14167. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekkîdir.1
14168. Metin
{١ - ١٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ * عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ * تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً * تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ * لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلا مِنْ ضَرِيعٍ * لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ * لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * لا تَسْمَعُ فِيهَا لاغِيَةً * فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ * فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ * وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ * وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ * وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ} .
{1-16} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ * عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ * تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً * تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ * لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلا مِنْ ضَرِيعٍ * لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ * لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * لا تَسْمَعُ فِيهَا لاغِيَةً * فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ * فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ * وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ * وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ * وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Her şeyi kaplayıp bürüyen kıyametin haberi sana geldi mi? O gün kimi yüzler zillete bürünmüştür; boşuna çalışmış, yorulup bitkin düşmüştür! Kızgın bir ateşe girecektir; son derece kaynar bir kaynaktan içirilecektir! Onlar için darî'den (kuru ve zehirli bir dikenden) başka hiçbir yiyecek yoktur; ne besler ne de açlığı giderir! O gün kimi yüzler de nimetler içinde mutludur; çalışmasından hoşnuttur; yüksek bir cennettedir. Orada boş bir söz işitmezsin. Orada akan bir pınar vardır. Orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar ve serilmiş yaygılar/halılar vardır.”
14169. Metin
يذكر تعالى أحوال يوم القيامة وما فيها من الأهوال الطامة، وأنها تغشى الخلائق بشدائدها، فيجازون بأعمالهم، ويتميزون [إلى] فريقين: فريقًا في الجنة، وفريقًا في السعير.
Yüce Allah kıyamet gününün hâllerini, oradaki dehşetli ve ezici korkuları; o günün şiddetleriyle bütün mahlûkatı çepeçevre kaplayacağını, insanların amelleriyle karşılık göreceklerini ve iki gruba ayrılacaklarını zikretmektedir: Bir grup cennette, bir grup ise çılgın alevli cehennemdedir.
14170. Metin
فأخبر عن وصف كلا الفريقين، فقال في [وصف] أهل النار: {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ} أي: يوم القيامة {خَاشِعَة} من الذل، والفضيحة والخزي.
Her iki grubun da vasfını haber vererek cehennem ehlinin niteliği hakkında şöyle buyurdu: {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ} “O gün kimi yüzler” —yani kıyamet gününde— zilletten, rezillikten ve rüsvaylıktan ötürü {خَاشِعَةٌ} “zillete bürünmüştür.”
14171. Metin
{عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ} أي: تاعبة في العذاب، تجر على وجوهها، وتغشى وجوههم النار.
{عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ} “Çalışmış, yorulup bitkin düşmüştür;” yani azap içinde yorulmuş, yüzüstü sürüklenmiş ve yüzlerini ateş kaplamıştır.
14172. Metin
ويحتمل أن المراد [بقوله:] {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ} في الدنيا لكونهم في الدنيا أهل عبادات وعمل، ولكنه لما عدم شرطه وهو الإيمان، صار يوم القيامة هباء منثورا، وهذا الاحتمال وإن كان صحيحًا من حيث المعنى، فلا يدل عليه سياق الكلام، بل الصواب المقطوع به هو الاحتمال الأول، لأنه قيده بالظرف، وهو يوم القيامة، ولأن المقصود هنا بيان وصف أهل النار عمومًا، وذلك الاحتمال جزء قليل من أهل النار بالنسبة إلى أهلها (١) ؛ ولأن الكلام في بيان حال الناس عند غشيان الغاشية، فليس فيه تعرض لأحوالهم في الدنيا.
Şu buyruğun dünyadaki hâllerine dair olması manası da muhtemeldir: {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ * عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ} Yani dünyada ibadet ve amel ehliydiler; ancak şartı olan iman bulunmadığı için kıyamet günü bu ameller saçılmış toz zerrelerine dönmüştür. Bu ihtimal mana yönünden doğru olsa bile sözün akışı buna delalet etmemektedir. Bilakis kesin olarak doğru olan birinci ihtimaldir; çünkü Yüce Allah onu “o gün” (kıyamet günü) zarfıyla kayıtlamıştır; ayrıca burada kastedilen umumiyetle bütün cehennem ehlinin vasfını beyan etmektir, o ikinci ihtimal ise cehennem ehline nispetle pek az bir zümredir. Bir de söz, kıyametin insanları kapladığı andaki durumlarını beyan hakkındadır; dünyadaki durumlarına bir temas yoktur.
14173. Metin
وقوله: {تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً} أي: شديدًا حرها، تحيط بهم من كل مكان، {تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ} أي: حارة شديدة الحرارة {وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ} فهذا شرابهم.
{تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً} “Kızgın bir ateşe girecektir;” yani harareti pek şiddetli olan ve onları her taraftan kuşatan bir ateşe... {تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ} “Son derece kaynar bir kaynaktan içirilecektir;” yani son derece sıcak bir kaynaktan... “Eğer yardım isterlerse, kendilerine yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su verilir” (el-Kehf, 29). İşte onların içecekleri budur.
14174. Metin
وأما طعامهم فـ {لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلا مِنْ ضَرِيعٍ لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ} وذلك أن المقصود من الطعام أحد أمرين: إما أن يسد جوع صاحبه ويزيل عنه ألمه، وإما أن يسمن بدنه من الهزال، وهذا الطعام ليس فيه شيء من هذين الأمرين، بل هو طعام في غاية المرارة والنتن والخسة نسأل الله العافية.
Yiyeceklerine gelince: {لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلا مِنْ ضَرِيعٍ * لا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ} “Onlar için darî'den başka hiçbir yiyecek yoktur; ne besler ne de açlığı giderir!” Çünkü yiyecekten maksat şu iki şeyden biridir: Ya yiyenin açlığını doyurup açlık acısını gidermek yahut zayıflıktan bedenini semirtip beslemektir. Bu yiyecekte ise bu iki maksattan hiçbirisi yoktur; bilakis o son derece acı, pis kokulu ve alçakça bir yiyecektir. Allah'tan afiyet dileriz.
14175. Metin
وأما أهل الخير، فوجوههم يوم القيامة {نَاعِمَةٌ} أي: قد جرت عليهم نضرة النعيم، فنضرت أبدانهم، واستنارت وجوههم، وسروا غاية السرور.
Hayır ehline gelince; kıyamet gününde onların yüzleri {نَاعِمَةٌ} “nimetler içinde mutludur;” yani üzerlerinde nimetin tazeliği ve parlaklığı belirmiştir. Bedenleri güzelleşmiş, yüzleri nurlanmış ve son derece mesrur olmuşlardır.
14176. Metin
{لِسَعْيِهَا} الذي قدمته في الدنيا من الأعمال الصالحة، والإحسان إلى عباد الله، {رَاضِيَةٌ} إذ وجدت ثوابه مدخرًا مضاعفًا، فحمدت عقباه، وحصل لها كل ما تتمناه، وذلك أنها {فِي جَنَّةٍ} جامعة لأنواع النعيم كلها، {عَالِيَةٍ} في محلها ومنازلها، فمحلها في أعلى عليين، ومنازلها مساكن عالية، لها غرف ومن فوق الغرف غرف مبنية يشرفون منها على ما أعد الله لهم من الكرامة.
Dünyada takdim ettiği salih amellerden ve Allah'ın kullarına ihsandan ibaret olan {لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ} “çalışmasından hoşnuttur;” zira onun mükâfatını kat kat biriktirilmiş bulmuş, akıbetini övmüş ve temenni ettiği her şeye nail olmuştur. Çünkü o; her türlü nimeti toplayan bir {فِي جَنَّةٍ} “cennettedir;” mekânı ve menzilleri bakımından {عَالِيَةٍ} “yüksektir.” Mekânı en yüce İlliyyîn'dedir; menzilleri ise yüksek köşklerdir; odaları ve odaların üzerinde inşa edilmiş kat kat odaları vardır ki oradan Allah'ın kendileri için hazırladığı ikramları seyrederler.
14177. Metin
{قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ} أي: كثيرة الفواكه اللذيذة، المثمرة بالثمار الحسنة، السهلة التناول، بحيث ينالونها على أي: حال كانوا، لا يحتاجون أن يصعدوا شجرة، أو يستعصي عليهم منها ثمرة.
Meyvelerinin toplanması pek yakındır; yani leziz meyveleri çoktur, güzel ürünler verir, toplanması ve koparılması son derece kolaydır. Hangi hâlde olurlarsa olsunlar ona zahmetsizce ulaşırlar; ne bir ağaca tırmanmaya ihtiyaç duyarlar ne de herhangi bir meyve kendilerine güçlük çıkarır.
14178. Metin
{لا تَسْمَعُ فِيهَا} أي: الجنة {لاغِيَةً} أي: كلمة لغو وباطل، فضلا عن الكلام المحرم، بل كلامهم كلام حسن [نافع] مشتمل على ذكر الله تعالى، وذكر نعمه المتواترة عليهم، و [على] الآداب المستحسنة (٢) بين المتعاشرين، الذي يسر القلوب، ويشرح الصدور.
O cennette {لا تَسْمَعُ فِيهَا لاغِيَةً} “boş bir söz işitmezsin;” yani haram söz bir yana, tek bir faydasız ve bâtıl lakırdı dahi duymazsın. Bilakis onların sözleri; Allah Teâlâ'nın zikrini, üzerlerine sağanak sağanak yağan nimetlerinin anılmasını ve beraber yaşayanlar arasında kalpleri sevindiren, göğüsleri ferahlatan güzel edep ve muameleleri ihtiva eden güzel ve faydalı sözlerdir.
14179. Metin
{فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ} وهذا اسم جنس أي: فيها العيون الجارية التي يفجرونها ويصرفونها كيف شاءوا، وأنى أرادوا.
{فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ} “Orada akan bir pınar vardır.” Bu bir cins ismidir; yani orada diledikleri gibi fışkırtıp istedikleri yere akıttıkları coşkun pınarlar vardır.
14180. Metin
{فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ} و " السرر " جمع " سرير " وهي المجالس المرتفعة في ذاتها، وبما عليها من الفرش اللينة الوطيئة.
{فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ} “Orada yükseltilmiş tahtlar vardır.” 'Sürur', 'serîr'in çoğuludur; bunlar bizzat kendileri yüksek olan ve üzerlerindeki yumuşacık, rahat döşeklerle yükseltilmiş tahtlar ve divanlardır.
14181. Metin
{وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ} أي: أوان ممتلئة من أنواع الأشربة اللذيذة، قد وضعت بين أيديهم، وأعدت لهم، وصارت تحت طلبهم واختيارهم، يطوف بها عليهم الولدان المخلدون.
{وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ} “Ve konulmuş kadehler...” Yani leziz meşrubat çeşitleriyle doldurulmuş, önlerine konulup kendileri için hazırlanmış, emir ve arzularına amade kılınmış kaplar ve kadehler... Ölümsüz hizmetçiler (vildân-ı muhalledûn) bu kadehlerle onların etrafında dönerler.
14182. Metin
{وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ} أي: وسائد من الحرير والاستبرق وغيرهما مما لا يعلمه إلا الله، قد صفت للجلوس والاتكاء عليها، وقد أريحوا عن أن يضعوها، ويصفوها بأنفسهم.
{وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ} “Ve dizilmiş yastıklar...” Yani ipek, atlastan ve hakikatini ancak Allah'ın bildiği kumaşlardan yapılmış, oturmak ve yaslanmak üzere özenle dizilmiş yastıklar... Onları bizzat yerleştirip dizme zahmetinden dahi müstağni kılınmışlardır.
14183. Metin
{وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ} والزرابي [هي:] البسط الحسان، مبثوثة أي: مملوءة بها مجالسهم من كل جانب.
{وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ} “Ve serilmiş değerli halılar...”1 Zerâbî (الزرابي) [şunlardır:] Güzel halılardır (yaygılardır)2. Mebsûse (مَبْثُوثَةٌ) ise; meclislerinin her tarafının bunlarla döşenip donatılmış olması demektir.
14184. Metin
{١٧ - ٢٦} {أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ * وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ * وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ * وَإِلَى الأرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ * فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ * لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ * إِلا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ * فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأكْبَرَ * إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ * ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ} .
{17-26} {أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ * وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ * وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ * وَإِلَى الأرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ * فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ * لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ * إِلا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ * فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأكْبَرَ * إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ * ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ} “Onlar deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmış? Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmiş? Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılıp döşenmiş? Artık sen öğüt ver; çünkü sen ancak bir öğüt vericisin! Onların üzerinde bir zorba/baskıcı değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azap ile cezalandırır! Şüphesiz onların dönüşü ancak Bizedir! Sonra onların hesabı da kesinlikle Bize aittir!”
14185. Metin
يقول تعالى حثًا للذين لا يصدقون الرسول ﷺ، ولغيرهم من الناس، أن يتفكروا في مخلوقات الله الدالة على توحيده: {أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ} أي: [ألا] ينظرون إلى خلقها البديع، وكيف سخرها الله للعباد، وذللها لمنافعهم الكثيرة التي يضطرون إليها.
Yüce Allah Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i tasdik etmeyenleri ve diğer insanları O'nun tevhidine delalet eden mahlûkatı üzerinde tefekküre teşvik ederek şöyle buyurmaktadır: {أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الإبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ} “Onlar deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmış?” Yani onun eşsiz yaratılışına ve Allah'ın onu kulların hizmetine nasıl boyun eğdirip muhtaç oldukları sayısız menfaatleri için nasıl ram kıldığına bakmazlar mı?
14186. Metin
{وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ} بهيئة باهرة، حصل بها استقرار الأرض (١) وثباتها عن الاضطراب، وأودع فيها من المنافع [الجليلة] ما أودع.
{وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ} “Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmiş?” Göz kamaştırıcı bir heybetle dikilmiş, onunla yeryüzünün sarsılmadan durması ve istikrarı temin edilmiş, içine de pek yüce menfaatler yerleştirilmiştir.
14187. Metin
{وَإِلَى الأرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ} أي: مدت مدًا واسعًا، وسهلت غاية التسهيل، ليستقر الخلائق (٢) على ظهرها، ويتمكنوا من حرثها وغراسها، والبنيان فيها، وسلوك الطرق الموصلة (٣) إلى أنواع المقاصد فيها.
{وَإِلَى الأرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ} “Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılıp döşenmiş?” Yani mahlûkat sırtında yerleşsin, onu ekip dikmeye, üzerinde binalar yapmaya ve muhtelif maksatlarına ulaştıran yollara koyulmaya muktedir olsunlar diye alabildiğine genişletilmiş ve son derece elverişli kılınmıştır.
14188. Metin
واعلم أن تسطيحها لا ينافي أنها كرة مستديرة، قد أحاطت الأفلاك فيها من جميع جوانبها، كما دل على ذلك النقل والعقل والحس والمشاهدة، كما هو مذكور معروف عند أكثر (٤) الناس، خصوصًا في هذه الأزمنة، التي وقف الناس على أكثر أرجائها بما أعطاهم الله من الأسباب المقربة للبعيد، فإن التسطيح إنما ينافي كروية الجسم الصغير جدًا، الذي لو سطح لم يبق له استدارة تذكر.
Bil ki yeryüzünün düzlenip döşenmiş olması; nakil, akıl, his ve müşahedenin delalet ettiği ve insanların pek çoğu nezdinde malum ve meşhur olduğu üzere, feleklerin her yönden kendisini kuşattığı yuvarlak bir küre olmasına asla mani değildir. Bilhassa insanların, Allah'ın uzakları yakın kılan vasıtaları lütfetmesi sayesinde yeryüzünün pek çok köşesine ulaştıkları bu asırda bu durum daha da aşikârdır. Zira düzlenip yayılma (tastîh), ancak düzlendiği vakit ortada yuvarlaklığından eser kalmayacak kadar pek küçük cisimlerin küreselliği ile çelişir.
14189. Metin
وأما جسم الأرض الذي هو في غاية الكبر والسعة (٥) ، فيكون كرويًا مسطحًا، ولا يتنافى الأمران، كما يعرف ذلك أرباب الخبرة.
Son derece büyük ve geniş olan yeryüzü cismine gelince; o hem küre şeklinde hem de düzlenip döşenmiş olabilir; işin ehlinin bildiği gibi bu iki husus birbirine asla zıt değildir.
14190. Metin
{فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ} أي: ذكر الناس وعظهم، وأنذرهم وبشرهم، فإنك مبعوث لدعوة الخلق إلى الله وتذكيرهم، ولم تبعث مسيطرًا عليهم، مسلطًا موكلا بأعمالهم، فإذا قمت بما عليك، فلا عليك بعد ذلك لوم، كقوله تعالى: {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} .
{فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ} “Artık sen öğüt ver; çünkü sen ancak bir öğüt vericisin!” Yani insanlara öğüt ver, onları uyar ve müjdele; zira sen mahlûkatı Allah'a davet etmek ve onlara hatırlatmak için gönderildin. Onların üzerine bir zorba, başlarına dikilmiş bir diktatör ve amellerine vekil olarak gönderilmedin. Üzerine düşeni yaptığın vakit artık sana hiçbir kınama yoktur. Nitekim Yüce Allah: “Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver” (Kâf, 45) buyurmuştur.
14191. Metin
وقوله: {إِلا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ} أي: لكن من تولى عن الطاعة وكفر بالله {فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأكْبَرَ} أي: الشديد الدائم، {إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ} أي: رجوع الخليقة (٦) وجمعهم في يوم القيامة.
{إِلا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ} “Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse;” yani itaatten yüz çevirip Allah'ı inkâr ederse, {فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الأكْبَرَ} “Allah onu en büyük azap ile cezalandırır!” Yani şiddetli ve ebedî azap ile... {إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ} “Şüphesiz onların dönüşü ancak Bizedir!” Yani mahlûkatın dönüşü ve kıyamet gününde toplanması Bize aittir.
14192. Metin
{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ} فنحاسبهم على ما عملوا من خير وشر.
{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ} “Sonra onların hesabı da kesinlikle Bize aittir!” İşledikleri hayır ve şerden ötürü onları hesaba çekeriz.
14193. Metin
آخر تفسير سورة الغاشية، والحمد لله رب العالمين
Gâşiye Suresi tefsirinin sonudur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.