطلا وهذا من بعض ٣ عقوبات الذنوب.

Bu ayetlerde günahlardan sakındırma vardır; zira günahlar kalbi paslandırır ve nuru silinip basireti ölünceye kadar onu azar azar örter. Neticede hakikatler onun için tersyüz olur; batılı hak, hakkı da batıl görür. Bu ise günahların bazı3 cezalarındandır.

14063. Metin

{١٨ - ٢٧} {كَلا إِنَّ كِتَابَ الأبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ * كِتَابٌ مَرْقُومٌ * يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ * إِنَّ الأبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ * عَلَى الأرَائِكِ يَنْظُرُونَ * تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ * يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ * خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ * وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ} .

{18-27} {كَلا إِنَّ كِتَابَ الأبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ * كِتَابٌ مَرْقُومٌ * يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ * إِنَّ الأبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ * عَلَى الأرَائِكِ يَنْظُرُونَ * تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ * يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ * خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ * وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ} “Hayır! Şüphesiz iyilerin (ebrâr) amel defteri muhakkak İlliyyîn'dedir! İlliyyîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır. Ona yakınlaştırılmış olanlar (mukarrebûn) şahitlik eder. Şüphesiz iyiler elbette bir nimet içindedirler! Tahtlar üzerinde seyrederler. Onların yüzlerinde nimetin pırıltısını tanırsın! Onlara mühürlü, saf bir meşrubattan (rahîk) içirilir; sonu misktir. Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar! Onun karışımı Tesnîm'dendir.”

14064. Metin

لما ذكر أن كتاب الفجار في أسفل الأمكنة وأضيقها، ذكر أن كتاب الأبرار في أعلاها وأوسعها، وأفسحها وأن كتابهم المرقوم {يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ} من الملائكة الكرام، وأرواح الأنبياء، والصديقين والشهداء، وينوه الله بذكرهم في الملأ الأعلى، و {عليون} اسم لأعلى الجنة، فلما ذكر كتابهم، ذكر أنهم في نعيم، وهو اسم جامع لنعيم القلب والروح والبدن، {عَلَى الأرَائِكِ} أي: [على] السرر المزينة بالفرش الحسان.

Günahkârların kitabının mekânların en aşağısında ve en darında olduğunu zikrettikten sonra, iyilerin kitabının mekânların en yücesinde, en genişinde ve en ferahında olduğunu; onların yazılmış kitaplarına kerîm meleklerden, peygamberlerin, sıddıkların ve şehitlerin ruhlarından {يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ} “yakınlaştırılmış olanların şahitlik ettiğini” ve Allah'ın Mele-i A'lâ'da onların adını yücelttiğini zikretti. 'İlliyyîn' cennetin en yüksek mertebesinin adıdır. Onların kitabını zikrettikten sonra nimet içinde olduklarını zikretti ki bu, kalbin, ruhun ve bedenin nimetini toplayan şümullü bir isimdir. {عَلَى الأرَائِكِ} “Tahtlar üzerindedirler;” yani güzel örtülerle süslenmiş divanlar üzerindedirler.

14065. Metin

{يَنْظُرُونَ} إلى ما أعد الله لهم من النعيم، وينظرون إلى وجه ربهم الكريم، {تَعْرِفُ} أيها الناظر إليهم {فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ} أي: بهاء النعيم (١) ونضارته ورونقه، فإن توالي اللذة والسرور (٢) يكسب الوجه نورًا وحسنًا وبهجة.

{يَنْظُرُونَ} “Seyrederler;” Allah'ın kendileri için hazırladığı nimetlere ve Kerîm olan Rablerinin vechine bakarlar. Ey onlara bakan kişi! {تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ} “Onların yüzlerinde nimetin pırıltısını tanırsın;” yani nimetin ihtişamını, tazeliğini ve parlaklığını görürsün. Zira peş peşe gelen lezzet ve sevinçler yüze nur, güzellik ve ferahlık kazandırır.

14066. Metin

{يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ} وهو من أطيب ما يكون من الأشربة وألذها، {مَخْتُومٍ}

{يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ} “Onlara saf bir meşrubattan içirilir;” bu içeceklerin en güzeli ve en lezizidir; {مَخْتُومٍ} “mühürlüdür.”

14067. Metin

ذلك الشراب {خِتَامُهُ مِسْكٌ} يحتمل أن المراد مختوم عن أن يداخله شيء ينقص لذته، أو يفسد طعمه، وذلك الختام، الذي ختم به، مسك.

O meşrubatın {خِتَامُهُ مِسْكٌ} “sonu/mührü misktir.” Lezzetini eksiltecek yahut tadını bozacak bir şey karışmasın diye mühürlenmiş olduğu ve mühürlendiği maddenin misk olduğu manası muhtemeldir.

14068. Metin

ويحتمل أن المراد أنه [الذي] يكون في آخر الإناء، الذي يشربون منه الرحيق حثالة، وهي المسك الأذفر، فهذا الكدر منه، الذي جرت العادة في الدنيا أنه يراق، يكون في الجنة بهذه المثابة، {وَفِي ذَلِكَ} النعيم المقيم، الذي لا يعلم حسنه ومقداره إلا الله، {فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ} أي: يتسابقوا في المبادرة إليه بالأعمال الموصلة إليه، فهذا أولى ما بذلت فيه نفائس الأنفاس، وأحرى ما تزاحمت للوصول إليه فحول الرجال.

Şu mana da muhtemeldir: Ondan rahîk (saf meşrubat) içtikleri kabın dibinde kalan tortu, keskin kokulu misktir. Dünyada dökülmesi âdet olan bu tortu, cennette bu derecededir. {وَفِي ذَلِكَ} “İşte bunda,” güzelliğini1 ve miktarını ancak Allah'ın bildiği o kalıcı nimet hususunda {فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ} “yarışanlar yarışsınlar!” Yani ona ulaştıran amellerle ona koşmak hususunda yarışsınlar. Zira uğrunda en kıymetli nefeslerin2 harcanmasına en layık olan ve yiğit erlerin ulaşmak için izdiham oluşturmasına en uygun olan gaye budur.

14069. Metin

{٢٧ - ٢٨} ومزاج هذا الشراب من تسنيم، وهي عين {يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ} صرفا، وهي أعلى أشربة الجنة على الإطلاق، فلذلك كانت خالصة للمقربين، الذين هم أعلى الخلق منزلة، وممزوجة لأصحاب اليمين أي: مخلوطة بالرحيق وغيره من الأشربة اللذيذة.

{27-28} Bu içeceğin karışımı Tesnîm'dendir. Tesnîm öyle bir pınardır ki {يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ} “ondan yakınlaştırılmış olanlar içerler;” saf olarak içerler. O, cennet içeceklerinin mutlak manada en yücesidir. Bundan dolayı mahlûkatın mertebece en üstünü olan mukarreblere halis olarak sunulur; ashâb-ı yemîne (amel defteri sağdan verilenlere) ise rahîk ve diğer leziz içeceklerle karıştırılmış olarak verilir.

14070. Metin

{٢٩ - ٣٦} {إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ * وَإِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ * وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ * وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَؤُلاءِ لَضَالُّونَ * وَمَا أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ * فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ} .

{29-36} {إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ * وَإِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ * وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ * وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَؤُلاءِ لَضَالُّونَ * وَمَا أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ * فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ} “Şüphesiz günah işleyenler (suçlular), iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı. Ailelerinin yanına döndükleri vakit keyiflenerek dönerlerdi. Onları gördükleri zaman: 'Şüphesiz bunlar sapıtmış kimselerdir!' derlerdi. Hâlbuki onlar müminlerin üzerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi. İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülerler!”

14071. Metin

لما ذكر تعالى جزاء المجرمين وجزاء المؤمنين (١) و [ذكر] ما بينهما من التفاوت العظيم، أخبر أن المجرمين كانوا في الدنيا يسخرون بالمؤمنين، ويستهزئون بهم، ويضحكون منهم، ويتغامزون بهم عند مرورهم عليهم، احتقارا لهم وازدراء، ومع هذا تراهم مطمئنين، لا يخطر الخوف على بالهم، {وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى أَهْلِهِمُ} صباحًا أو مساء {انْقَلَبُوا فَكِهِينَ} أي: مسرورين مغتبطين (٢) ، وهذا من أعظم (٣) ما يكون من الاغترار، أنهم جمعوا بين غاية الإساءة والأمن (٤) في الدنيا، حتى كأنهم قد جاءهم كتاب من الله وعهد، أنهم من أهل السعادة، وقد حكموا لأنفسهم أنهم أهل الهدى، وأن المؤمنين ضالون، افتراء على الله، وتجرأوا على القول عليه بلا علم.

Yüce Allah suçluların ve müminlerin karşılığını ve aralarındaki muazzam farkı zikrettikten sonra; suçluların dünyada müminlerle alay ettiklerini, onları küçümseyip hor görerek yanlarından geçerken birbirlerine kaş göz işaretleriyle onları gösterip güldüklerini haber vermektedir. Bununla birlikte onların tam bir emniyet içinde olduklarını, korkunun akıllarının ucundan bile geçmediğini görürsün: Sabah veya akşam {وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ} “ailelerinin yanına döndükleri vakit keyiflenerek” yani sevinçli ve neşeli olarak dönerlerdi. Bu ise aldanışın en büyüğüdür; çünkü dünyada alabildiğine kötülük ile tam bir korkusuzluğu bir araya getirmişlerdir. Sanki Allah'tan kendilerine bahtiyarlardan olduklarına dair bir ferman ve ahit gelmiş gibi kendilerinin hidayet ehli, müminlerin ise sapık olduklarına hükmetmiş; Allah'a iftira atarak O'nun hakkında ilimsizce söz söylemeye cüret etmişlerdir.

14072. Metin

قال تعالى: {وَمَا أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ} أي: وما أرسلوا وكلاء على المؤمنين ملزمين بحفظ أعمالهم، حتى يحرصوا على رميهم بالضلال، وما هذا منهم إلا تعنت وعناد وتلاعب، ليس له مستند ولا برهان، ولهذا كان جزاؤهم في الآخرة من جنس عملهم، قال تعالى: {فَالْيَوْمَ} أي: يوم القيامة، {الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ} حين يرونهم في غمرات العذاب يتقلبون، وقد ذهب عنهم ما كانوا يفترون، والمؤمنون في غاية الراحة والطمأنينة.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {وَمَا أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ} “Oysa onlar, onların üzerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Yani onlar, müminlerin amellerini gözetlemekle yükümlü kılınmış vekiller olarak gönderilmemişlerdir ki onları sapıklıkla itham etmeye böylesine hırs göstersinler! Onların bu yaptığı; hiçbir dayanağı ve delili olmayan sırf bir taassup, inat ve eğlenceden ibarettir. Bu sebeple onların ahiretteki cezaları, amellerinin cinsinden olmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {فَالْيَوْمَ} “İşte bugün” yani kıyamet gününde, {الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ} “iman edenler kâfirlere gülerler;” çünkü onları azap girdapları içinde kıvranırken ve uydurdukları şeylerin kendilerinden kaybolup gittiğini görürler; müminler ise son derece büyük bir rahatlık ve huzur içindedirler.

14073. Metin

{عَلَى الأرَائِكِ يَنْظُرُونَ * هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} .

{عَلَى الأرَائِكِ يَنْظُرُونَ * هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} “Tahtlar üzerinde seyrederler: Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?”

14074. Metin

{عَلَى الأرَائِكِ} وهي السرر المزينة، {يُنْظَرُونَ} إلى ما أعد الله لهم من النعيم، وينظرون إلى وجه ربهم الكريم.

{عَلَى الأرَائِكِ} “Tahtlar üzerindedirler;” yani süslü divanlar üzerinde, Allah'ın kendileri için hazırladığı nimetlere ve Kerîm olan Rablerinin vechine {يَنْظُرُونَ} “bakıp seyrederler.”

14075. Metin

{هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} أي: هل جوزوا من جنس عملهم؟

{هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} “Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?” Yani kendi amellerinin cinsinden karşılık gördüler mi?

14076. Metin

فكما ضحكوا في الدنيا من المؤمنين ورموهم بالضلال، ضحك المؤمنون منهم في الآخرة، ورأوهم (١) في العذاب والنكال، الذي هو عقوبة الغي والضلال.

Dünyada müminlere gülüp onları sapıklıkla itham ettikleri gibi; ahirette de müminler onlara gülmüş ve onları sapıklığın ve azgınlığın cezası olan azap ve ceza içinde görmüşlerdir.

14078. Metin

نعم، ثوبوا ما كانوا يفعلون، عدلا من الله وحكمة، والله عليم حكيم.

Evet, Allah'ın adaleti ve hikmeti gereğince yaptıklarının karşılığını tastamam bulmuşlardır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.