14228. Metin
بهذا البلد مكية ٣
[Lâ Uksimu] Bihâze'l-Beled [Suresi], Mekkîdir.3
14229. Metin
{١ - ٢٠} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ * لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي كَبَدٍ * أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ * يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالا لُبَدًا * أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ * أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ * فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ * فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ * يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ * أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ * ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ * أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ * وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ * عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} .
{1-20} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ * لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي كَبَدٍ * أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ * يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالا لُبَدًا * أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ * أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ * فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ * فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ * يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ * أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ * ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ * أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ * وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ * عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hayır! Yemin ederim bu beldeye; ki sen bu beldede oturmaktasın/helal kılınmışsın. Babaya ve ondan doğan çocuğa da andolsun ki, Biz insanı muhakkak bir meşakkat ve zorluk içinde yarattık! O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 'Yığınla mal tükettim!' diyor. Onu hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor? Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu da göstermedik mi? Fakat o, sarp yokuşa atılamadı! Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, bir köleyi azat etmek; yahut açlık gününde yakını olan bir yetimi veya toprağa serilmiş (muhtaç) bir yoksulu doyurmaktır! Sonra da iman edenlerden, birbirine sabrı tavsiye edenlerden ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. İşte onlar, amel defterleri sağdan verilenlerdir (Ashâb-ı Meymene). Ayetlerimizi inkâr edenler ise amel defterleri soldan verilenlerdir (Ashâb-ı Meş'eme). Onların üzerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır!”
14230. Metin
يقسم تعالى {بِهَذَا الْبَلَدِ} الأمين، الذي هو مكة المكرمة، أفضل البلدان على الإطلاق، خصوصًا وقت حلول الرسول ﷺ فيها، {وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ} أي: آدم وذريته.
Yüce Allah; mutlak surette beldelerin en faziletlisi olan bu güvenli şehre —ki o Mekke-i Mükerreme'dir— bilhassa Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in orada bulunduğu vakte yemin etmektedir. {وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ} “Babaya ve ondan doğan çocuğa da andolsun;” yani Âdem ve zürriyetine...
14231. Metin
والمقسم عليه قوله: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي كَبَدٍ} يحتمل أن المراد بذلك ما يكابده ويقاسيه من الشدائد في الدنيا، وفي البرزخ، ويوم يقوم الأشهاد، وأنه ينبغي له أن يسعى في عمل يريحه من هذه الشدائد، ويوجب له الفرح والسرور الدائم.
Üzerine yemin edilen husus: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي كَبَدٍ} “Biz insanı muhakkak bir meşakkat ve zorluk içinde yarattık!” buyruğudur. Bununla; insanın dünyada, berzahta ve şahitlerin ayağa kalkacağı kıyamet gününde çektiği ve katlandığı sıkıntıların kastedilmiş olması muhtemeldir. Dolayısıyla insana düşen, kendisini bu sıkıntılardan kurtaracak ve ebedî sevinç ve mutluluğu kazandıracak ameller için gayret göstermesidir.
14232. Metin
وإن لم يفعل، فإنه لا يزال يكابد العذاب الشديد أبد الآباد.
Şayet bunu yapmazsa, ebediyen pek şiddetli bir azabın meşakkatini çekmeye devam eder.
14233. Metin
ويحتمل أن المعنى: لقد خلقنا الإنسان في أحسن تقويم، وأقوم خلقة، مقدر (١) على التصرف والأعمال الشديدة، ومع ذلك، [فإنه] لم يشكر الله على هذه النعمة [العظيمة] ، بل بطر بالعافية وتجبر على خالقه، فحسب بجهله وظلمه أن هذه الحال ستدوم له، وأن سلطان تصرفه لا ينعزل، ولهذا قال تعالى: {أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ} ويطغى ويفتخر بما أنفق من الأموال على شهوات نفسه. فـ {يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالا لُبَدًا} أي: كثيًرا، بعضه فوق بعض.
Mananın şöyle olması da muhtemeldir: Biz insanı en güzel kıvamda ve en düzgün yaratılışta, tasarrufa ve zorlu işleri başarmaya muktedir kıldık. Bununla beraber insan bu büyük nimete karşı Allah'a şükretmemiş, bilakis afiyetle şımarmış ve Yaratıcısına karşı büyüklük taslamıştır. Cehaleti ve zulmü sebebiyle bu durumunun sürüp gideceğini, tasarruf yetkisinin asla elinden alınmayacağını sanmıştır. Bundan ötürü Yüce Allah: {أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ} “O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” buyurmuştur. İnsan azar ve nefsinin şehvetleri uğruna harcadığı mallarla övünerek: {يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالا لُبَدًا} “'Yığınla mal tükettim!' der;” yani üst üste yığılmış pek çok mal...
14234. Metin
وسمى الله تعالى الإنفاق في الشهوات والمعاصي إهلاكًا، لأنه لا ينتفع المنفق بما أنفق، ولا يعود عليه من إنفاقه إلا الندم والخسار والتعب والقلة، لا كمن أنفق في مرضاة الله في سبيل الخير، فإن هذا قد تاجر مع الله، وربح أضعاف أضعاف ما أنفق.
Allah Teâlâ şehvetler ve günahlar yolunda yapılan harcamayı “helak etme/tüketme” (ihlak) diye isimlendirmiştir; çünkü harcayan kimse harcadığından hiçbir menfaat görmez, harcamasından geriye pişmanlık, hüsran, yorgunluk ve yokluktan başka bir şey kalmaz. Allah rızası uğruna hayır yolunda harcayan kimse ise böyle değildir; o Allah ile ticaret yapmış ve harcadığının kat kat fazlasını kazanmıştır.
14235. Metin
قال الله متوعدًا هذا الذي يفتخر بما أنفق في الشهوات: {أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ} أي: أيحسب (٢) في فعله هذا، أن الله لا يراه ويحاسبه على الصغير والكبير؟
Allah Teâlâ şehvetler uğrunda harcadıklarıyla övünen bu kimseyi tehdit ederek şöyle buyurdu: {أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ} “Onu hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?” Yani bu fiilinde, Allah'ın kendisini görmediğini ve küçük-büyük her şeyden hesaba çekmeyeceğini mi sanıyor?
14236. Metin
بل قد رآه الله، وحفظ عليه أعماله، ووكل به الكرام الكاتبين، لكل ما عمله من خير وشر.
Bilakis Allah onu görmüş, amellerini kaydetmiş ve işlediği her hayır ve şer için Kirâmen Kâtibîn meleklerini görevlendirmiştir.
14237. Metin
ثم قرره بنعمه، فقال: {أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ} للجمال والبصر والنطق، وغير ذلك من المنافع الضرورية فيها، فهذه نعم الدنيا، ثم قال في نعم الدين: {وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْن} أي: طريقي الخير والشر، بينا له الهدى من الضلال، والرشد من الغي.
Sonra nimetlerini ikrar ettirerek şöyle buyurdu: {أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ} “Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?” Güzellik, görme, konuşma ve bunlardaki diğer zaruri menfaatler için... Bunlar dünyevi nimetlerdir. Dinî nimetler hakkında ise: {وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ} “Ona iki yolu da göstermedik mi?” buyurdu; yani hayır ve şer yollarını... Ona hidayeti dalaletten, doğru yolu sapıklıktan ayırıp açıkladık.
14238. Metin
فهذه المنن الجزيلة، تقتضي من العبد أن يقوم بحقوق الله، ويشكر الله على نعمه، وأن لا يستعين بها على معاصيه (٣) ، ولكن هذا الإنسان لم يفعل ذلك.
Bu bol ihsanlar, kulun Allah'ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine şükretmesini ve bu nimetleri O'na isyan yolunda kullanmamasını gerektirir. Fakat bu insan öyle yapmadı.
14239. Metin
{فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ} أي: لم يقتحمها ويعبر عليها، لأنه متبع لشهواته (٤) .
{فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ} “Fakat o, sarp yokuşa atılamadı!” Yani şehvetlerine uyduğu için o sarp yokuşu aşıp geçemedi.
14240. Metin
وهذه العقبة شديدة عليه، ثم فسر [هذه] العقبة {فَكُّ رَقَبَةٍ} أي: فكها من الرق، بعتقها أو مساعدتها على أداء كتابتها، ومن باب أولى فكاك الأسير المسلم عند الكفار.
Bu sarp yokuş ona pek ağır geldi. Sonra Allah bu sarp yokuşu şöyle açıkladı: {فَكُّ رَقَبَةٍ} “Bir köleyi azat etmektir;” yani onu azat ederek yahut mükâtebe bedelini ödemesine yardım ederek kölelikten kurtarmaktır. Kâfirlerin elindeki Müslüman esiri kurtarmak ise evleviyetle buna dâhildir.
14241. Metin
{أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ} أي: مجاعة شديدة، بأن يطعم وقت الحاجة أشد الناس حاجة.
{أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ} “Yahut açlık gününde... doyurmaktır;” yani şiddetli kıtlık gününde, ihtiyaç anında insanların en muhtacını doyurmaktır:
14242. Metin
{يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ} أي: جامعًا بين كونه يتيمًا، فقيرًا ذا قرابة.
{يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ} “Yakını olan bir yetimi;” yani hem yetim, hem fakir, hem de akraba olma vasıflarını kendisinde toplayan kimseyi...
14243. Metin
{أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ} أي: قد لزق بالتراب من الحاجة والضرورة.
{أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ} “Veya toprağa serilmiş (muhtaç) bir yoksulu;” yani ihtiyaç ve zaruretten ötürü toprağa yapışıp kalmış yoksulu...
14244. Metin
{ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} (٥) أي: آمنوا بقلوبهم بما يجب الإيمان به، وعملوا الصالحات بجوارحهم. من كل قول (٦) وفعل واجب أو مستحب. {وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ} على طاعة الله وعن معصيته، وعلى أقدار الله المؤلمة بأن يحث بعضهم بعضًا على الانقياد لذلك، والإتيان به كاملا منشرحًا به الصدر، مطمئنة به النفس.
{ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} “Sonra da iman edenlerden olmaktır;” yani kalpleriyle inanılması gereken şeylere iman eden, azalarıyla vacip veya müstehap olan her türlü söz ve fiilden ibaret salih ameller işleyen... {وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ} “Ve birbirine sabrı tavsiye edenlerden...” Allah'a itaatte, O'na isyandan kaçınmada ve Allah'ın elem verici takdirlerine karşı sabrı tavsiye edenlerden; yani birbirlerini buna boyun eğmeye, bunu gönül ferahlığı ve iç huzuruyla eksiksiz yerine getirmeye teşvik edenlerden...
14245. Metin
{وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ} للخلق، من إعطاء محتاجهم، وتعليم جاهلهم، والقيام بما يحتاجون إليه من جميع الوجوه، ومساعدتهم على المصالح الدينية والدنيوية، وأن يحب لهم ما يحب لنفسه، ويكره لهم ما يكره لنفسه، أولئك الذين قاموا بهذه الأوصاف، الذين وفقهم الله لاقتحام هذه العقبة {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} لأنهم أدوا ما أمر الله به من حقوقه وحقوق عباده، وتركوا ما نهوا عنه، وهذا عنوان السعادة وعلامتها.
{وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ} “Ve merhameti tavsiye edenlerden...” Mahlûkata merhameti tavsiye edenlerden; muhtaçlarına infak etmek, cahillerine öğretmek, her türlü ihtiyaçlarını karşılamak, dinî ve dünyevi menfaatlerinde onlara yardımcı olmak, kendisi için istediğini onlar için de istemek, kendisi için hoşlanmadığını onlar için de hoş görmemek suretiyle... İşte bu vasıflarla donanan ve Allah'ın bu sarp yokuşu aşmaya muvaffak kıldığı kimseler {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “amel defterleri sağdan verilenlerdir (Ashâb-ı Meymene).” Çünkü onlar Allah'ın emrettiği Kendi haklarını ve kulların haklarını yerine getirmiş, nehyettiklerini terk etmişlerdir. Mutluluğun özü ve alameti de işte budur.
14246. Metin
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا} بأن نبذوا هذه الأمور وراء ظهورهم، فلم يصدقوا بالله، [ولا آمنوا به] ، ولا عملوا صالحًا، ولا رحموا عباد الله، {والذين كفروا بآياتنا همْ أَصْحَابُ الْمَشْئَمَة عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} أي: مغلقة، في عمد ممددة، قد مدت من ورائها، لئلا تنفتح أبوابها، حتى يكونوا في ضيق وهم وشدة [والحمد لله] .
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا} “Ayetlerimizi inkâr edenler ise...” Bu hususları kulak ardı edip arkalarına atan, dolayısıyla Allah'ı tasdik etmeyen, [O'na iman etmeyen], salih amel işlemeyen ve Allah'ın kullarına merhamet etmeyen kimselerdir. {والذين كفروا بآياتنا همْ أَصْحَابُ الْمَشْئَمَة عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} “Ayetlerimizi inkâr edenler, işte onlar sol ehlidir (amel defterleri soldan verilenlerdir). Üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Yani kapıları açılmasın diye arkalarından uzatılmış sütunlarla kilitlenip kapatılmıştır; ta ki onlar darlık, keder ve büyük bir sıkıntı içinde kalsınlar. [Hamd Allah'a mahsustur].